29 Aralık 2012 Cumartesi

Tiyatro Boyalı Kuş’tan Jale Karabekir Rejisiyle Matmazel Julie(Strindberg)


Bu yazıya Ertuğrul Muhsin ile başlamak bir vefa borcu ödemektir. Zira Strindberg’i Türkiye’ye tanıtan Ertuğrul Muhsin’dir. Tercümesini yaptığı 1937 tarihli Baba isimli piyesin önsözünde, 1916 yılında Almanya’ya gittiği zaman Alman sahnelerine hâkim tek yazar olarak Strindberg’i tanıdığını yazmış. Diyor ki “Bir takım muharrirler vardır ki eserlerini sahnede görürsünüz, hoşlanırsınız, geçer gider. Strindberg o muharrirlerdendir ki yalnız bir eserini okutmakla da insanı bırakmaz, ondan kurtulamazsınız.”  Ertuğrul Muhsin, “İsveç’te Strindberg’in natüralizmin babası sayıldığını” belirtir. Baba, “1936-1937 tiyatro mevsiminde İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda temsil edilmiştir.” (“Tiyatro mevsimi”nin güzelliğine bakar mısınız! )

18 Aralık 2012 Salı

Usta mı Çırak mı? : Toplu Hikâyeler(Kent Oyuncuları)


Donald Margulies (1954) üniversitede tiyatro öğreten, Amerikalı  bir oyun yazarı, pek çok ödülün de sahibi.  Margulies, sinema ve televizyon için senaryolar yazmış, roman uyarlamaları yapmış. Toplu Hikâyeler 1996 yılına ait bir eser. Oyun Pulitzer Ödülü’ne aday gösterilmiş. Pek çok eser vermiş olan yazarın “Time Stands Still” "Shipwrecked! An Entertainment" "Brooklyn Boy" "Sight Unseen" "The Model Apartment" "The Loman Family Picnic" ve ülkemizde de yayımlanan “Dostlarla Akşam Yemeği”,  çeşitli ödüllerle onurlandırılmış eserleri arasında yer alıyor. Devlet Tiyatroları repertuarında da yer alan “Dostlarla Akşam Yemeği”, 2004-2005 sezonunda Tiyatro Fora tarafından oynanmış.

12 Aralık 2012 Çarşamba

“Öyle Bal”a Böyle Yazı: Pangar’ın “Macbeth”i


Elimin zor gittiği, yazmayı sürekli ertelediğim bir yazı bu. Oyunu Kasım’ın 12’sinde seyrettim. Bana oyunu hatırlatmasın diye tuttuğum notları gözümden ırak bir yere koydum. Gösteri tarihlerini araştırdım, kötü bir şeyler yazarsam gişeye etkim olur, bana inanan(?)oyuna gitmez falan diye. Benimki de saflık işte, kim oyun hakkında önceden okuyor da seyrediyor, hele beni okuyan kaç kişi seyretme kararını değiştirir ki!   Gene de bu yazıyı yazarken bile hâlâ tereddüt içindeyim.

Pangar’ın yazdığı “Mehmet Birkiye yorumu ve 42 kişilik kadrosuyla MACBETH 13-14 Kasım 20:30 Kenter'de SON 2 OYUN!” “twit”i nedenimi özetliyor, zira “twit”in içinde tereddütlerimin nedenleri var.

6 Aralık 2012 Perşembe

Siz Hangi “Arka Bahçe”desiniz? (B.Erenus- H.Köroğlu)


Arka Bahçe, Birinci Körfez Savaşı(1980-1988) sırasında ABD, Birleşik Krallık ve çok uluslu koalisyon kuvvetlerinin, Irak’ı özgürleştirme operasyonunu gerçekleştirdiği dönemde yazılmış. O sırada Hudson Nehri üzerindeki Özgürlük Anıtı da “perçinlerini zorluyor ve dağılmak istiyormuş”. Tiyatrolar o dönemde bu oyunu “görmemiş”. Arka Bahçe’yi 1993’de bir amatör tiyatro(İzmir Sanat Tiyatrosu) Faruk Boyacıoğlu rejisiyle sahnelemiş. Oyun, yazımından on yıl sonra  İskender Altın rejisiyle 1999’da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, 2001‘de Bulgaristan Pazarcık Devlet Tiyatrosu’nda oynanmış. Arka Bahçe, 15 Şubat 2012’de İstanbul Şehir Tiyatrosu tarafından Hüseyin Köroğlu rejisi ile seyircinin karşısına çıkmış.(Oyun dergisinden)

29 Kasım 2012 Perşembe

“Büyünün Gözleri” ile Gerçeğe Yürümek (Mehmet Murat İldan - Hülya Karakaş)


Büyünün Gözleri’ni, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği kapsamında  28 Mayıs 2009’da Nişantaşı “Hadi Çaman Sahnesi”nde Kafkas Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’ndan Erdoğan Karaşah rejisinden seyretmiştim. Oyunda ilgimi çeken şey ise metin olmuştu. Oyunun yazarının adını  ilk kez o gün duydum. Araştırdım kitabı buldum, okudum. Oyun içindeki özlü sözler dikkatimi çekti. Herhalde bir yerlerden derlenmiş bir araya getirilmiş diye düşündüm. Ancak yazarın internet sitesini (http://mehmetmuratildan.hpage.com/) bulunca şaşkınlığım daha da arttı. Zira yaşını başını almış birini beklerken oyunun yazarı  1965 doğumlu idi ve oyunu 2000 yılında yani 35 yaşında yazmıştı ve de özlü söz yazmak yazar için 15 yaşlarında başlayan bir tutku halindeydi. Büyünün Gözleri’ne geçmeden önce yazarın hayat hikâyesini özetlemek gerekiyor.

15 Kasım 2012 Perşembe

Emre Koyuncuoğlu’dan Unutulmayacak Hedda Gabler(İbsen)


Mesajlar
Hedda Gabler ile ilgili düşüncelerimi ‘twitter’da paylaştıktan sonra oyunu beğenmiş olmamı beğenmeyenlerden mesajlar aldım. Hepsi de tiyatroculardandı. Bana gelen eleştirilerin iyi bir tarafı vardı, eleştiriler yazımı nasıl şekillendirmem gerektirdiği konusunda yardım etti, ufkumu genişletti, ileri sürülen gerekçeleri araştırmama neden oldu. İşte bu yazım, uyarı, eleştiriler ile şekillendi. Hedda Gabler ile ilgili paylaştığım  coşkunun anlaşılmadığını anladığım için bu yazı kendimi anlatmaya da  yönelik oldu. Pek tabiidir ki bunu öncelikle İbsen’i ve Hedda Gabler’i odağa alarak yaptım.

8 Kasım 2012 Perşembe

Meddah Mehmet Esen


Mehmet Esen’in çağrısı ile benim niyetlenmem aynı güne rastladı. Gittim Meddah’ı seyrettim. Mehmet Esen salon girişinde karşıladı seyircilerini. Oyun arasında da yanımızdaydı. Oyun sonunda misafirlerini yolcu eden bir ev sahibi gibi bizi uğurladı.  

1 Kasım 2012 Perşembe

OYUN (Beckett), Şahika Tekand ve “Yüksek Sanat”

Oyunu seyretmeden önce bulamadığım eleştiriler oyundan sonra yağmur gibi düştü önüme. Eleştiri kadar röportaj da var. Ayrıca tv programı, söyleşisi.  Bir oyuna gösterilen ve beni sevindiren bu ilgiyi nasıl açıklasam bilmiyorum.

Beckett ve Şahika Tekand birbirinden zor iki tiyatro insanı. Onları anladığımızı göstermemiz bizi onların düzeyine getirir mi? Doğrusu ben eleştirilerde öyle bir “ulaşma” havası sezdim. Sanki Tekand’ı değil herkes kendisini anlatıyor. Şahika Tekand’ı beğenme olgusu arkasında belli belirsiz bir “ayrışma” da var. Bu yazım bir anlama ve birleştirme çabasıdır. Yoksa ne Beckett ne de Şahika Tekand ile yarışma niyetim yok. Hakkındaki yazılan yazılara bakarak çok beğenilen bir oyun üzerine ben de beğenilerimi öne çıkaran bir yazı yazmayı istemedim. Her ne kadar Şahika Tekand “Benim kömür işçisinden, entelektüele kadar her sınıftan seyircim var” diyorsa da oyundan çıkanların hangi sınıftan olduklarını; “sistemini yurt dışına göre kuran Şahika Tekand’a festivale gelmiş “misafir” tiyatro muamelesi yapılıp yapılmadığı üzerine düşündüm.


24 Ekim 2012 Çarşamba

Tiyatro Avesta’nın mı Yoksa Sizin Daf/Kapan’ınız mı?

Aşağıdaki bağlantıda yazımı okudum:

https://www.box.com/files/0/f/0/1/f_3684252491


Ben bu yazıyı Türkçe yazıyorum, başlığa oyunun Türkçe adını yazdım, Kapan. Ama oyun Kürtçe yazılmış ve  oynanıyor. O zaman adı Daf. Türkiye’de oyun sahneye çıkınca adı “DafKapan” oluyor.

Madem isme “daldık” şunu da belirtmem gerek. İKSV Tiyatro Festivali’nde oynanan oyunun ismi “Daf/Kapan” ama o oyun benim seyrettiğim değil. Zira oyunu sonradan değiştirmişler. Tiyatro Avesta, Daf/Kapan’ı yenilenmiş bir metin ve rejiyle yeniden sahnelemiş. Bu nedenle oyun hakkında yazılan önceki eleştiriler oyunun bu hali üzerine yazılmamış. Tiyatro Avesta’ya düşen görev  bunu “belli etmek”. Yani internet sayfasındaki “Aydın Orak'ın yazdığı Daf/Kapan oyunu 18. İstanbul Tiyatro Festivali için sahnelendi” ifadesini değiştirmesi gerek. Ben festival “nüshasını” seyretmedim. Benim için Daf/Kapan, Ekim 2012’de seyrettiğimdir. Önceki yazılarla oluşabilecek farklardan biri budur.

Oyun 18. İKSV Tiyatro Festivali(2012)’nde sahnelenmiş. Festivale kabul edilen ilk Kürtçe oyun olmuş. Festival yetkilileri oyunun metnini istemişler. Herhalde “sakata gelmek” istemediler. Sanki sahnedekinin ağzına hükmedebilecek, bir şey yapsa anlayabileceksin gibi. Tiyatro festivali yapanlar tiyatronun aslında sahnede yapılan bir iş olduğunu bilmiyor mu acaba? Galiba onlar da İskender Pala gibi  metne bakıp “utanıyor”lar. (Aslında yok birbirimizden farkımız!) Hem bu “oyuncu milleti” tuhaftır, en zararsız lafı, kelimesini değiştirmeden öyle “replik yapar” ki şaşar kalırsın. Sanki İKSV, yurda getirdiği İspanyoldan, İngilizden, Almandan metin istiyormuş gibi, onların söz oyunlarına hâkimmiş gibi. Gücü “bizimkilere” yetiyor. Hoş, Enobarbus’suz Antonius ile Kleopatra’yı da fark etmedi ya. İş olsun torba dolsun, dostlar alışverişte görsün.

Oyundan sonra Aydın Orak ve Dilan Göçer ile sohbet ettik. Oyun öncesi biletimi alırken masada gördüğüm Aydın Orak’ın kitabını da satın almış ve hızla okumaya başlamıştım. Aklımda kalanları sordum o da cevapladı. Bu yazı, oyun, kitap ve sohbetin sonucu ortaya çıktı. Pek çok şeyi de yüzüne söyledim. Onun sahneden bana yaptığı “in-yr-face”e karşılık vermeye çalıştım.(Şaka) Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Aydın Orak sahnede, yazdığı kitaptaki (“Radikal Tiyatro”) kadar radikal(!) değil. Bence iyi ki de değil. Kürt(çe) tiyatrosunun Türk(çe) tiyatrosuna göre ilâve zorlukları var ama Aydın Orak’ın kitabında yakındığı pek çok sıkıntıyı kimliğine bağlı olmadan her tiyatrocu tatmıştır, çekmektedir.  Aydın Orak’ın “Türkiye Kürtlerinin ilk tiyatro metni” dediği Memé Alan(Ebderehim Rahmi)’dan yani 1918’den beri bu böyle. Aydın Orak’ın Türkiye Kürtleri açısından ilk Kürtçe oyun olarak andığı Musa Anter’in Birina Reş(Kara Yara) isimli oyunun tarihi 1959. Aslına bakarsanız bu topraklardaki tiyatro hikâyeleri birbirine benzer. “Görünen” dertler aynıdır, yazarı yok, salonu yok, turnesi sıkıntılı vb.(En son Mehmet Esen’in tek kişilik gösterisinde dinledim çektiklerini.)  Temel gerçek şudur ki Türkiye tiyatrocusu rahat bir “oh” diyememiştir. Tiyatro yapanların içinde kimin hangi kimlikten geldiğini sorgulamanın yararı var mı?  Tiyatromuza “her türlü” kimliğin nasıl yansıdığı ne kadar önemli? Dönemsel olarak nesnelliği kuşkulu çıkışlar yaparak tiyatroyu tartışmak, araştırmak değil kendini “konumlandırmak” isteyenlerin “encam”ı ne?  Aydın Orak, “Seyirci politika değil, tiyatro izlemeye gelir” demiş de Türkiye’de “seyreden” çok ama hangi kimlikte olursa olsun seyirci çok az. Tiyatronun yaşatılabilmesi için kimliğine bakmadan seyirci, eleştirmen, yazar, yönetmen, oyuncuyu vb  çoğaltmak lazım. Aydın Orak da yazarsızlıktan, oyuncusuzluktan yakınıyor.  Orak  “iyi bir tiyatro seyircisi olsun” demiş ki buna yürekten âmin demeyecek tiyatrocu bilmiyorum. Ben de “iyi tiyatro yapılsın” diyorum. Aslına bakarsanız Türkiye topraklarındaki tiyatronun yönü Batı’dır, kulağı Batı’dadır, teorisyeni de Batı’dan çıkar. Aydın Orak da Peter Brook’u “tek ustamdır” diye anlatmış. Galiba sorun Türkiye topraklarından dünya çapında bir tiyatro ustasının çıkmamış olmasıdır ki bu da “yumurta-tavuk” döngüsüne bağlar bizi. Aydın Orak, “hayatımızı göremiyoruz” diyor. Sorunu özetlemiş sanki, sadece ona ait değil bu sorum, “hayatı göremezsek” tiyatroyu nasıl görürüz?   Aydın Orak kitabına aldığı yazılarda kitap baskıya çıkarken düzeltmeler yapmış, “Kürtçe oyunlara devlet yardımı, festival daveti yapılmıyor” demişken yardım ve davetin geldiğini not etmiş. Bir şeyler değişiyor demek mümkün mü?

 Aydın Orak Daf/Kapan’da, kitaptaki üslûbundan daha sâkin ve evrensel. Daha önce “bir” olan köyün ortasından “birileri” bir sınır geçirmiş ve köy ikiye bölünmüş. “Allahın unuttuğu bu yerde” iki asker sınırın iki yanında  karşılıklı durmakta. Askerlerden biri, Apol, durumu  “Bak sınırın iki tarafındakiler aynı dili konuşur, aynı elbiseyi giyer,aynı şarkıları söylerler” sözleriyle özetler. Sınırın iki yanında kalanlar, iki ayrı vatan olmanın “gereği” farklı davranmak zorunda kalmış. Hemen sizin aklınıza “Türkler ve Kürtler” geldiğini hisseder gibiyim ama öyle değil. Sahnede dünyanın her hangi bir yerinde geçebilecek insanî bir öykü var. Elbette seyredenin varsayımı, algısı ve bilgisi, aklı, alışılmış algıya yönlendirecektir ve bir yere kadar da buna hak verilebilecektir ama Daf/Kapan’ın başarısı evrensel olma çabasındadır. (Ayrıca bugünlerde Suriye’de Lübnan’da yaşananları düşünün.) Oyunda Apol: “Siz buraya sonradan geldiniz” deyince Miran “Toprak dün senindi bugün benim, yarın kim bilir kimin olacak” derken evrensel “oyun”u ve çözümü bir iki replikte göz önüne koyar. Apol’ün dediğini iyi duymak gerek: “İnsan sahip olduklarından vazgeçince özgürleşir”  Öncelikle vurgulanan sınırın iki yanındaki Apol ve Miran’ın insan olduklarıdır.  Apol önce “yok” dediği ailesini oyunun ilerleyen bir yerinde anlatır ve sonunda sorar ”Şimdi daha mı güveneceğiz birbirimize?”  Bunu hatırlatarak oyun, tanıdık bir sorunu da aydınlatan ışığı vurgulamaktadır. Belki de birbirimizin yüreğini yumuşatacak olan birbirimize anlatacağımız hikâyelerimizdir. Siz “babanın düşmanı oğlunun dostu olmaz” diyen rap şarkısını olanı anlatıyor diye anlayın, olması gerekeni değil.
 Sahneyi ikiye bölen dikenli telin seyirciyi de ikiye bölmesini sevmedim, doğru bulmadım. Tiyatro toplumun “bir”liğini sağlayabilecek en önemli yoldur bana göre. Tiyatro seyirciyi “bir araya” getirir, ayırmaz. Ben dikenli telin sahnenin bitiminde yani seyirciye varmadan bitmesini  tercih ederdim. Zaten sahnedekilerin de aradaki sınıra rağmen bir bütünün iki yarısı olduğunu anlamıyor muyuz? Oyun, bu gereksiz “parçalanmışlığı” dert edinmiyor mu? Metaforik olarak bu kez “seyredenlerin” kalplerinden geçen bir araya gelme arzusu sahnedeki dikenli telleri ortadan kaldıracaktır diye düşünmek fena mı olur? Bırakın kapan sahnede kurulsun ama biz seyirciler bu kapana göz göre göre düşmeyelim.

Oyunda duyulan ilk ses  bir radyoda istasyon arayışı efekti. Birileri “karıştırıyor”, “ayar” veriyor sanki. İstasyonu bulmaya da niyet yok.  Çeşitli dillerde radyo yayını duyuyorsunuz. Bu arada “I have a dream” geliyor kulağınıza. Bu kapsam itibariyle değil bir ruh olarak anlamlı.  Oyun sonunda, kadın, yerdeki radyoda aradığı istasyonu buluyor ve müzik başlıyor. Bu çok güzel bir kurgu da oyun burada bitti sanırken ve de alkışa hazırlanırken tiyatroda epey uzun sayılabilecek dakikalarda karanlıkta bekledikten sonra oyunun ilk başına dönüyoruz. Anlatılmak istenen bu “oyun” tekerrür ediyor dünyanın her yerinde. Buna bence gerek yok zira gönül istiyor ki bu sınırdakiler kendi kaderlerinin efendisi olsun başkasına efendi diyecek yerde ve “oyun” mutlu bir müzikle bitsin. Ama Tiyatro Avesta istiyorsa oyunun iki karakterinin gölgesi oyun başlangıcındaki yerlerinde dursun, “ONLAR her zaman fırsat kollar, hazırda asker edilecek birileri vardır” imasını yaparak.

Oyundaki kadın, oyunda anlatılan  söylencedeki yavuklusunu arayan kadın (ya da onun gibi biri) olabilir. Bu nedenle de sınırda karşısına çıkan iki erkeğin yüzlerine arayan ifadelerle bakması sevginin birleştirici gücünü hatırlatır,vurgulardı diye düşünüyorum. Aşk için “sınır” yok yani. Kadının sınırın bir yanından ötesine geçmesi yerine tam sınırda kalması ile oyunun bitmesini tercih ederim. Bence kadının sınırın hangi tarafına ait olduğu belli olmamalı. Oyunun kadınla bitmesi de benim çok sevdiğim bir son olurdu.  

Oyun içinde dengbêj(Destan seslendiren, canlandıran) ile Çîrokbêj (Taklitle masal anlatan.Dinleyeni de olaya katar)’in olması; meddah,gölge ve kukladan yararlanılmasını çok beğendim. Miran’ın sopasını “komutan” yapması sahnesinde sopanın sahne arkasından getirilmesi ve işi bittikten sonra sanki zorunluymuş gibi sahne arkasına götürülmesi iyi durmuyor. Sopanın sahnede bulunması ve kalması daha iyi.
Fare gölgesinin salonda döndürülmesi güzel bir metafor, nasıl anlarsan öyle. Gölge üstüne düştüğünde, düşün, sen misin yoksa o FARE? Dünyayı, “fareleştirenlere” diyeceğin bir şey var mı? Farenin hikâyesini de unutma!(Oyuna git ve anla ne demek istiyorum.) Miran’ın gölge oyunu ile anlattığı fare hikâyesinde kullanılan biçime benzer bir yöntemin  Apol’ün anlattığı hikâyede de örneğin kukla kullanılarak yapılması fena olmaz mıydı diye de düşündüm. Görsel olarak gölge ve kuklanın kullanılması oyun karakterleri ve oyunda anlatılan tüm insanların durumuna uyardı. 

Oyunun başında ve sonunda iki tokalaşma girişimi var. Birinde Apol elini uzatıyor Miran reddediyor, diğerinde de Miran’ın uzattığı eli Apol itiyor. Bu “dengeleme”yi sevmedim ve gereksiz buldum.

Oyunun iki erkek oyuncusu, Remzi Pamukçu ve Aydın Orak  çok iyi. Remzi Pamukçu’nun oyunculuğu Aydın Orak’ın yanında daha duygusal. “Orta”da buluşurlarsa daha iyi olacak. Kadın oyuncu Dilan Göçer ile ilgili benim yorumum doğrultusunda yapılacak değişiklik kadının işlevini ve oyunculuğunu daha ortaya çıkaracaktır. Şimdiki hâliyle ona biçilen rol nedeniyle kadın, oyunda edilgen ve çaresiz duruyor.

Teknik masada Sait Kulen’in zamanlaması ve oyuna katkısı çok iyi.(Nerdeyse yan yana oturduk). Oyuna özel müzikleri Murat Hasan yapmış. Tüm şarkılar yerinde ve çok hoş.

Daf/Kapan ne yazık ki yaşadığımız bu dünyanın her coğrafyasında her zaman oynanan “emperyal oyun”ları suratınıza çarpan ve “kuklalaşmayı” ve de “gölge”yi vurgulayan bir oyun. Seyri çok keyifli bir oyun. Keyif dediğim tiyatro keyfi, “kapan”ın içindeyken şarkı söyleyecek halim yok!

Melih Anık

Not:
Aydın Orak “Eleştirmen yalnızca tiyo veren biri değildir; fark etmekten yanadır, tepkisi ne kadar öfkeliyse o kadar değerlidir, bir yol açıcıdır, içten ve saygıdeğer bir kişidir” demiş. Eleştirmenlere duyurulur.

Ben oyunu Cihangir’de Firüz Ağa kahve arkası, Ağa Bilardo yanı  SAHNE CİHANGİR’de seyrettim.

Kürtçe oynanan oyunun Türkçesi arka duvara yansıtılıyor. Benim seyrettiğim akşam yeri yüksekte idi ve okunmasında sorun vardı. Bence salonun en arkasına göre yerinin ayarlanması gerekiyor.

Not 7 Ocak 2013

Tiyatro Boyalı Kuş'un Genel Sanat Yönetmeni Jale Karabekir, İKSV tarafından düzenlenen 17. Tiyatro Festivali'nde (2010) Tiyatro Boyalı Kuş'un Nora/Nure adlı oyununun Kürtçe olarak sahnelendiğini ve festivalin kabul ettiği ilk Kürtçe oyun olduğunu belirtti. 18.Festivale kabul edilen Daf/Kapan ise özgün metin olarak Kürtçe ilk oyun olmuş.

19 Ekim 2012 Cuma

Dar Ayakkabıyla Yaşamak(D.Kovaçeviç) “Acıların Oyunu” Olmuş


İntiharın Genel Provası, ülkemiz  seyircisine Duşan Kovaçeviç’i tanıtan ilk piyesti. Bu nedenle oyunu bizle buluşturan, çok başarılı şekilde yöneten Nurullah Tuncer’e teşekkür borçluyuz. O oyunun ardından Nurullah Tuncer Buluşma Yeri’ni yönetti. Dar Ayakkabıyla Yaşamak, Nurullah Tuncer’in yönettiği üçüncü Duşan Kovaçeviç oyunu. Ona göre “üçlemenin”  üçüncü oyunu. “Üçleme” Nurullah Tuncer’in seçtiği bir üst başlık. Ben TRTTürk tv’de üçlemeyi anlatan ifadesinden “üçleme” çıktığı hususunda hemfikir değilim. Nurullah Tuncer şunu söyledi (mealen): “İntiharın Genel Provası, bir mimarın intiharını anlatıyordu. Buluşma Yeri idealleri uğruna ölen insanlar, Dar Ayakkabı ile Yaşamak ise direniş, açlık ve medya eleştirisi üzerine idi.” Öyle bakarsak bir yazarın herhangi üç oyunu “üçleme” olur.  O programda yer alan İbrahim Can(İsa) “sanatçı, entelektüellik”; Nihat Alpteki( Veseli) ise “kot taşlama, meslek hastalığı” ile kendi rollerini anlatıyordu. Yönetmen üç oyunu önceden tasarlayıp bir üçleme halinde sunacağının hazırlığını önceden yapmış mı? Daha önce yani ilk oyunda(İntiharın Genel Provası) duyurmuş olduğunu hatırlamıyorum. Bunu anlamak için üç oyuna bakmak gerek. Bence yapmamış. Zira “üçleme”, üç oyunda da boş sahneyi kullanmak, aynı oyuncuları oynatmak değil; üçünde de “ölüm” temasının olması da değil. Kaldı ki Nurullah Tuncer İntiharın Genel Provası’nda kullandığı yalınlığı, Buluşma Yeri’nde görsel oyunlarla karmaşaya çevirdi, Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da  ise sahneyi “kararttı”.  Üçü de Duşan Kovacevic oyunu olmasına rağmen söylemeseniz sahneye bakarak kimse o kitapları aynı rafa yan yana koymaz. Zira üçü de farklı “söylüyor”. Dar Ayakkabıyla Yaşamak,  metni okuduğumda hayâlimde canlanan hızlı, tempolu, aydınlık bir oyun olmamıştı. Oysa metin, bugün seyirciyi ekrana “kilitleyen”(!) medya dünyasına teslim olmuş  dünyanın şahane bir eleştirisiydi.  

Özelleştirilen bir fabrikada haklarını arayan işçiler iki yıldır fabrikayı işgal etmiş; dışardan yapılacak müdahaleleri önlemek için de fabrikayı bir dokunuşta patlayacak bombalarla yaklaşılması tehlikeli bir alan haline getirmiş; ama istedikleri sonucu alamayınca başladıkları açlık grevinin yedinci gününe gelmiş.  Medya durumdan bir vazife çıkararak olayı kamuya duyurma bahanesiyle işçilere yanaşıyor ve onların hassas noktalarını kaşıyıp olayı bir tv yarışması(eğlencesi) haline getiriyor. “Benim Numaram Kazanacak?”(bana göre ” En Son Kim Ölecek?”)  “Ekranları başındaki seyircilerin” de ‘sms’leri ile katılacakları bu yarışma” tam bir medya parodisi” oluyor. Aslında amaç “grevi kırmak”. Kazanan medya kaybeden “seyirci”ler..

Oyunun ilk perdesi “fabrika”da ikinci perdesi “stüdyo haline getirilen aynı fabrika”da geçiyor. Bu değişimin “gösterilmesi” zaten başlı başına bir “oyun”. Aynı mekân size başka türlü “gösterilebilir”. Hayatımızın odağında bu algı yanılmaları var. Bu nedenle iki perde arasında farklar çok önemli. Seyirci, “algısıyla” oynandığını algılamalı. Kameralar aktif olmalı, ara sıra seyirciyi de yansıtmalı ekrana. Yapılabilirse bir iki seyirci görüşü alınmalı. Bir kenarda seyircinin ne yapması gerektiğini gösteren emirleri gösteren bir görevli olmalı.(“Alkış”,”Ooooo” gibi) Yarışma coşkusu salona yansımalı. İkinci perdede tv ekranı öne çıkmalı, ekranda görünen ile sahnede görünen arasındaki farklar vurgulanmalı. Bu çerçevede elbiselerinde  “barkod”lar olan yarışmacı-işçilerin “görünen taraflarında bu görünmemeli, barkodlar sırtlarında olmalı, en sonda görülmeli.

Oyun bir video gösterisi ile başlıyor. Metinde yazarın tanımladığı , YETER diye bağıran dünya insanlarıdır. Nurullah Tuncer,  içine Hrant Dink’in  ayakkabılarını gösteren fotoğrafı da içeren acı çeken insan yüzlerini gösteriyor. Bu anlayış oyunun nasıl ele alındığının da habercisi gibi sanki. Ve ortaya “kaderimin oyunu” da diyebileceğiniz “acıların oyunu” çıkıyor. 

Nurullah Tuncer oyunda budama yapmış. Aslında buna “budama” değil temizlik yapmış demek daha doğru, “oto sansür” yapmış. Oyunda sözü edilen bir demokrasi heykeli var, oyunda da adı geçiyor ama nasıl olduğu bilinmiyor. Çünkü yok. Nurullah Tuncer’in bu “fısıltı”lı söylemi, oyunun sonundaki 23 Nisan rondu ile doruğa ulaşır.

Buluşma Yeri’nde orkestra ile şenlikli bir giriş yapan Nurullah Tuncer’in Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da bu kadar ağır, karanlık bir oyun yapmasını anlayamadım doğrusu. “Direnen işçi” bu kadar zayıf ve karamsar olur mu? Oyunun ilk perdesi karanlık buna karşı ikinci perdesi olağanüstü aydınlık ise bu zıtlığın bilinçli yapılmış olduğunu düşünürüm ama ikinci perde de karanlık. Önemli olan “dünya düzeni”nin işçilerin kararlılığını kırıp, onları “oyuncak etmesi”,  birbirlerine düşürmesinin gösterilmesi ve seyirciye direnme gücü verilmesidir. Seyirci de salondan “oyun zaten kaybedilmiş” duygusuyla ayrılmamalıdır.  “Böyle gelmiş böyle gitmez” demelidir yani. “Gün gelir, gün gelir….” Ama Nurullah Tuncer 1 Mayıs Marşı yerine 23 Nisan rondu koymuş ve anlamsız bir “kefen toplama” sahnesine dönüştürmüş oyun sonunu. Dar Ayakkabıyla Yaşamak, biraz Küçük Emrah, biraz Ferdi Tayfur şarkısı gibi. “Bize rahatlık mezarlıkta” sözü nasıl bir iğne olup batarsa oyun sonunun da öyle bir müstehzi bakış olmalı. Oysa sahnede sanki “ölmekten mutlu” işçiler var. Metindeki “satirik” söylem yok. Oyunun son  sahnesinde oyuncular metne göre gökte… Yani yer çekiminden kurtulmuş bir bulut üstünden yere bakıyor, ayaklarını sallıyor. Nurullah Tuncer’in bu sahneye çözüm bulamamış olması “nakitsizlikten” mi?

Beş numara küçük ayakkabı verilen insanlar bana Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası(1963) isimli oyununu hatırlattı. 1964 Erlangen Uluslararası Tiyatro Şenliği'nde dördüncülük ödülü kazanan yapıtta  “kara tohum-fink ekmeği” yemek zorunda kaldıkları için ayak adaleleri büzülen, belden aşağısı tutmayan ve hayat boyu kötürüm kalacak insanlara “ayak bacak fabrikası” vâdedilir. Derebeylerini tanıyamayan o insanlar gibi Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da da fabrikanın insanları kendilerine el uzatanların gerçek yüzünü göremezler. Oyun aynı “oyun”dur ne toplum ne zaman fark eder.

Kovaçeviç oyunlarının tecrübeli tercümanı Bilge Emin bu oyunun da çevirmeni. Ben metinde altını çizdiğim bir terslik okumadım. Bu tabii ki bir tercüme kontrolü değil metnin Türkçesinin sahne dili. Bilge Emin kısa notunda adaletten bahsediyor. Ben tercüme edenlerden oyunun dili ile ilgili bir şeyler de söylemelerini bekliyorum.

Program dergisinde dramaturgların da “konuşması”nı beğeniyorum. Keşke daha çok konuşabilseler. Hatice Yurtduru açlık grevi üzerinde durmuş ama yazısının bence en önemli vurgusu “yaşadıklarımız ne kadar gerçek ne kadar kurgu” olduğu üzerine ki bu konuda sanırım yönetmeni ikna edememiş.

Nurullah Tuncer yönettiği oyunların sahne tasarımını da yapıyor. Bu bir yönetmen için kolaylık. Hayâlindekini başka birine anlatacağı yerde kendi düşünüyor kendi yapıyor.  Sonuç her zaman İntiharın Genel Provası’ndaki gibi başarılı olmayabiliyor. Buluşma Yeri’nde olduğu gibi Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da bu sorun yaratmış. Keşke dışarıdan bir göze bıraksaydı işi.

Gamze Kuş’un daha iyi tasarımlarını hatırlıyorum. Işığı bu kadar karanlık olan bir oyunda “siyah”lar ışığı daha da yutmuş. Kadın şapkalarındaki ayakkabılar fazla abartılı, oyunda onun karşılığı yok. Sunucu Maldiv’in kostümü  daha da parlak olmalıydı. Özellikle ikinci perdede cenaze evi gibi olmuş sahne.

Müzik(Oliver Josifovski) toplama imiş. Benim en beğendiğim şarkı bir filmden(“Before The Rain”) alınmış. Ben Çağrı Hün’ün yorumunu tercih ederim. Müzik ekibi şahane. Çağrı Hün, Uskan Çelebi ve Volkan Ayhan  gibi tiyatro bilen müzisyenlerin sahnede varlığı  önemli. Çağrı Hün’ün yorumları çok etkileyici. Ama müziğin yarışma sahnesinde(ikinci perde) etkiyle kullanılmış olduğunu düşünmüyorum. Galiba Nurullah Tuncer’in tv tecrübesi  yok. Bence birkaç program seyretsin ve de orkestra nasıl kullanılıyor görsün.

Işık tasarımı(Fatih Mehmet Haroğlu) bu yazıda en çok geçen kelimenin nedeni… Asıl sorumlu yönetmen mi ışık mı? Gölgelerin dansı metafor olarak oyuna uygun değil.Gölge ortaya çıksın diye yapılan oyunlar sahneyi daha da karartıyor. 

Aklımda yer eden bir Efekt tasarımı(Ersin Aşar) yok.

Canlandırma-video(Aksel Zeydan Göz):  Köpeğin videodan verilmesi iyi düşünce ama ben bu köpeği daha önce görmüş gibiyim. Ön film ise bence oyuna uygun değil. Metinde sahneye aksettirilen bir tahta bacaklar animasyonu var ama sahnede yok.

Beğenime göre oyuncu sıralaması yaparsam Yeliz Gerçek(Rada), İbrahim Can(İsa), Nihat Alpteki(Veseli), Müge Akyamaç(Zlata), Bennu Yıldırımlar(Sunucu), Bennu Yıldırımlar(Menajer), Bora Seçkin(Steva) ve Tankut Yıldız(Maldiv Bey-Sunucu) ve de sahne çalışanları. Tüm oyuncuların ortak yönü oyuna çıkmadan önce Ferdi Tayfur dinlemeleri(galiba).

Bana oyunculukları en gerçekçi gelen oyuncular Yeliz Gerçek ve İbrahim Can oldu. Nihat Alpteki, bu kadar “ezilmiş”likten sıyrılırsa daha doğru oynamış olacak. Beğendiğim bir oyuncu olan Müge Akyamaç etkisiz kalmış. Bennu Yıldırımlar, “Sunucu”da bir yarışma değil bir haber programının sarkastik ve kışkırtan  modaratörü gibi. Biraz daha yarışma formatına girmeli, şarkı söylemeli, oynamalı. Bora Seçkin’i ise Necip Fazıl oyunlarının “kıdemli” oyuncusu olma ruh hali içinde gibi gördüm. Bu hâli ile grev sözcüsü olarak fazla “mütedeyyin”.

Maldiv Bey’in elindeki mendili sevmedim. Zira o hafızalarımızda mendille bütünleşen Orhan Boran’ı hatırlatıyor ve bu oyundaki Maldiv Bey, Orhan Boran değil.  Bence Tankut Yıldız tam bir Maldiv Bey ama “sunucu” değil. Maldiv Bey sunucu olacaksa  sunucu başkası olmalı. Ama metne göre Maldiv Bey sunucu olduğuna göre Maldiv Bey’i sunucuya da uyabilecek başka biri oynamalı.   Mümkünse program sunucusu, ekrandan tanınan bir yüz olmalı. Şehir Tiyatrosu  sanatçılarına “borçlu olan” oyuncu  Okan Bayülgen meselâ. Borcunu böyle öderdi Şehir Tiyatrosu oyuncularına. Bu aynı zamanda ŞT’nın şu sıralardaki durumunu ve sesini medyaya aktarmak için de çok yararlı olurdu (da “KİM UĞRAŞACAK  hocam!”? Peki!!) Okan Bayülgen İBB Kültür ve Sanat Sezonu Açılışı’nda Kadir Topbaş Başkan’a  “medyûn-u şükran” pozu vermiş! (Tamburu da Coşkun Sabah çalsın!)





Bence dünya tiyatrosunun en önemli yazarlarından biri olan Duşan Kovaçeviç, oyunun prömiyerine gelmiş. Gittikten sonra onunla yapılan söyleşiden 2-3 dakika kalmış yadigâr. Böyle mi olmalı? Sokakları “inleten” İŞTİSAN, tiyatrosu dünyada duyulan bir yazarın sesini kendi sesine katmayı neden düşünmüyor? Onun oyununun Şehir Tiyatroları’nda oynanmış olması önemli mi değil yoksa “Nurullah Tuncer’in adamı” diye mi bakılıyor? “Adamı büyütürsek Nurullah Tuncer de büyür mü?”dür kaygı? Kovaçeviç gibi baskılardan gelmiş bir ülkenin yazarının Şehir Tiyatroları ile ilgili Türkiye’de ve dünyada söyleyeceği iki üç cümlenin önemini kavramak çok mu zor? Onun, ülkesinin çeşitli dönemlerinde sanatını “bir türlü” sürdürmesinden alınacak dersler yok mu?  Aynı anda dört oyununu misafir ettiğimiz bir yazarın yeri göğü inletmesi gerekmez miydi? Geçen yıl en beğenilen oyunlardan biri Profesyonel’in sahnesi, ey Devlet Tiyatroları sen nerdesin?  Kendi haykırışınızın duyulması için başka haykırışların duyulmasına aracılık etmeniz gerekir. Etmezseniz sizinkini de duyan çıkmaz.

İçine sürüklendiğimiz kaos çukurunda yaşama tutunabilmek için gülümsemeye ve umut etmeye ihtiyacımız var. Acılarımızdan, endişe ve korkularımızdan uzaklaşmak için. Dilerim, oyun azıcık da olsa umutlu bir geleceğin kapısını aralar ve böylesi trajediler bir daha asla yaşanmaz.” Bu, Nurullah Tuncer’in İntiharın Genel Provası oyununa yazdığı yazının son paragrafı. Neredeyse her oyun için söylenebilecek bir ifade.  Keşke Tuncer yazdıklarını bu oyunda yapabilseydi.

Melih Anık

Hatırlamak için benim yazılarımda Duşan Kovacevic:

Dar Ayakkabıyla Yaşamak- Çeviren: Bilge Emin- Mitos-Boyut Tiyatro Oyun Dizisi 418


13 Ekim 2012 Cumartesi

Engin Alkan’ın 2012 Model “Vişne Bahçesi”(Çehov)


Çehov’un Vişne Bahçesi şu satırlarla başlar:
Çocukların yatak odası olarak kullanılmış olduğu için halâ bu adı taşıyan bir oda. Birkaç kapı vardır. Bunlardan biri Anya’nın odasına açılır. Şafaktan az önce. Güneş doğmak üzeredir. Mayıs. Vişne ağaçları çiçek açmaya başlamıştır. Fakat dışarıda hava soğuktur, bahçede sabah ayazı vardır. Odanın pencereleri kapalıdır. (Dunyaşa elinde mum, Lopahin bir kitapla girerler)

Engin Alkan’ın Vişne Bahçesi oyunu için salona girenler şu dekoru görür: Sahneyi üç tarafından kapatan yüksek bir duvar, döşeme çimli bir toprak, sahnenin ortasında döşeme üstünde uzun bir dikdörtgen masa, çevresinde sandalyeler, tavandan sarkan dal parçaları. Masanın bir ucunda bir adam(Lopahin) uyuklamakta, bir kadın(Dunyaşa) ayakta durmaktadır. Dekor ile ilgili düşüncelerimi daha önceden yazdım. (http://melihanikdokunus.blogspot.com/2012/10/oyunu-gormeden-visne-bahcesini-yazdm.html)  Dekoru çok beğendim. Keşke oyun da dekor gibi “konuşsa”.

24 Eylül 2012 Pazartesi

(Tiyatro) Kamuoyuna…


Yazılarım çeşitli (bazılarının varlığını tesadüfen öğrendiğim) medya organları  tarafından yayımlanmaktadır. Bir süredir uygulamalara bakarak vardığım sonuç nedeniyle bu açıklamayı yapmam gerekli olmuştur.

Değişen yayımlanma zamanlaması, sıklığı, sayısı, sosyal medya aracılığıyla duyurulması  vb  ile  içeriğe bağlı olarak “kullanımı”nın sonuçlarına bakarak yazılarımla ilgili bir “yayın strateji”nin varlığını kanıtlamak zor olsa da en azından bir “keyfiliğin” olduğu reddedilmez bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun, beni ilgilendirdiği kadar, yazımın konusu olan tiyatroyu/yönetmen/oyuncuyu  da ilgilendirdiğini düşünüyorum. Bu noktada, yayımcı tercihlerinin, kişisel hedeflerin, sosyal çevre içindeki konumların ve ilişkilerin etkisi ve zorlaması altında kaldığı gerçeğinin varlığını ihmal etmemek hatta bir yere kadar hak vermekle birlikte benzeri tutumların, yayımcılık alanında elde tutulan gücün farklı amaçlar için kullanma niyet ve eğiliminden kaynaklandığı izlenimini vermektedir.  Bu gibi hususlar, kendimi bir başkasının değerlendirmesine bırakmışım ve kendimi  ilgilendiren bir konuda bir başkasının stratejisinin “kuyruğu” olmuşum gibi bir görünüşe neden olmaktadır.  Öte yandan bana defalarca ifade edildiği için şunu kesinlikle söyleyebilirim ki editör/yayımcı,  yazımla ilgili yorumları kendi süzgecinden geçirmek yani bir anlamda benim yerime ve benim iyiliğim(!) adına bir ön eleme yapmak  zorunda kalmaktadır. Böylelikle okuyucumun  doğrudan  tepkisini alamamam gibi bir sonuç yaratılmaktadır ki bu da okuyucusunun eleştirilerinden, uyarılarından yararlanması gereken  “yazar” için önünü görmesini engelleyici bir duruma yol açmaktadır. Bu, aynı zamanda yorum haklarını keyiflerince kullananlara ulaşma hakkımı kullanmamı olanaksız hale getirmektedir. Ayrıca yazılarımı "kullanan" tarafların kimliği, gitgide cepheleşen tiyatro dünyası içinde bir cephenin tarafı ya da karşısında olmak gibi, yoruma açık bir resme dikkat çekmekte ve niyeti kuşkulu bazı kişilere “gün doğmakta”; bu beni, kontrolüm dışındaki bir sürecin ve sonucun parçası haline getirmektedir.  Bu nedenlerle bu yazımın yayımlandığı tarihten itibaren bu tarihe kadar yayımladıkları yazılarım ile ilgili kararı, yazılarımı yayınlayan medya sahip, yönetici ve editörlere bırakarak bundan sonraki yazılarım için TÜM yazılı medya  sahip, yönetici ve editörlerinden ricam şudur:

Yayımlamak istediğiniz/ilgi duyduğunuz yazılarımın TÜMÜNÜ değil, içinden en çok 150 sözcüklük bir kısmını yazımın başlığını değiştirmeden yayınlayabilirsiniz. Yazımın altına, ismimi ve yazının orijinaline ulaşılabilecek  adresi eklemenizi rica ederim. Yazılarım bu ricama uyacak tüm yayımcılara açıktır.

Bugüne kadar şahsıma gösterilen ilgiye ve desteğe teşekkür ederim. Tüm tiyatro camiasının bu konuda gereken hassasiyeti göstereceğini umuyorum.
Saygılarımla.

Melih Anık

21 Eylül 2012 Cuma

Altıdan Sonra Tiyatro-Lokstoff Sunar : Yokuş Aşağı Emanetler


Anahtarcı,  Dudu,  Helga, Palyaço, Kibrit, Yusuf  ve 40 kişi bir gece Beyoğlu’nda bir sokaktan çıktı, bir caddeyi geçti, bir yokuştan aşağı indi, bir salona girdi. Sokak Gönül, cadde İstiklâl, yokuş Kumbaracı, salon Kumbaracı50. Altıdan Sonra Tiyatro ve Lokstoff  “gerçek bir yolculuk” yaptırdı, tiyatro oldu. Her kapı kapanırken bir replik düştü hayata. Anahtar oldu replikler, hayat kapılarını açan. Anahtarı ellerinden alınanlar geçmiş hayatlarını silinmez izlerle çaktı sokağa, caddeye, yokuşa, salona:

15 Eylül 2012 Cumartesi

Dest AR - Disko 5 No’lu ve Mîrza Metîn


Yıl 1975.. Bazılarının “sırça köşk” dediği Boğaziçi Üniversitesi’ndeyim. Terastan Boğaz’ı seyrediyoruz, Tevfik Fikret ile beraber. Orhan Veli henüz yok o zamanlar.

Yıl 1975.. Engin Ardıç’ın “devrim” ile ilgisinin kanıtı,  âşık olduğu kızın içine karıştığı sandık cinayeti 1972’de olmuştu. Faillerin çoğu Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydi.

Yıl 1975... 1971, 12 Mart’ında ben üniversitedeydim.

Yıl 1975… Sevgi Soysal, Erdal Öz, Hasan Hüseyin, Can Yücel’in (anı)kitapları yayımlanıyordu arka arkaya.. Mahpushane edebiyatı zengindi yani.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

“Tiyatro Ne La?” - Barzo ile Konserve ( Altıdan Sonra Tiyatro)


Kumbaracı50 Üçlemesi’nin birincisi Gerçek Hayattan Alınmıştır üçüncüsü  Dertsiz Oyun arasında Barzo ile Konserve bir geçiş oyunu. Bu “üçleme”nin sırası başka türlü olabilir miydi? Artık değil. Zira üç oyunun bu sıralamada olması önceden kararlaştırılmış.  Göndermeler ile üçüncü ikinciye, ikinci birinciye bağlanmış. Ama benim gördüğüm önemli bir matematik var ki bu tiyatro ile ilgili. Birincisi klâsik bir oyun, üçüncüsü ise avangart; arada geçişi sağlayan ise geleneksel. Sanki avangarda giden yol gelenekselden geçer gibi bir mesaj var.(Benim hüsn-ü kuruntum da olabilir!)

10 Ağustos 2012 Cuma

“Dertsiz Oyun”un Derdi - Yiğit Sertdemir - Altıdan Sonra Tiyatro

Son dönemin en başarılı oyun yazarı olarak kabul ettiğim Yiğit Sertdemir’in  yazdığı  üçlemenin üçüncü oyunu  Dertsiz Oyun’u ben ikinci sırada seyrettim. Oyunlar “Kumbaracı50 Üçlemesi” ismiyle sunuluyor. Size  oyunların “üçleme”nin parçaları olduğu söylenmese ve  siz her birini farklı zamanlarda ayrı ayrı seyretseniz bile her bir oyundan alacağınız keyif değişmez zira üçü de kendi başına bağımsız birer oyun. Hiç kuşkusuz önceden yapılan uyarı, ister istemez sizi bir beklentiye ve oyunları  özel bir dikkatle seyretmeye sevk ediyor. “Üçleme”yi bir arada düşündüğünüzde  ayrı bir (belki de birden fazla) mesaj ve kurgu olduğunu görüyor, anlıyorsunuz. Keşfiniz arttıkça keyfiniz de artıyor.


25 Temmuz 2012 Çarşamba

Shakespeare - Antonius ve Kleopatra’da “Kadın”


Antonius ve Kleopatra’nın içinde “wife” ve “wom-a/e-n” geçen repliklerinden yola çıkarak bir yazı yazma fikri  Fetna Ayt Sabbah’ın “İslam’ın Bilinçaltında Kadın” isimli kitabını okuduktan sonra aklıma geldi; hem dünün hem de bugünün dünyasında “kadın” algısına oyun üzerinden bakmama neden oldu. Bana ilginç gelen husus Shakespeare dönemi dünyasındaki bakış açısıyla İslam dünyasının kadına bakışı arasındaki benzerliklerdir.  

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Antonius ve Kleopatra’da Enobarbus’un Gerekliliği


 Oyun Atölyesi Antonius ve Kleopatra’yı(Shakespeare) sahneledi. Bu yazımda, ülkemizin yaşadığı türlü türlü sorun varken Oyun Atölyesi’nin  Antonius ve Kleopatra’yı âdeta hiçbir şeye dokunmama  çabası içinde sığ bir yorumla sahnelemesini (“artığına” bakarak bile); neden olduğu “ayıb”ı bir kenara bırakarak oyundaki bir karakterin (Enobarbus) çevresinde başka bir konuya değinmek istiyorum.

Antonius ile Kleopatra,  ilk 20-25 gösterisinde  Enobarbus’lu kadrosuyla ve reji ile oynanmış. Globe’daki gösterilerin ardından  30 Mayıs’tan sonraki Türkiye gösterilerinde oyundan Enobarbus ve ona ait sahneler çıkarılmış, oyun “o hâli” ile oynanmaya devam edilmiş.  Eleştiri, İlân ve reklâmların çıkardığı “ses”e bakarak  merak ettiğim oyunun  o hâlini seyretmek bana nasip(?) oldu.  Kendimi aldatılmış hissettiğimi ve oyunun “ayıplı” bir gösteri olduğunu yazdım. Seyrettiğim gösterinin bu hâli ile eleştirilmeye değer bir tarafı yok, ne olduğu belli olmayan, bütünlüğü kaybolmuş bir gösteri.  Zaten kendi eserini(?)  “doğrayan” bir tiyatroya ne desen boş!  Zerrin Tekindor’un “çok iyi”  Kleopatra yorumu  ve biraz da Mert Fırat’ın oyunun geneline göre “aykırı” duran ama iyi oyunculuğunu(Caesar) saymazsak benim seyrettiğim   tadı kaçmış bir “oyun”du. Bir seyirci olarak, Oyun Atölyesi’nin tutumunu kendime(ve seyirciye) yapılmış bir hakaret olarak algıladım. Bunu hak etmediğimi(zi),  yapılanı  etik açıdan doğru bulmadığımı belirtiyorum.


17 Temmuz 2012 Salı

Enver Aysever ile İskender Pala Söyleşti


CNNTürk’de Enver Aysever ile İskender Pala söyleşti. (16 Temmuz 2012)

İskender Pala ne dedi?

"'Muhafazakârların doğru dürüst bir sanat anlayışı ve gelişmiş bir estetik seviyeleri yoktur' yavesi, bir şeyleri yok saymak adına uydurulmuş ucuz ve haksız bir kasıt eseridir."

İBBŞT muhafazakârlara kapalı. Aslında bu dışlanmışlık toplumun her alanında var.

 İBBŞT’da muhafazakârları utandıracak oyunlar oynanıyor. Muhafazakâr seyirci o oyunlarda utancından sahneye bakamıyor, tavana bakıyor. Repertuvar bu oyunlardan oluşuyor. Çünkü tiyatroyu solcular işgal etti. Solcular “manevi değerlere önem vermiyor,  “Milli” değil, aralarına muhafazakâr sanatçıları almıyor.

Vergilerle ayakta duran bir kurum her istediği oyunu oynayamaz.

18 Haziran 2012 Pazartesi

TEB Başkanı’ndan Othello’dan Hamlet’e Unutuş’un Tiradı


TEB Başkanı Üstün Akmen’in benim yazıma cevabını (http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=2102 )okuyunca Galeano’yu hatırladım:

Kucaklaşmanın Kitabı’nda, ziyaretine gelen misyonerlerin uzun uzun konuşmalarından sonra Paraguay’daki Chaco’lu Kızılderili reisin şunları söylediğini aktarır: “Sözleriniz kaşıyor, iyi kaşıyor, hem de çok iyi kaşıyor. Ne var ki kaşınmayan yeri kaşıyor!”

TEB Başkanı Üstün Akmen de  cevabında, ilgisiz yerleri kaşıyor! Onun bilinçli yarattığı karışıklığı deşifre etmek  için madde madde anlatayım.

8 Haziran 2012 Cuma

Y.Ö.Gülan ve Yeni “Proje”si: Yola Çıktığım Gün Sakin ve Serin Bir Sabahtı


Yeşim Özsoy Gülan, “Karnaval”, “Mağdur” ve Türkiye
Oyunun yazarı Yeşim Özsoy Gülan, 1972 yılı doğumlu genç bir kadın; Türk Tiyatrosu’nda benzeri az olan  “girişimci”  tiyatrocularımızdan biri. Bir süredir yaptıklarını takip ediyordum, bazısını internetten bazısını yerinde seyrettim, yazdıklarını okudum. En son birlikte kahve içme fırsatım oldu. Onun iyi eğitim almış, hızlı düşünen, kelimelerini seçen, ülke sorunlarını dert edinen ve devamlı “proje” düşünen biri olduğu izlenimi edindim. Zaten hemen aklıma gelen Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Görünürlük Projesi, Galata Perform, Çağdaş Gösteri Sanatları Derneği onun kendini “paraladığı” satır başları. Eminim paylaşmadığı daha nice “proje”si var. Tiyatroyu ve “business”i bir araya getiren bir kişilik gördüm onda. Neyi niçin yaptığını bilen bir genç kadın. Ama ben, oyunlarında ona “proje”yi değil “hayâl”i daha çok yakıştırıyorum. Öte yandan çizdiği Türkiye tablosunun karamsarlığına bakınca ve de onun gibi gençlerin hiç de az olmadığını düşündüğümde içim acıdı.

31 Mayıs 2012 Perşembe

İbrahimbekov’un Arkadaş Arıyorum'u Oyuncular Tiyatro Grubu’nda


Rüstem İbrahimbekov
Özgün adı “Arada bir Buluşmak İçin Partner Arıyorum” olan oyunun yazarı Rüstem İbrahimbekov(1939 Baku, Azerbaijan) 1990 dan itibaren film yönetmeni Nikita Mikhalkov ile çalışmaya başlamış. Birlikte yarattıkları ve Kuzey Amerika’da  "Close to Eden" ismi ile vizyona çıkan film "Urga", 1991 Venedik Film  Festivali Altın Aslan Ödülü’nü , 1993 Berlin Felix  En İyi Avrupa Filmi ödülünü almış; 1992 En iyi Yabancı Dilde En İyi Film dalında  Oscar’a adayı olmuş. Senaryo yazarı olduğu,  Nikita Mikhalkov’un yönettiği  “Burnt by the Sun”(Güneş Yanığı) 1994’de 47. Cannes Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü; 1995’de 67.Oscar Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü’nü almış.  “The Barber of Siberia” 1997 yılında Avrupa’nın en pahalı filmi olmuş. 1999 da,  Fransız yönetmen Régis Wargnier'nin  filmi "East/West"in senaryo yazarları Ibragimbekov  ve Sergei Bodrov .  Film 1999’da Altın Küre ve Oscar ödülü almış.

25 Mayıs 2012 Cuma

Mekan Artı’da “Hayatımın Performansı”


Bu akşam “hayatımın performansı” ile Mekan Artı’dan geçtim. Bu özel gösteri için bir bilet parasına kendi kendimin sponsoru oldum. Performansımın  63 DAKİKA 36 SANİYELİK kısmına 30 kişiyi ortak ettim. Salondakiler içinde yaşı yaşıma yakın bir kadın vardı sadece. Galiba en yaşlı bendim. Diğerleri GENÇTİ, çok GENÇTİ.  Her birimizin ZAMANı farklıydı.


Salonun DIŞINDA çevreme baktım.

18 Mayıs 2012 Cuma

Eskişehir’de Bir Hafta Sonu-2 (Eskişehir BB Şehir Tiyatroları)


12. sezona yol alan Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bu yıl 7.Uluslararası Eskişehir Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’ni düzenliyor, Liselerarası Tiyatro Şenliğine de ev sahipliği yapıyor. Ayrıca tiyatro turneleri ile yarattıklarını Eskişehir dışına götürüyor.  Önümüzdeki yılın projeleri arasında  bunların yanı sıra çocuklara yaratıcı drama ve yetişkinlere tiyatro kursları, Tır Tiyatrosu, Tiyatro Okulları Buluşması  planlanıyor.  

Şu günlerde gelecek yılın repertuvarı üzerinde heyecanla çalışıyorlar.  Gelecek sezonu beklemeden açıklayacaklar.  Ben Eskişehir BB Şehir Tiyatroları’nın üzerinde çalıştığı repertuvar hakkında biraz bilgi sahibiyim ama onlar açıklamadan benim söylemem doğru gelmiyor bana. Ama şunu söylemeliyim ki oyunlar gündeme “dokunacak”, ses getirecek. Dilerim yaratılan bir vaha özelleştirme ile yok edilmez.

Esas amacım oyun seyretmekti. Bir süredir oynanan Mehmet Ergen’in yönettiği Bay Kolpert ile Münir Canar’ın yönettiği Kanlı Nigâr’ın prömiyeri, programıma denk düştü. Bu meyanda Eskişehir BB Şehir Tiyatroları’nın tiyatro salonlarını gezdim, yöneticilerini, oyuncularını tanıdım, onların tiyatro heyecanına tanık oldum.

Seyrettiğim oyunlara gelince …

17 Mayıs 2012 Perşembe

Eskişehir’de Bir Hafta Sonu-1 (Prof.Dr.Yılmaz Büyükerşen)


Eskişehir, doğduğum ama uzun bir süredir yolumun düşmediği “annemin şehri”.  Eskişehir Büyükşehir Belediyesi(BB)  Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Basri Albayrak ile tanışmam, düşündüğüm seyahati öne aldırdı. Eskişehir seyahat programımızı, oyun seyretme amaçlı alarak yaptık.

Eskişehir’in gecesini gündüzünü yaşadık; parklarında yürüdük; sokaklarını âdeta adımladık; Kurşunlu Külliyesi avlusunda sessizliğe kendimizi bıraktık; Porsuk’un iki yanındaki kafelerde gençliğin canlılığına ortak olduk; termal kaynakları ile zengin Eskişehir’in şelalesinin, fıskiyeli havuzlarının yanında ruhumuzu su sesi ile dinlendirdik; Balaban’ını, çiböreğini tattık, Kalabak suyu içtik; lületaşı atölyelerini gezdik.  Bir sanatçı, ufak dokunuşlarla şehri değiştiriyor, sokakları evlerin devamı haline getiriyor, insanlar sanki kendi  bahçelerine çıkıyormuş gibi şehrin parklarında, meydanlarında toplanıp hayatı paylaşıyor,  birlikte olmanın keyfini yaşıyordu. “Sokak” ve insan ve sanat barışmıştı.  Şehre “dokunan” eli görmedik ama şehrin “yönetildiğini” anladık. 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

İBB Kültür Müdürlüğü’nün Repertuvarı(?)


İBBŞT Repertuvar kuruluna verdiği özel önem, yapılan son yönetmelik değişikliğinden belli olan İBB’nin Kültür Müdürlüğü kendi repertuvarını oluşturmuş ve “İstanbul'da üç büyük oyun yüz seans…” başlığı ile seçtiği oyunları duyurmuş: Necip Fazıl’ın  Bir Adam Yaratmak, Cevat Fehmi Başkut’un Harput’ta Bir Amerikalı ve Lyubomir Simoviç’in Hasan Ağa’nın Karısı. “Her ilçeye tiyatro götürmeyi amaçlayan proje” için seçilen bu oyunlar Ümraniye Atakent Kültür Merkezi, Sultanbeyli Kültür Merkezi, Güngören Erdem Beyazıt Kültür Merkezi’nde prömiyer yapacak ve  “’oyunların devamı’ aynı sahnelerde Haziran ayı sonuna kadar sahnelenecek, Ekim-Kasım-Aralık döneminde de devam edecek”miş. (“Oyunun devamı” denilmesi de çok hoş! Sanki prömiyer oyunun “başı”!)

4 Mayıs 2012 Cuma

İBBŞT’dan İki Çocuk Oyunu : Çiçek Prenses ve İrmik Oğlan


Geçenlerde hafta sonumu çocuk oyunu seyrederek geçirdim. Zaten ertesi gün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı idi. İçim buruk, sevincim yarım, ülkemin çocukları ne âlemde acaba?  Her iki oyunu da İBB Şehir Tiyatroları repertuarından seçtim. Biri  Türk diğeri Yunan yazarın oyunu, önce Çiçek Prenses ertesi gün İrmik Oğlan! Hiç değilse saf, temiz yüzler ve gülüşler görürüm dedim kendime.

Şunu belirtmeliyim ki ebeveyn(anneler demek doğru) için oyun seçmek çok zor bir çaba. Yazanı yok, tanıtanı yok. Oyuncular içinse  “görünmeyen” bir çaba, göreni, yazanı ve takdir edeni(ödülü) yok. Tiyatro ödülü verenler de çocuk oyununu yok sayıyor olmalı. Oysa çocuk tiyatrosuz tiyatro mu olur!

Artık çok gerilerde kaldığı için unutmaya başladığım sabah 11 gösterileri bana geçmişimi hatırlattı, fuayede gördüğüm “resim”ler, salondan yükselen kıpır kıpırlıklar ve bıcır bıcırlıklar içimi ferahlattı doğrusu. Kızımıza tiyatro programları yapardık biz de. Şimdi gördüğüm ebeveynlerde kendimizi gördüm, hatırladım.

Gelelim oyunlara.

20 Nisan 2012 Cuma

Bindik Bir Otobüs’e (İBBŞT) ….

11.yy da Bizans egemenliği altında yaşayan, 15 yy da Osmanlı egemenliğinde “uyanan” Bulgaristan 1878 de prenslik 1908’de “tam bağımsız çarlık” olmuş. Bağımsız ama çar altında, ya da Çar bağımsız, ülke Çar’a bağımlı. İlk serbest seçimler 1990 da yapılmış, 2000’lere kadar da ekonomik olarak komünist bir ülkenin alt standardında yaşamış. 27 bölgesel yönetimden oluşuyor.

1990'a değin devlet yönetiminde sosyalist ekonominin hâkim olduğu ülke, Doğu Bloğu'nun çözülmesi sonucu Sovyet pazarını kaybetmesi ve kapitalist ekonomiye eklemlenme sorunları nedeniyle 90'lı yıllar boyunca milli gelirin % 70'e yakın küçüldüğü çok ağır bir ekonomik bunalım yaşamış.

2004 itibari ile NATO üyesi olan Bulgaristan 01 Ocak 2007' de AB'nin tam üyesi olmuş.

6 Nisan 2012 Cuma

Gılgameş Ölümsüzlüğün, Tarih Gılgameş’in Peşinde (Konya DT)

Efsane ve Destan
Gılgameş, İlyada’dan ve Mahabarata’dan yüzyıllar önce yazılmış, bilinen en eski destandır.

Destan’ın ilk hali, Babil Ülkesi’nde 3500 yıl önce Akadca yazılmış. Babil Ülkesi, Mezopotamya denilen ve haritalarda aşağı yukarı Irak’ı kaplayan bölgenin (Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki alan)  güneyinde idi. Bölgeye önce Akadlar yerleşti arkasından Sümerler geldi. Zamanla her iki kavim ortak bir yaşam başlattı ve Mezopotamya Uygarlığı’nı yarattılar. Sümerce, Akadcanın yanı sıra geçerli bir “kültür dili” olarak kaldı. Sümerce yazılmış 5 Gılgameş Destan’ı var. Tabletlerdeki satır sayıları değişik. Destan’ın toplam olarak 3000 satırdan oluştuğundan bahsediliyor.

31 Mart 2012 Cumartesi

Yiğit Sertdemir’den Yüzünüze ve Boğazınıza Bir Yumruk: “Gerçek Hayattan Alınmıştır”

Altıdan Sonra Tiyatro 1999’da kuruldu.(vikipedi)
Tiyatronun kökeni taklitten gelir. (Medeniyet Tiyatrosu-MT)
Biz inanmasak sahnedeki şeye, sizi nasıl inandırırız?(MT)
Sanat hayvan olmamak için gerekli bize.(MT)
Kumbaracı50, Kasım 2009’da açıldı.(Gazeteler)
Artık o sihirli kutulardan ne söyleniyorsa inanıyor, onunla yetiniyor, hiç üretmiyor, hatta sohbet bile etmiyorlardı.(MT)
Bu kutuda efsunsuz olaylar izliyorlarmış.Kutu da ne hikmetse canlı canlı gösteriyormuş bu ölümleri..(Öldün Duydun mu-ÖD)
Gerçek bitti. Artık insan değilsiniz. Artık insanın ne olduğunu gösteren bir makinesiniz. Kendinizi programlayacaksınız, insan önüne çıkacaksınız. Artık siz yoksunuz . Sadece bir görüntüsünüz. Artık prodüksiyonun malısınız.(O.B.E.B.)
Aman sistem tıkırında gitsin, ben de risk almayayım. Ne olur yani işler biraz aksasa ne olur?(444)
Aman sağa sola bakmayayım, aman hiçbir sorun çıkmasın, aman var olanı bozmayayım, aman idare edeyim. Neyi idare ediyorsun ya? Üç kuruş ikramiye alacaksın diye girdiğin zahmete bak! Gör bak ne hale getirmişler seni!(444)
Olmaz mı doktor bey, ne yazık ki yaşam her zaman eylül serinliği kadar huzur vermiyor size. Kimi zaman oluyor ki tüm yaşadıklarınızı koparıp savurmak istiyorsunuz gök yüzüne. Dokunduğunuz insanların üstündeki o gri nihilist kalkana çarpıp düşmüş buluyorsunuz kendinizi.(O.B.E.B.)
Sıkılınca, hayat anlamsızlaşınca, mutsuz olunca, çevrenizdeki her şeyin giderek yitip gittiğini görünce, yani ruhunuzun, aklınızın, kalbinizin boşaldığını yitip gittiğini hissedince ne yaparsınız?(MT)

30 Mart 2012 Cuma

Neruda’ya Güzelleme : Ateşli Sabır(İBBŞT)

Ateşli Sabır, Skármeta’nın Neruda(1904-1973)  ile röportaj yapmak için Kara Ada’ya gidişi ile doğar. Skármeta hayranı olduğu Neruda’nın hayatından, konuşmalarından, şiirlerinden, anılarından  yararlanarak bir roman yazar. Yazdığı romanı sinemaya uyarlar(1984 Biarritz ve Hvelva Film Şenliği Ödülü) Daha sonra  eseri bir piyes olarak sahneye taşır.

Ateşli Sabır’ı belgesel bir piyes olarak saymak mümkün, Neruda’nın 1969 ile 1973 yılları arasındaki hayatının son 4 yılına dair bir piyestir. 1969 yılında Neruda, Şili Cumhurbaşkanlığı için aday gösterilir, Allendé(1908-1973) lehine adaylıktan çekilir. Allendé, Latin Amerika’da seçimle iktidara gelen ilk Marksist Başkan’dır. 40 yıllık politik mücadelenin sonunda 1970’de Başkan olmuş 1973’de kendine bağlı kuvvetler ile Başkanlık Sarayı’nı saran diktatör Pinochet’nin askerî darbesi sırasında ölmüştür. Allendé’nin Fidel Castro’nun hediye ettiği silahla  intihar ettiği söylenmiştir.

23 Mart 2012 Cuma

Sıkıntılı Bir Oyun: Yanık (İstanbul DT)

Wajdi Mouawad Lübnan doğumlu(1968), Kanada’lı bir yazar. İç savaş yüzünden 1977’de Fransa’ya göç etmiş bir aileden. Yanık 2003 doğumlu bir oyun. “İncendies” ismi ile filmi çekilmiş.  Oyunun İngilizce ismi “Scorched”,“dağlamak, kavrulmak, rüzgâr gibi uçup gitmek, geri çekilen kıtalarca istila eden düşmanın önünden her şeyin yakılması” anlamlarına geliyor. “İncendies” ise “Kundakçılar” demek. Gerçi  sözlük anlamlarının hiç biri bu oyunu anlatmaz ama “Yanık” bence oyuna en uzak olanı.  “Bağrı yanık” mı anlatılmak istenen, emin değilim. Olsa olsa o geliyor aklıma, “Bağrı YANIK Ana”..


16 Mart 2012 Cuma

Tiyatroda Psikanaliz : Günlük “M” Sırlar (İBBŞT)

Başlıktaki “M”yi ben öyle bıraktım. Siz yerine istediğinizi koyun. Benim önerilerim :  
Muzır, muhteşem, mahcup, münasebetsiz, musibet, mübalağalı, meymenetsiz, muamma, münafık(iki yüzlü), mekkâr(aldatıcı), muhataralı(korkulu), muhannes(alçak), müdebbir(tedbirli), müzevvere(uydurulmuş söz), müttaki(günahtan kaçınan), münezzeh(çirkinlikten uzak), mubassır(basiretli), mergup(rağbet edilen), müsamahasız, meczup,  mugayir(karşıt), muhalif, mugatti(üstü örtülü), mugaşşi(bayıltan), muhaccel(süslü gerdeğe oturtulmuş), muhaccis(utandıran),  muhafazakâr,  muhacat(karşılıklı bilmece sorularak yarışma) …. Aman dikkat! Ne koyarsanız o sizi ele verecek! Kullandığınız kelimeler sizi ele verir çünkü.

7 Mart 2012 Çarşamba

KaST’ta Masanın Altında(Roland Topor)

KaST, internet sayfasında oyunu anlatıyor:  (http://tiyatrokast.blogspot.com/)
Kadıköy Sanat Tiyatrosu (KaST) bu sezon, Fransız yazar Roland Topor’un kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı Masanın Altında oyununu sahneye koyuyor. Bir kara mizah örneği olan Masanın Altında’da, çevirmenlik yapan genç bir kadın (Florence Michalon) çalışma masasının altını bir göçmene (Dragomir) kiralamış. Yazar, bu oyun için ‘Göçmenler insanlık düzeyinin altında muamele gördüklerine göre, masanın altında yaşamaları da anormal görülmemelidir.’ demiştir. Günümüzde de göçmenlerin yaşadığı sorunlar halının altına süpürülen kir gibi gözlerden uzak tutuluyor. Ancak ne ev sahibi-kiracı ne de ben-öteki olma durumu iki kişi arasında bir bağ kurulmasını engelleyemeyecektir. Oyunda her bireyin ayrı ayrı yalnızlıkları, sevinçleri ve üzüntüleri kara mizah tarzıyla görünür hale geliyor ve globalleşmenin yarattığı değerlerin ciddi bir eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor.”

Göçmen olmanın, Topor’un ilgisini çekmesi şaşırtıcı değil. Zira Fransız sürrealist, illüstratör, ressam, film yapımcısı, şarkıcı, aktör, yazar Topor(1938-1997) da bir Polonya göçmeni.

1 Mart 2012 Perşembe

Kent Oyuncuları’ndan Ölümüne : “Düşünceyle Sömürmek”

Daha önce bir yazımda belirtmiştim “eleştiri seçmekle başlar”. (http://melihanik.blogspot.com/2011/12/tiyatroda-elestiri-secmekle-baslar.html)
Kent Oyuncuları’nın Ölümüne isimli oyunu da o yazımda bahsettiğim bir ön inceleme sonucu “seyredilmesi gerekli oyunlar” listeme girdi.  Elbette oyun üzerine yazılan diğer eleştirileri de okudum ama doğrusunu isterseniz benim oyunda “gördüğüm” ile ilgili bir yazı okumadım.  

Üstün Akmen’in  oyunun “üzümün mayalanıp şaraba dönüşmesi ya da hamurun kabarması gibi” sahnelenmesi ve “ölerek geride kalanlara yararlı olabilmek” alt başlığı ile verdiği çerçevenin  açtığı “geniş ufka” hayran  kaldığımı açıkça ifade etsem de bu ifadenin “çok dinsel” bir çerçeve çizdiğine  inandığım  için oyunu seyretme nedenim o değil. Yazılarında övgüyü “yağ-bal” olarak kullanarak yazdıkları ile bana hangi oyunu seyretmeyeceğim hususunda “tersten kriter olan”  yazarlar ile “yazar yasaklayanlar” da benim seyretme arzumu kabartmıyor. Ben, oyunu tarihi bir çizgi içinde okudum, heyecanlandım , Ölümüne’yi seyretmek ve düşüncelerimi  paylaşmak istedim.   

23 Şubat 2012 Perşembe

Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Kakofonik Bir Orkestra

Ayşe Emel Mesci, tiyatro dünyamızın el üstünde tuttuğu “star”larından biri. Meşakkatli bir hayatın yolcusu.  Özgeçmişi sayfalardan oluşuyor. Özellikle 2000’li yıllarda Türk Tiyatrosu’na damgasını vuran bir tiyatrocu. Nerdeyse elini dokunduğu her şey ‘altın’ olmuş, ödüllendirilmiş. Yapacakları merakla beklenmiş.  “Ben yaptım oldu” özgürlüğünü kazanmış. Bu yıl DT dağarcığında iki oyunu var, Kerbela ve Orkestra.  Hakkındaki övgülerin de yönlendirmesiyle,  “kapalı gişe” oynayan Orkestra’yı seyretmek için Ankara seyahati programımı ayarladım.
Ben  Emel Mesci’nin yazdıklarını kaçırmadan okuyan biriyim. Orkestra’yı ondan okuduklarımla “okudum”.

16 Şubat 2012 Perşembe

Karıncalar(Ankara Devlet Tiyatrosu) - Mayına Bastın, Kımıldama!

Ankara DT yapımı,  Karıncalar isimli bir oyun seyrettim, “Üç Yönetmen Üç Oyun” kapsamında sunuluyor. Bence tek başına yoluna devam etmeli.

Gökhan Aktemur’un oyunlaştırdığı piyes, Gökhan Aktemur(İBBŞT- dramaturg, yazar, yönetmen), Umut Toprak(Ankara DT-oyuncu, yönetmen, yazar, müzisyen) ve Basri Albayrak’dan(Eskişehir BB Şehir Tiyatroları- oyuncu, yönetmen) oluşan proje ekibi tarafından sahnelenmiş.

Gökhan Aktemur  ve Umut Toprak,  2000 A.Ü.DTCF Tiyatro Bölümü;  Basri Albayrak, 1999 H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. Hepsi mesleklerinde ses getiren işler yapmışlar. Bu oyunda biriktirdiklerini ve uzmanlıklarını  bir araya getirmiş, bence çok doğru bir piyes yaratmışlar.

9 Şubat 2012 Perşembe

Atatürk Kültür Merkezi(AKM) ve Tiyatro Binaları

AKM’nin uzunca bir süredir kapalı olması gösteri sanatımızın belini bükmüştür. Bunun sadece İstanbul’u değil Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmasının farkında olunmaması  Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmasının önemini daha da arttırmaktadır.   Elbette dünya şehri olma iddiasındaki bir şehrin zaten fakir olan sanat alanında AKM’nin kapalı tutulması nedeniyle yediği darbe çok büyüktür ama Türkiye’nin AKM’siz kalmakla yediği darbenin  sonuçları ilerideki yıllarda daha çok ortaya çıkacaktır. Sorunun, eskime gerekçesiyle  çok daha modern olanın yapılacağı iddia edilerek AKM’nin yıkılıp yanındaki otoparkı da içine alan alanda yeniden inşa edilmesi ile ilgili görüş ayrılıklarından kaynaklandığı da her halde sır değildir.  Karşı görüşlerin “toplumun iyiliği, yararı” söz konusu olduğunda bile uzlaşma yollarını bulamamaları, saptayamamaları,  sorunun kendisinden daha da vahimdir.“Toplumun iyiliği ve yararı” üzerinde ortak bir temelin oluşturulamamış olması ve sanatın “toplumun iyiliği ve yararı” için gerekli olanlar listesinin en sonunda akla gelmesi hazindir.  Esas olarak nesnel düşüncenin, bilimsel gerçeğin ve sanatın hayatımızın temeli olarak benimsenmemesi durumunda bu tür sorunlarla her zaman karşı karşıya kalacağız demektir ki bu sanat binası inşa etmek ya da yıktırmaktan çok daha önemlidir.  AKM, bugün bir sanat binası olmaktan daha ziyade anlam içeren bir meseledir. Açılması ya da açılmamasının içerdiği anlamlar salonun kullanımından,  yararından daha  çok öne çıkmaktadır.  Öte yandan ülkemizde “yıktırmamaya” yönelik olan kampanyalar, “yapmaya” yönelik olanlardan daha çoktur ve daha çok ses getirmektedir.

3 Şubat 2012 Cuma

Duru Tiyatro’da Mikro Kosmos: - Sondan Sonra (Dennis Kelly)

2005 yılında ilk kez sahnelenmiş olan Sondan Sonra’nın yazarı Dennis Kelly 1970 doğumlu. 1997’den itibaren tiyatro sahnesinde görünmüş. 15 piyesi var. 2006’da yayımlanmaya başlanmış Pulling isimli bir tv dizisinin de yazarı.

Sondan Sonra, ülkemizde Füsun Günersel çevirisi ve Emre Kınay rejisi ile Duru Tiyatro’da(2010) sahnelenmiş. 2011  Afife Tiyatro Ödülleri’nde Ahu Türkpençe’ye En Başarılı Kadın Oyuncu Ödülü getirmiş, Emre Kınay bu oyundaki rolüyle En Başarılı Erkek Oyuncu Ödülü’ne aday gösterilmiş. Oyunun ikinci yılında devam etmesini, gördüğü ilgiyle açıklamak gerekir. Benim seyrettiğim akşam da bu ilgi fazlasıyla vardı.

27 Ocak 2012 Cuma

Yücel Erten Rejisi ile Brecht : Sezuan’ın İyi İnsanı (İstanbul DT)

Sezuan’ın İyi İnsanı’nı yazmadan önce, gözden geçirmek amacıyla  Brecht’in “Tiyatro İçin Küçük Organon” eserini açtım. Türkçesi Ahmet Cemal.. (Mitos Boyut Kültür Dizisi no 4) I.Baskısı 1993 yılında yapılmış. Çevirmenin Notu’nda Ahmet Cemal demiş ki: “ ‘Tiyatro İçin Küçük Organon’u  ilk kez 1976 yılında çevirmiştim. Bu basım için çeviriyi gözden geçirdiğimde, ne yazık ki hoş görülemeyecek aksaklıklarla ve yanlışlarla dolu bir çeviri olduğunu saptadım. Bunun üzerine eserin çevirişim, yaklaşık yüzde doksan beş oranında yeniden yaptım; ilk çevirideki aksaklıkların ve yanlışların nedeni araştırdığımda iki kaynak saptadım. Bir defa o yularda bu metni, çevirmen ile çevrilecek eser arasında kurulması mutlaka gerekli belli bir diyalogu kurmadan, sırf o sıralarda Brecht çok gündemde olduğu, onun üzerine yazmak, ondan bir şeyler çevirmek bir modaya dönüştüğü için dilimize çevirmeye kalkışmıştım. Yaptığım yanlışların ikinci ve asıl önemli kaynağı ise bu çeviri işine girişirken, tiyatro konusunda yeterli bilgi birikiminim bulunup bulunmadığım araştırmamış olmamdı. Oysa insan kendi anadilini ve yabancı dili ne kadar iyi bilirse bilsin, çevireceği metne ve o metnin temel aldığı bilgilere yeterince egemen olmadığı takdirde çevirinin başarıya ulaşması olanaksızdır….. yanlışlar içeren 1976 çevirisini okumuş olan okurlardan özür dilemeyi de bir borç sayıyorum.” (Baskı yanlışlarını olduğu gibi bıraktım. Elimde kitabın 2. Baskısı(2005) var. Yazar, çevirdiği kitabı okumuyor anlaşılan)

20 Ocak 2012 Cuma

Orhan Alkaya Rejisi ile Rosenbergler Ölmemeli’yi (İBBŞT) Yeniden “Okumak”

Oyun 80 Yıllık Tarihi Hatırlatıyor
2 Ağustos 1939’da  Einstein, Başkan  Roosevelt’e bir mektup yazdı ve  Almanların atom bombası üzerinde çalıştığını haber verdi. Bu mektup uzun bir süre sonra Başkan’a ulaştı ve ABD atom bombasını  1942’de ciddi ciddi düşünmeye başladı. (Manhattan Project) Atom bombası 1945 de Hiroshima ve Nagasaki’de patladı.  Bombanın yol açtığı yıkımın ortaya çıkardığı felâketin  görüntüsü  ABD’de kendilerine yönelik diğer süper güçten gelebilecek korkuyu arttırdı. Komünist korkusunun temeli ve gerekçesi  “sağlamlaştı”

1946’da RAND(“Research and Development”) kuruldu. 1948’de bağımsız bir kuruluş olarak Amerikan askerî stratejisinin bir elemanı olarak milli savunma bakanlığının altında kurumsallaştı. RAND, Rusya ile girişilebilecek bir savaşı önlemek –önleyemezse kazanabilmek - için nükleer silahların nasıl kullanılması gerektiği sorusunun mantıksal değerlendirmesini yapıp en son bulunan yöntemleri uygulamayı hedefleyen bir düşünür yuvası, hava kuvvetleri ile güçlü bağları olan özel bir örgüt idi. RAND’daki görev aşkını tek bir unsur körüklüyordu, o da Rusların elinde atom bombası olmasıydı. Başkan Truman, 13 Eylül 1949’da Sovyetler Birliği’nde nükleer patlayıcı olduğuna dair kuvvetli kanıtlar bulunduğunu söylemişti. Zaten Princeton’dan hiç kimsenin SSCB’nin nükleer silah geliştirebileceğinden kuşkusu yoktu. ABD ulusu 1950 yazından itibaren SSCB’nin ABD’nin askeri sırlarına erişebileceği konusundaki paranoyanın etkisi altında sokulmuştu.

15 Ocak 2012 Pazar

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Arabesk Trajedi : Antigone (2012)

Tabancalardan çıkan mermilerin düşürdüğü perdenin arkasında henüz keşfedilmiş Göbekli Tepe’den bir sütun, Nemrut Dağı’ndan birkaç heykel başı, kısa kalmış bir antik kapı, üzerinde büyük kalmış bir “antik” kertenkele; metal kollu tekerlekli müdür koltuğu;  yere saplanmış “gölgesi güzel” kılıç; Zeki Müren’in sahne kostümü içinde Kreon; Moskova’dan bir Bolşevik, Diyarbakır’dan bir maraba, Mısır’dan bir çingene, İran’lı bir derviş, Hindistan’dan bir fakir, Bastille yolunda bir Paris’li, Robespierre, Danton, Che, Garibaldi, Gandi, Karacaoğlan, Kızılderili reisi, Olimpos eteklerinden toprak emekçileri ve tüm dünya halklarının işçileri; sare, atkı, entari, şapka, urba, üç etek, yemeni, Kürt şalı, Türkmen eşarbı,  Amerika’dan kot pantalon; boğuk sesli ve her tarafı boyalı bir kâhin, yanında “görüntü versin” diye duran bir çocuk;  pop star görünüşlü sesi de güzel oyuncu; çizme, çorap üstü sandal, bot, ayakkabı; ney, tef, kudüm, viyola, saz, davul; kireçli duvara çarpmış gibi boyanmış başlar; gümüş tabak, kristal sürahi, kristal bardak(biri feda edilecek); “son ve Kreon” lu kafiye… Daha ne desem anam daha ne desem! Seyirciyim, seyrederken “yuttum”, ama daha pek çok var, çoğunu unuttum!       

8 Ocak 2012 Pazar

Tiyatro Boğaziçi ile Tarihsel Bir “Seyir” : “Eleni’den Mektuplar”

Geçen seneki ödül adaylarını düşündüğümde, hatırlanmadığı için kendisine ayıp edildiğine inandığım yazar  Sevilay Saral’ın  Eleni’den Mektuplar  isimli oyunu Tiyatro Boğaziçi tarafından sahnelendi.

İnternette dolaşan videosunun piyesi “anlatmadığını” düşünüyorum. Rol dağılımı kartonunda  yazılan oyun tanıtım notlarını okuyunca daha da şaşırdım.

“Issız bir adaya düşseniz ne alırsınız yanınıza?
Annenizi kaybettiğinizde neyi ararsınız?
Yolunuzu kaybettiğinizde yeniden nasıl yola çıkarsınız?”

Ben, bir oyunu bu kadar “anlatmayan” tanıtım(?) görmedim daha önce.

Eleni’den Mektuplar tüm bu açıklananlardan başka bir piyes. Toplumsal bir yarayı ele alıyor iyi bir metin ve oyunculukla anlatıyor. Gizlenmiş kimlikler ve gün yüzüne çıkışı, çıkış noktası.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Repliğini Seç, Oyunu Seyret, Kendini Bul (Rosenbergler Ölmemeli-İBBŞT)

50’li yıllarda yargılaması, 60’lı yıllarda tiyatro oyunu sahnelenen Rosenbergler Ölmemeli,  İBBŞT tarafından Orhan Alkaya rejisi ile sahneye çıkıyor yeniden. Olayın üstünden  geçen 60 yıl içinde dünyada ve davada ortaya çıkan yeni olaylar, oyunu pek çok yönden ilginç hale getiriyor. Oyunun gündeme gelmesiyle birlikte, sadece Rosenbergler’in tarihe mal olmuş davasını değil, Rosenbergler davasının hem zamanında hem de yıllar içindeki algısı üzerinden dünyayı yeniden gözden geçirmemiz gerekecek gibi gözüküyor.

Oyunun son provalarından birini seyrettim. Rosenbergler Ölmemeli’nin, reji, teknik alt yapı (Müzik: Timur Selçuk-Tarık Öcal Dekor: Barış Dinçel Kostüm: Canan Göknil) ve de oyunculuk açılarından sezonun en iyi oyunlarından birine aday olacağını gördüm. Oyunu seyrederken oyun kişilerinin repliklerinden bir derleme yapmanın; araya son yıllarda yazılan bazı yazılardan, konuşmalardan, haberlerden cümleler katmanın olaya bakışı genişleteceğini düşündüm. Zira bunca zamanın geçmesine rağmen benzer  görüşler halâ karşımıza çıkıyor. Bunlardan bir kısmı kendimize ait. Yani bir anlamda Rosenbergler davası kapsamında sarf edilmiş o repliklerin sahiplerine bugün de rastlamak olanaklı. Bu turnusol kağıdı işlevi görüyor. Tiyatronun ayna olması da galiba bundan dolayıdır, yüzleşmeyi sağlar, hem kendinizle hem de içinde yaşadığınız dünya ile. Belki de salt bu nedenle bile Rosenbergler Ölmemeli seyredilmesi gerekli bir oyun. Oyunla ilgili düşüncelerimi ikinci yazıya sakladım.

Aşağıda sıraladığım repliklerden beğendiğinizi seçin. Oyunu seyredin ve kim olduğunuzu bulun.