15 Ağustos 2012 Çarşamba

“Tiyatro Ne La?” - Barzo ile Konserve ( Altıdan Sonra Tiyatro)


Kumbaracı50 Üçlemesi’nin birincisi Gerçek Hayattan Alınmıştır üçüncüsü  Dertsiz Oyun arasında Barzo ile Konserve bir geçiş oyunu. Bu “üçleme”nin sırası başka türlü olabilir miydi? Artık değil. Zira üç oyunun bu sıralamada olması önceden kararlaştırılmış.  Göndermeler ile üçüncü ikinciye, ikinci birinciye bağlanmış. Ama benim gördüğüm önemli bir matematik var ki bu tiyatro ile ilgili. Birincisi klâsik bir oyun, üçüncüsü ise avangart; arada geçişi sağlayan ise geleneksel. Sanki avangarda giden yol gelenekselden geçer gibi bir mesaj var.(Benim hüsn-ü kuruntum da olabilir!)

Barzo ile Konserve salt doğaçlamaya yatkın olması ile değil tipleri ile geleneksel üzerinde yükselmiş. Barzo ve Konserve  sanki Karagöz ve Hacivat ya da Kavuklu ile Pişekâr. Barzo’nun tekrarlarında geleneksel tiyatronun ip uçları var. Oyuna sonradan katılan Genel Sanat Yönetmeni ise klâsik(metinli mi desek?) tiyatronun bir figürü. Geleneksel tiyatro tiplerinden çıkışı buluyor ve seyircinin seyirciyi seyretmesini yaratıyor ki bu da “Dertsiz Oyun”. Başka bir bakışla üçlemenin birincisi oyuncuyu, ikincisi olayı, üçüncüsü ise seyri “dert edinmiş”.

Barzo ile Konserve pekâla “hanzo” ile “konservatuvar öğrencisi” olarak alınabilir. Yani biri hayattan olduğu gibi çıkıp gelmiş, yontulmak üzere masanın üstünde; diğeri ise “kıymıkları” üzerinde dolaşıyor, henüz “olmamış”. Temelde ikisi de aynı kökten geliyorlar. Konserve’nin boynuna asılı mantar “muska” gibi, telefonun çağrı müziği de Şehnaz Longa ki bu  seyirciye tanıdık. Senaryosu  Sadık Şendil’e ait  filmleri hatırlatıyor. Şendil, geleneksel tipleri salt günlük giysilerin içine sokarak değil, günün geçerli felsefesi ile yoğurarak önümüze getirmişti.  İster istemez o kök içinizde “yeşeriyor”.  Şehnaz Longa, Cumhuriyet dönemi geleneksel  tiyatromuzun müziği, sesi, orta oyununda, gölge oyununda kullanılmış. Bizim neslimiz için geçmiş sahurlarda(Ah o günler!), radyodan gelen Karagöz oyunu ile mahmur çocukluğumuzun içine akıtılan sevinç,  şefkat ve umudun müziği, doğunun enerjisi sanki. İçimize ılık ılık bir şeyler atıyor olması, içine doldurduğumuz çocukluğumuz ve samimiyetten kaynaklanıyor. Nostaljik bir ağırlığı var. Oyunun en gergin anlarında insanın içine güller atıyor sanki. Yan yana durmak bir yana kilometrelerce uzağınızda olsa “çekilmez” Barzo bile sempatikleşiyor bu ortamda.

Oyunda “ortada bir ölü” var. Ne olduğu seyredene bağlı, nasıl anlıyorsa o. Bana göre tiyatro olabilir, her gün değişen gündem olabilir, ülkenin ağır dertleri olabilir. “Filifu” yani, ne giydirirsen o! “Ölünün ortadan kaldırılması” için ne yapmalı sorusunun maddeleşmiş hali sanki.

Oyunun bir güzelliği de şu: karakterlerden biri telâş içinde diğeri son derece sakin hatta kımıltısız. Biri oradan oraya nefes nefese koştururken diğeri insanı çıldırtacak kadar umursamaz ve kendi dünyasında. Ortadaki ölüye ne olacağı ile ilgili bile değil. Oysa ortadaki ölüden o da sorumlu. Biri, bilinçli olmasa da bir sorumluluk taşıdığını anlamış gibi diğeri ise bencil. Bencil olması onu kurtarır sanıyor.  Ağır bir bavulu ittiriyor, çekiyorlar.  Telâş, ağırlık, durağanlık oyunun “havası”nı oluşturuyor. Salt kelimeler değil bir duygu atmosferi yaratılarak seyirciye aktarılıyor. Bir sonraki aşama, kokuyu geçirmek olacak herhalde.

Oyun çok eğlenceli. Zıtlıklardan besleniyor. Aynı olaya farklı tepkiler veren onu farklı algılayan tipler seyirciyi de “koparıyor”. Salt duruma değil, zekâ dolu havai fişeklere gülüyor insanlar.

Oyunun sonunda Barzo’nun bile merakı  uyanıyor : “Tiyatro ne la?” Bu soru, iyiye işaret.  Zira Barzo gereksiz anlamında kullanmıyor o repliği. Ağır bavulun üstüne oturarak belki de hayatında ilk defa anlamlı bir soru soruyor.  “Ortada kalmış ölü” üzerine düşünce kırıntısı ya da hayatının ilk düşünce hücresi oluşuyor. Ortadaki ölünün kaldırılması için ilk “elektrik sinyali” beyninin ilk hareketini yaptırıyor.    İçinden geçtiği  tiyatro mekânı onu da adam etmeye başlıyor sanki. O da “sahne tozu”nu yutuyor.  “Odun” yontulmaya hazır, değişim başlıyor. Zaten Barzo, üçüncü oyunda "seyirci" olacak.

Yiğit Sertdemir’in zekâ dolu tasarımını Gülhan Kadim çok iyi yönetmiş. Mekânın çok iyi kullanıldığını düşünüyorum. Karakterlerdeki belirgin zıtlıklar akıllıca ortaya çıkarılmış. Doğaçlamaya yatkın bir metin doğal bir söylem ile sunuluyor. Seyircinin sempatisinin temelinde karakterlerin “sahici” olmasının rolü çok büyük.  Kadim’in yönetimi, metnin çok iyi okunması sonucunu ortaya çıkarmış. Kostümlerin doğru seçilmiş olduğunu ve karakterlerin algılanmasına doğru katkı verdiğini düşünüyorum.  Murat Kapu ve İsmail Sağır’ın, sevdikleri ve içine girmekten keyif aldıkları karakterlerden çok mutlu oldukları görünüyor. Bu da onların başarısını parlatıyor. İkili oyunların başarısı, her iki oyuncunun durmaları gereken yeri iyi bilmelerinden ve pasların isabetinden kaynaklanır. Kapu ve Sağır bunu başarıyor.  Ömer Erzurumlu’nun yarattığı karakter ise ikiliye aynı mesafede duran bir dengede. Oyun içindeki konumunun bilincinde Erzurumlu. Ve o sanki “geçmişi geleceğe taşıyacak olanın” temsilcisi. 

 Oyun, tiyatroda düşünmek isteyene de  istemeyene de sesleniyor.  Kahkaha da garanti.  Daha ne olsun!

Yiğit Sertdemir,  Kumbaracı50 Üçleme’si  ile tiyatroyu düşünüyor, tartışma ve ufuk açıyor. Görün. duyun ve katılın!

Melih Anık

Not: Yazı Milliyet Blog'da yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme