10 Ağustos 2012 Cuma

“Dertsiz Oyun”un Derdi - Yiğit Sertdemir - Altıdan Sonra Tiyatro

Son dönemin en başarılı oyun yazarı olarak kabul ettiğim Yiğit Sertdemir’in  yazdığı  üçlemenin üçüncü oyunu  Dertsiz Oyun’u ben ikinci sırada seyrettim. Oyunlar “Kumbaracı50 Üçlemesi” ismiyle sunuluyor. Size  oyunların “üçleme”nin parçaları olduğu söylenmese ve  siz her birini farklı zamanlarda ayrı ayrı seyretseniz bile her bir oyundan alacağınız keyif değişmez zira üçü de kendi başına bağımsız birer oyun. Hiç kuşkusuz önceden yapılan uyarı, ister istemez sizi bir beklentiye ve oyunları  özel bir dikkatle seyretmeye sevk ediyor. “Üçleme”yi bir arada düşündüğünüzde  ayrı bir (belki de birden fazla) mesaj ve kurgu olduğunu görüyor, anlıyorsunuz. Keşfiniz arttıkça keyfiniz de artıyor.


Üçlemenin ilk oyunu: “Gerçek Hayattan Alınmıştır”ı seyrettikten sonra  “yüzünüze ve boğazınıza bir yumruk oturuyor” demiştim.( http://melihanik.blogspot.com/2012/03/yigit-sertdemirden-yuzunuze-ve-bogaznza.html )  O zaman daha Dertsiz Oyun’u seyretmediğim için gelecek olanı  görememişim.  Sertdemir, Dertsiz Oyun  ile açık açık midenize vuruyor. Daha doğrusu beyinde yarattığı  şok midenizin üstünde bir kasılma yaratıyor. “Arada kalan” Barzo ile Konserve’nin geçici bir “iyilik hâli”, bir iz bırakan “okşama” olduğunu ise yüzünüze bakan anlıyor.(Yüzünüzdeki kırmızılıktan…)   Bu yazıyı üçlemenin  ikincisini görmeden yazmaya başladım, gördükten sonra tamamladım. Sırayla yazabilirdim ama bana “geldiği” gibi böyle sırasız olmasını tercih ettim. 

Dertsiz Oyun -yaratıcılarının ifadesi ile-  “seyirci beklentilerinin ve seyrediş halinin nereye evrildiğini, seyredilen ’şey’in nereye doğru gittiğini/götürüldüğünü araştıran bir sözsüz oyun. Tiyatronun yüksek ve ideal amacı olan insanı dönüştürmek hedefi nasıl gerçekleşebilir? Bir oyun seyrederken gerçekten bütün seyirciler dönüşürse o oyun ne olur?

Yâni bir yandan da biçimsel bir deneme var oyunda. Seyircinin “yerini” değiştirmeden bir “yer değiştirme” söz konusu. Bunca yıllık seyirci olarak ben bile bir ara yerimi şaşırdığımı ve seyredildiğim zahabına kapılarak, “oyuncu oldum galiba” diye içimden geçirdiğimi itiraf ediyorum.

Tiyatro, insanı insana insanla anlatma sanatıdır. Altıdan Sonra Tiyatro, kolonu sıkıştırmış araya. Bir oyunda “karakterleştirilen” bir kolon da azdır hani. Başlangıçta muhtemelen dert olan kolon zamanla sevilen bir nesneye dönüşmüş, çaresizlikten. Kumbaracı50’nin  artık şöhretli bir oyuncu kadar tanınan kolonları gözünüze batmıyor. Dertsiz Oyun, dert olan kolonun dert olmamasından başlıyor. Dert gibi görünen dert olmayabilir ya,öyle. Herşey size bağlı. İşte o tiyatroda oyuncu sahneye çıkar, örneğin yanan bir insanı oynar, onun çektiği acıları “gösterir”. Seyirci görür, o acıyı hisseder, nedenlerini düşünür ve kendince bir sonuca varır. Biri sahneden diğeri salondan yüz yüze bakarak bir ateşi paylaşır.  Oyuncu ile seyircinin en bilinen iletişimi budur. Türkiye’de yaptıklarını merakla takip ettiğim ve son dönemin en başarılı tiyatro yazarı olarak kabul ettiğim  Yiğit Sertdemir, Dertsiz Oyun’da bu alışılmış durumu ters yüz etmiş.  

Dertsiz Oyun’da yanan insanı, doğrudan görmüyor, onu tutuşturan alevi yüzlerdeki yansımasından anlıyorsunuz. Bu yansıma, nasıl insan yüzlerine düşen ışığa bakarak onların sinema seyrettiğini ya da kendisi ortada görünmese de insanları aydınlatan ışığından doğan(batan)   güneşi hissediyorsak ona benziyor.  Olayın kendisi değil ona yükledikleriniz, yarattığı etki ve izdir anlamı ortaya çıkaran. Dertsiz Oyun farklı bir şekli deneyerek, yansıtarak anlatmayı başarıyor. “Seyreden”den yansıyan  ses, mimik ve jestlerle Dertsiz Oyun, ülkeyi, insanı, dün, bugün ve yarını önünüze seriyor ve “seni çok iyi anlıyorum, “DERTSİZ göründüğüme bakma dertlerini dert edindim” ve elini uzatılarak “tut ellerimden” diyor. Bu arada “senin derdin benim kolonumdan daha mı büyük?” diyerek gülümsüyor. Kime? Oyuncuya mı seyirciye mi? Dertsiz Oyun’da tutuşmuş insanın alevi yüzlere vuruyor  diye algıladım ben. Zira "sahnedeki seyirciden"(?) yansıyan alev alev idi.

Biri “koltuk”ları hazır etmiş, geleni “yer”leştiriyor.  Kendilerine eşlik eden müzikle(Onur Kahraman) salona giren “kart postallar”(bu yazarın ifadesi) yerlerini almış “oyuncuların” karşısına diziliyor. “yer”leri dağıtan “onlardan biri”, zira o da en sonunda onların arasında kendine bir “yer” bulacak!   Yer gösteren, verdiği  broşürleri kaybedene yenisini  veriyor. Broşürler açılınca her birinin içinde bir harf ya da hece olduğunu; harfler/heceler bir araya gelince anlamlı bir cümlenin  ortaya çıktığını görüyoruz. Bu da oyunun diğer “trük”leri gibi bir mesaj içeriyor: “Bir araya gelirseniz anlamlı bir cümleniz olur ya da siz bir anlamın parçalarısınız, hiç kimse tek başına var olmaz, farkına varın.” Daha da derinleştirirsek birlikte seyredilen bir oyun tüm salonun nefesi, sesi ile bütünlenir. Sahne neresi? Bu sahnede oyunun tümünde olduğu gibi oyuncu mu seyirci mi ikileminin git geli var.  Bu arada Barzo  beyaz çizmeleri, Konserve  püsküllü yün şapkası ile karşınızda. Ben tabii ki üçüncü oyunu ikinciden önce seyrettiğim için o an bu cümleyi kuramıyorum. Beyaz çizmelerini parlatan Barzo’ya anlam da veremiyorum. Oysa Barzo’nun çizmeleri onun için yeni bir hayatın başlangıcı gibi. Artık o da bir tiyatro seyircisi, “Tiyatro ne la?” demiyor. (Aramıza hoş geldin Barzo!)

Sofitadaki barların kullanılışı ve akrobatik hareketlerle seyircinin üstüne doğru “sızış” mükemmel Tebrikler  İlyas Odman, hem koreografi hem de oyunculuk için.

Bir ara , telefonların ışıkları yüzleri aydınlatmışken bizim üstümüze bir ışık düşsün  yani “sahne” aydınlansın istedim, “oyun başladı” ya.

