29 Nisan 2011 Cuma

Kemal Başar’dan Külhanbeyi Müzikali – Bakırköy Şehir Tiyatroları

Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirmiş , öykü, deneme ve oyun yazarı  Ülkü Ayvaz(1955)’ın oyunu Külhanbeyi Operası(1997) Bakırköy Şehir Tiyatroları tarafından Kemal Başar rejisi ve Külhanbeyi Müzikali ismi ile sahnelendi.
Ülkü Ayvaz’ın lise yıllarından bu yana bilinen tiyatrocu kimliğini, güncel olanı anlatırken, anlatım yönünden yaptığı denemelerden tanıyoruz. Ülkü Ayvaz ülkesinin  gündemine duyarlı  bir yazar. Dert edindiği yerel sorunları anlatımında  ‘global’e de seslenen bir söylem arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz.  “Oyunlarının temalarında kalıplaşmış düşünceden kaçındığını görürüz. Yaşanan fakat açıklanamayan, bilinen fakat çözümlenemeyen, duyulan fakat kolayca ifade edilemeyeni dile ve görüntüye getirmeye çalışır”(Prof.Dr.Sevda Şener)  Ülkü Ayvaz, en az tiyatro kadar emek verdiği öykücülüğü ile değil tiyatroculuğu ile ilk akla gelir.

26 Nisan 2011 Salı

Tiyatroda Yeni bir İşletim Modeli Önerisi – “Sanat Nefes Alacak”

Bir ihale yapılmış. İhalenin konusu :  “Bando elemanı hizmet alımı”
İhale ilânında " İstekli, ihale konusu işi yerine getirmek için aşağıda belirtilen teknik personeli çalıştırdığına veya çalıştıracağına dair taahhütname verecektir" denilmiş. Çalıştırmış olmasa da olur yani…. Çalıştırma azmi ve isteği olsun yeter!
“Aranan Teknik Personel” :
 8 Adet Çevgan ( Marşları Okuyan Kişi ), 4 Adet Zurna Çalan, 4 Adet Boru Çalan, 4 Adet Nakkare Çalan, 4 Adet Zil Çalan, 4 Adet Davul Çalan, 1 Adet Kös ( İki adet büyük davul ) Çalan, 1 Adet Türk Bayrağı Taşıyan, 1 Adet Mehterbaşı ( Topluluğun Şefi ), 2 Adet Tarihi Zırh Giymiş Temsili Muhafız, 3 Adet Sancak ( Kırmızı,Yeşil,Beyaz ) Taşıyan, 1 Adet Hücum Tuğ Taşıyan, 2 Adet Tuğ Taşıyan, 1 Adet Çorbacıbaşı ( Topluluğun Komutanı ) Bando İçin 2 Adet Flüt-Picola Çalan, 6 Adet Klarnet Çalan, 7 Adet Trompet Çalan, 2 Adet Korno Çalan, 3 Adet Saksafon Çalan, 1 Adet Trombon Çalan ve 1 Adet Solist. 

23 Nisan 2011 Cumartesi

Başı ve Dili Bağlı Tiyatro

Kadınlarının yüzde yetmişinin başı bağlı olduğu söylenen  ülkemde -kadınlar toplam nüfusun yüzde ellisi olduğuna göre- başı bağlı kadınlar toplumun yüzde otuz beşi demektir. Hepsi tiyatroya gitse bu hesaba göre  yüz kişilik bir salonda başı bağlı kadın sayısı otuz beş olur. Galiba gitmiyor. Keşke gitse.

Yüzde ellisi erkek olan ülkemde tiyatro salonlarında aynı oranda erkek görmek, onları başı bağlı ve bağsız olarak ayırt edebilmek de  mümkün değil.  Ama kanımca,başı bağlı erkeklerin seyirci olma olasılığı, başı bağlı kadınlardan geridedir.  Başı bağlı erkekler için tiyatrosuzluk bir sorun değil galiba. Keşke olsa.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Tiyatrocular için "360 Derece Performans Değerlendirmesi" Örneği

Shakespeare’in Hamlet oyunu ile ilgili çok eski tarihli bir “360 Derece Performans Değerlendirmesi” buldum, paylaşıyorum.

Ophelia
Hamlet’i kınıyorum, aşkıma karşılık vermedi. Onda aşk için gerekli fedakârlığı yapacak bir yürek yok. Çok kararsız. Deli gibi davranıyor.  Babam Polonius benimle yeterince ilgilenmedi, kardeşim Laertes’e öğüt verdi bana vermedi.  Babalık görevlerini yerine getiremez, Tüm işi varsa yoksa Kral’a yaranmak. Biraz yalaka galiba.  Devlet işlerini de yapamaz artık emekli olması lazım ama evde de yapamaz, bahçede çiçek ekemez.  Laertes ise öfkesinin kurbanı oldu, kolay dolduruşa geliyor, Kral’ın etkisinde kalıp gereksiz bir şekilde Hamlet’i zehirleyecek galiba. Parlak bir geleceği mahvetti . Bu gidişle çok yaşamaz. Mutluluğumun önündeki engel önce babam sonra kardeşimdir. Bunlar aşktan anlamaz. Kraliçe o yere lâyık değil. Sıkıldım bu hayattan. Yönetmen ne yaptığını bilmiyor.

14 Nisan 2011 Perşembe

Artık “Artık…”… - Atölye Tiyatro

Bir dönem Hegel, Marx, Politzer, Reed ‘olmazsa olmaz’dı; ‘dialektik’, ‘sosyalist gerçekçilik’,  tartışmaların  vazgeçilmez kavramlarıydı; felsefenin başlangıç ve temel ilkeleri okunuyordu.

Şimdilerde felsefenin ‘ayrıntıları’ tartışılıyor, Adorno, Žižek, Habermas,Benjamin okunuyor. İdeoloji sorgulanıyor, akıl kuşkunun elinde.  Yeni dönemde, eski unutulmadı tabii ama çağ da değişmekte. Marksistler ‘yeni’leşti, tarih kavramı değişti, “negatif dialektik”  gündemde, “kritik teori” konuşuluyor, ‘Post modern’, içimiz dışımız. Nihilizm  başka bir yüzle çıktı ortaya. Eskiden ‘bireysel kaçış’ken  şimdi ‘canavarlaştırıyor’, kale ve kulelerin yıkımıyla uğraşıyor. İnanç felsefeleri yaygınlaşıyor ve kökleniyor. Tiyatro, politik yelpazenin değişik renkleri ile boyanıyor. Bir dönemin ‘suratına tiyatrosu’nun şimdilerde anlamı başka. Amaç seyirciyi etkilemekti kuşkusuz geçmişte de. Biz ‘surata ayna tutan’ bir nesilden geliyoruz. Şimdilerde ayna, nerdeyse suratın tam ortasında kırılacak.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Eleştirmeni Duvara Çivilemeyi Düşünen (Çivici) Eleştirmen

Eleştirmen,oyun eleştirisinde   “Hoca’nın çevirisine lâf eden eleştirmeni,  içimden duvara çivilemek istedim” demiş. Durup dururken…  Aklına gelivermiş…  Sözün önü ve arkası insana “ne alâka” dedirtiyor.  Ömrü başkasına “lâf etmek”le geçen  bir eleştirmen “lâf edilmesinden”  belli ki rahatsız olmuş. Uysa da uymasa da  söyleyecek. Söylemiş  ama  kalakalmış orta yerde.

Dostuna sahip çıkanı severim. Keşke herkes çıksa.. Keşke her konuda çıksa.. Örneğin bir tiyatro topluluğu, tüm Shakespeare çevirilerini bir ağızda 'sildi' de (çivici) eleştirmen “lâf etmedi”. (Çivici) Eleştirmen yapılan işe değil, dostlarına bağlıymış ve  en çok da  Hoca’yı seviyormuş meğerse, lâf dostuna dokununca duramadı.  Hoca’yı savunması gerektiğini düşünmüş demek ki.  Kaldı ki Hoca’ya bir saldırı da yok!  Hem “Hoca çevirmenin” kendi aklı ve eli yok mu?
Şu ana kadar hoca, (çivici)eleştirmene ne yapıyorsun da demedi. Acaba (çivici)eleştirmen ve çevirmen hoca  aralarında konuştular mı? Çevirmen umursamadı da (çivici)eleştirmen mi onun adına “doldurdu” kendini. Çevirmen umursadı ama (çivici)eleştirmen ‘sen dur ben veririm payını mı’ dedi ?  Bu tiyatro âlemi bir ‘âlem’…Neyin nereden çıkacağını bilemiyor insan.

5 Nisan 2011 Salı

Tiyatro 0.2’de Gene Bir Philip Ridley : Kâinatın En Hızlı Saati

Philip Ridley’in “bana göre bir yazar” olmadığını Kürklü Merkür’ü(2005) seyrettikten sonra anlamıştım. (Ama bu, zamanımızın bir felsefesini sanatın nasıl kullandığını merak etmeme, görmeme engel değil) Anlattığı çevre, kullandığı biçim ve iletisindeki öncelikler yönünden  aramızda zihinsel ve estetik bağlamda bir dokunma olmayacağı kanısına sahip olduğum için Kâinatın En Hızlı Saati’ne de Ridley seyretme merakı ile gitmedim. Zaten gidecek olsam aynı topluluğun bu sezon tiyatro dünyamızda büyük ses getiren bir başka Ridley oyunu, Korku Tüneli’ne giderdim. Korku Tüneli(1991) üzerine mükemmel bir yazısını okuduğum Zeynet Öztunca’nın da bunda sorumluluğu var. Hem oyunu çok iyi ve ayrıntılı analiz etmişti hem de bana yeniden Ridley’i hatırlatmıştı. (http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=1577) Zeynet’in Ridley hakkında ‘sıradışı yazar’ tanımı ile beraberim ama “Rahatsız eden, huzur bozan, kalp atışlarımızı hızlandıran ve belki de tüm iç korkularımıza ayna tutan bir yapıya sahip olmasıyla dikkat çeken Korku Tüneli, tiyatroyu sadece izlemek değil “yaşamak” isteyenler için kaçırılmaması gereken bir fırsat” görüşü ile tamamen ayrı düşüyorum. Öte yandan metaforları açısından Korku Tüneli’nin daha iyi bir oyun olduğunu -okuduğum oyun ve Zeynet’in analizine güvenerek- belirtebilirim. Kürklü Merkür karanlık bir atmosferde idi. Ayrıca uçları kullanma, ulaşılacak sınırı test etme çabasının kontrolsüz ve salt o gaye ile yapılmasının, benim anladığım ‘suratına tiyatro’ kavram ve çerçevesi içinde değerlendirilmesinin de doğru olmadığı kanısındayım.

Sezon içinde çok ses getiren Tiyatro 0.2’nin hem mekânını hem de oyundan seyrettiğim bir tanıtımda oyunculuğu dikkatimi çeken Iraz Yöntem’i seyretme bahaneleri ile Kâinatın En Hızlı Saati’ne gittim.