8 Kasım 2019 Cuma

Taies Farzan'dan Oyunculuk Resitali: Bir Kadın Hikayesi(Tiyatro Mydonoz)


Bir Kadın Hikayesi Tiyatro Mydonoz yapımı bir oyun. Tiyatro Mydonoz’un kendi cümleleriyle tanıtımı şöyle:
2010 Yılında Kurulan Tiyatro Mydonoz; 9 yıldır perdelerini açmaktadır. Bu süre içinde; Müsadenizle Deliriyorum, Boşananlar Kulübü,  Zoraki Kocala,  Hırsız,  Dem-i Devran Aşki Cennetin Çocukları “KERBELA”, Geleceğe Dönüş, Kayıp Masallar, Sihirli Kutunun Sırrı, Doğumdan Sonra Ölümden Önce Bir Kadın Hikayesi, Yokluğum, While in Hell (Cehennemdeyken), The Break Up Project (Ayrılık Projesi) Oyunları, Çeşitli İnsan Kaynakları Uyum ve İletişim Workshop çalışmaları, Mikro Mimik, Beden Dili Workshop ve seminerleri ile (2007/2009 arası Türk Telekom’da olmak üzere) var olmaya çalıştı.Turne tiyatrosu olan Tiyatro Mydonoz yurtiçi ve yurtdışı turneleriyle oldukça önemli kitlelere ulaştı…2019/2020 sezonunda Tiyatro Mydonoz 6 Oyunla sezonda seyircileri ile buluşacak.



Oyunun tek oyuncusu Taies Farzan’ı anlatmak için ayrı bir yazı yazmak gerekiyor. Bu yazı kapsamında özetleyeyim:
İran’da doğan Farzan ailesiyle 14 yaşında önce Türkiye’ye ardından Almanya’ya göç etmiş. İstanbul’da dans okulunda okumuş dans ve ses eğitimi almış. Farsça, Türkçe, Almanca, İngilizce ve Kürtçe konuşuyor. Pek çok sinema filminde oynamış, ödüller almış. Televizyon programları yapmış, dizilerde ve tiyatro oyunlarında oynamış. Farzan çok iyi bir oyuncu. Kısa süreler içinde mimikleri ile  yazdan kışa geçebiliyor. Mimiklerinde ilkbahar da var yaz da. Sesi ve tonlanması ile duyguları doğru aktarıyor. Bu özellikler  seyircinin sahneden kopmadan onu takip etmesini, anlattığı hikayenin peşine takılmasını sağlıyor. Tek kişilik bir oyunda bunu başarmak her oyuncunun becerebileceği bir iş değil.

Oyun bir üçüncü sayfa hikayesi; bir sapığın tecavüzüne uğrayan evli bir kadının cinnet anında onu öldürmesiyle değişen hayatını anlatıyor. Bana  gönderdikleri tekst, reji metni gibi. Tekstin başlangıcında oyun kahramanı Sara tanıtılıyor ve çeşitli durumlar içinde onun ruh hâline ait açıklamalar yazılmış. Bu rol ile ilgili masa başı çalışmasının ayrıntılı yapıldığını gösteriyor. Sahnede bu ruh hallerini görüyorsunuz. Yazar olayın tüm yanlarına dokunan dikkate alan bir tekst yazmış.   Oyunun başarısı tekstten ve rejiden (Çağıl Bozbeyoğlu) önce oyuncudan geliyor. Açıkça söylemem gerekirse tekst Farzan’ın oyunculuğu sayesinde bu denli etkili oluyor. Bu oyunu seyretmenizi öneriyorum. Zira Farzan’ın oyunculuğu ödüllük. Oyunda anlatılan çarpıcı bir kadın hikayesi. Bu nedenle (İstanbul dışında da) çok oynanmasını ve çok seyirciye ulaşmasını isterim, dilerim.

Melih Anık

7 Nisan 2019 Pazar

Boşa Gitmiş Çaba: CİMRİ(Ankara Devlet Tiyatrosu)


ADT İstanbul’a turne yaptı. Genel Müdür’ün baş rolü oynadığı Cimri’yi getirdi. Bir arkadaşımın mazereti nedeniyle iade edeceği biletleri alarak gittik seyrettik. Yâni önceden Cimri gelsin de gidelim diye bir hazırlığımız yoktu.




6 Nisan 2019 Cumartesi

Atatürk Havalimanı için Bir Öneri: SANATIN SERBEST BÖLGESİ



İstanbul Havalimanı devreye girdi. Atatürk Havalimanı ile ilgili çeşitli projelerden bahsediliyor. Millet Bahçesi yapılması bu projelerden biri. Benim başka bir fikrim var.
Ben Atatürk Havalimanı’nın SANATIN SERBEST BÖLGESİ(SSB) olmasını öneriyorum. İngilizcesi de şu : FREE ZONE of ART (FZA)
Ülkemizin pek çok yerinde ticari serbest bölgeler var. Bu bölgeler imalatların yapıldığı, ihraç ve ithal edilen malların depolandığı alanlar. Çok güzel bir fikir. Benzerini sanat ile ilgili alanlarda kullanılması çok güzel olur. Bildiğim kadarıyla bu türlü bir alan dünyada yok. Bu yapana da dünya çapında bir prestij katacaktır. Dünyaya ‘know-how’u bizden çıkmış örnek bir proje olur.
Bu alanda konserler, seminerler,  konferanslar, defileler, sergiler, müzayedeler, gösteriler  düzenlenebilir. Sanat alanında imalatlar burada yapılır. Sanatımız dünyaya burada toplu bir şekilde  sergilenir ve  pazarlanır. Açık hava sanat alanı olur. Yurt dışı kaynaklı firmalar bu alanda ofis açabilirler. İstanbul coğrafi konumundan kaynaklanan özelliğini çok güzel kullanabilir. Avrupa ile Uzak Doğu’nun sanatını birbirine bağlar. Gerçekten kültürlerarası bir köprü olur.  Yurt içinde yurt dışına çıkmış gibi olursunuz. O alanda yapılacak projelerin gümrük ile ilgili meselelerden kaynaklanan formaliteleri az olur. Hatta konser vb gösterilerin bilet fiyatları ucuzlar. TL yurt dışında kullanım alanı bulur. Yabancı firmalar kiralama vb işler için TL ile ödeme yapabilir.
Bu fikrin heyecanı sardı beni. Elbette karşı görüşler olacaktır. Tüm görüşler projenin sağlıklı yapılanmasına katkı sağlar.
Melih Anık     

Aklıma geldikçe yazıma ek(ler)

Düşünün uluslararası turneye çıkmış bir müzisyen uçağı ile alana iner. Konserini verir uçağına atlar gider. Benzer şekilde konsere gelen yabancı izleyiciler için de kolaylık olmaz mı? 


15 Mart 2019 Cuma

OCAK’TA BAHAR(İBBŞT- KOVAÇEVİÇ) NE DİYORSUN EY YÖNETMEN?


Duşan Kovaçeviç’in yazdığı  Ocak’ta Bahar, Bilge Emin tercümesi ve Nurullah Tuncer rejisi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi. Oyun Mitos Boyut Oyun Dizisi’nin 611 sayılı kitabı olarak yayımlandı.

Kovaçeviç, 1976/77 yılında yazdığı metni 2013 yılında yeniden düzenlediğini, metnin yerüstünde ve yeraltında yaşayan insanlara dair  hikâye için çok önemli, aynı zamanda hayatî bir noktayı oluşturan ve yayınlanmayan bazı hatıralar üzerinden oluştuğunu belirtmiş. Yeraltında(Underground) filmi bu oyundan yola çıkılarak çekilmiş. Oyun, filmin bir bölümünü oluşturuyor.


8 Mart 2019 Cuma

Seyredilmemesi Eksiklik Olmayacak Oyun: Fotoğraf 51(Craft)


İngiltere King’s College’da Rosalind Franklin’in(Funda Eryiğit) ekibinde çalışan Raymond Gosling(Orçun Soytürk) tarafından  1952 Mayıs’ında kristalize dna’nın x-ışınları ile çekilmiş fotoğrafı bilim dünyasında ona takılan isim ile Fotoğraf 51 olarak biliniyor. Bu fotoğraf King’s College’da çalışan Maurice Wilkins(Jak Cem Avnayim) tarafından Cambridge’den James Watson’a(Selahattin Paşalı) gösterilir. Watson, Francis Crick(Barış Arman / Bahadır Efe) ile birlikte diğer kaynak ve çalışmaları da kullanarak dna molekülü modelini ortaya çıkarır. Çalışmalarına ilişkin makale 1953 yılında Nature isimli dergide yayımlanır. 1962’de Watson, Crick ve Wilkins’e Nobel Ödülü verilir. Rosalind Franklin’in ismi Nobel alanlar arasında yoktur. O tarihte Rosalind Franklin hayatta değildir. Nobel ödül geleneğine göre hayatta olmayanlara ödül verilmez ve hiç bir ödül üçten fazla kişi arasında paylaştırılmaz.  Anna Ziegler  feministçe yaklaşarak Rosalind’in şahsında olayı erkek egemen  dünyada kadınların hakkının yendiği üzerinden hareketle Fotoğraf 51’i yazar. Piyesin içinde bu konu sık sık dile getirilir. Erkekler kadın meslektaşlarına ön isimlerini kısaltarak küçümseyici şekilde seslenirler.  Antipatik kadınlar laboratuvarın havasını bozmaktadır.  Saç modelleri ve giysileri alay konusu olur. Bir kadının yaptığı hata hemen göze batar. Üniversite yemekhanesi erkekler içindir Savaş zamanı İngiltere’de kadın bilim insanları çalıştırılmamıştır. Kadının kimyası erkeklerin teorileri vardır.  Kısaca  bilim dünyasında kadının adı yoktur. (Bir bilim kadını olan kızımdan da biliyorum. Bu konu hâlâ devam etmektedir.)   Fotoğraf 51 olaya yukarıda özetlediğim pencereden bakan bir oyundur. Ve kendince Rosalind Franlin’e yapılan haksızlığı ortaya çıkarmaya çalışır. Shakespeare’in Kış Masalı’nden bahsederek Franklin’in seyrettiği oyunda Hermione rolünün hangi oyuncu tarafından oynandığının hatırlanmaması ile ilgili bir dokunuş yaparak konuyu  Rosalind’in hatırlanmaması ile birleştirir. Oyunda beş erkek arasındaki tek kadın oyuncu da sanırım özellikle yapılmış bir tercihtir.
  
Bilimsel yayınlar konusunda uzman bir gazeteci olan Steve Connor konuya başka bir açıdan yaklaşır ve bir soru sorar::  ‘Rosalind yaşasa idi Nobel Ödülü’nü paylaşacak üçüncü kişi Rosalind mi yoksa Wilkins mi olurdu?’ O, geçmişte Rosalind hayatta olsa Wilkins’in ödülün üçüncü kişisi olmayacağını söylemiştir. Ancak gerek King’s College’da çalışanlar gerekse Wilkins’in ailesi ona Rosalind King’s College’e gelmeden önce Wilkins’in dna’nın helix yapısı ile igili olarak önemli buluşlar yaptığını göstermiştir. Wilkins ve genç araştırmacı Gosling 1950 yılında yâni Rosalind 1951 yılında daha King’s College’e gelmeden önce DNA üzerinde x ışınlarının yayılımı ile ilgili çalışmaktadır zaten.  Wilkins molekülün helix olabileceğini gösteren ilk imgeyi yakalamıştır. 1951 yılında Wilkins bir konferansta imgeyi gösterdiğinde Watson  peşine düşmüştür. 1951’de Wilkins arkadaşı Crick’e helix’in yapısından bahsetmiş ve dna’nın x ışınları altındaki şeklini gösteren bir eskizi vermiştir. Steve Connor piyesin 1952 yılında Rosalind’in helix’in ölümünü duyuran postkartını görmezden geldiğini söyler.  Connor Wilkins’in Fotoğraf 51’i Rosalind’in çekmecesinden çalıp Watson’a göstermesinin de doğru olmadığını söyler. Aylarca hiçbir şey yapmadan oturup dna üzerinde çalışmaktan bıkıp vazgeçen Rosalind’in kendisi bu fotoğrafı Wilkins’e vermiştir. Şu gerçek ki King’s College’deki çalışmalar sona ulaşamamış ama Cambridge’li bilim adamları model üzerinde çalışıp sona ulaşmışlardır. 





Rosalind Franklin Üniversitesi bu olay hakkında şu yazılmış: “Rosalind Franklin ve Maurice Wilkins dna ‘nın fotoğraflanması üzerine çalışırlar. Franklin’in 1958 yılında 37 yaşında yumurtalık kanserinden ölümü Watson, Crick ve Wilkins’in ödülü paylaşması sonucunu doğurmuştur. Fotoğraf 51 anıtsal buluş sırasında öncü bilim kadını Franklin ile erkek meslektaşları arasındaki karmaşık ilişkileri dile getirir.” Ama şu husus da atlamamak lâzım. Rosalind Franklin ismi en eskisi 1912 yılında kurulmuş beş üniversiteyi çatısı altında toplayan(2004)  bir üniversitede yaşamaktadır. Bu herhalde bir Nobel ödülünden de büyük bir bir şeydir.

Konu 1987 yılında Life Story isimli bir filmde işlenmiştir.
Anna Ziegler’in yazdığı oyun Fotoğraf 51 ise  2008 yılında ‘Stage’ Uluslararası Bilim ve Teknoloji Oyunları Yazma Yarışması’nda  birincilik ödülü alır. 2010 yılında itibaren de çeşitli topluluklar tarafından sahnelenmektedir.  Bunlardan en çok ses getireni 2015 yılındaki sahnelemedir. Zira Rosalind Franklin rolünü Nicole Kidmann oynamıştır. Kidmann bu oyunla pek çok ödül almıştır.
Tekstin Yapısı
Piyes  bir kadın beş erkek rolden oluşmaktadır. Kısa sahneleri ile tekst sanki bir film senaryosuna benzer. Sahnelere  numara verilmemiştir. Sahneler arası geçişler rollerin içe dönük tiratları ile ve anlatıcılar tarafından yapılır. Mekân ve zaman geçişleri de bu şekilde sağlanır. İstenen hızlı ve sürekliliği sağlanmış bir akış ve filmlerde gördüğümüz sahne üstüne sahne bindirmeleridir.  Bazen kendinden bahsedilen rol yaptığı düzeltmeler ile anlatana müdahale eder. Rosalind dışındaki diğer roller anlatıcı olur. Bu yapısıyla oyunun epik bir karakteri olduğu söylenebilir.  Tekstin gülen yüzü Gosling’tir. Yazar onun replikleri ile teksti gülümsetir. Diğer roller kişisel meseleleri ve toplumsal rollerinin getirdiği sorumluluk ve de bilimsel rekabetin yarattığı hırs yüzünden gerginlik içindedir.
Oyunda Shakespeare’in Kış Masalı’na  gönderme var. Shakespeare konuyu Robert Green’in Pandosta isimli romanından almış. (Green’in de Edward Chaney’den esinlendiği söyleniyor.) Pandosta’da  kadın karakter(Bellaria) ölüyor ama Shakespeare, öldürüp heykel yaptığı kadını(Hermione) oyun sonunda diriltmiş. Aslında ne Pandosta’nın ne de Kış Masalı’nın Fotoğraf 51 ile konu benzerliği yok. Yazara  Hermione’nin dirilmesi  meselesi ilginç gelmiş ve  ‘öldüğünü/unutulduğunu’ düşündüğü Rosalind’i yazdığı oyunla tarihin tozlu sayfaları arasından çıkararak ‘diriltmiş’. Böylelikle oyununa kendince derinlik katmış kendini de Hermione’u dirilten Shakespeare ile aynı düzeye koymuş.
Rosalind ve Wilkins’in  Kış Masalı’nı konuştukları iki sahne var. Birincisinde  Hermione’u oynayan oyuncunun adını hatırlamıyorlar. Oyun sonundaki ikinci sahnede Rosalind Wilkins’e  aslında Hermione’un dirilmediğini söyler. Aralarında şöyle bir dialog geçer:
 Wilkins: ‘Heykelin canlanmasını nasıl açıklayacaksın?’
Rosalind: ‘Bağışlanma umudu’
Wilkins: ‘Leontes(Hermione’un kocası) bağışlanmayı hak etmiyor mu?’
Rosalind ‘Kendimi bağışlar mıyım?’
Wilkins: ‘Ne? Ne için?’
Rosalind kısa bir sessizlikten sonra sanki günah çıkarır:  Yeniden başlayamayacağını anladığın bir an gelir. Kararlar almışsındır. Onlarla yaşamak zorundasındır. Hayatın pişmanlık içinde geçer’
Her ikisi de hâlâ Hermione’u hangi oyuncunun oynadığını hatırlamaz.
Reji
Rejide(Çağ Çalışkur) her şey var işe yarar bir şey yok desem doğru olacak. Ben bir rejinin bu kadar tıkandığını hararetle başlayıp giderek soğuyup, solduğunu ve oyun sonunu getirmekte zorlandığını az gördüm.  Yönetmen oyun çıksa da buralardan gitsem demiş sanki. Ben seyirci olarak bitse de çıksam dedim.  Dört şeffaf panodan oluşan ön sahne ve arkasındaki sarı ışıklar(dekor ve ışık tasarım: Kerem Çetinel) ve de volümü yüksek tutulmuş yaylılardan çıkan hırçın ve kendisiyle kavga eden müzik insanda benim gibi teksti okuyup ve konuyu bilip gelmemiş seyirci üzerinde ağır baskı yapar. Ben ise bunlara anlam vermekte zorlandım. Oyun başında oynatılan video(hem de ingilizce) Nobel Ödül törenini gösteriyordu. Bu videonun neye yaradığını anlamakta zorlanıyorum. Seyirci için başlangıçta vermenin hiç anlamı yok. ‘Güzellik olsun’ işte! Yönetmen Rosalind Franklin’e ödül vermeyenlere mesaj göndermiş!  Ama yönetmen oyunu Rosalind’in intikamını almak amacıyla yapmış gibi bir his uyandı içimde. Bu hususta Watson karakterini görünce daha emin oldum. Watson bir soytarı gibiydi. Sanırım yönetmen 1987 tarihli filmi görmüş. Zira o filmde de Watson ağzında jikleti ile manyak bir tip olarak çizilmiş. Watson’un kıyafetine(kostüm tasarımı: Nihal Kaplangı)ve de davranışlarına bakarak yönetmen metafor yapmış diyeceğim ama yukarıda anlatmaya çalıştığım gerçekler nedeniyle yönetmenin olayın tüm boyutlarını iyi çalışmamış ve önyargılı olduğunu düşünüyorum.  Yazar bile onun kadar önyargılı değil. Rosalind yorumu kendisinden çok şeyler alınabilecek bir oyuncu olarak gördüğüm Funda Eryiğit’in bende hayâl kırıklığı yaratmasına neden oldu. Evet Rosalind kendisiyle meselelerini çözmüş bir karakter değil ama  oyunun başından sonuna kadar bu kadar köşeli olması da anlaşılır gibi değil. Sanki karton karakter oynuyor.  Eryiğit’in rol yorumu diğer oyuncular yanında çok aykırı duruyor. Eryiğit tiyatrocu diliyle ‘rol kesiyor’ diğerleri ise ‘oynuyor’. Yönetmenin dışarıdan bakan bir göz olarak Rosalind ve Watson’u ‘görmesi’ gerekirdi diye düşünüyorum. Oyuncu kendini yönetmenin eline ‘teslim ediyor’ çünkü. Emanete iyi bakılır.  

Ön panolar kalktıktan sonra derinliği olan bir mekân görüyoruz. Arkada birkaç odacık var. Sahne önü ise değişken kullanılıyor ama bir disiplini yok.  Kullanılan aksesuvarlarla mekân bir bilim laboratuvarı gibi gelmedi bana. Tekerlekli bilimsel(!) araçlar da eften püftenliği gösteriyor.  Hamidiye sularının laboratuvarı bundan iyidir. Tiyatro yapıcıların sahnenin müteahhit Ahmet Bey’in arsası olmadığını anlaması bu kadar zor mu?  Sahnenin her metrekaresi anlam taşımalı. Aksesuvarlar da öyle. Aynı yuvarlak panonun üzerinde İsviçre dağları, mektuplar ve bilimsel grafikler  olduğunda o panonun anlamı kalmaz. Rosalind’in Caspar(Korhan Soydan) ile buluştuğu lokanta masasına koşarak gelişi sahneler arasında geçişlerin dağınıklığına bir örnek. Yukarıda belirttiğim sinematografik akışın bindirmeleri ve sürekliliği kaybolmuş sahnelemede. Kesik kesik bir anlatım var oyunda. Işık aydınlatmadan öte değil, mekânın oluşmasına  ve duyguların ifadesine katkısı yok.  Watson ile Crick’in üstünde çalıştıkları modellemeyi anlatan ve uçlarında sarı lambalar olan  çelik konstürksüyon  fena bir fikir değil ama onun da oyuna katkı yapmadığını düşünüyorum. Oyun dna molekül yapısı gibi küçük sahnelerden oluşuyor. Keşke yönetmen sahneleri o modelleme örneği gibi bir rejiyle birbirine bağlasa ve bağladığını gösterse idi.  Sahnede karşımıza dna modeli gibi bir oyun çıkardı. O zaman o çelik konstürksüyonun anlamı olurdu.
Hele yetersiz ışık altında Rosalind’in hayâlinden geçenleri anlattığı sahne tam bir amatör reji örneği. Karşısındaki oyuncu Caspar kendince sessiz durarak olayın dışında olduğunu gösteriyor. Rosalind’i masanın etrafında dans ederek dolaştır meselâ? Tirat sonunda masaya tekrar oturt. Ve Gosling repliğini söylesin. Ama oyun genelinde de  oradan oraya koşuşturan oyuncuların hareketleri önceden iyi düşünülmemiş bir mizansen olduğunu gösteriyor. Yerinde uydurulmuş sanki. Yapsak da gitsek telaşı ve yorgunluğu var. Bazı sahnelerde eski tüplü bir radyonun rol alması da gereksiz bir ayrıntı.
Her şeye rağmen oyunun kalbi diyebileceğim Kış Masalı’na gönderme yapan iki sahne güme gitmiş. Zira o iki sahnede gerçekliği bulanıklaştırmak ve hayâl ile gerçek arasında yorumlamak oyuna başka bir boyut katardı. Oysa yönetmen o sahneleri çiğ bir ışık altında oynatarak  estetik algıyı da yok etmiş derinlik fırsatını kaçırmış. Oyun içinde kompartman açamamış. 
 Her oyun  yönetmenin algısı, yorumu ve ufku kadardır. Öyle oyunlar vardır ki tekst zayıftır ama yönetmeni ile ayağa kalkar. Tekstini önyargılı, yapısal olarak zayıf bulduğum ve de eskimiş bir biçime sahip olan Fotoğraf 51 zayıf bir yönetmenlik ürünü olarak çıkmış ortaya. Yönetmen kendi mesajını sağlam seçememiş, sele kapılmış ve sürüklenmiş gibi.  Bu önce oyuncuları etkilemiş. Oyunculuk ortalaması belli bir düzeyin üzerinde ama rejinin yönlendirdiği/bütünleştirdiği bilinçli bir oyunculuk yok. Herkes tek başına sanki. Orçun Soytürk(Gosling) ve Korhan Soydan(Caspar) ‘umut veriyor’.
Fotoğraf 51 Craft’tan seyrettiğim üçüncü oyun. Bence Craft, oyunların konularına değil dizi şöhretleri ile nasıl ses getireceğine bakıyor. Oyunlarında bir iki dizi starının yanına koyduğu genç bir kadro ile işi sürüklüyor.  Bu da bir tarzdır ama bana göre değil. Bu tarzın çoğalması Türk Tiyatrosu’na zarar veriyor. Türk Tiyatrosu ustalarla gençlerin aynı provalarda buluşması ile ilerler. Bundan genç yönetmenler, asistanlar, çevirmenler, teknik adamlar da öğrenir. Gençlerden oluşan kadroların birbirlerine öğretecek çok şeyleri de yok. 
Türkiye’de tiyatro yapmak zor bir iş. Ama destek olacağım diye  ‘olmamış’ bir işi şişirmek gereksiz. Craft’ın oyunu için ödenen bilet fiyatına(80 TL) çok daha insanca  mekânlarda oyun seyretmek mümkün Avrupa’da Amerika’da  Asya’da. Tiyatro yaptım diye de tiyatro yapmamak gerek. Biraz itina bekliyorum ben. Bu, mekânın düzenlenmesinden, kokusundan, seyircilerin misafir edilmesindeki özenden ve onların güvenliği ve de rahatını düşünmekten, seçilen oyunun ülkenin gündemindeki yerinden, iyi rejiden, oyunculuktan, bilet satanın 'bilet kalmadı' derken seyirciden sanki intikam alır gibi ‘geç kaldın tatarağası’ havası çekmemesinden  geçiyor.  
Oyunun en iyi tarafı tercümesi(Hira Tekindor). Hira Tekindor yaptığı tercümeyi vermeyince oyunu İngilizcesinden okudum. İngilizcesini okumamış olsam tercümenin iyiliğinden bahsedemeyecektim. Belki de bu nedenle Hira Tekindor bilerek vermedi tercümeyi. Beni Craft’a pasladı. Craft ise yazdığım mesaja cevap bile vermedi. Belki de aralarında anlaştılar önceden ne bileyim.
Fotoğraf 51 benim sezon başındaki seyir listemde yoktu. Fügen istedi ve de bilet buldu, ona eşlik ettim. Seyretmesem eksiklik olmazdı.
Melih Anık

26 Şubat 2019 Salı

İBB Şehir Tiyatroları’nda II.Abdülhamid'in Hafiyesi: Amanvermez Avni


Amanvermez Avni serisi Ebussüreyya Sami tarafından yazılıp 1913-1914 yılları arasında 10 kitap halinde yayımlanmış.


20 Şubat 2019 Çarşamba

Mâziyi Süsleyip Piyes Yapmak: Aşk Kalıcıdır ( Dilek Türker - Tiyatro Ayna)


Hakan Altıner ile birkaç oyun öncesi ayak üstü birkaç cümleyi geçmeyen sohbetlerimizin dışında bir yakınlığımız olmadı. O anlarda onun kelimeleri seçişinden, ifade tarzından nâzik ve mütevazı  bir insan olduğunu biliyorum. Onun hakkındaki görüşüm özgeçmişine, sözlü ve yazılı röportajlarına, seçtiği oyunlara ve oyunlardaki oyuncu seçimlerine ve de hakkında yazılanlara dayanıyor. Hakan Bey yıllardır ödül jürilerinin çok etkili isimlerine sahnesinde yer veriyor. Tiyatromuzun çınar isimleri onun sahnesinde yer alıyor. Ancak sanırım bu Hakan Bey’in aleyhine oluyor zira ödül jürileri belki de ‘torpil’ olarak anlaşılır falan diyerek Hakan Bey’in Türk Tiyatrosu’nda yaptıklarını ödüllendirmiyor. Sanki  ödüllerde ‘torpil’ yok! Çekinmeyin Hakan Altıner’e torpil yapın. Ona yaptığınız torpi, torpil olmaz. Nice dağıttığınız ödülden daha hak edilmiş bir ödül olur.  


17 Şubat 2019 Pazar

Reji Başarısı : Kosovalı Peer Gynt (İstanbul Devlet Tiyatrosu)


İstanbul Devlet Tiyatrosu Kosovalı yazar  Yeton Neziray’ın(1977) Kosovalı Peer Gynt oyununu Senem Cevher çevirisi ile  Saydam Yeniay yönetiminde sahneledi.
Kosovalı Peer Gynt, ülkesindeki savaştan kaçarak Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek isteyen Peer Gynt’ün serüvenini anlatır. Oyunda savaş atmosferi var. Baba’nın sözlerinden içinde yaşanılan atmosferi anlamak mümkün: “….. evde yiyeceğimizin olmaması önemli değil. Bizim özgürlüğümüz yok. O yüzden bize köpek muamelesi yapıyorlar. Onun için çok kan dökülecek.” Baba’nın kinayeli sözlerinde Kosovalının serüvenine yapılan göndermeyi anlıyorsunuz:  Vatana yardım etmek, Avrupa caddelerinde dolaşmaktan daha iyidirPeer İsveç, İngiltere ve Almanya’ya iltica için  müracaat eder. Hepsinden de reddedilir. Yazarın Avrupa’daki sözde demokrasiye, ırkçılığa, önyargılı ve iki yüzlü tutuma eleştirel bir bakışı olduğunu anlıyoruz. Peer hep ‘kürkçü dükkânına’ iade edilir. Orada da savaş onu karşılar. Yıllar sonra(2014)  Peer, Stockholm’de oğluyla buluşur. Cebinde babası ile alay konusu olan soğan, yanında yapay bacaklarının yerine geçen  koltuk değnekleri vardır. Oğluna ‘zor zamanlar için soğanı’ verir.

12 Şubat 2019 Salı

‘Kutsal Canavar’ Ali Poyrazoğlu ve Tak Tak Takıntı


‘Usta’  peruğunu, küpelerini çıkardı, rolden çıktı kendisi oldu, yaldızlı yıldızları seyircilere üfledi,  dakikalardır onu alkışlayan seyircileri 'oyuncu'nun en yalın hâliyle selamladı. Diğer oyuncular onun yanında tek sıra oldu. O akşam da gemiyi limana sağ salim ulaştırmanın keyfiyle ve saygıyla eğilerek alkışlara teşekkür ettiler. Geriye doğru dönüp sahnede onlarla aynı platformda  onları izleyen bizleri  selamlamadan önce geçen on onbeş saniyelik anda yaşadığım hazzın zevki  ile tiyatroya teşekkür ettim.  Sanki ben de yüzümdeki makyajı silmiş en çıplak hâlimle sahne ışıklarının sıcaklığını yüzümde hissetmiş, salona yayılan yıldız tozlarından payımı almıştım. 


14 Ocak 2019 Pazartesi

Kendi Gök Kubbemiz- Yahya Kemal (İDT- Sönmez Atasoy)


İstanbul Devlet Tiyatrosu oyunu Kendi Gök Kubbemiz bence sezonun en önemli oyunlarından biri. Oyunu seyrettiğim günden bu yana epey bir zaman geçti. Bu süre içinde ben Yahya Kemal ile haşır neşirdim. Okudukça konu derinleşti, derinleştikçe yazmaktan korkmaya başladım. Neyi nasıl yazmalıydım? Öte yandan çok da keyifli bir yolculuk oldu ve devam ediyor.  


9 Ocak 2019 Çarşamba

Tiyatro Sezonu Açılırken İki Oyun(Batı ve Ruki) ve Oyun Önerilerim


Geçen sezon sonunda başlayan iki oyun Batı ve Ruki farklı görünse de aslında aynı konuya dokunuyor: Öteki(leştirme). Batı'nın yazarı Rémi De Vos(Fransız) Ruki'nin yazarı Rike Reiniger(Alman), Batılı.  Batı 2000'li yıllara ait bir hikâye, Ruki'nin geçtiği zaman 1930'lar. İkisinde de faşistler var. Aradaki 70 yılda dünyada değişen bir şey yok.
İki oyun da yönetmen başarısı ile öne çıkıyor öncelikle. Arzu Bigat Baril(Batı) ve Reha Özcan(Ruki) çok başarılı metin okuması yapmış, yalın, sade, titiz ve derin. Batı, Kirpi Tiyatro, Ruki DeepBleuIdeas (Ustaların Sahnesi) Yapımı.

Tiyatromuzda Avangard Örnekler: Araf(Kuzguncuk Sanat) ve Son(İBBŞT)



Avangard 1830'lardan itibaren önce siyaset sonra sanatın diline giriyor. Aslında askeri bir terimdir ve "birliğin öncü kolu" için kullanılır. Bu yolda yürüyen sanatçıların amacı "insanlığın hülyalarını, tarihin menzillerini canlandırıp, modernliğin fikir hayatını kurmaktır"("avangard kuramı" İletişim yayınları) "İlericilik" olarak anlaşılan avangard, "yabancılaşma"yı getirir. "Avangardın şok, skandal, şaşırtma gibi teknikleri medyanın ve eğlence dünyasının standart  trükleri arasına girer."(a.g.e.) "Trük"ler ortaya çıktıkça avangard da yoldan sapma eğilimi gösterir. "Öncü" olmaktan daha çok "şaşırtıcı olma, şok etme"  öne çıkmaya başlar. Türkiye sanatı da avangard akımlardan etkilenir. Bizdeki avangard dünyadaki gibi felsefi bir nitelikte değildir. Gerekçeleri, nedenleri de çok tartışmalıdır. Genellikle dünya ile iletişimi olan sanatçılar tarafından "ithal" edilir. Bir anlamda taklittir. Farklı sanatçıların algısına göre biz de avangardı kendimize göre algılamaya başlarız. Dünyada çıkışı ve gelişimi olayların dönemlerin felsefi değerlendirmelerine bağlıyken bizim avangardımız sonuçla ilgilenir ve şekilsel denemeler olarak ortaya çıkar. Meselâ "in-yr-face" böyle gelir yerleşir bizim sahnelerimize. Giderek "taklidin taklidi" olacak kadar da "derinleşiriz"(!) bu konuda. 

2 Ocak 2019 Çarşamba

Tiyatro Nok'tan Geriye Ne Kaldıysa



Tiyatro Nok hayatları aynı erkekle kesişen iki kadının hikâyesini Tufan Afşar rejisi ile oynuyor.  Erkeğin iki kadından da çocuğu var. Biri evlilik ilişkisinden diğeri evlilik dışı ilişkiden. Çocuklardan biri diğerinin iliğine muhtaç. Verici çocuğun annesinin  o erkek hakkındaki iddiaları bir süre önce mahkemece reddedilmiş. Kadın evlilik dışı ilişki yaşamış olduğu erkekle ilgili hesabı zihninde  kapatamamış. Ama ilik nakli için onun izni gerekiyor.  İki kadın geçmişin yükü ile karşılaşıyor. Biri kızını kurtarmak istiyor diğeri ise elindeki kozu kullanarak aşağılanmış olmanın bedelini ödetmek.