Oyuncuların(seyircilerin?) platformun altına girerek  üstlerindeki yükü taşımaları, duydukları sorumluluğun büyüklüğünü gösteriyor ve bu söylem, oyunun kurgusuna ve dolaylı anlatım şekline çok uyuyor. Sandalyelerin seyirci önüne getirilip “oyuncuların” platforma bakışları ve sonradan o sandalyelerin boş bırakılması da aynı anlayışın başka bir şekli. 

Dünyanın her tarafında sunulabilecek bir oyun Dertsiz Oyun ve seçtiği anlatım biçimiyle dünyada ses getirecek bir çalışma.  Sanıyorum “oyuncu ve seyirci” ikilemini bir felsefe önerisi ile anlatan Dertsiz Oyun,  tiyatro tarihinde de önemli bir yere konulacak. Yazan, yöneten ve tasarlayan Yiğit Sertdemir’i kutluyorum.

Oyunun kuvvetli yanlarından biri müzik diğeri ise koreografi.  Geleneksel tiyatroyu çağrıştıran kullanımı ile müziğin oyun için özel bestelenmiş olması ve oyunla bütünleşmesi çok iyi. Koreografi ise oyunun etkisini arttıran en önemli unsur.  Işık(İsmail Sağır) olanaklar ile sınırlı gibiydi. Ancak atmosferin yaratılmasındaki başarısını belirtmem gerek. Oyun fotoğraflarını(Ali Güler) da beğendiğimi söylemeliyim. Tüm "seyreden"lerden oluşturulan pano resim oyunun "ufku"nu çiziyor.

Özellikle vurgulamalıyım ki “SAHNE'deki 12 SEYİRCİ”,  oyun süresince başladıkları gibi oldular. Oyuncuların oyun süresince portedeki notalar gibi kendi seslerinde sabit kalabilmeleri de başka bir başarı. Onların notalar gibi zaman zaman yanlarına bir nokta yan yana geldiklerinde üstlerine bir çizgi alarak oyunun müziğini yarattıklarını söylemem çok da yanlış olmaz.Bu, farklı tonların zenginliğinden doğan bir orkestrasyonu da getirdi. Bu nedenle oyuncuları(“Seyredenler” - Candan Seda Balaban, Gülhan Kadim, İlyas Odman, İpek Taşdan, İsmail Sağır, Murat Kapu, Onur Tuna, Sabahattin Yakut, Seda Yürük, Selen Şeşen, Sinem Öcalır, Şirin Keskin) tek tek başarılarından ortaya çıkan  “bütün”e yaptıkları katkı  için alkışlıyorum.  

Tiyatroya adanan bu “güzelleme” aslında acı bir burukluğu içeriyor. Dertsiz Oyun,  “Tiyatro bu kadar güçlü ama neden bu halde?” sorusunu onurlu bir duruş ve yüksek bir tonda soruyor, ülkeyi, sanatı, tiyatroyu “dert” edinerek. Son günlerde aşağılanan tiyatronun ve tiyatrocunun cevabı bundan başka ne olabilir ki? Hele de karşınızda tiyatro bilmez vicdansızlar varsa! Barzo bile adam olur da “siz” ne zaman adam olacaksınız?

Dertsiz Oyun yeni sezonda seyredilmesi gerekli oyunların başında gelir, tabii ki üçlemenin diğer oyunları ile birlikte.

Melih Anık

Not ve Özür:

Bu oyunda Kostüm ve Makyaj Tasarımı'nı yapan Candan Seda Balaban'dan bahsetmemiş olmam çok büyük bir hata. Zira bu oyuna renk, hayat, atmosfer katan, oyunun başarı çizgisini yükseklere taşıyan olmazsa olmazların başında kostümler ve makyajlar geliyor. Bunca zaman sonra bu düzeltme ne işe yarar bilmem ama bu yazının eksik kalan çok önemli bir tarafını tamamlamış olurum. Bu vesile ile Candan Seda Balaban'dan da özür dilerim. Bu konuda beni uyaran dostuma da çok teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme