31 Aralık 2010 Cuma

TEŞEKKÜR ve MUTLU YILLAR

BENİ İZLEME NEZAKETİNİZ İÇİN 
TEŞEKKÜR EDERİM. 

HEPİNİZİN YENİ YILINI KUTLAR, SEVGİ VE SAYGILARIMI SUNARIM.


MELİH ANIK

27 Aralık 2010 Pazartesi

Ahmet Cemal , Shakespeare ile Oyun Atölyesi Arasında ve Seyircinin Korunması

Aydın, yazar, eleştirmen, akademisyen, çevirmen Ahmet Cemal, Cumhuriyet’teki köşesinde  birbirinin devamı olduğunu söylediği iki yazı yazdı: “Shakespeare ve Trajik Düşünce”(3 Aralık 2010); “Bizim İklimlerimiz ve Tragedya”(10 Aralık 2010) Birinci yazının son, ikinci yazının ilk paragrafı olmasa bu iki yazıyı –içlerindeki ortak olan kelimelere rağmen- birbirine bağlamak  zor.

Ahmet Cemal belki de durumun farkında olduğu için (sanki Oyun Atölyesi’ni gündemde tutmak  için) iki hafta üst üste yazarak bir ‘tefrika’ ortaya çıkarmış. Cumhuriyet’te haftada bir yazan Ahmet Cemal’in her sezon  en az bir yazısını Oyun Atölyesi üzerine  yazmasına alıştık ama  Türkiye’de Ahmet Cemal’in ilgisine lâyık ve muhtaç başka toplulukların olduğunu hatırlatmak isterim. Zaten medyada tiyatroya ayrılan yer az. Olanları da hakkıyla kullansak olmaz mı?  (Eski Cumhuriyet yazarları köşelerini daha adil kullanırlardı diye düşünüyorum.) Kaldı ki Ahmet Cemal yazmasa da ‘kapalı gişe’ oynamıyor mu Oyun Atölyesi?

22 Aralık 2010 Çarşamba

Fenerbahçe’li Alex ve Tiyatro ‘Sıla’dır

Yaklaşık altı yıldır Türkiye’de olan Fenerbahçe’li futbolcu Alex kendisi ile yapılan bir söyleşide “Buradaki hayat Brezilya ile aynı. Sadece en çok tiyatroyu özledim.  Lisan bilmediğim için tiyatroya gidemiyorum" demiş.

Bizim hayalimizdeki(?) futbolcu, cebi para görünce en son model ve pahalı arabayı satın alır, evini değiştirir, evliyse boşanır sevgili bulur, akşamları moda kulüplerde dolaşır, sarhoş olur kaza yapar, gece âlemlerine katılır rezil olur, kebapçı açılışında kurdele keser  vs. vs…  Bu Alex tuhaf(!) bir adam, tiyatro özlemiş. Darısı bizim futbolcuların başına. Düşünüyorum da yurt dışında yıllarca kalan ‘bizimkiler’ tiyatroyu özlemişler midir acaba? ‘Buradakiler’den tiyatroya gidenler kimlerdir? Bu yazının çıkış noktası  Alex’in ‘tiyatroyu özledim’ ifadesidir.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Metafor Denizinde Bir Oyun : Alemdar (Tohum ve Toprak) – İBB Şehir Tiyatroları

Bazı tiyatro eleştirmenlerince Türk Tiyatrosu’nun Shakespeare’i sayılan  Orhan Asena(1922-2001) 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu.  TRT Başarı Ödülü’nü , İsmet Küntay Tiyatro Ödülü'nü, Avni Dilligil Tiyatro Ödülü'nü ve Türkiye İş Bankası Büyük Tiyatro Ödülü'nü kazandı. 1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca Devlet Sanatçısı seçildi. İlk oyunu Tanrılar ve İnsanlar - Gılgamış, 1954 yılında sahnelendi . Kırkı aşkın oyun yazdı ve oyunları pek çok kere oynandı. Yirmi oyunu  kitap olarak yayımlandı. En çok bilinen oyunları (Kitap basım tarihi) : Tanrılar ve İnsanlar (1959), Hürrem Sultan (1960),  Yalan (1962), Kapılar (1963), Tohum ve Toprak ( Alemdar Paşa) (1964), FadikKız (1968), Sîmavnalı Şeyh Bedreddin (1969),  Atçalı Kel Mehmet (1970), Şili’de Av (1975),  Ölü Kentin Nabzı (1978)’dır. Tohum ve Toprak ilk kez 1963 yılında Devlet Tiyatroları’nda sahnelendi.

16 Aralık 2010 Perşembe

Ali H.Neyzi'nin Shakespeare Tercümelerinden Yola Çıkarak…

Ali H.Neyzi’yi okuyorum son günlerde.  Ali H.Neyzi  1927 doğumlu. 1946 da Robert College Erkek Lisesi’nin Edebiyat Bölümü’nü bitirmiş. Londra(BBC) radyosunda Türkçe çevirmenliği ve spikerlik yapmış. Ankara Radyosu’nda İngilizce çevirmeni ve spikerlik görevlerinde bulunmuş. 1950 yılında sigortacılığa başlamış. 1955 yılında aldığı bursla Harvard Üniversitesi İşletme Bölümü’nde eğitim görmüş. Sigorta Enstitüsü ve Robert College’de öğretmenlik de yapmış. Toplum onu Halk Sigorta Genel Müdür’ü iken,  yapılmasına ve yerine yerleştirilmesine ön ayak olduğu İlhan Koman’ın Akdeniz heykeli ile hatırlamaktadır.(Umarım)  Shakespeare, Kafka ve D.Mamet’den çeviriler yapmış. Mitos Boyut’dan çıkmış Aşkın Çabası Boşuna, V.Henry,  Kral III.Richard, Kral John, Titus Andronicus onun çevirileri. Ben onun Shakespeare tercümelerinden yola çıkacağım.

12 Aralık 2010 Pazar

‘Kelimelerin Efendisi’ LaBute’dan Zorla Güzellik - Kent Oyuncuları

Polonius sorar : “Ne okuyorsunuz, efendimiz?”  Hamlet : “Kelimeler kelimeler kelimeler” .(Orhan Burian çevirisi)  Shakespeare 16.yüzyılda  vurgular kelimelerin gücünü.

Hamlet kararlıdır : “Tiyatroyu bir kapan gibi koyup önüne / Kralın vicdanını kıstıracağım içine” (Sabahattin Eyüboğlu çevirisi)  Katil Kral, bir kelime ile kendini ele verir.

Söz ağızdan çıkınca sizin değildir artık . Hamlet’in cevapladığı Kral: “Bu cevabın benimle hiç ilişiği yok” deyince  Hamlet: “Artık bana da ait değil” der.(OB Çevrisi)

Annesi ile konuşmaya giderken , Hamlet kendine telkin eder : “Onun kalbine sözlerim işlesin hançerim değil. Bu işte dilimle gönlüm birbirine yalancılık etsin..Sözlerim ne kadar hırpalarsa hırpalasın gönlüm bu sözlere mührünü basmayacaktır.” (OB çevirisi)

Bir dialoğu bitirir, bir katili ele verir kelimeler ; vicdan sıkıştırılır kelimelerle; bir kanlı oyunun tetikçisi, itirafçısı olur kelimeler;  kalbe işleyen kelimeler vardır, hançer kadar tesirli ; dil, gönlün yalancısı , sır ortağı olur bazen ; gönül razı olmasa da söz hırpalar.

9 Aralık 2010 Perşembe

Perde Açılsın mı ?

Onur Bayraktar’ın ölümü bir tartışmayı alevlendirdi.  Saldırı amaçlı bir takım ifadeleri konumuz dışında tutarak nesnel bir değerlendirmeyi tartışmak  zor ama, denesek olmaz mı ?

Tartışma önce “Babam ölürse sahneye çıkmam” ile başladı. “Oyunculuğu kutsallaştırmayın, o da bir iştir. ‘Ölüsü’ olan bir marangoz işini yapıyor mu?” denildi.  Bu ifadeyi ciddiye alırsak madem ki oyunculuk, marangozlukla eş tutulabilecek  bir iştir o zaman iş ve taahhüt açısından konuyu ele almak  yani  maddi bir değerlendirme yapmak gerekmez mi ?

5 Aralık 2010 Pazar

Unutmak İstediğim Marat-Sade (2010) – İBB Şehir Tiyatroları

Bazı oyunları severek yazıyorum, bazılarını ise istemeyerek.  “İstemezsen yazma birader, mecbur musun!” , hatta “Yazmasan tiyatro bir şey kaybetmez” daha da ileri giderek “Sen hiç yazma zaten, yazamıyorsun” diyenleri duyar gibiyim. Anlatamadığım da bu zaten. Tiyatro, benim için hayatı anlamanın ve hayata dayanmanın eğlenceli yolu oldu. Bir insanın düşüncelerini de en büyük zenginliği olarak görüyorum. Tiyatro hakkındaki düşüncelerimi yazarken  ikisi bir araya geliyor. Bunu da kendi köşemde yapıyorum. Merak eden okuyor, kopya edip alıyor. Benim sayfama girip olur olmaz laflar edenlerden biri yorum bırakmış : “Sen yazma ,böyle sayfalarca  yazıp benim vaktimi alma.” diye. Duyan da döve döve okutuyorum sanır. Girişi uzatmamın nedeni Marat-Sade’a bir türlü elimin gitmemesinden.

Ne yazacağım? Düşündüklerimi elbette. Yazınca, “Bu  benim oyunum, özgürlüğüm var, istediğimi yaparım, sana ne” diyorlar da “Ben seyirciyim özgürlüğüm var istediğimi yazarım” diyene de “Sen ne anlarsın”dan başka bir şey yazamıyorlar. Anladınız, yavaş yavaş konuya giriyoruz!

27 Kasım 2010 Cumartesi

Selam Sana Shakespeare ve Tiyatro Boğaziçi

26 Nisan 1564’de vaftiz edilmiş,  1582 de evlenmiş,  evlilikten 6 ay sonra en büyük kızı vaftiz olmuş, büyük kızının doğumundan iki sene sonra ikizleri dünyaya gelmiş. Vasiyetnamesini 1616 Mart’ında hazırlamış ayni yıl, 1616’da (52 yaşında) ölmüş.

39 oyunu var, daha çok olabilir ; 154 sonesini biliyoruz ama daha çok olabilir.

Ölümünün üstünden 394 sene geçmiş olmasına rağmen  dünyanın her tarafında bir “tanışı”nın olduğu  Shakespeare hakkında bildiklerimizin en güvenilir tanığı  “To be or not to be”. Geri kalan her şey “ayna”nın içindeki gibi buğulu.

22 Kasım 2010 Pazartesi

İstanbul Devlet Tiyatrosu – “Ölüleri Gömün” de Yaşayanlar Ne Yapsın?

Irwin Shaw 1913 doğumlu Amerikalı bir yazar. 1984 yılında ölmüş.21 yaşında radyo programlarına metinler yazarak, Dick Tracy için uyarlamalar yaparak başladığı kariyerinde 1936'da Ölüleri Gömün isimli oyunu yazmış.Oyun yazarı olarak başladığı kariyerinde yarattığı karakterlerle  “kısa hikaye yazarı” olarak Hemingway, John Cheever ve John O'Hara ile karşılaştırılmış.1948 yılına kadar devam ettirdiği oyun yazarlığına 1967’ye kadar ara vermiş. 1982 yılında yazdığı son eserine kadar hayatı  romanlar, film metinleri, senaryolar, hikayeler yazmakla geçmiş.1948'de yazdığı ve 1958’de film olan,  Marlon Brando, Dean Martin, Montgomery Clift’li kadrosu ile The Young Lions(Genç Aslanlar) ile tüm dünyada hatırlanan yazar, 1975’de ülkemizde de uzun süre gündemde kalan Rich Man, Poor Man(Zengin ve Yoksul) dizisi ile hayatımıza Rudy Jordache(Peter Strauss), Tom Jordache(Nick Nolte) ve de (Dallas’ın JR’ından önce tanıştığımız kötü adam) Anthony Falconetti (William Smith ) tiplerini sokmuş.

13 Kasım 2010 Cumartesi

İstanbul Devlet Tiyatrosu – “Beğendiğiniz Gibi” Beğenilecek Gibi Değil !

Doğrusu ne yazacağımı bilmiyorum. Biliyorum da nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum desem daha doğru. Oyundan çıktıktan sonra, kendimle fena halde dalga geçilmiş olmasının öfkesini yumuşatarak twitter’da “Çok kötü bir Shakespeare sahnelemesi” yazdım.

Gerçi eleştirmenlerin nasıl yazdığı bunca yıldan sonra kulağıma küpe ama gene de  oyun öncesi okuduğum eleştirilere kandım mı desem yoksa oyun, oyuncular ve de yönetmen Hakan Çimenser’in isimleri yanılttı beni mi desem.  Ama  “Devlet Tiyatrosu” bu, adı bile insanı bir beklentiye sokmaz mı!

İnsanın aklına gelir mi “Devlet’in tiyatrosunda”, ödüllü bir yönetmen ve büyük isimli , bazısı ödül almış oyuncular, artık amatör tiyatrolarda bile görmeyeceğiniz bir sahnelemeyi  Shakespeare diye, oyun diye ortaya çıkarsınlar. Böyle zamanlarda tiyatronun, sinema olmayışına seviniyorum. Bu oyundan geriye bir şey kalmayacak. Ama keşke bu oyunu tiyatronun, kaydetmesine izin vermeden  ve çok  tanık bırakmadan tarihe gömseler.    

9 Kasım 2010 Salı

Arif Akkaya’nın Cevabına Cevap - Arzunun Onda Dokuzu

Önce kronolojik olarak bir hatırlatma yapayım.
Yazımı 19 Ekim 2010’da kendi blogumda (melihanik.blogspot.com) yayımladım. Yazı ayni gün Mimesis portalinde yayımlandı. Arif Akkaya ayni tarihte blogumdaki yazının altına yorum yaptı : “yazınıza yanıtım gelecek merak buyurmayınız arif akaya” Ben de altına cevap-yorumumu yazdım.
20 Ekim 2010’da Arif Akkaya cevabını mesaj olarak gönderdi. Ben kendisini ayni gün mesajla cevapladım.
Yazı 25 Ekim 2010’da Tiyatro Dünyası portalinde yayımlandı. 3 Kasım 2010’da Arif Akkaya cevabının yayımlanması talebini belirten (muhtemelen editöre bir not) bir yorumu yazının altına eklemiş:  “Melih Anık bey in eleştirisine yanıtımı kendisine yollamıştım. Cevap hakkı doğurduğu için lütfen o yazıyı da yayınlayım lütfen. Saygılarımla”
Arif Akkaya’nın yanıtı 8 Kasım 2010 da  Tiyatro Dünyası portalinde “Arif Akkaya'dan Melih Anık'a Cevap” başlığı ile yayımlandı.

4 Kasım 2010 Perşembe

“BENİM (Kemal Başar’ın) Romeo ve Jüliet’im” – İBB Şehir Tiyatroları

“Klâsik Shakespeare izlemek niyetiyle tiyatroya gelenler belki de hoşnut kalmayacaklar yorumumdan. Metinle oynadığımı söyleyenler olacak , karakterlerle, ilişkilerle.. Çok bilenler olacak hatta hepimizden çok!  Olsun varsın, ne yapalım! Benim ‘Romeo ve Jüliet’im bu!  Ne söylemek istiyorsam, düşüncelerimi ifade etmek için kullandığım araç olan metin de ona göre eğilip bükülecek, çaresi yok!”

Oyunun yönetmeni Kemal Başar’ın  “Oyunum İçin” başlıklı yazısında bir dostu(Seyhun Ayaş) yâdetme, teşekkürler dışında “ONUN” Romeo ve Jüliet’i için yazdığı tek paragraf bu!

Beni öncelikle düşündüren  “ONUN” oyunu değil, bu paragrafta söyledikleri.  Aslında söylemin “tonu”.
1963 doğumlu Kemal Başar iyi eğitim almış, Devlet Tiyatroları’nda yöneticilik yapmış, yurt  içinde ve dışında oyunlar yönetmiş, uluslar arası alanda önemli işlere imza atmış; şimdi de önemli pozisyonlarda bulunuyor.  Bu nedenle de söyledikleri  önemli.


23 Ekim 2010 Cumartesi

Sûrname (-i Yiğit Sertdemir) 2010 – İstanbul BB Şehir Tiyatroları

Sûrname : Divan edebiyatında şehzadelerin sünnet, kadın sultanların evlenme törenlerinin anlatıldığı şiir ya da düzyazı biçimindeki yapıt.Yazıldıkları dönemin toplumsal yaşamına ilişkin bilgiler vermeleri nedeniyle tarihsel bakımdan da önemi olan sûrnamelerde çoğu zaman haftalar süren bu törenlerdeki yarışmalar şölenler verilen armağanlar en ince ayrıntısına kadar betimlenir. 16 yüzyıldan sonra biçimlenip gelişmiştir. Bazısı mesnevi biçiminde bazısı da kaside biçimindedir.” (Anabritannicca)”

Zaman içinde minyatür  ile resimlenen Sûrname metinleri bugünün özel günleri kaydetmek için tercih edilen video çekiminin işlevine sahiptir. Sûrname’ler yazarının ismi ile anılmaktadır.

Son yıllarda tiyatromuzun en çalışkan ve içimize umut veren yazarı Yiğit Sertdemir,  Sûrname 2010’u  (Sûrname-i Yiğit) yazarak tiyatromuza ve  tarihine yeni bir katkıda bulunmuş.

19 Ekim 2010 Salı

İBB Şehir Tiyatroları - Arzunun(Onda Dokuzu) Dokuz Parçası / Dokuz Kadın

Heather Raffo, annesi Amerika’lı babası Irak’lı bir yazar ve oyuncu.  Irak’ın işgal edilmesi ile birlikte doğup büyüdüğü Amerika’da , Irak’lı tarafına sahip çıkmak zorunda kalmış olmalı ki  dışarıdan baktığı ülke(si) hakkında ismini daha önce yazılmış bir başka kitaptan aldığı tek kişilik oyunu yazmış ve 2003 yılında oynamış.

Kendisi ile yapılan bir söyleşide (http://video.google.com/videoplay?docid=-947501034711167216#) oyunu tek kişilik  olarak tasarlamasının esas nedenini eğer farklı kişiler tarafından oynanmış olsa seyircinin oyunu bir belgesel gibi algılayacağını ve taraf tutmaya başlayacağını düşündüğünü söylemiş. Amacı  bir rolde toplamış olduğu karakterlerin bütünü üzerinden ana mesajı vermekmiş.Ama yazının içinde de anlatacağım gibi “arzunun dokuz parçası”ndan dokuz kadın, dokuz arzu fikri ikna edici bir algı vermemektedir.

14 Ekim 2010 Perşembe

Tehlikeli İlişkiler - İstanbul BB Şehir Tiyatroları

İstanbul BB Şehir Tiyatroları’nda Tehlikeli İlişkiler (Choderlos de Laclos) sahneye çıktı.
İçinde yaşadığımız dünyadaki tehlikeli ilişkiler’i akıllara getiren bu eser, konu ile ilgisi zayıf olan seyirciyi hiç beklemediği yerden vurabilir  . Dünyanın en ücra köşesinde yaşayan kendi halinde biri bile herhalde bu tür ilişkilerin tehlikesini aklına getirmiyor artık. Her gün tvde karşısına çıkan , aklını, malını, sağlığını her türlü badireden sıyırmak ama sıyırtmamak için Ali’nin külahını Veli’ye giydirme peşinde, envai çeşit tehlikeli ilişkiden ilişki seçen dünyalının 18.yüzyılın dünyasında fırtınalar koparan modelde bir tehlikeli ilişkiye karnı tok.(”Biz nelerini gördük, bu da bir şey mi?”)

9 Ekim 2010 Cumartesi

Gaziantep BB Şehir Tiyatrosu ve Keşanlı Ali Destanı

Gittiğim yerlerde tiyatro ararım . Gaziantep’de  “tiyatro”yu buldum ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi(GBB) Şehir Tiyatrosu tarafından sahnelenen Keşanlı Ali Destanı’nı (Haldun Taner) seyrettim.

Oyun sonunda sertifikalarını alan gençlerin heyecanını gördüm , Genel Sanat Yönetmeni(GSY) Özgür Yüksel ile oyunun yönetmeni Abdullah Alparslan ile tiyatro üzerine söyleştik . Gaziantep’de tiyatronun nabzını hissettim , görüp dinlediklerim ile  araştırıp öğrendiklerimden tiyatro adına ümitlendim , paylaşmak istedim ,bu yazı ortaya çıktı.

4 Ekim 2010 Pazartesi

5. Yılında DOT ve Malafa

Dot , ilk kez  Ekim 2005 de seyirci ile buluştu , 2010 da 5. yılını tamamladı.

Başlangıcından bu yana Dot , örnek alınan, imrenilen, kıskanılan, yerilen  bir tiyatro oldu. Oyunlarından,  sadece tiyatro sütunlarında değil siyasi yazarların sütunlarında da bahsedildi. Özel ilgileri olmasa da elit bir kesim, oyunları ile ilgilendi. Dot’un estirdiği rüzgâr , tiyatromuzda yakından hissedildi. Başka girişimlere örnek oldu. Yaptığı tiyatro Dot adı ile özleşti. Genel bir değerlendirme ile , Dot’un , 5 yılda özel bir yere oturtulan tiyatro haline geldiğini söylemek yanlış olmaz.

Dot Takımı’nın kurucu ortakları , Murat Daltaban, Süha Bilal , Özlem Daltaban...
Dot’un Sanat Yönetmeni  Murat Daltaban ; prodüksiyon, yönetim ve tanıtım’ı Özlem Daltaban tarafından yapılmakta . Süha Bilal tiyatro seven bir iş adamı. Her biri kendi işlerinde başarılı olan bu üçlünün , tiyatroda doğru bir işletme modelini oluşturduğunu düşünüyorum.

24 Eylül 2010 Cuma

Evet ! “Kutsal”a Dokundu !

Hakkari ,Edirne, Diyarbakır veya  Van’dan ya da ülkemin İstanbul’a ve de  Oyun Atölyesi’ne uzak bir yerinden, çocuklarını annesine teslim edip , günlerce öncesinden biletini alıp  sırf  “ 7” yi seyretmek  için program yapan ve bu heyecanı içinde duyarak yola çıkan  bir tiyatro severin ,tiyatronun kapısında,  babası öldüğü için kendisine “ikram” edilen oyuncunun k..ı İle kalakalması nasıl bir durumdur?

Bir aile arası anlaşmazlığı çözmek için müştereken sevilen  oyuncuyu seyrederek öfkeyi yumuşatmak isteyen bir aile, tiyatro kapısında oyuncunun aklına ilk gelen “ikram”ı ile karşılaşsa;

Uzun sürmüş bir nekahatten çıkan biri  kapısına geldiği tiyatroda hiç beklemediği  “ikram”ı görse;

Zor geçmiş bir ameliyattan çıkan doktora  “ikram”ı paketleyip tiyatro kapısında verseler ;

Çok sevdiği bir varlığı kaybeden biri inzivadan çıktığı gün,  avunmak isteyip kapısına geldiği tiyatroda teselli beklerken o malũm “ikram”ı alsa ;

Verilen bir ödevi yapma ya da “büyümüş” olma heyecanı ile ilk kez gittiği tiyatro kapısında anlamadığı bir “ikram”ı bulsa bir genç kız ;

Evliliklerin,nişanların,buluşmaların yıl dönümleri ile doğum günlerinde tiyatroyu seçenler kapıda "o" "ikram" ile karşılansalar;

Ya da çok keyifli bir anın cilalanması için oyuncunun oyununda buluşmayı programlamış bir arkadaş grubu ,kapıda hiç de tercih etmeyecekleri bir “ikram” ile ağırlansalar ne olurdu acaba?


21 Eylül 2010 Salı

Tiyatrocunun Açmazı ve Maymunlaşma

Bir belgeselde izlemiştim. Ormana terk edilmiş çocuklar , bulunduklarında gözleri , kulakları yenmiş bir durumda , maymun gibi bedensel hareketler yapıyor,maymun gibi sesler çıkarıyordu. Ormana terk edilen çocukları bulan maymunlar ilk anın merakıyla  çocukları keşfederken (?)  talihsiz kazalar meydana geliyor daha sonra içgüdüsel bir şekilde  çocuklara sahip çıkıyor, onları büyütüyorlardı . Öğretmeni maymun olan insan, bir daha asla iflah olmuyor azıcık bir şey öğrense bile hayatının geri kalanını maymun olarak geçiriyordu.  

17 Eylül 2010 Cuma

Prag’da bir Tiyatro , AKM ve Emek Sineması

Prag’da eski şehrin meydanına  5 dakika uzakta  bir tiyatro var : “Estates Theatre” . Şehir haritasında  “Stavovské Divadlo” diye geçiyor.

O salonda Don Giovanni’yi seyrettiğimin ertesi günü tiyatroyu tanıtan bir tura katıldım. Binayı çatıdan bodruma gezdim. Üst kattaki Mozart salonunun penceresinden sokağa göz attım.  Gösteri salonuna  alıcı gözle bir daha baktım. Sahne altını inceledim , sofitaya göz gezdirdim.  Sokağın altından geçen tünelle  tiyatronun bağlandığı ve kullandığı eski bir konağı gezdim. Tesadüfen o sırada işçiler sahnede Don Giovanni  dekorunu söküp dışarıda bekleyen TIR’a taşıyorlardı. O gece bir başka salonda oynanacaktı Don Giovanni . Ertesi gün gene bu salona kurulacaktı dekor. Onların çektikleri ızdıraba tanık oldum.Meslek alışkanlığı ile zaten içeri girmeden önce binayı dışarıdan da incelemiştim.

Bina turunu tamamladıktan sonra beni gezdiren rehbere düşüncelerimi anlattım.

12 Eylül 2010 Pazar

Tiyatro ve Kestane Mevsimi

Oktay Akbal 1944 yılında yazdığı Önce Ekmekler Bozuldu isimli hikayesine şu cümlelerle başlar :
“Önce ekmekler bozuldu,sonra her şey.Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden ölüyor, öldürüyorlardı.”
Kitabın içine düştüğüm tarihe göre hikayeyi  70’li yıllarda okumuşum. Üniversitede öğrenciydim.

O yıllarda haşlama mısır  Temmuz’da , kestane Ekim’de çıkıyordu piyasaya. Mısırın da kestanenin de mevsimi vardı . Kısa kalır giderlerdi. Kendini özletirdi mısır da kestane de.
Kestane , bana, tiyatro mevsimini müjdelerdi  o yıllarda. Tiyatrolar, kestane mevsimiyle  perde açardı  yeni sezona.

4 Eylül 2010 Cumartesi

“TARİHE TANIK” TİRAT

(Yazan: Melih Anık)

 (Öfkeli , kinayeli, saldırgan, küstah, pervasız , çılgın ,terbiyesiz tonlarda okunabilir. Oyuncunun üzerinde tiratta ismi geçen karakterlerden toplama bir giysi vardır.Yer yer zırh parçaları görülür orasında burasında. Kafasında demir miğfer, maske düştü düşecek. Oyuncu , seyircide “Gerçek olamaz , düş ” hissi uyandırsa iyi olur.  Oyuncu , sahneye girerken “düşman”arıyor sanki.Elinde kırmızı renkli , plastik bir gürz vardır.Uzun uzun bakınır)

Kararı verdim, cezayı kestim . ASTIM , samimiyetsiz , riyakârı, bacaklarından.
Herşeyi bilmesem de olur . Bildiğim bana yeter ! Zaten gerçek, ÇIRIL ÇIPLAK gözümün önünde ! BEN ! Kör müyüm !?

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Aydın , Sanatçı , Tiyatrocu

Her aydın , sanatçı değildir ama her sanatçı “aydınlık” olmak zorundadır. (İstisnalar kaideyi bozmaz! İstisna gibi görünenler pek çok olsa da..) Kimi sanatçı “akıl” ile kimisi “gönül” gözü ile “görür”. İkisi ile birden “aydınlanan” ne kadar şanslıdır!

Sanat yaratma işidir , “Sanatçı”  yaratıcıdır . Yaratıcılık yalnız olmayı gerektirir . Yaratıcılık  “öncü ve önce” olmayı sağlar/gerektirir.

Kalabalıklar içinde herkesten “önce” ,  gür ve farklı “ses” veren  bir aydın , “Yalnız olmayı” mı  seçmiştir ? “Yalnız olmayı” seçmiş bir aydın , sanatçı sayılabilir mi ?

Sanatçının birilerinin suyuna gitme zorunluluğu  yoktur. İşi , inandığı “Hakikatı” seslendirmektir.(İnandığı hakikatın peşinde koşmaktır) Aydın , gerçek ve gerçekçi olmalıdır.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin Ardından

Değişik yazılarımda değindiğim konuları bir araya getirerek  17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin ardından bir değerlendirme yapmak için notlarımı topluyordum ki , Mimesis’ten Ayşan Sönmez ve Fırat Güllü’nün , Prof.Dr. Dikmen Gürün ve Leman Yılmaz ile yaptıkları bir söyleşi yayımlandı. (http://mimesis-dergi.org/?p=8584)

Festival hakkında “acı sözler” söylemiş biri olarak merakla beklediğim  bir söyleşi idi , yöneticilerinin dilinden festivalin arka yüzünü görme fırsatı verecekti  bana.

Gittiğim her gösteride ,  fuayede , salonda  Prof.Dr. Gürün’ün yorgun ama saygı duyduğum “duruş”unu gördüm.

Geçen sene, “2010 Avrupa Kültür Başkenti : İstanbul”  kapsamındaki tiyatrolar buluşması üzerine yazdığım bir yazıyla ilgili bir mesaj göndermiş  ve onun “yalnızlığını” dile getirmem karşısında “yalnız olmadığını , ekibine olan inancını ve güvenini” belirtmişti.
“2010 Avrupa Kültür Başkenti : İstanbul ” daki görevinden ayrılışının toplumca bu kadar kolaylıkla kabullenilişini halâ anlamış değilim.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

ÖKM (Öğrenci Kültür Merkezi) ve AKM (Atatürk Kültür Merkezi)’ni Kurtarmak

Bir süredir  İstanbul Üniversitesi  Öğrenci Kültür Merkezi ‘nin (İÜ ÖKM) kapatılması haberleri gündemde. Haber ve  yazıları , sanat ve tiyatro sitelerinden  takip ediyorum.

En son bir öğrencinin,tiyatro grubu üzerinden gönderdiği ,sanatseverlerden destek isteyen mesajını aldım , “şenlik” şeklinde geçecek ve “şarkılı türkülü” bir eylemi haber veriyor. (Biraz garipsedim ama gençlerin bir bildiği vardır. ) Bana gelen mesajda “ÖKM’yi kapattılar” diyordu. Önce anlamadım , kapatılan ne ?  Bina mı , faaliyetler mi ? 

Kendisine mesaj gönderdim ve  sorular sordum. Verdiği cevaptan , İÜ’nün kamuoyuna yaptığı duyuru ve  diğer okuduklarımdan çıkardığım özet aşağıda :

10 Ağustos 2010 Salı

Bir Söyleşi Üzerine Düşünceler - “Muhafazakârlığın Sanatta Yeri Yok” (mu?)

Levent Üzümcü  , Sol Haber portalinde yayımlanan (Mimesis-2 Temmuz 2010 http://mimesis-dergi.org/?p=9339) “Muhafazakârlığın Sanatta Yeri Yok” başlıklı söyleşisinde demiş ki :

“Yok öyle bir şey. Necip Fazıl da oynandı. Hatta ben oynadım Bir Adam Yaratmak oyununda. Hiç de abartıldığı gibi bir İslamcı oyun değildir. Ancak şunu da söylemek istiyorum. Sanat özünde anarşisttir. Bir takım konservatif eğilimli siyasi görüşlerin, bir takım gerici siyasi görüşlerin, sanatın birçok dalında, özellikle tiyatro edebiyatında, dünya çapında eserler verebilmeleri mümkün değildir. Tiyatro sanatına çok yabancı bir takım siyasi görüşlerin, neden tiyatro sanatında iyi eserler üretemediğinin en bariz açıklaması budur. Çünkü ellerinde tiyatro yapacak elemanları yoktur, ellerinde tiyatro sanatı yazacak birikimleri dünya görüşleri yoktur. Son zamanlarda böyle bir tartışma var, muhafazakârlar niye kendi sanatlarını yaratmıyorlar diye. Sanat özünde anarşisttir, muhafazakâr değildir, zaten yaratamazlar. Bugün herhangi bir ödenekli tiyatroda siyasilerin baskısının olması normaldir, çünkü parayı onlar vermektedir. Ama ellerindeki materyal, kendi siyasi görüşleri her neyse onu savunacak materyal, sanatta kapı bulmaz” 

4 Ağustos 2010 Çarşamba

"Oyuncu"nun Sesi Kimindir ?

Zihnimizde yer etmiş replikler vardır.
Benim ilk aklıma gelen “Ölüyorum Horatio…Zehirin kuvveti can bırakmadı bende” dir.
Rumeli Hisarı’ndaki yaz gösterileri sırasında seyrettiğim  Hamlet’tendir  bu sözler. Benim için bu repliği önemli kılan, Kerim Afşar’ın sesinden duymuş olmamdır. Bu replikle, diapozondan ses almış gibi  Hamlet’in tiratları bir bir geçer  zihnimden, Kerim Afşar’ın sesiyle.
……..
Aklınızdan geçirin . Sizin de mutlaka unutamadığınız tiyatral sesler vardır.
Bir oyunda ya da bir filmde duymuşsunuzdur .
Kimi zaman bir kral, soytarı , tiran, şarlatan, sultan, kahraman, paşa , korkak, cesur , haindir.
Kimi zaman yüreği yanık bir anne, aldatan bir koca, yetim bir çocuktur.
Bazen sevilir , acınır  ; bazen nefret edilir ; bazen  gülünür , ağlanır o seslerle.

30 Temmuz 2010 Cuma

“Kadıköy Belediyesi Tiyatro Festivali”nden Tiyatronun Görünüşü

Ali Erdoğan, Özgürlük Parkı'nda gerçekleştirilecek olan Kadıköy Tiyatro Festivali'ne katılım için yaptığı müracaat kabul edilmeyince “Emeğime Biraz Saygı İstiyorum” başlıklı bir yazı yazmış. (www.tiyatrodunyasi.com) Yazısında “gerekçesiz ve kritersiz” bir seçimin ehil olmayanlar tarafından yapıldığını belirterek isyanını dile getirmiş.   Yapılanın emeğinin göz ardı edilmesi olduğunu belirtmiş. Belediyenin sosyal demokrat olduğunu ima ederek tiyatro emekçisinin emeğine saygı gösterilmemiş olmasını da vurgulamış.

Sanki  böyle bir fırsatı bekliyorlarmış  gibi kendi yaşadıkları örneklerden yola çıkarak, öncelikleri kendi dertlerini anlatmak olan kişiler de  destek veren(?) yorumlarını göndermişler.  Ali Erdoğan’a kişisel olarak saldıran yorumların ise bence önemi yok.

23 Temmuz 2010 Cuma

Nedim Saban ve Tuncay Özinel Mahkemelik Olmuşlar , Haberiniz Var mı ?

Kasım 2009 da Nedim Saban ve Tuncay Özinel arasında yaşanan polemik her iki tarafın birbiri aleyhine dava açması ile bir hukuk sorunu haline gelmiş .

Bizler ilham verici, yaratıcı, besleyici bir polemik beklerken karşımıza çıkandan bir an önce kurtulma telaşı içindeyken , taraflar yaptıklarından pek mutlu olmuşlar ki onu bir de mahkeme ilamına bağlayarak tarihe "çakmak" istemişler.

Yaşananları ,sınırlı sayıda kişi arasında gündem oluşturmuş bir olayı bu yolla "büyütme" gayreti olarak algıladım ilk anda. Ama sonra farkettim ki taraflar kararlı . Olay sanatçı duyarlılığının sınırları dışına taşmış. "Tiyatro sanatını zedeler düşüncesi" unutulmuş.

Tuncay Özinel’in dava açtığını öğrenir öğrenmez kendisine mesaj attım , davayı çekmesini rica ettim.  Nedim Saban’ın da dava açtığını sonradan öğrendim. Ona da mesaj attım.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

“Tatil Üçlemesi”nden “Eleştiri Üçlemesi”ne - Tiyatroda Yazarın ve Metnin Değerlendirilmesi

29-30 Mayıs 2010 tarihlerinde 17. İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında ,Piccolo Teatro ve Teatri Uniti’nin ortak yapımı , Carlo Goldoni’den Tatil Üçlemesi ismi ile sahnelenen oyun ile ilgili 3 eleştiri okudum.

1-Özgür Eren - “Bir Metafor Olarak Tatil Üçlemesi” (3 Haziran 2010-Mimesis)
2- Üstün Akmen - “Bu Örnek Carlo Goldoni’yi temsil eder mi? Tatil Üçlemesi”(6 Temmuz 2010-Evrensel-Mimesis)
3-Levent Mertoğlu - “Yazarın Temsil Edilirliği ve Oyunun Sürükleyiciliği” (9 Temmuz 2010-Mimesis)

Yazılar , önemli bulduğum bir konu üzerindeki tespitleri ile sanırım pek çok kişinin de zihninde olan sorulara cevap  oluşturur  gibiydi ve yararlı bir tartışma ortamını besliyordu.

Bu yazının amacı , 3 eleştiri kapsamında   “yazarın ve metnin değerlendirilmesi” üzerine görüşleri özetlemek ve  düşüncelerimi paylaşmaktır. Tartışmaya katkıda bulunursa sevinirim.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Çocuklarda Sanat Eğitimi 2 ( Koroporte’nin Peer Gynt’ü için Yazılan Yazıya Gelen Yorumlar Üzerine)

Eşimle birlikte , Koroporte’nin  müzikli çocuk oyunu hakkında “İş Sanat’daki Çocuk(?) Oyunu : “Ben Kimim? Peer Gynt” - Çocuklarda Sanat Eğitimi” başlıklı bir yazı yazdık.

Yazı , yayımlandığı Mimesis’in sayfasında (http://mimesis-dergi.org/ ) “yorumlan”dı.  Yorumların çoğu Koroporte gurubu ile “bir türlü”  ilişkisi olanlardan gelmiş. Yazıya 11 yaşında bir çocuğumuz da görüşlerini yazmış.  Bu herhalde tiyatro tarihimizde bir “ilk”tir.

Yorumların hangi duygu ve düşüncelerle yazıldığı üzerinde durmak istemiyorum. Hiç kimsenin “kullanılmamış” olduğunu varsayıyorum. (Özellikle de çocuklarımızın!) Aksi halde , yazdıklarımızın kanıtı gibi bir durumun ortaya çıkmasından  korkarım. Bu ise hepimizi incitir. O nedenle yorumları “deşmeden” salt yazılanlar üzerinden düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Şeyh Bedrettin Destanı , Vera’nın Şoförü ve Mustafa Ata

Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda  Şeyh Bedrettin Destanı isimli derleme oyunu hazırladığım ve yönettiğim zaman 24 yaşında idim.
Oyunun görselliğini sağlayan ögeler :  sofitadan düşen renkli saten bezler,  arkadaki düz platforma bağlanan iki yandaki  eğimli platformlar, tam sahne ortasında  yukardan sarkan yağlı bir kement, seyirci arkasına yerleştirilmiş timpani idi.
Sahnenin duygusal yapısına göre saten bezlerin renkleri değişiyor ve işi biten saten bez, sahne sonunda dalgalanarak sahne üzerine düşüyordu.
Oyun sonunda Şeyh Bedrettin eğik platformdan düz platformun ve sahnenin tam ortasındaki sofitadan inen yağlı kemendin önüne geri  adımlar  atarak kendi ayakları ile geliyordu. Geri adımlarla zaman ile ilgili bir çağrışım yapmak istemiştim. Devran dönecek ve her şey yeniden yazılacaktı.Bir anlamda tarihin tekerrürüne yapılan bir gönderme idi.  Bedrettin’i ancak Bedrettin öldürebilirdi.
Börklüce ve Torlak , köylerden insan toplamaya çıktıklarında , timpaninin gittikçe artan vuruşları ile seyirci arkasından bağırarak sahneye çıkıyorlardı. 

28 Haziran 2010 Pazartesi

Tiyatrocu, Bestekâr Sadeddin Kaynak’tan Ne Öğrenebilir ?

Türk Sanat Müziğinin büyük bestekârlarından Sadeddin Kaynak  1961 yılında vefat etti.
Yüzlerce eserin bestekârı  Kaynak , özellikle Mısır kökenli filmlere hazırladığı Türkçe şarkılarla , tiyatrocularımız için ilham verici bir örnektir.

Mısır’da yapılan Harun Reşit isimli film için müziğin değiştirilip değiştirilmemesi konusunda çıkan anlaşmazlık , özgün müzikli nüsha yanında Türk Müziği besteleri ile hazırlanacak nüshanın ayni anda halka gösterilmeye karar verilmesi ile çözülmüş.
Beyoğlu’nda ayni anda vizyona giren filmlerden  Türk Müziği besteli  şarkıları olan , Arap müzikli olanının 3 katı hasılat yapınca yeni bir yol açılmış ve Kaynak yaklaşık 80 filme 800’e yakın beste yapmış. O filmleri “yerli”leştirmiş.(Uyarlamış bir anlamda.)

21 Haziran 2010 Pazartesi

Sutra ve “Yeni” Oryantalizm

Aslında Sutra ile ilgili bir yazı planlamıyordum.
Bloglardan birinde önüme çıkan:
“Çıkışta kulak misafiri olduğum bir seyircimizin küçümseyerek söylediği en son şeydi "sutra": akrobasi gösterisi !  1500 yıllık bir manastırın ve yüzyıllardan günümüze damıtılarak gelmiş bir düşünce/inanç geleneğinin ve felsefenin meditasyona dönüşmüş şekliydi "sutra"da rahiplerin yaptıkları hareketler” cümlelerinde özetlenen görüşler , farklı yazılarda benzer şekilde karşıma çıkınca ; ve bu yorumun  pek çok kişi  tarafından paylaşıldığını görünce bu yazıyı yazdım.

Kendim de doğu inançlarına ilgi duyduğum ve anlamaya çalıştığım, üzerine çok okuduğum için bir batılı(!) tarafından yapılmış olan yukarıdaki tespite dikkatle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü doğru gibi görünüyor ama içinde bir “labirent” barındırıyor.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Talimhane Tiyatrosu / Akbank Sanat - Piyano(la) : “Çehov Kolajı” ve İKSV’ye Sorular….

70’li yılları hatırladım .  İstanbul’daki  Tiyatro kadroları “dev” isimlerden oluşuyordu. O zamanlar sahnede görünen oyuncunun alkışlanması  adeti yaygın değildi . Ama oyuncu sahnede görününce salondaki  “dalgalanma” o alkıştan daha samimi idi.
 İKSV’nin Festival broşüründeki “Aralarında Tilbe Saran , Cüneyt Türel , Esra Bezen Bilgin ve Serhat Tutumluer’in yer aldığı zengin oyuncu kadrosuyla  Piyano , Cem Mansur’un müzikal direktörlüğüyle izleyicisiyle buluşuyor” ifadesini görünce karar verdim.
Son zamanlarda en ufak rolün bile bir büyük oyuncu tarafından oynandığı bir oyun seyretmeyi özlemiştim.  Piyano, bu beklentimin bir yere kadar karşılanabileceği  bir oyun olarak hayallerimi süsledi.
Tilbe Saran , Cüneyt Türel , Mehmet Birkiye, Serhat Tutumluer, Murat Karasu, Sükan Kahraman’ı ayni sahnede görmek hiç de yabana atılacak bir şans değil .
Güliz Gençoğlu,  Murat Garipağaoğlu, Deniz Celiloğlu, Bekir Çiçekdemir, Özer Arslan…
Ve   sahnedeki  ışığı ile  pek çok deneyimli oyuncuya fark atacak kadar etkileyici  Esra Bezen Bilgin…
Ve de “Müzik Direktörü” , Cem Mansur…
Hepsi ,  hem de bir Çehov oyununda bir arada..
Tiyatrosever için bir şans değil midir ?
Hem Akbank Sanat hem de İKSV  “taahhüt etmişse”…

10 Haziran 2010 Perşembe

“Hamam”da Fırtına (Shakespeare) - Tiyatro Grup

Fırtına , Shakespeare’in (1564-1616) sahneye veda oyunu değil . 1611 tarihli bu oyundan sonra 3 oyunda daha isminin geçtiği belirtiliyor. Ama oyun, Prospero’nun -veda ediş gibi- şu “konuşma”sı ile bitiyor (Bu satırları bana daha anlamlı gelen ve Haldun Derin tarafından yapılan 1944 çevirisinden aldım) (Özellikle “tirat” demiyorum)

“EPİLOG - Son Söz

Prospero : Olanlar oldu artık. Kendi kuvvetimle kaldım. O da devede kulak. Beni burada alıkoymak yahut da Napoli’ye yollamak mürüvvetinize bağlı. Dukalığımı geri aldım , suçluyu bağışladım. Bu çıplak adada büyülenip kalmayayım. Gönül almasını bilen ellerinizle bağlarımı çözün. İltifat saçan sesleriniz, yelkenlerimi doldursun. O zaman tasarladığım oldu demektir. Kaygım , sizleri memnun etmekti yalnız. Perilerimle sanatımla bunu başaramadımsa sonum hayal kırıklığıdır. Olmazsa yalvarıp yakarıp işin içinden çıkayım. Dua öyle tesellidir ki rahmetin bile gönlünü eder,her kusuru affettirir. Sizler kendi suçlarınız için nasıl mağfiret umuyorsanız beni de bağışlayın , günahlarımdan sıyrılayım.”

7 Haziran 2010 Pazartesi

Ders gibi Goldoni Sahnelemesi : Tatil Üçlemesi - Teatri Uniti ve Piccolo Teatro di Milano

17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin programında 2 gün yer alan Goldoni’nin Tatil Üçlemesi’nin ilk akşamki gösterisinde , anons yapıldığı için öndeki yerleri “doldurduk”. Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde merdiven önündeki “prestij” bölümü yarı yarıya “boş” olunca biz de 2.sıraya terfi ettik!

Yaklaşık 175 dakika süren oyunun ilk yarısında yanımızda oturan tv dizisi oyuncularını ikinci yarıda yanımızda bulamadık . Sanırım çok önde oldukları için arkaya gittiler (?) Oyunu(dersi) yarıda bırakmış olacak değiller ya !

Oyun ile ilgili düşüncelerimin özeti şu : “Ders gibi Goldoni sahnelemesi ”

3 Haziran 2010 Perşembe

Tadashi Suzuki’nin Elektra’sının Düşün-dürttüğü

17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahneye çıkan Suzuki’nin Elektra’sını beğendim.

Bu giriş cümlesi yazının tümünden “çıkarılabilecek” yanlış okumaların önünü kesmek içindir.

Ülkemizde üzerine yazılmış makalesi , araştırması , söyleşisi “az” ; “uzman”ı ve “beğenen”i ÇOK olan Tadashi Suzuki hakkında “haddimi aşarak”(kime göre?) belirteceğim görüşler üzerine fikir beyan edeceklere önceden haber vermek gerekiyor.

Sanırım beğenenler, beğenmeyen biri çıkıp düşüncelerini yazdığında bunu kendilerine “hakaret” olarak algılıyorlar. “Benim beğendiğimi nasıl beğenmezsin !” durumu ortaya çıkıyor.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Calvino’nun Vikont’u “İkiye Bölünen Seyirci ” Arasında ! – ( Altıdan Sonra Tiyatro)

SEYİRCİ :

"Ay bölünür , Kızıldeniz bölünür ama insan bölünür mü hiç !

Sahnede kadın “bölünür” , “İllüzyon”dur .

Hayattaki “bölünme” , “esas”tır :

İktidar ile muhalefet , kazanan ile kaybeden , sağ ile sol , zengin ile fakir, hasta ile sağlıklı ,anne ile baba ,anne ile eş ,ben ve öteki , ak kara , gece gündüz, aydınlık karanlık,hayal ile gerçek, iyi kötü .....

Ya o ya bu.

 “İki-lem” içi /n/m/ de hayat !

27 Mayıs 2010 Perşembe

“Tezgâh”lı bir Romandan Uyarlama : Malafa (Hakan Günday) ve DOT (-Festivalde)

Bir süredir oyunlarını “kitaptan” okuduğum (belki de bu nedenle seyretme arzusu duymadığım) ama başarılarını ve giderek artan hayranlarını medyadan izlediğim DOT’un 17.Uluslararası İstanbul Festival’i için hazırladığı oyun, Malafa , seyirci ile buluşmadan ilgi uyandırdı.

Hakan Günday’ın ayni isimli romanından kendisi tarafından oyunlaştırılan Malafa , öncelikle bir uyarlama olması nedeniyle ilgimi çekti. Ayrıca, Malafa’nın  DOT’un kuruluşundan bu yana sahnesine çıkardığı ikinci yerli oyun olması da bana ilginç geldi .

Bu arada romanı okumuş olduğumdan , “oyun” halini görmeden , Malafa hakkında düşüncelerimi paylaşmak istedim.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Münchner Kammerspiele - Dava - Kafka- 17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali

Dava deyince, -romanı okumuş olsun olmasın- çoğunun aklına gizemli bir kuruluş tarafından sabah sabah neden tutuklandığını bilmeyen Joseph K.’nın yaşadığı kâbus gelir .

3 saatlik oyunun bu hali , "kâbus" olmuş gerçekten. Oyun , bu anlamda hedefe ulaşıyor.

Düz okunsa 4-5 saat sürecek roman  , sahnede ara ve “atraksiyonlarla” 3 saat sürdü. Demek ki bazı sayfaları “atladılar” diye düşündüm !

16 Mayıs 2010 Pazar

“Dilekçede ne Yazıyor?” ve Türkiye’de Tiyatro Gerçeği Üzerine (Titus Andronicus'dan bir Sahnenin Yorumu)

Titus Andronicus’un bir sahnesi şöyle:

“TİTUS
(Sahneye bir soytarı gelir,elinde sepet içinde iki güvercin vardır)
İşte haberci-göklerden haberci geldi. Marcus,posta geldi sanırım.Efendi! Ne haber? Mektup getirdin mi bana?Adalete kavuşacak mıyım?Jüpiter ne diyor bu işe?
SOYTARI
Ya! Darağacı kuranları mı sorarsınız?Derler ki indirmişler yağlı ilmikten.Çünkü idam haftaya ertelenmiş.
TİTUS
Ama Jüpiter ne dedi,diye sordum ben sana.
SOYTARI
Ah efendim kimdir Jüpiter bilmiyorum.Onunla hiç kadeh tokuşturmadık.
TİTUS
Haydi efendi sen bir taşıyıcı değil misin?
SOYTARI
Tamam efendim.Sadece güvercinlerimin taşıyıcısıyım.

13 Mayıs 2010 Perşembe

20 yıl Sonra Ortaya Çıkan “Maganda” : Semaver’deki Titus Andronicus (Shakespeare ?)

Öncesi Kyd, Marlowe, Peele, Ovid, Horace, Selimus,
                                               Philomel, Procne, Tereus…
Sonrası Kral Lear, Makbet, Hamlet, Atinalı Timon..
Hal bırakmadı bende “Maganda” Titus Andronicus…

“Hem canım ne gerek var..
Bizim halk küfredersen güler.
'İt' dese ağası, şenlenir,
     'Eşek sıpası'nı övgü zanneder.
Aklı iki bacak arasında..
Ne anlayacak zaten , aslını oynasak da ”

11 Mayıs 2010 Salı

Sadri Alışık Kültür Merkezi’ne Açık Mektup

Sadri Alışık Kültür Merkezi , bir açıklama yayımladı.(Bknz: İlgi)

“Ankara’da sahnelenen ve Anadolu’nun dört bir köşesinden Ankara’ya gelerek perde açan tiyatro topluluklarında emek veren sanatçıları yüreklendirmeyi ve ödüllendirmeyi amaçlayan” “1. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri”nin verileceğini bildirdi.

Bu yıl 15. si düzenlenen “Sadri Alışık Tiyatro Oyuncu Ödülleri”nin İstanbul jürisinin başkanı olan ve ödüllerin Ankara ayağıyla eşgüdümü sağlayan Üstün Akmen, “Bu ödüllerle, Anadolu tiyatrolarını da ödüllendirmek, dolayısıyla ödül mekanizmasını İstanbul’un tekelinden kurtarmak adına Türkiye’de bir ilk gerçekleşiyor” demiş ve “Seçici Kurul’un, turneler düzenleyerek Anadolu’yu büyük bir özveriyle dolaşmaları yanı sıra, duru ve düzeyli oyunlar sahneledikleri ; Anadolu insanına doğru tiyatro örnekleri sergiledikleri gerekçeleriyle Samsun Sanat Tiyatrosu’nun da Seçici Kurul Özel Ödülü’ne değer görüldüğünü” açıklamış.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

İş Sanat’daki Çocuk(?) Oyunu : “Ben Kimim? Peer Gynt” - Çocuklarda Sanat Eğitimi

Bu yazı daha çok yaşananlara dayanmaktadır ve geçmiş tecrübelerin paylaşılması için yazılmıştır.
Bu yazının altında iki imza vardır. Biri bu blogun yazarı olarak bana aittir. Diğeri ise eşime..

Biz , oyunlarda daha oyun sürerken sessiz işaretlerle düşüncelerimizi paylaşırız. Alkışlar başlarken de oyunu “didiklemeye” başlamışızdır. Bu, yazı, ortaya çıkana kadar devam eden bir süreçtir. Bunda sahnede(büo) tanışmış olmamızdan gelen alışkanlığın da önemli bir payı vardır.

Koroporte , Semaver Kumpanya , Çıplak Ayaklar Kumpanyası, İstanbul Klarnet Korosu’nun katılımıyla gerçekleştirilen “Ben Kimim? Peer Gynt”ü izledikten sonraki düşüncelerimizi ben özetledim.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

KAST’da (Kadıköy Sanat Tiyatrosu) 3’-15’ Kısa Oyunlar Festivali

İBB Şehir Tiyatroları-Genç Tiyatro , Kast (Kadıköy Sanat tiyatrosu) ve Kumbaracı50’nin işbirliği ile hazırlanıp sunulan Kısa Oyunlar Festivali’nin son gösterisini , KAST’ın Kadıköy’deki salonunda izledim.

Festivalin program dergisinde 14 oyun tanıtılmış olmasına rağmen o akşam 12 oyun sunuldu . Benim seyrettiğim akşamın programında sahne almayan iki topluluk daha önceki iki gösteride varmış.

KAST’ın Kadıköy’deki salonu son “yer”ine kadar dolu idi . Koltuklar dolunca ,insanlar “yer”lerde oturdular.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Peru- Cuzco Resim Okulu ve Sanatın Gücü


Peru’nun başkenti , ”Krallar Şehri” Lima’dan 1650 km uzakta İnka Krallığının başkenti olan Cuzco , uçakla 1 saat.

1 saat içinde deniz seviyesinden 3416 metre yüksekliğe çıkınca yaşadığınız baş dönmesi , Cuzco’ya 3-4 saat mesafedeki “Kayıp şehir” Machu Picchu’ya varınca başka türlü bir şekil alıyor.

Amacım gezi anlatmak değil . Amacım başka.Bu yazıdaki “baş döndürücü”lüğün kaynağı başka.

18 Nisan 2010 Pazar

Tiyatroda Oyun Seçimi ve Anlamı Üzerine bir Deneme….

TEB Oyun Dergisi’nin Kış 2010 sayısında “Dramaturg Kimdir”i yazan Selen Korad Birkiye demiş ki:

“2009-2010 tiyatro sezonu için şöyle bir yol izledik: DT genel müdürlüğünün belirlediği “60 yılında 60 hiç oynanamamış yerli oyun” üst başlığı altında İstanbul DT sanat yönetmeni Şakir Gürzumar’la “Cumhuriyet’in Kırılma Noktaları” temalı bir konsept belirledik ve seçtiğimiz ilk tur oyunlarında iki noktaya dikkat ettik. Birincisi Cumhuriyet tarihinin son 10 yıl içinde yazılan oyunlarda yorumlanması ve yazarların bu yüzleşmeyi ne tür bir bakışla yaptığının ortaya çıkarılmasıydı. İkincisiyse Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Lozan’dan başlayarak (M.Baydur,Lozan), mübadele(Meltem Yıldırım , Fesleğen Çıkmazı),6-7 Eylül olayları(G.Dilmen,Kuzguncuk Türküsü), 1980 darbesine giden süreçten izdüşümler(B.Güçbilmez,Kül Bellek),AB süreci ve bünyesi: Batılılaşmayı reddeden bir erkek toplum olarak azgelişmişlik(Kod adı Kongo),eski solcuların yeni neoliberallere dönüşmesi ve erkek kadın ilişkisi(B.Ak,İki Çarpı İki) üzerinde bir yakın tarih yüzleşmesi  üzerinde durduk.İkinci turdaysa çoğunluğu yabancı oyunlar vasıtasıyla,gerçeklerden kaçarak içine kapanan,ama bir taraftan da sömürüsüne devam eden burjuvanın yok oluşu(B.Vian,İmparatorluk Kuranlar),medeni görünüşümüzün arkasına sakladığımız ,ama ilk fırsatta bizi ele geçirmeye çalışan şiddet(Y.Reza, Vahşet Tanrısı),sırf etnik kimliği yüzünden yok edilen milyonlarca insan(G.Tabori,Annemin Cesareti),törelerin yarattığı zulüm ve tragedya(T.Özakman,Töre),başkalarının çıkar hesapları üzerinden savaş alanında canını veren askerlerin isyanı(I.Shaw,Ölüleri Gömün) öne çıktı. ”

16 Nisan 2010 Cuma

17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Üzerine Düşünceler

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, 1989'dan bu yana  düzenlenmekte. 2001 yılına dek her yıl yapılan festival, bu yıldan itibaren iki yılda bir düzenlenmeye başlandı. Bu sene 17.si düzenleniyor.
Dünyanın çeşitli bölgelerinden tiyatro toplulukları katılıyor diye tanıtılan festival, bu yıl Japonya, Almanya, İtalya, İngiltere, Belçika, Hollanda ve Avusturya’ya “selam ediyor”. Yani Japonya’yı hariç tutarsak Avrupa’ya ulaşabilmiş. Japonya ise Türkiye’de Japon yılı olması nedeniyle programda yer alıyor olmalı.

13 Nisan 2010 Salı

Leyla’nın Evi “Tiyatro”laşırken…..

TİYATROKARE, Zülfü Livaneli’nin “Leyla’nın Evi” romanını oyunlaştırma projesini bir tanıtım kokteylinde duyurdu. Bu kokteyle oyunun dramaturgu kimliğiyle katılan Ömer Faruk Kurhan, oyun projesi ile ilgili soru sorulmadığını belirterek “Soru sorulmamasının rahatlamaya yol açmak gibi bir etkisi var. Bununla birlikte, sahneleme öncesi bir oyun projesi tanıtımının eleştiri, tartışma düzlemine taşınması mümkün” diye yazmış.

8 Nisan 2010 Perşembe

2010 Tiyatro Ödülleri - “Dar Alanda Paslaşmalar” - "Meçhul Tiyatrocu Ödülü"

Sezon boyunca yazdığım yazılardan yaptığım alıntılar aşağıda :

Peer Gynt
Herşeye rağmen , Oyunbaz’ın Peer Gynt’ü, içinde bulunduğumuz tiyatro aleminde nice ödenekli tiyatronun yapamadığını yaptığı için alkışı hak eden bir çalışma.
http://melihanik.blogspot.com/2010/04/bir-tiyatro-hikayesi-ve-oyunbazn-peer.html

İntiharın Genel Provası
Hatta yılın önemli bir sanat olayı bence.
Kılıç’ın oyunculuk başarısına şaşırdım.
http://melihanik.blogspot.com/2010/02/ibb-sehir-tiyatrosu-intiharn-genel.html

2 Nisan 2010 Cuma

Yiğit Sertdemir’den bir Çığlık : Fail-i Müşterek

ve aç çocukların dargın yüzlerine benzeyen elleriniz
“Fail-i malũmken, meçhul edilen olaylar yaşanırken biz neredeydik?”
Gözümüzün önünde oynanan bir oyun “seyrediyoruz” “müşterek”en..
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz
Deri Ceket , 444, OBEB , Kapıların Dışında , Mefisto , Fail-i Müşterek , İkiye Bölünen Vikont ve Kumbaracı50..
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor
Bir oyuncu kaç hayat taşıyabilir içinde ayni anda ?
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız
Zor bir iş ama umutlu . Oyun sezon bitmeden sahnelenmeli.
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz
Geceler uzun , sabahlara kadar...”Fail-i meçhule gitti…Gelecek”
3 maymunu oynayanlar, balık hafızalar , sahte kahramanlar farkında mısınız ? “Sen bu kavgada /bir nokta bile değil/bir küçük eğri virgül/bir zavallı vesilesin”
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi
Bir gün kaynar sular dökülüyor ... İçindekiler tarafından kazan devrilmiş gibi.
ellerin gibi tez kandırılır,kolay atlatılırsın
“Hava kurşun gibi ağır”
“Alnı yukarda/kırmızı boyun atkısı rüzgârda,yürüyor”
Sonunda….. Fail-i Müşterek !
Parçaları güzel bir “patchwork”.. İç acıtan sahneler…. İyi bir belgesel…. Yaşayan hatırlayacak , yaşamamış anlayacak.
ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey
Çocuk sorar : “Dünyada ne kadar öksüz-yetim çocuk var?” “Doğru rakamı bilmeye gerek yok , doğru anlayın!”
herkes yalan söylüyorsa
Çığlığı dinleyin ! Doğru anlayın! Öfke sıkışmış bir yerlerde . Ama tiyatro kurtaracak yine!
elleriniz balçık gibi itaatlı
Fail-i müşterek'i olun Fail-i Müşterek’in…
elleriniz karanlık gibi kör
Oynandıkça Fail-i Müşterek Filifu......
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun
Yalanı umarsız taşıyan eller.Fail-i Müşterek'in “yüzü” olan eller.
elleriniz isyan etmesin diyedir / bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.
“Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum”

Sevgililer gibi tutalım birbirimizin ellerini…
”Göğe bakalım!”

Melih Anık

Şiirler-Nazım Hikmet (Ellerinize ve Yalana Dair-Provokatör-Yürüyen Adam-Kerem Gibi); Turgut Uyar(Göğe Bakma Durağı)

1 Nisan 2010 Perşembe

Bir Tiyatro Hikâyesi ve Oyunbaz’ın Peer Gynt’ü………

Bu uzun bir yazı . Sonuçlarla ilgilenenler için baştan ‘Son’u vermek istedim:
SonuçHerşeye rağmen , Oyunbaz’ın Peer Gynt’ü, içinde bulunduğumuz tiyatro aleminde nice ödenekli tiyatronun yapamadığını yaptığı için alkışı hak eden bir çalışma.
Niyet ve hedeflerini hissettiğim ve doğru bulduğum Oyunbaz’ın , önlerindeki umutlu ama “taşlı” yolu “parçalanmadan” yürümelerini dilerim.
Şimdi “uzun” yazı :
Oyunu yöneten Abdullah Cabaluz ile oyun öncesi tanıştım. Gitmeden önce internet sayfalarından grup hakkında bilgi edinmiştim ama onun samimi tiyatro heyecanı beni hem etkiledi hem de çok gerilere götürdü.

29 Mart 2010 Pazartesi

Nedim Saban’ın Mesajı ve Tiyatrocunun “Ruh” hali….

Nedim Saban, başka bir konu ile başlayan yazışmamızda gene esastan koptu ve “son darbe”yi aklınca şu cümle ile vurmak(?) istedi :
Yılın tartışmasız en iyi oyunlarından Profesyoneldeki Bülent Emin Yarar'ı utanmadan televizyondaki rolüyle değerlendirerek hepimizin alay konusu olan sevgili Melih Anık, siz en fazla profesyonel bir televizyon izleyicisi olabilirsiniz. Bundan böyle maillerinizi zaplıyorum.”
Nedim Saban ,27 Mart 2010 Dünya Tiyatrolar gününde bir tv’den diğerine koşuştururken mesajlarıma cevap yetiştirmeye çalışıyordu.

25 Mart 2010 Perşembe

“Ben Patronum” Diyen Mehmet Ergen’e Cevap : Köpürmeyin Sayın Ergen!

Sayın Mehmet Ergen,
Cevabınızın yayımlanmasından bu yana 5 gün geçti. Ben de özellikle bekledim. Umudum , özür dilemenizdi. Aşağıdaki cevabı üzülerek yayımlıyorum.
Gruplar
Ne tuhaf bir dünyada yaşıyoruz? Ergün Işıldar haklı olarak genel kanıya tercüman olan soruyu sordu : “Husumet mi var aralarında?” Beğenmediğinizi söylediğinizde akla hemen husumet geliyor. Yani beğenmediğinizi söylediniz mi sizi düşman sanıyorlar. Mehmet Ergen’e(hiç kimseye) düşmanlık hissetmiyorum.
Kendini “tiyatro koruyucusu” sayanlar var. Onlara göre beğenmemek , tiyatroyu sabote etmek anlamına geliyor,beğenmeyen bir anda “tiyatro düşmanı” sayılıyor . Savunma da hazır: ”Zaten seyirci gelmiyor, bir de kötü denirse hiç gelmeyecek…” Aslında seyircinin çoğu kendi başına karar verip yazılanları sonradan okuyor, bilmiyor musunuz ? Belki de eleştirilerin çoğu “reklam” sayıldığı içindir. Seyirci yönlendirilebilir mi Allahaşkına ! Bu nasıl bir vehimdir!

24 Mart 2010 Çarşamba

Ben Patronum - Yorumlara Cevaplar- 27 Mart 2010

Sayın Fuat Yucelen,
Yazımı okumaya değer bulduğunuz ve de düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.
Tiyatro eleştirisinde neler olması gerekenleri saymışsınız : Oyunun içeriği, bundan ne çıkarıldığı ve oyun kişileri ve aralarındaki karakterler anlatılmalı ; oyunu izlemeyenler için ön yargısız olmalı ; abes ve gereksiz karşılaştırma yapmamalı ; ilk oyununu yazanı yüreklendirmeli ; oyunu yapana teşekkür edilmeli ; bardağın dolu tarafından bahsedilmeli ; yukardakilerin farkında olan eleştiri yazmalı..

22 Mart 2010 Pazartesi

Sezonun En İddialı Yazısı : “Sezonun En İddialı Oyunu/ Erkan Küçük"

Erkan Küçük’ün Kül Bellek üzerine yazdığı yazının (http://www.tiyatronline.com/yelestri881.htm) ilk ve son paragrafları aşağıda:
“Beliz Güçbilmez'in yazıp Mahir Günşıray'ın yönettiği “Kül Bellek” adlı oyun İstanbul DT’ de sahnelenmeye devam ediyor. “Kül Bellek” aynen adı gibi metaforik derinliği olan ve izleyicisinden zihinsel anlamda katılım bekleyen bir oyun . Zira TV, dizi kültürüyle yoğrulmuş sıradan, sığ anlatılarla aklı yontulmuş apolitik çoğunluk açısından alımlanmasının zor olacağı söylenebilir.”
…………….
“ Beliz Güçbilmez'in zekice kurgulanmış derinliği olan politik sözünü sanatsal ve felsefi noktadan söyleyebilen bu oyunu Mahir Günşıray'ın başarılı rejisiyle mutlaka seyredin. Yaşadığımız gerçekliği birde bu perspektiften izleyin. Popüler kültürün yarattığı düşünce tembelliğimizin aşılmasında böyle sanatsal müdahalelere ihtiyaç var kanımca. “Kül Bellek” Sezonun iyi oyunlarından biri. “
Benim dikkatimi çeken ve yazara sormak istediğim hususlar da bu iki paragrafta :
…………..
Yazının sonunda “mutlaka seyredin” denmiş , başında ise “TV,dizi kültürüyle yoğrulmuş ve sığ anlatılarla aklı yontulmuşlar” için “alımlanması zor olacak”…
“Mutlaka seyretmesi” gereken “ yoğrulmamış ve yontulmamış”lardan olmalı mı deniyor yoksa “zor alımlayacaklar” da seyretsin mi ?
“Zor” da olsa seyretsinler ve de “Popüler kültürün yarattığı düşünce tembelliğini aşsınlar” mı deniyor yoksa?
Hadi seyrettiler diyelim. Bu tembellikle , “Zihinsel anlamda katılım” yapabilecekler mi?
Ya da yazar “zaten onlar beni okumaz ve bu dediğimi duymaz giderler ve alımlayamazlar” ama “sanatsal müdahale” yapılmış olur diye mi düşünüyor ?
O zaman “ ’çoğunluk’ yazarı okumuyor” çıkmaz mı ortaya?
Ama o “zor alımlayanlar” tesadüfen yazıyı okumuş ve de “zaten oyun bana göre değilmiş anlamazmışım gitmeyeyim” dese ve gitmese “Sanatsal müdahale” nasıl gerçekleşecek ?
O zaman “siz size”(ya da “biz bize”) kalınmayacak mı ?
Ayrıca onlar yazarın tarif ettiği gibi , kendilerini “biliyor”lar mı?
“Zihinsel anlamda katılamayacak” oldukları için “Zor alımlayacaklar” , yazarı okuyorlar mıdır acaba?
Yoksa bu tanımda yazarı okuyanlar (ve de yazar ) için bir övgü mü var?
Yoksa yapılan çok zekice bir “kışkırtma “mı ? Kimse kendisini “zor alımlayan” olarak tanımlamayacağına göre , ” Kül Bellek’de görüneyim” de “farkım anlaşılsın” diyecek ve de oyuna gelecek diye mi düşünüldü?
Ya da oyunu yazar gibi alımlamayanlar “TV, dizi kültürüyle yoğrulmuş sıradan, sığ anlatılarla aklı yontulmuş apolitik çoğunluk” kategorisine mi girer?
…………….
Alımlayabildiniz mi?

Melih Anık

Not:
Alımlamanıza yardım için : http://melihanik.blogspot.com/2010/01/ad-agr-gelmis-bir-oyun-kul-bellek.html

14 Mart 2010 Pazar

“Shakespeare Soap Musical” : Şekspir Müzikali 7 - Oyun Atölyesi

Bu yılın çok konuşulan oyunlarından birini , Şekspir Müzikali 7’yi İstinye- Enka Salonu’nda izledim.
Enka’lılara
Her şeyden önce Enka’lılara şunu hatırlatmak isterim ki oyun öncesi, salon kapısında ayakta ve havasız bir ortamda bekletilmek hiç de hoş değil. Eminim ki herkes iyiniyetli ama salondaki hazırlıkların da son ana bırakılmaması en azından seyircilere saygının bir gereğidir. Gerçi salon okul kompleksi içinde ama seyirciler öğrenci değil . Hatırda tutulmasında yarar var.
Ortada dolaşan fısıltı Haluk Bilginer’in salona geç geldiği ve o nedenle de hazırlıkların son ana kaldığı idi . Gecikmenin Bilginer’e bağlanmasını inandırıcı bulmadığımı belirtmek isterim. Birilerinin hatası en olmadık kişiye fatura edilebiliyor. Hiç değilse bir açıklama ile fısıltıları önleyin.
Özet Olarak “7”
Özet olarak şunu söyleyebilirim : William Shakespeare'ın 'Nasıl Hoşunuza Giderse' adlı oyunundaki bir tirattan esinlenen Şekspir Müzikali 7 , yoğun bir emeğin sonucu ortaya çıkarılmış bir gösteri . 8 kişilik canlı orkestrayı da dikkate alırsak hiçbir şeyin eksik kalmamasına fedakârane özen gösterilmiş .
7 Maddede “7”
1 - Sahne Tasarımı(Bengi Günay)
Oyun Atölyesi “sahne tasarımı” teriminin hem dekor ve hem de giysi tasarımı öğelerini içerdiğini belirtmiş.
Gösterinin en etkili ve başarılı yanı Sahne Tasarımı . Orkestra elemanlarının bir örnek ayakkabı ve giysilerinden başlayarak tüm giysiler , mekanın kullanılışı , giysilerle mekanda kullanılan tasarımların birlikteliği , 7 kutu , yansıtma perdesi , aksesuvarlar , renkler ve temizlik o kadar kusursuz bir bütün oluşturuyor ki ilk sahneden itibaren görsellik seyirciyi çarpıyor.
(Testosteron’dan sonra kalite yükselmiş)
(Asker sahnesindeki giysi daha ziyade bir ördek avcısı izlenimi bırakıyor. Baret kullanılması daha iyi olmaz mı diye düşündüm)
2 - Müzik (Tolga Çebi)
Müzikalin olmazı elbette müzik. Gösteri boyunca ara vermeden devamlı var olan müzik, kulaklara hoş gelen melodileri ile her müzik türünü sunuyor. Müzikteki bu çeşitleme , elinizde Haluk Bilginer gibi bir sanatçı varsa denenebilir ancak. Bilginer her tür müziğe can ve yorum katabilecek ülkemizdeki tek örnektir diye düşünüyorum. Onunla hoş anlar yaşanıyor.
3 - Haluk Bilginer
Bu gösteri , Haluk Bilginer için ,onun varlığına güvenilerek oluşturulmuş , sahnelenmiş . Onsuz tadı çok daha az (yok demek de mümkün) olurdu. Haluk Bilginer’in de rolü sevdiği ve kendine uygun düzeyde (“challenging”) bulduğu anlaşılıyor. Seyirci için bu düzeyde bir ustalığı seyretmek hoş ve gurur verici.
4 - Soykarılar(Evrim Alasya , Selen Öztürk , Zeynep Alkaya ,Tuğçe Karaoğlan)
Dört kadın oyuncu , yetenekleri, enerjileri , sempatileri ve de her sahnede belli olan çok emek koymuşlukları ile gösterinin parlayan ışıkları . Aralarındaki uyum birliği ve de seyirci ile iletişimleri mükemmel . Onlarsız bu gösteri tatsız olurdu.
Soytarı’nın bir iç muhalefet , paylaşımcı vb gibi kullanılması ve Soykarı’ya dönüşmesi hoş bir buluş. (Testosteron’un 7 soytarı ile oynanmasını bekliyorum ! )
5 - Hareket Düzenleme (Gizem Erdem) - Maske veTasvir Tasarımı(Özlem Karabay)
Kuşkusuz sahne hareketleri ve 7 çağı belirten tasarımların gösteriye katkısı çok büyük.
Sahne hareketlerinin sahnelerimizde göre göre alıştığımız (bıktığımız) hareketlerden olmayışı , oyuncuların yetenek sınırlarına kadar kullanılışı çok başarılı. Maske ve tasvirlerdeki zarafet ise gösterinin hedeflediği anlaşılan düzeye gelmesine katkı sağlıyor. Ayrıca gerek hareketlerde ve gerekse tasvirlerde geleneksel izlerin var olması çok da güzel.
6- Oyun Dergisi
Oyun dergisi (bir koleksiyoner olarak) örneğine az rastladığım bir doyuruculukta. Kendini anlatma ve seyirciyi bilgilendirme gayreti içinde ; başvurulan kaynaklara saygılı .Sunuşu olgun.. Bunu “Tiyatro Yöneticisi” olarak Kemal Aydoğan’daki değişmenin göstergesi olarak alıyorum.
7 - Kemal Aydoğan
Gösteriyi seyrederken , tüm bunları bir araya getiren Kemal Aydoğan’ın iyi yolda olduğuna dair olumlu bir izlenim edindim. Daha önceki oyunlarda sahneden dışarı “fışkıran” “ben” anlayışında “biz”e doğru bir yumuşama ; kendini topluluğun aklı sayma ve kanıtlama görüntüsünün değişmekte olduğunu hissettim.
Müzikal gibi farklı disiplinlerden ortaya çıkan bir gösteride genel çerçeveyi çizip bütüncül bir yaklaşımla çok fazla zigzaglar çizmeden , elindeki imkanları ve birikimini kullanarak kafasındakileri ve inandıklarını sahneye getirme çabasından anladığım da bu. Yani eldeki olanakları kullanarak değişik tatları birleştirip yeni bir yemeği yenecek kıvamda sofraya getirmek.
Rabelais ile Shakespeare’i sahnede buluşturmak da vurgulanması gereken bir yaratıcılık .
Oyunun metni anlamındaki kolajı da bir araya getiren (muhtemelen gösterinin fikir sahibi de) Kemal Aydoğan .
Shakespeare’in Şekspir yapılmasında korktuğumu yaşamadım .Bu değişikliğin ima ettiği bir “halk dalkavukluğu” sezmedim.
Kemal Aydoğan galiba “Yönetmen” şapkasının anlamını ve de değerini algılamakta.
Tüm bunlar “Genç Yönetmen KA”nın (Kemal Aydoğan’ın) olgunlaşmakta olduğunun göstergeleri.

AMA..
Şekspir Müzikali 7’yi seyrederken hep bir şeyler eksik , olmamış gibi geldi bana . Belki de doyurucu olmayan hikayesi buna sebep.
7 , mitolojik , tarihsel , dinsel anlamları olan bir sayıdır . Gösteriyi hazırlayanların bunu kullanma arzularının olmadığı görülmekte.
Erkeğin 7 çağını bulup çıkarmak Shakespeare’in köpüğü ile idare etmek gibi geliyor bana. Yüzyıllardır çeşitli şekillerde anlatılan ömrün çağları için ‘Shakespeare’ çok büyük gelmiş .(Shakespeare’de bir tirat , Oyun Atölyesi’nde bir oyun!) Şekspir Müzikali 7 , “büyük” bir ismin arkasına saklanmış gibi duran bir çalışma. Ve eldeki oyuncuya göre tasarlandığı için “erkekle” sınırlandırılmış. Onun için de insanın değil erkeğin çağları olmuş. “Oysa ki neler neler bulunmaz anlatacak ! Asıl iş edada”
Sahnede müzik, hareket, atlama, zıplama var ama oyunun “energia”sı yok. Akılda çalkantı yaratmıyor. Işıklı ama aydınlatmıyor. Renkli ama çoşturmuyor.
(Oyun sonu seyircilerden biri “Her şey güzel ama keşke Shakespeare’den bir oyun oynasalardı” dedi.)

Shakespeare’den esinlenilmiş ve toplanmış da olsa , en sondaki “sone” dışında varlığı tasvirlerde kalmış , anlamı ise hissedilmeyen Shakespeare’in , gösterinin odağına konulmasını doğru bulmadım . Shakespeare’i de içeren daha geniş bir tarama ile , yapılan kolaj da rahatlatılmış olurdu. Oysa Şekspir adı, sınırlama, zorlamalara neden olmuş. Sanki ille de Shakespeare’den alıntı yapılma zorunluluğu doğmuş .
Kolaj da bir derleme sayılabilir ama önerdiğim şekilde yapılan derlemede bütünsellik daha ziyade sağlanmış olurdu , anlatı ve anlaşılma kolaylaşırdı.

Hele bir de gösteriye Rabelais giydirmesi var ki o da yarım ! Gerçekte “Rabelais’nin altında ateşler yanmaktadır ha düştü ha düşecek.Oysa o güler de güler. Çünkü ”Gülme insana özgüdür”. Bu adam söylemek istediği yeniyi bir imge ve söz şaklabanlığına boğuyor ki okuyan kırılıyor gülmekten. Rebalais’nin kahkahası gür,renkli ve içi dolu ve anlamlıdır. Çünkü Rebalais’nin öğretisi sizi pek yüce kutsallıklara, şaşırtıcı gizemlere erdirecek hem dinimiz hem de kamusal ve özel yaşantımız bakımından.” (Eyüboğlu,Erhat,Günyol) Yani sıradan bir şaklabanlık değil Rabelais söylemi.
Şekspir Müzikali 7 de ne var ? "Güldürmüyor , erdirmiyor …" Zira içi “Rabelais doluluğu”nda değil .

Müzik fazla gelmiş . (“Müzik referans alınarak çalışılan bir oyun bu” Tolga Çebi) Oysa söz ile müziğin dengesi anlaşılma için önemli. Ayrıca da müzikte son 40 yılın bir özeti var gibi . (Her türden çalıyor! Tanıdık tınılar.) Müzik, 7 çağın belirginleştirilmesini sağlamıyor. Gösteriyi bütünlemiyor. Ses düzeyi sözü zaman zaman anlaşılmaz hale getiriyor, sözün değerini kaybettiriyor.
Müzik gösteriye değil Haluk Bilginer’in yeteneklerini sergilemesine daha çok önem vermiş gibi. Haluk Bilginer olmasa yavan kalırdı.

Shakespeare şiirleri ve sözlerinin müziklendirilmesi de zor bir iş. Besteleri anlamlandıran, Haluk Bilginer’in kişisel yeteneklerinden gelen renkli varyasyonlar .
Hayatta 7 çağın anlatıldığı bir gösteride, baştan sona, benzer müzik çağrışımları , tekrarlanmış motifleri ile müzik , gösterinin parlak tarafı ama yönlendiricisi değil.

Görsellik çok başarılı ama özü (Öz de teslim olmuş zaten!) tehdit ediyor. Bu içeriğin eksikliği nedeniyle, biçim ile içerik dengesinin tutturulamamış olmasından kaynaklanıyor.

Tüm bunlar iletiyi basite indirgemiş , gösteriyi toparlamak da Shakespeare’in son sahnedeki sonesinin(66.sone) etkileyici vuruşuna kalmış . Son sözler akılda kalır ama süreç içindeki önemli anları yok etmemek kaydıyla. Gösteri, “ 2 saat boşa geçti , hiç değilse giderken bir şeyler söyleyeyim de eksik kalmasın” telaşı ile o soneye tutunmuş sanki.

Gösterinin en başarılı sahnesi “Acıkan şehvet” sahnesi . Kendini hemen belli ediyor. Doğrusunu söylemem gerekirse oyunun içinde bu sahneyi destekleyen , tamamlayan bir başka sahne de yok. Nurhan Karadağ damgası çok açık ve “Yönetmen” olmak da öyle bir şey!
Gösteri çok uzun. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Arasız ve en fazla 1,5 saate düşürülmesi daha etkili olur diye düşünüyorum.

Gösteri , gözünüze patlatılan bir flaş etkisi yapıyor. Parlak bir ışık görüyorsunuz ama sonrası karanlık . Ne gördünüz net değil. Ne gösterilmek isteniyor? Şekspir Müzikali 7 , bugünün “yangın yeri”nde ne söylüyor ? Ya da söylediği söylemesi gereken mi ?

Sonuç da ister istemez :
“Biri der : insan ömrü /Avare bir yarıştır/ Devrini ölçsek eğer/ Belki de bir karıştır” oluyor.
(Nasıl Hoşunuza Giderse-Halide Edib Adıvar-Vahit Turan tercümesi)


Bu kadar emek keşke başka bir hikaye için harcanmış olsaydı.

Melih Anık

Not :
Shakespeare kolajı yapacaklara öneriyorum : (İnsanın) Kadının özerkliği , egemenlik ve kurban geleneği , iktidarın kaynağı , iktidar karşısında halk , kahraman yaratan “yalakalar” , insanın kaderi ile savaşı , erkek içinde kadın/ kadın içinde erkek, dinin insansı yüzleri , amaca hizmet için cinayet , iktidarın hizmetindeki kahraman, Falstaff …,

"Göz kamaştırıcı aydınlık,derin bir karanlıktır" Peer Gynt-İbsen (Çeviri-Seniha Bedri Göknil-Zehra İpşiroğlu-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

11 Mart 2010 Perşembe

Ben Patronum - Aksanat Yeni Kuşak Tiyatro’ya ve Mehmet Ergen’e Yakışmadı…

Mehmet Ergen yönetiminde , Akbank Sanat ve British Council ortaklığı ile gerçekleştirilmiş “Oyun Yaz” projesi kapsamında ortaya çıkan genç oyun yazarlarının oyunları , sahnelenmeye başlandı. ‘Ben Patronum’ bu dizinin sunulan ilk oyunu. Oyunu Barış Toraz yazmış , Mehmet Ergen yönetmiş.
Mehmet Ergen’in yerli oyun yazarlarının ortaya çıkarılması konusunda samimi bir çaba içinde olduğuna inandığım için sezon öncesi bu mevsim üzerine olan yazımda (http://melihanik.blogspot.com/2009/07/2009-2010-tiyatro-dunyas-hayallerim.html) belirttiğim gibi , onun çabalarının sonucunda bir oyunun sahneye çıkarılması beni heyecanlandırmıştı.
Aksanat - Yeni Kuşak Tiyatro’da Harold Pinter , Sam Shepard , Neil LaBute ve Xaver Kroetz gibi yazarların oyunları ile Mehmet Ergen’in öncülüğünde buluştuk.
Aksanat ise yıllarca sanata yaptığı katkı ve geçmişte o salonlarda seyrettiğim Tilbe Saran, Cüneyt Türel ve Köksal Engür’lü prodüksiyonları ile bizi kaliteli olana alıştıran bir kurum.
Bu nedenle heyecanım , Aksanat ve Mehmet Ergen isminin güvenirliliğinden kaynaklanıyordu.
Oyun bittiğinde aldatılmış , kendime hakaret edilmiş gibi hissettim, utandım. Oyunu Aksanat ve Mehmet Ergen’e yakıştıramadım.
Yöneticiliğini yaptığı yazı atölyesinden öne çıkardığı ilk oyun ‘Ben Patronum’ ise diğerlerini hayal bile edemiyorum. Herhalde Aksanat’a ve British Council’ e ayıp olmasın diye ortaya bir şey koymak zorunda hissetti kendini.

Umarım tiyatro camiasından olanlar arasında bu oyunu beğendiğini söyleyenler çıkmaz. Eğer olursa , “uzmanın” ağzından çıkan “eğlendim” ifadesi gibi promosyon amaçlı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Ama salt bu bile tiyatromuz için hüzünlenmemizin nedenidir.

Aşağıdaki ifade rol dağılım sayfasında yazılı.
“Kendi işini kurmak yolunda mahallede herkesten borç alıp,sonra da işi yüzüne gözüne bulaştıran Ali’nin hikayesinde , toplumumuzun en az emekle en çabuk yoldan para kazanmaya çalışan yeni kuşaklarının durumu komik bir dille sergileniyor”

Adında “Yeni Kuşak’ olan tiyatro , kendi yeni kuşak seyircisi hakkında bu yargıda : “En az emekle en çabuk yoldan para kazanmaya çalışan yeni kuşaklar ”. (“Yeni kuşak içinde en az emekle çabuk yoldan para kazanmaya çalışanlar” denmiyor !)
Yeni kuşağın , bu genelleme çerçevesinde tanımlanması , yanlış pozisyon almadır. Bunu yapanların diğer sözlerine de dikkat etmemiz ,bu “sığ” yaklaşım nedeniyle uyarmamız gerekir.
Eğitim , askerlik, toplumdaki baz ve kriterlerin dağılması , işsizlik ,yoksulluk, köşe dönmecilik, vicdanın yok olması, globalizm, sıkışmışlık vb sorunların ortasında var olmaya çalışan yeni kuşakları “geyik muhabbeti” ile genellemek yanlıştır.

Oyunun yazarı, 1979 doğumlu ve Eleştirmenlik ve Dramaturgluk eğitimi almış Barış Toraz.
Nasıl ki yazarının eleştirmenlik ve dramaturji okumasından yola çıkarak bu eğitimi yapanların tümünü, içinde yaşadıkları ülkenin gerçeklerini es geçip (Ülkenin gerçeğini bu “sığ”lıkta anlatmak da denebilir) “Ali’nin hikayesi” gibi bir geyik muhabbetini , oyun diye yazmasına bakarak bir genelleme yapamazsak , yeni kuşakları da benzer bir genelleme ile bir çırpıda etiketleyemeyiz.

Bir gece önce seyrettiğim Wolfgang Borchert’in oyunu Kapıların Dışında’yı bu dünyada sadece 26 yıl yaşamış savaş mağduru bir Alman, 1947’de yazabilmişken (hem de ilk oyunu değil) biz ne yaptık da 31 yaşında bir genç , ilk oyunu olarak Ben Patronum’u yazdı ?
Dünyadan örnekler çoğaltılabilir. Büchner’i , Boris Vian’ı hatırlayın...
1969 doğumlu Ben Hopkins de telefon satıcılığı ile başlayan bir ticaret masalı-Pazar’ı yazıyor , çekiyor ve ödüller alıyor. “Elin İngiliz”i bu topraklardaki bir hikayeyi anlatıyor, bizim çocuklarımız kendi topraklarına “uzaktan” bakıyor. Sorunun iç ve dış etkenlerini analiz edemiyor , sentez yapamıyor,geyik muhabbetini yazıya döküyorlar. Asıl cevaplanması gereken budur.

Ama asıl sorumlular - daha çok yaşamış olan- bizleriz. Onlara nasıl bir hayat sunduk ki onlar oyun diye 'Ben Patronum'u yazacak konuma geldiler. Asıl sorgulanması gereken de budur.


Kendisini Kültür Bakanı olarak görmek istediğini , İngiltere’de 3 tiyatro açtığını ve 3 tiyatro daha açacağını söyleyen Mehmet Ergen ise Talimhane’de uğraşmak zorunda kaldığı konular ve yazı atölyesinde yaşadıklarından dolayı olmalı , işi “gırgır”a vurmuş , kendisini sarmalamış karamsarlıkla dalgasını geçerek iyileşmeye çalışıyor sanki.

“Elin İngiliz”i bu toprakları yansıtıyor , “bizim” Mehmet’imiz İngilizlere tiyatro satıyor. Buna globalizm deyip geçemezsiniz.

Yazı atölyesindeki gençleri yönlendirecek , hayata bakmalarını sağlayacak,onları yüreklendirecek olan KİM ? Hadi onun da sorumlusu biz olalım. ( Ben Hopkins değil ya!)

Ama Ergen’in yaşına ve de kendisine “hocam” diyen öğrencileri olduğuna bakarak en azından İngiltere’deki seyircilerine layık görmeyeceği oyunlarla bizi karşı karşıya bırakmamasını ondan istemek hakkımızdır diye düşünüyorum.
“Yeni salonları İngiltere’de nasıl açtığı” sorulduğunda koltuk sayısı ile bilet parasını aklından çarpıp hasılatı hesapladığını söyleyen Mehmet Ergen o salonları dolduracak doğru oyunu da seçecek kadar deneyimli bir tiyatrocu. ‘Ben Patronum’u seçerken de hedef seyirci kitlesinden gelecek hasılatı da hesap etmiş olmalı .
Ama geçmişte saygın bir yeri olan bir sponsor tiyatrosu için seçtiği bu oyunda hasılat endişesi taşıması bir yana, bu oyunu seyre değer olur düşüncesi ile sahnelemesi hüzünlü bir durum . Bunu bir tiyatrocunun yaşadığı toplumun düzelebileceğine inancını yitirmiş diye anlarım . Kendisinin tiyatro bilgisine olan inancım nedeniyle de seyirciyi küçümsemiş diye okur ve kendimi hakarete uğramış sayarım.

Oyunu seyrettiğim akşam salonu dolduran “yeni kuşak”lardan ender olarak duyulan bir kağıdın hışırtısı kadar çıkan seslere baktığınızda, “yeni kuşaklar” , onun , kendilerine layık gördüğü bu oyuna gereken cevabı vereceklerdir , gönüllü promotörlerin reklamlarına rağmen.

Bir çift söz de Bartu Küçükçağlayan ve Deniz Celiloğlu’na : ‘Şeylerin Şekli’nden sonra tebrik ettiğimde “Ne yaptık ki ! Bu bizim normal halimiz” şeklindeki davranışlarınızı alçakgönüllülüğünüze vermiştim. Geçen zaman içinde seyrettiğim rolleriniz, maalesef sizi haklı çıkarıyor. Bence bu halden bir an önce sıyrılın. Sahneye çok yakışıyorsunuz ama bir yere kadar ! Geleceğiniz için farklı roller oynayın artık.

Oyunun dekoru Barış Dinçel’e ait. Sahnede dekor olarak düz bir pano önünde 4 beyaz sandalye var. Sahne tasarımının uzmanlık olduğu , “boş sahne”nin bile bir tasarım olarak kabul edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak bu oyundaki düz pano ve 4 sandalyenin “Dekor: Barış Dinçel” başlığı ile verilmesini anlayamadım. Mehmet Ergen bunu tasarlamayı akıl edemedi mi ? Barış Dinçel , bu dekor için verdiği fikirsel desteğin “adlandırılmasını” kabul etmeseydi keşke.

Bu oyuna ayırdığım 2 saat , benim için boşa gitmiş bir zamandır.
Ama içimi acıtan şey, utanmamız gereken bir durumda “eğlenebilmektir”.


Melih Anık

7 Mart 2010 Pazar

Borchert - Kapıların Dışında - “Hayır De!” - Altıdan Sonra Tiyatro

Alman yazar Wolfgang Borchert’in Kapıların Dışında isimli oyunu 1947 yılında radyodan yayımlanmış ilk kez. Cepheden dönen bir askerin, uğruna dövüştüğü toplumda dışlanmasını anlatan oyun Borchert’in kendi hikayesi ile benzerlikler taşıyor.
1921-1947 yılları arasındaki kısacık hayatında iz bırakan eserler yazmış olan Borchert, 1941 yılında silah altına alınmış, 1942 de yaralanmış, difteriye yakalandığı için askeri hastaneye yatırılmış, sol elindeki silah yarası yüzünden kasıtlı olarak çürüğe çıkarak askerden kaçmaya niyet ettiği gerekçesi ile tutuklanmış, ölüm cezası istemiyle yargılanmış ama beraat etmiş. Yazışmaları nedeniyle suçlandığı için tutukluluğu devam etmiş , cepheye gönderilme şartıyla 6 hafta hapis cezası almış.
Askerde ayaklarının donması ,sarılık ve tifoya yakalanması nedenleriyle zor günler geçirmiş.1943 de Hamburg’a dönmüş.Cephe tiyatrosunda görevlendirilme umuduyla birliğine geri dönmüş.Goebbels ile ilgili bir parodi nedeniyle yeniden tutuklanmış,yargılanmış ,9 aylık hapis cezası ardından tekrar cepheye gönderilmiş. Birliği Fransızlara teslim olmuş. Esirlerin taşınması sırasında kaçmayı başarmış, 600 km lik yolu yürüyerek 1945 de Hamburg’a geri dönmüş.
Öldüğü 1947 yılı 21 Kasım’ına kadar yazı ve tiyatro ile ilgisini sürdürmüş. Kapıların Dışında ölümünden bir gün sonra oynanmış , öykülerinin toplamı olan Üzgün Sardunyalar ise ölümünden sonra yayımlanmış.
Kapıların Dışında’yı anlamlandırırken yazarın kendi hayat hikayesini bilmenin yararlı olacağını düşündüm.
Borchert , ızdıraplı hayatının sonlarına doğru biraz öfkeli , çokça umutsuz bir dille yazdığı Kapıların Dışında oyununda karamsar bir tonda dışlanmış (ötekileştirilmiş) olduğunu fark eden bir askerin ağzından acılı bir öykü anlatıyor.
Sırtını sıvazlayarak ve kahraman gibi uğurlayanlar cepheden dönüşünde onu başka biri olarak karşılarlar. Daha doğrusu asker, içinden çıktığı ,uğruna savaştırıldığı toplumu tanıyamaz. Oyunda , “kim değişti?” sorusunun cevabı , seyircinin konumuna göre değişir. Ülkemizin bugünkü havasına göre Beckman “uyumsuz”.
Ona dilini unutturmuşlar. Ona başka dilde konuşmasını öğretmişler. Kutsal sayılan ne varsa anlamını yitirmiş. Evinde bir başkası onun gömleğini giyiyor. O da başka bir evde bir başkasının ceketini giyer. “Dönenler dönemeyenlerin ceketini giyiyor” artık.
Madalyalarını söküp atan, protezlerini kıran askerin çaresizliğidir bu. Uğruna kaybettiği ne varsa ona kaybettirenler başka alemlerdedir şimdi. Dünya değişmiş. Düşmanlar el sıkışıp öpüşürken o kaybettikleri ile “kapıların dışında”dır. Uğruna kaybettikleri ile yarım, çaresiz, umutsuz ve yalnız.
“Ölüm tanrıdan güçlüdür.” Kemik zilafon ile çalınan şarkıların kahramanlığı onun bildiği gibi değil artık.
Onun gaz maskesi gözlüğüne inat yeni hayatın kahramanları (?) havalarını yeni gözlükleri ile atmaktadır. Onun gaz maskesi ardından net gördüğü dünya değil bu .
“Yapacağımız tek şey var: Hayır demek!” bir kabare şarkısıdır artık , söylene söylene tüketilen.
Omuzlarınıza ağır bir yük olan sorumluluğu alan bulsanız da verseniz rahatlayacaksınız ama alan bulunmaz.
“Gerçeği bilmek istemiyor kimse. Gerçeği söylemek sizi gözden düşürür . Hem gerçek orta malı bir orospudur geceleri çıkar. Sanatın gerçekle ilgisi yoktur.” Ne çok şey değişmiş siz yokken!
Onlara ne senin kan terlediğinden!
İşte onun için “kapıların dışında”sın!
Posta kutularındaki ismin karalanmış yerine yeni isimler yazılmış.
İşte onun için “kapıların dışında”sın.
Biçare ve azıcık hayatını Elbe bile istemez.
İşte onun için “kapıların dışında”sın.
Tiyatro kötüdür ! Kötüdür , zira Beckman’ın (kahramanın) karşısındakileri maskara eder,rezil eder . Koltuğuna sıkıca yapışmış korkaklardan kahraman çıkmayacağı tarihsel olarak kanıtlanmış olduğu için , en çok onlar rahatsız olur .
Siz pasta isteyen seyirci misiniz ? Ekmek verecekler ! Gıdıklanmak isteyen seyirci iseniz yazık size, çimdikleyecekler! Dahice, üstün, neşeli olmaya çalışmadan sizi koltuğunuza çakacaklar !
Oyunun karanlık içinde geçmesi , vicdanınızla baş başa kalasınız ve sesini duyasınız diyedir. Yüreğinizin daralması bundandır.
Ölmeyi bile özleyenlerin olduğu bir toplumda hatırlamanız için , tanımanız için .
Ama seyrettikten sonra “Bilmiyordum” diyemeyeceksiniz. O kötü!
Çünkü Borchert söylemişti. Altıdan Sonra Tiyatro söylemişti.
“Hayır” diyemediğiniz için oluyor tüm bunlar !
Vicdanınızdan da kaçamazsınız ya!
Kapısının önünden savaş geçenler! Kapıların ya dışındasınız ya da (eli kulağında) kalacaksınız.
Oyunu Yiğit Sertdemir yönetmiş. Dekor(Gamze Kuş) , Işık(Mahmut Özdemir) oyunun ruhunu yansıtıyor . Kumbaracı50'nin mekanını çok akıllıca kullanmışlar . Maske ve Kukla Tasarımı(Candan Seda Balaban) oyun fotoğraflarından yansıyan mesajın kaynağı . Sahnede de çok iyi duruyor. Müzik tasarımı (Onur Kahraman) ve Hareket Düzeni(Özgür Tanık) gereken kadar.
Takım oyunu (Ebru Gözdaşoğlu,Onur Kahraman,Seda Özen Yörük,Y.Ömer Erzurumlu,Yiğit Sertdemir) ise oyunu satırların ötesine taşıyor.
Özellikle, Behçet Necatigil’in şiirsel Türkçesinin hakkını veren Yiğit Serdemir’in ,  adeta bir resital verir gibi sunduğu bir oyun bu!

Görmek gerek.

Melih Anık

Not: Altıdan Sonra Tiyatro , Wolfgang Borchert’in savaşa karşı manifesto olmuş “Hayır De”sini dağıtmalı oyunu seyretmeye gelenlere. Çünkü bu oyun, onunla tamam olur.

4 Mart 2010 Perşembe

Kumbaracı50 , Yangın Merdiveni , “Beyaz” , Tiyatro Yüzleşme

Beyoğlu dünyanın en eşsiz köşelerinden biridir ; sürprizli , heyecanlı , umutlu , umutsuz , sevinçli , hüzünlü , korkutucu …
Sokaklarında şarkılar dolaşır , dünya dolaşır . Haldun Taner’in dediği gibi :
“Arlısı arsızı / Hırlısı hırsızı / Kirlisi,kirsizi /Sırlısı,sırsızı
Huylusu huysuzu/tüylüsü tüysüzü/soylusu soysuzu/boylusu boysuzu
Bitlisi bitsizi/iplisi ipsizi/denlisi densizi/donlusu donsuzu
Ünlüsü ünsüzü/çullusu çulsuzu/pulsuzu pullusu/yollusu yolsuzu
Etlisi sütlüsü/allısı morlusu/sağcısı solcusu/şanlısı şansızı”
Porno yıldızı , kuzey yıldızı , satanı satılanı .. Melek yüzlü şeytanlar dolaşır köşe bucak .
Dinlerin buluştuğu bir mekandır Beyoğlu . Hoşgörünün de.
İçinde , bana vicdanımın sesini duymamda yardımcı olan tiyatronun mekanlarından biri Kumbaracı50 vardır. Şimdi yangın merdiveni de tamam.
Kalabalık bir toplantı ile açıldığı Ekim 2009 dan beri tam 5 aydır 10 a yakın gösteri seyrettiğim Kumbaracı50 de ne büyük bir felaketten kurtulduğumu binanın arkasındaki yangın merdivenini gördüğümde idrak ettim.
Nasıl bir gönül rahatlığı içinde seyrettim “Beyaz” oyununu . Yangın merdiveni de tamam. Ve tam sahnenin arkasından yansıyan “Exit-Kaçış” ışıklı levhası. Yangın çıkarsa nereye gideceğimi de biliyorum. Çünkü yangın merdiveni de tamam.
Kumbaracı50 de yapılan yangın merdiveni , Beyoğlu'ndaki tüm yapılar için de güven verdi bana.
Hayırlara vesile olanları hayırla anmak isterim.

Beyaz(2004)
Tiyatro Yüzleşme ‘nin oyunu “Beyaz” , ölüm döşeğindeki Allah’a yakın bir annenin kapısında melek gibi iki kızın konuşmaları üzerine bir oyun . Kaderin önüne geçilemeyeceğini anlamış bu iki kız kardeş tevekkülle annelerine son görevlerini yapmakta ve geçmişlerini hatırlamaktalar.
Yazar ve Reji
Oyun çok genç yaşta dünyadan göçmüş Emmanuelle Marie’ye(1965-2007) ait. Murat Karasu yönetmiş. Oyunu Türkçeye çeviren Zeynep Utku , “Abla”yı oynuyor. Küçük Kız Kardeş ise Başak Dasman. Metinde “Büyük Kız Kardeş’ten daha genç görünen küçük kız kardeş” denmesine rağmen “küçük kız kardeş” saç şekli , giysileri ile ev kadını havasında ve Abla’dan daha yaşlı görünüyor. (Başak Dasman ve Zeynep Utku rolleri gerçek yaşlarına göre bölüşmüş sanki ) Ben bunu küçük kız kardeşin evlenmiş , çocuklu olmasına ve hasta annesinin sorumluluğunu taşımasına yordum. Evlilik , olgunlaştırmış dedim kendime. Hem ev kadını. Ablanın iş hayatı var.
Oyunu okuduğumda bana çok da özel gelmeyen metin ancak çok iyi bir reji ve oyunculuk ile ilginç olabilir diye düşünmüştüm. Zeynep Utku ve Başak Dasman iyi oyuncular. Oyun , sıkılmadan seyredilse de oyuncuların sahneden yansıyan olumlu elektrikleri , metni “büyütmüyor”. Yer yer seyirciye dönük oynanan tekli sahnelerde ise kararsız bir tutum içindeler . Kendilerine mi seyirciye mi konuşacaklar ,karar verilememiş gibi.
Oyunda iki karakter olmasına rağmen sanki onlar ayni kişiler. Sanki tek bir ağızdan çıkan sözler iki ağza bölünmüş. Metinden gelen bu eksiklik sahnede oyunculukla “ikileşir” diye düşünmüştüm ama Zeynep Utku ve Başak Dasman ayni tonda oynuyorlar . Yaşanmışlıkların farkı yansımıyor sözlere ve duruşa. Ortaya tek düze bir oynanış çıkıyor. Oysa ki farkı yaratabilecek oyunculuk gücüne sahipler.
Babanın sahneye girişinin gerçek mi hayal mi olduğu kesin değil. İki kardeşin ayni anda ayni hayali gördüklerine ve metne de bakarak babanın geldiğini anlıyorum. Ama Abla’nın “Bu sensin, buradasın geldin , bu sensin” dedikten hemen sonra, devamında “Babama sarıldım,ona sarılıyorum her şey yolunda diye düşünüyorum ve bir anda gökyüzü açılıyor” sözleri kararsızlığın nedenlerinden biri. Babanın eve gelişi ile ilgili sayfalarda yeniden bir sıralama yapılabilirdi diye geçirdim içimden.
Hatırlanan bir hayal mi yaşananlar yoksa seyirci ile paylaşılan bir geçmiş mi ? Oyun boyunca bu git-gel ’ler çok yaşanıyor. Oyunun metni neden oluyor buna . Metin düzenlemesi yapılsa iyi olurdu.
Abla’nın havuç yerken konuştuğu sahne başka bir şekilde çözülebilir mi ?
Işık ve dekorda yaşanan teknik sorunlar göçebe tiyatronun sürprizleri. Bir salondan bir salona taşınmak zorunda kalan tiyatroların ortak sorunu.
Örneğin Küçük Kız Kardeş’in sokaktaki yalnızlığı sahnesindeki ışık doğru aydınlatma yapmıyor. Oyuncunun da o sahnede hareket etmesi de işi zorlaştırıyor.
Sahne tasarımını beğendim. Masa üzerindeki oyuncak tren güzel bir buluş. Lavabodan suyu akıtmak için hazırlanan teknik düzen gerekli mi acaba ?
Müzik kullanımına ağırlık verilmesi oyunu renklendirir miydi ?
Beyaz’ın Anlamı
Bir kırınım ağından geçen ışık dalgalarının girişimi, bir renk tayfı meydana getirir. Beyaz , tüm renklerin renk tayfında hızla karışmasıyla ortaya çıkan bir renk. Beyaz bir anlamda toplanış bir anlamda dağılış.
Hayat da öyle değil mi ? Bir ağdan geçerek parçalanan renkler ya da hızla dönen çeşitli renklerden ortaya çıkan “Beyaz” bir son .
Oyunu bunu düşünerek seyrederseniz belki daha anlamlı olabilir.
“Zaten bu ölümlü dünyada hiçbir şeyin önemi yok” , yazarın karamsar ruh halinin yansıması ve oyun sonunda akılda kalan da o .
Beyaz’dan çıkarak yapılacak bir rejiyi tercih ederdim .
“Robert Sözlüğü de bize öğretiyor ki “Beyaz” kelimesinin kökeninin tam olarak ne olduğu karanlık” (Zabou Breitman’dan)
Katılıyorum.

Melih Anık



Kaynak: Beyaz / Mitos-Boyut 368

28 Şubat 2010 Pazar

Çocuk Tiyatrosu - Şahmeran (Gülşah Gülebenzer)- İ.B.B. Şehir Tiyatroları

Kesin hatırlamıyorum ama galiba 20 yıldan sonra bir çocuk tiyatrosu oyununa gittim.
Beni cezbeden oyuna ait gördüğüm fotoğraflardı . Sahne tasarımı , oyuncuların yüzlerinden yansıyan ışık ve özellikle de kostümler ,masklar .
Sahne ve kostüm tasarımının Feyza Zeybek’e ait olduğunu görünce ilgim daha da arttı.
İnternetten bilet aldığım sırada salonun yarıdan fazlası boştu. Üzüldüm. Ama oyun günü salon doluydu. Tabi ki her çocuğun yanında en az bir veli vardı . Çocuklar 5-12 yaş arasında idi. (Tiyatro merakı bu yaşlarda başlıyor ..Ve bitiyor.)
Bizim çocukluğumuzda bu kadar çok çocuk tiyatrosu yoktu .
Kızımızın büyüme çağlarında her hafta bir gösteri planı yapmaya çalıştık. Nerede tiyatro varsa koştuk. Programları izledik . O zamanlar internet de yoktu.
Oyundan önce konuştuğum bir anne,oyunları internetten takip ettiğini ve konusunu okuyarak seçim yaptığını söyledi . Anne oğul ellerindeki programa bakarak kendi programlarını yapıyorlardı.
İ.B.B. Şehir Tiyatroları , oyunların afişinde yaş belirtiyor. Bu bir öneri ve yönlendirme niteliğinde. Ama ben sağlıklı yapıldığına emin değilim. Örneğin Şahmeran oyunu için “7-77” yazılmış. Belki yapılan ima konu yönündendir. Zira oynanış ve yorum salondaki çocukları hedef alıyordu.
Çocuk tiyatrolarındaki çocuğa yönelik oynayış şekli beni rahatsız etmiştir. Oyuncu “agucuk” yapmaya başlayınca ben kaçmak isterim. Bunun metnin eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Çocuk oyunu yazmak ,sahnelemek zordur. Yanlış yapma lüksünüz yoktur. Zira karşınızda yüzlerce “kayıt cihazı” her yaptığınızı kaydetmeye hazır beklemektedir . Yetişkin aldırmaz , unutur ama çocuk unutmaz ve de hayatı boyunca bir iz taşır. O nedenle çocuk oyunu sağlam bir hikayeye sahip olmalı ve çocuklara sunulurken uzmanlardan yardım alınmalıdır.
Türkiye ve dünya edebiyatında klasikleşmiş hikayelerin , roman ve oyunların belli bir değerlendirmeden geçirildikten sonra “kısaltılmış” versiyonlarını sahneye çocuklar için uyarlamak yararlı bir çaba olur kanaatindeyim. Örneğin büyükler için Romeo ve Jüliet sahnelenirken onun çocuk versiyonu neden yapılmasın? Bu tür girişimler çocuğun okuma merakını arttırmaya yönelik olmalıdır, tembellikle “film/oyun olsun da izlesem” gibi bir alışkanlığı körüklemek için değil.
Ama her zaman, dünyaca kabul edilmiş bazı çocuk klasiklerinin bile önce aileler tarafından dikkatle incelenerek çocuğun eline verilmesinden yanayım.
Sponsor
Aslına bakarsanız çocuk tiyatrosu kolaylıkla sponsor bulabilecek bir sektördür. Ama önemli olan sponsoru yönetebilmektir. Bunun için de yönetecek olanın , iyi organize olması ve ne yaptığını bilmesi ve de saygı duyulacak bir ekipten oluşması gerekir. Ülkemizde bunun ne zor bir çaba olduğunu biliyorum ama çocuklarımızın geleceğini aydınlatmak için bu çaba gösterilmek zorundadır.
İyi kullanılırsa sponsor yararlı olur. Bence doğru kullanım ,oyun başına değil çocuk tiyatrosu genelinde olandır. Şekerleme,sakız , bisküit ,süt,mama , kitap , müzik vb konularda kullanılacak sponsorları ilan ederseniz biz tüketiciler de tiyatroya yaptıkları katkı nedeniyle onları tercih ederiz. Belki bu birbirini kışkırtan bir çaba olur ve onlar tiyatroya destek verirken tiyatro da onlara destek verir.
Çocuk Tiyatrosunda Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
Dans ve müzik çocuk oyunlarının olmazsa olmazıdır.
Şahmeran’ın dansları sıradan. Oyuncular ve koreograf (Özge Midilli Aşar) çok iyi biliyor da yorulmamak mı istiyorlar ?
Müzik(Nurettin Özşuca) ise bana Süper Baba’yı hatırlattı.
Kesin olan bir şey varsa Şahmeran’a (dönem ve içerik olarak) özel değil her ikisi de.
Şahmeran’ın yüz akı olan tarafı sahne ve kostüm tasarımı.(Feyza Zeybek) (Kuyu hoş bir buluş. Yılanın kuyruğunun kullanışlı bir tasarım olduğunu söyleyemem.) Ama sahne ve kostüm , ışığın yetersizliği nedeniyle yeterli şekilde vurgulanamıyor. Özellikle sahne önünde yanlardan gelen ışık, oyuncuların yüzünde karanlık gölgelere neden oluyor. Bazı sahneler ise karanlık. Oysa ışık (Mustafa Türkoğlu) “büyülü” olmak zorunda.
Broşür yetersiz.(İngilizcesi neden yok(?) ) Çocuklar, dağıtılan tek sayfaya bile nasıl sahip çıkıyorlar. İçinde bilgi (söylence,tarih vb) ,bolca resim olan kitapçıklar hazırlanmalı.
Çocuk , gördüğünü sahnede bekler. Eğer broşürde , afişte o kuyruğu gösteriyorsanız o kuyruk sahnede de olmak zorundadır.(Afiş salt çocuk tiyatrosunun sorunu değil. Nerede Mengü Ertel’ler?)
Salonda oturma düzeni çocuklar için uygun değil. Hala sahneyi görememe endişesi var. “Evrensel çözüm” devrede hala. Paltolar kıvrılıp ya da koltuk dik tutulup üstüne oturuluyor. Aslına bakarsanız çocuk tiyatrosu mekansal olarak da özel olmak zorundadır. En kolayı boş mekandır. Ama biletleri numarasız satmak ve salona girenlere , çocukların öndeki sıralara , velilerin ise arka sıralara oturtulacağını söylemek geçici bir çözüm olabilir. (Velisinden ayrılamayan çocuk ise velisinin yanında oturur.)
Çocuklar fotoğraf çektirmek ister. Hiç değilse fuayede oyuncularla , olmazsa önünde ya da başlarını sokarak içinde fotoğraf çektirebilecekleri panolar hazırlanmalıdır.
Promosyon yararlı olabilir. Dağıtılacak karton karakterler , küçük bir aksesuvar, onlar için tiyatroyu bir şenlik haline getirecek ve bir daha gelme isteğini yaratacaktır.
Oyuncuların çocuklar arasında olması ,onlarla yapılacak oyun öncesi sohbetler ve oyun sonunda uğurlamalar yararlıdır.
Her şeye rağmen Şahmeran(Yöneten: Semah Tuğsel) , bana çocuklar için uygun bir masal gibi geldi. Kendi çocuğumu götürürüm.
İ.B.B. Şehir Tiyatroları Çocuk Tiyatrosu
Ülkemizde 13-18 yaş arası hazırlık kursları ve sınavlar ile geçiyor. O sınavlar öncesi çocukları ruhen hazırlayacak ve izi tüm hayata yayılacak bir dönemi etkiler çocuk tiyatrosu. Bence çocuk tiyatrosu , genç tiyatrodan daha önemlidir.
Benim ilk denemem , ilkokulda Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan bir tiyatrocunun yönetiminde sahnelenen bir oyundur. Sahnede yaşadığım deneyimin , hayatıma olan katkısının önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu konu ile ilgili olarak özellikle ödenekli tiyatrolarımızın görevi daha da büyüktür.
İ.B.B.Şehir Tiyatroları’nda alt yapısı ve organizasyonu(kadrosu vb) ile yeterli bir çocuk tiyatrosu birimi olmadığı görülüyor. Ama “oldurmaya çalışıyorlar mı” kuşkudayım.
Her şeyden önce çocuk tiyatrosu kadrosu ayrı olmalıdır. Şahmeran’daki oyuncuların gayretlerini takdir ediyorum ama ayni anda sezon oyunlarında da görev alan oyuncuların yüzlerinden yansıyan “zorunlu ve karşılığı alınamayan fazla mesai” anlayışını okumamak mümkün değil .
İ.B.B. Şehir Tiyatroları’nın Genç Tiyatro’dan önce bir çocuk tiyatrosu organizasyonuna ve binasına ve de özel çabaya ihtiyaç var.
Yöneticiler , dünyada çocukların hayal güçlerine seslenen ne kadar çok tiyatro olduğunu biliyorlardır mutlaka. Onlarla iş birliğini neden denemezler?
İ.B.B. Şehir Tiyatroları’nda görünen, çocuk tiyatrosunun ,"Var mı VAR” anlayışı ile yapıldığıdır.
(Her salon yerinden yönetilmeye başlanabilir örneğin. Özerkliğe de yararı olur)
Ey Büyükler! Siz de ara sıra çocuk oyununa gidin.
Göreceksiniz ki orada giyim kuşam, politika , sınıf , köken vb nin önemi yok. Tüm çocuklar kardeş.
Karanlığın içinden ,sahnedeki oyuncunun “ Duyduk duymadık demeyin!” çağrısına gelen “DUUYYDUUUKKK!” ve “Dostunuzu düşmanınızı iyi seçersiniz değil mi?” sorusuna gelen “Eeeevvvvveeetttt…” deki içtenliğin sımsıcak sesini duyun .. Duyun da hayatınızı cendere içine almış olaylardan kurtularak göz pınarlarınızda süzülmeye hazır göz yaşınızı ve kalbinizden akan sıcaklığı hissedin . Belki o zaman bir şeyleri değiştirmek için gereken potansiyelin ve de gücün sizde olduğunu da hatırlarsınız.
Melih Anık

22 Şubat 2010 Pazartesi

“Salyangoz Tüccarı” Romen’den Bakhalar… İ.B.B. Şehir Tiyatroları.. Ve “Çağlar”..

Oyunu yeni inşa edilen Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyrettim.
Oyuna geçmeden Kongre Vadisi hakkında bir öneri yapmak istiyorum.
Cemil Topuzlu, Lütfi Kırdar, Cemal Reşit Rey , Muhsin Ertuğrul… Kongre Vadisi’nin sahipleri.. Bu alanda bir başka yapı daha var. Onun üstünde İstanbul Kongre Merkezi yazıyor. Bence “Ö.Lütfi Akad” yazmalı . Kongre ve Sanat Merkezi de o alanı tanımlayan üst başlık olmalı . Onun da “İstanbul” olmaması daha doğru geliyor bana . Zira İstanbul , bu merkez gibi birkaç merkeze daha ihtiyaç duyacak kadar geniş bir metropol .
“Gene” , “İşhanı müteahhitlerinin” eseri olmuş Muhsin Ertuğrul Sahnesi ! Yazık !
(Not: Kar yağdı. Meydandaki tüm karolar kabardı. Ekipler kazıya başladı yeniden. ( 12 Şubat 2010) Kongre Vadisi “kangren” oldu! Daha dün bir bugün iki. Bir inşaat mühendisi olarak ben utanıyorum . Ama bu “tiyatrosuz”lukta , daha çok bekleyeceğiz anlaşılan.)
Bakhalar ile İlgili Kişisel Tarihim
Kongre Vadisinde yeni yapılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyrettiğim ilk oyun oldu Bakhalar. 1965 de seyretmişim ilk kez. Sabahattin Eyüboğlu’nun tercümesi(1944) ve Güngör Dilmen’in rejisi ile. Rol dağılımında oyunun isminin altında “Tragedya” yazıyor. Türk Tiyatrosu(364) dergisi’ndeki resim de klasik tragedya anlayışını yansıtıyor. 40 yıl sonraki ile karşılaştırdığınızda, zaman içinde anlayışın, nasıl değiştiğini görüyorsunuz . Daha doğrusu bu kez ,Thebai’deki depremin altından çıkmaya uğraşıyorsunuz.
Yazı yazmak zaten dikkat isteyen iş . Ama “Orada kimse var mı?” çığlıklarına cevap vermenin yarattığı zorlukları da dikkate alırsak bu yazı ayrı bir titizlik gerektiriyor.
Bakhaları beğenmedim derseniz bir kısım “anlamadığını anlamlandırmaya meraklı tiyatro uleması” tarafından çağdaş(?) yorumu anlamamakla ; beğendim derseniz “manevi değerlerimize saygısızlık”la ; oyundaki metaforları ucuz ve sıradan bulsanız “kendini bu kadar övme , ukalalık etme” ile ; saçmalamış derseniz “kendinde bu hakkı nerden buluyorsun”la “ödüllendirileceğinizi”(?) bilmeniz gerek. O nedenle söyleneceklere kafayı takmadan “düşünceler”i yazmalı.
Bakhalar’ın özeti şu:
Tanrılaştırılmış Dionisos, kültünü kabul etmeyen Pentheus ‘u , çılgına çevirdiği annesine parçalatarak cezalandırır.
Sahnedeki Bakhalar- Trajedi Adıyla CİNAYET
Ama sahnedeki, ilkbaharda filizlere su yürüyünce tomurcuklarda olan Dionisos değil , üzüm gibi ezilip damarlarda dolaşan da değil .
Trakya Dionisos’u yaşlı ve sakallı; Helen Dionisos’u ise saçları omuzlarına dökülen güzel bir delikanlı imiş. Salyangoz tüccarınınki karanlık yer altı dünyasının büyük tanrısı Persephon’a daha yakın. Mafya babası gibi..Ama bu kucakta taşınanı… Felçli Marlon Brando… Bu “Altıncı Dionisos…”
Ya yüz yılların “kör kahin”i Teresias?
Salyangoz tüccarının hışmına uğramış Teresias , Hera’ya bile razı olacak durumda.( Memelerini Apollinaire almış)
Harlem sokaklarında müzik setini kulaklarına yakın taşıyarak dans ederek yürüyen bir zenci bu Teresias… (Biz, kendisini izne gelen Alamancıya benzetiriz olsa olsa.)
Özgün olanı kör bir kahin. Salyangoz tüccarınınki “açık-göz” !
Belki müridlerine toz satan çağdaş bir yoldan çıkarıcı..Belki de her toplumda bulunanından , din simsarı..
Metinde Teresias “malumun ilanını” yapar. Oyunda ise “malumun cazgırı” gibi. Oyun sonunda da kucağa alınıp (Dionisos’a) “benzetiliyor”.
Dionisos müridleri Bakhalar , borsalino şapkaları ,uzun siyah paltoları ve “dumanaltı”ları ile bir Hollywood filminin müzikal yıldızları mıdır?
Bakhalar , Dionizos’un çevresinde gezip onun törenlerini kutlayan özgür ve esrik kadınlardır. Mainad’lar ise Bakha’ların en çılgın ve azgın olanlarıdır. Rol dağılımındaki “Rahibeler”, salyangoz tüccarının “kerameti”….
Euripides Mainad’ları anlatır ama salyangoz tüccarı , gösterir ; oyunu onların çılgınlıkları ile doldurur.
Tabi bu arada olan dede Kadmos’a olur. Dionisos’un tanrı kabul edilmesi annesi Semele’yi de tanrı doğuran olarak kutsayacaktır . Ve bu iz , dede Kadmos’a kadar kutsallık zincirinin devamını sağlayacaktı ama Kadmos “kadro dışı”.
Salyangoz tüccarı önce Kadmos’u “yok” etmiş . Torun Pentheus da “yenilmiş”.
Bu Euripides’in değil salyangoz tüccarının post-modern Bakhalar’ı… “YERSEN!”
Rol dağılımındaki “Pentheus’un Adamları ve Dionisos’un Rahipleri” de durumu özetliyor ya!
Ya o önü tellerle seyirciye kapatılmış sahne? Müridler o “azgınlıkla” Allah muhafaza , seyirciye saldırmasınlar diyedir. Tersi olacak değil ya!
Bir an için West Side Story’nin sokak serserileri fırlayıp arka ceplerinden ustura, falçata Allah ne verdiyse çıkarıp birbirlerine dalacaklar demişsem de onların işlerini, dişleriyle gördüklerini anlayınca gerildim biraz.
Kaoday Tapınağının “tek gözü üstünüzde” Tanrısı önünde secde eden renkli apoletlerin toz bulutu içinde yıkanan versiyonu mu bu yoldan çıkmışlar?
Kimi zaman Asya kimi zaman Balkanlarda dolaşan ve bir anda “dünyanın stratejik ortağı” Amerika’da bir caz kulübünün karanlık dehlizlerine düşen ama bir yerden bir yere geçerken asıl uğraması gereken toprakları es geçen müziksel çağrışımların, kulaklardan içeri akarak en el değmemiş damar uçlarınızı tahrik edercesine , dna’nızı tebdil edercesine ve sizi içmeden sersem edercesine yankılanmalarından dolayı sahneden geçen koyunları ,domuz sanmış olabilirsiniz.
Ve belki de o yüzden sahnedeki 8 adet kürtaj masasından birinde Pentheüs’ün beyaz çarşaf altında Dionisos tarafından kanlı kanlı yenmesi de sizin uydurduğunuz bir hayaldir.
8 adet kürtaj masasındaki Menaidlerden doğan aslında onları doğuranın yeni versiyonu mu?
80 dakika süren gösterinin İlk 40 dakikasında , salyangoz tüccarının , kendi bilgeliğine şaşıp şaşıp kalarak , Anadolu’daki deyimiyle “sonradan görmeler” gibi tüm birikimlerini uysa uymasa da sahneye boca etmesini , tv lerdeki bitmez tükenmez “az sonra”larla ayni teraneyi türlü “cinlik”lerle döktürmesinde(!) “boncuk” bulanlar elbette olacaktır. Bu , Amerikanlaşmanın Balkanlardaki esintisinin bir sonucu olarak da alınabilir , neden olmasın!
Eski bir Helen şehri kalıntısını andıran karton kutulardan yapılma duvarlardan sökülen “taş”larla sona erdirilen yaşamlar size pekala kadınların taşlanarak öldürülmesini hatırlatabilir. Taşların kaldırılıp mezarların açılarak ölü yenmesi de Dionisos kültünün bir yansımasıdır (belki).(Karton kutuların kullanılışını beğendim.)
Sabahattin Eyüboğlu tercümesinde “Dionisos dini” nin aradan geçen yıllar içinde “kült”e dönmesi de hangi rüzgarların tesiri altındadır?
Euripides’in trajedi üçlemesinin bir oyunu olan Bakhalar’da , trajedileri birbirine bağlayan annenin kendi oğlunu öldürmesinin trajedisi nerede? Hem de bunu yaparken işi asıl yaptıran Dionisos’ken cazgırı araya sokmak, Hawkins görünümlü bir Dionisos’u kucağında taşıyana, Hz.İsa işareti yaptırmak Bakhalar’ın , Dionisos İncil’i sayılmasından mıdır ?
Ama gerçek şu ki salyangoz tüccarı , metindeki sahne arkasını sahneye , sahnedekini sahne arkasına almış. Ters yüz edilmiş bir metin yani.
Dionisos ritüeline en çok yaklaşılan sahne , çember ile topluluğun kendi kendisini ve içsel uyumunu kutladığı ; “öteki”nin çemberine katılarak kendi kişisel özelliklerinden vazgeçmeyi ve beden enerjisini bulabildiği sahnedir ama o bile Pagan kültürlerden bu yana zararlı hayvanlardan korunmak amacıyla yaşam alanlarını ,dua okunmuş malzemelerle (efsun) çizmek ve çevreye çizilen bu daire ile duvar özdeşleştirmesine “soyunarak” , özgürleşme(?) metaforuna yapılan gönderme gibi karmakarışık.
Ya da Dionisos’un dağıttığı “cookie”lerin ısırılmasındaki derin(?) anlamları bir ayin sonrasının post-modern görüntüsü gibi mi algılamalı yoksa bilgisayarınızdaki cookie’ler gibi mi?
“Bir varlığın hayaline sahip olmak onu elde etmek demektir” cümlesi , post modern sözlükte “yiyerek içselleştirmeye” mi dönüşüyor ? Yoksa yeni çağın satanist paganları mı sahnedekiler?
80 dakikalık curcuna… Basitleştirilmiş , tek boyuta sıkıştırılmış bir salyangoz ! (Salyangoz tüccarı satıyor sadece , pişirmesini bilmiyor!) Trajedi adıyla sunulan CİNAYET !
Seyirciye Tavsiye
Kültürünüzün tüm birikimleri ile bu oyundaki çağrışımları anlamlandırmaya çalışmayın.
İncil’den birkaç hikaye dinlemiş olmak ; bir kaç kilise duvarına içten bakmış olmak ; belki de bir ayin seyretmiş olmak resmi tanımaya yardımcı olabilir . (24 Aralık’da St.Antoine’da mum da mı yakmadınız?) En azından Romanyalı kadar AB yurttaşı olmak da yararlı . AB adayı olmak bir yere kadar.
Tek eksiğimiz salyangoz tüccarından Bakhalar’ı seyretmekti . Onu da yaptık şükürler olsun!
İ.B.B.Şehir Tiyatroları Web Sayfasında ve Afişindeki Bakhalar
Bence kimse ne çıkacağını bilememiş . Bilseler şunu yazarlar mıydı : ( İ.B.B.Şehir Tiyatroları web sayfasındaki oyunla ilgili açıklamadan)
“ Coşku tanrısı Dionisos, Anadolu ile Orta Doğu'da ün kazandıktan sonra doğduğu yere gelir ; kendi âyinlerini benimsetmek ister. Kral Pentheus ona karşı çıkar. Oysa bu noktada fırsat doğduğunu düşünen biri vardır: Teresias. Nitekim kralı iknaya çalışır: Dionisos tanrı olmasa bile öyle tanıtılıp çıkar uğruna kullanılabilir. Ama kral direnir; bunun üzerine, Dionisos'un etkisine giren kadınlar (Bakhalar) tarafından saf dışı bırakılır... Yönetmenin günümüzle bağlantılı yorumunda çıkar uğruna inanç sömürüsü ve kadın gücünün kullanılışı işleniyor.”
Sahnede “Doğum yerime ilk gelişim” diyor Dionisos . Geldiği yer Helen ülkesi .Yoksa değil mi ? Nerede doğmuş ? Bu Dionisos , Anadolu’da doğmamıştır umarım !
Azra Erhat’ı okumayanlar var demek ki İ.B.B.Şehir Tiyatroları’nda. O nedenle Euripides’in , Dionisos’a “Ben Tmolos’danım . Benim vatanım Lydia”dır dedirtmesine de aldırmayıp salyangoz tüccarı öyle dediği için, kendilerine verilen İngilizce cümleyi tercüme edip “Dionisos doğduğu yere gelir” diye yazabiliyorlar . (Tmolos Manisa’daki Bozdağ’dır.) Ama sahnede ne olacağını bilmedikleri için oyunun özetini kendilerine söylendiği kadar yazmışlar .
Oyun dergisinde Çeviren-Tarık Günersel yazıyor. İlk okuyuşta Euripides’ten çevirdi diye düşünürsünüz. Oysa Günersel , salyangoz tüccarının piyesten cümleler(hatta cümle parçaları) seçip bağlantılar kurarak hazırladığı minimalist İngilizce metni çevirmiş. Salyangoz tüccarı , aslında “Düzenleyen”, İngilizcesiyle “Text Recomposed “ . Afişte de “Düzenleyen –Yöneten” (!)
Şimdi itiraz edenler olacaktır elbette. Yönetmen “düzenlemiş, yönetmiş” çağdaş(?) şekilde “yorumlamış” , sana ne?
Klasik edebiyatın yönetmenlerce en çok değiştirilmiş karakteri , Sofokles’in Antigone’udur. Hegel, Anouilh, Cocteau, Brecht vb isimlerle tanınan onlarca Antigone vardır. Artık onlar Sofokles’in değildir. Bilerek gidersiniz.
Bu Bakhalar ise salyangoz tüccarının. Eser kimin diye tanıtılıyor? Euripides’in. Seyirci olarak ben bileti öyle alıyorum. En azından metne yakın bir gösteri beklerim.
Tabi ki herkes her şeyden yola çıkarak kendisinin “bir şeyini” yapabilir, istediği kadar saçmalayabilir. Bir “şehir tiyatrosu” bulur sahneler. Kim ne diyebilir! Adını doğru koymak ve doğru tanıtmak kaydıyla.
İ.B.B. Şehir Tiyatroları en azından afişinde , web sayfasında bunu belirtmek zorundadır. ”Farklı metin düzenlemesi ve rejisi ile oynanıyor” ifadesi sahnedekini anlatmıyor.
Önemli olan, neden böyle bir “yorum” yapıldığı değil , böyle bir yorum yapıldığının neden haber verilmediğidir . Seyirciyi aptal yerine koyan , tek düze , derinliksiz , rahatsız edici bir gösteriyi Euripides’in Bakhalar”ı olarak sunmaktır yanlış olan. Özellikle de gençlere !
Ama söylemesem olmaz : çok mu aradınız? Salyangoz tüccarının daha önceki yaptıklarını aranızdan kaç kişi gördü ?

Merakım şudur : Romanya’yı bu oyundan sonra mı önce mi aldılar AB’ye?
Bu gösteri AB Parlamento’sunun yıllık raporunda yer alır mı ? Salonu doldurursanız belki olumlu yansır rapora (?)
Çağlar Yiğitoğulları
Çağlar Yiğitoğulları olmasa ne yapardınız ? Herhalde o zaman ilanla arardınız. Ama ne diyecektiniz ? Bu “Jüliet” değil ki ! Bu Teresias.. Hem de salyangoz tüccarının Teresias’ı !
Dans edecek , oynayacak… Ve bunları yaparken de sahneye yakışacak . Kaç tane Çağlar’ınız var?
Onun adına sevindim . (İ.B.B. Şehir ) tiyatro (su) adına üzüldüm.
Bu gösteri olsa olsa Nietzsche’yi haklı çıkarmak için yapılmıştır. (“Trajedi öldü”)
Ayşenil Şamlıoğlu da kendini avutabilir. (“Korumacı tavrı bırakıp fişi çektiği” için!)
Dikkat ! Bu oyun herkese göre değil . Ona göre…
Melih Anık

Kaynak:
Kerem Karaboğa- Tragedya ile Sınırları Aşmak / E yayınları
Jan Kot- Antik Tragedyalar ve Çağdaş Yorumları/ Mitos-Boyut
Joachim Latacz- Antik Yunan Tragedyaları/Mitos-Boyut
Euripides-Bakkhalar-Sabahattin Eyüboğlu çevirisi ve önsöz’ü- Mario Meunier’nin Giriş yazısı /Maarif Vekaleti Yayınları
Azra Erhat - Mitoloji Sözlüğü / Remzi Kitapevi
Gist - sayı 3