31 Aralık 2011 Cumartesi

2012 Karşılaması

Gelen gideni aratmasın.

İyilik kötülükten, güzellik çirkinlikten 

daha çok artsın!

Her şey gönlünüzce olsun ama

gönüller bir olsun!

(31.12.2011)

30 Aralık 2011 Cuma

Tiyatroda Eleştiri “Seçmek”le Başlar - “İstemem Eksik Olsun”

Tiyatro kitaplarına bir bakın uzmanı ne diyor? Eleştiri yazmak için eseri okumak gerekirmiş. Ben önce “seçmek” gelir derim. Kim yazmış, çevirmiş, yönetmiş; oynayanlar kim, dekor, kostüm, ışık vb kim tarafından yapılmış? Zaman ayırdığımın, zaman kaybı olmayacağına inanmak isterim. Üstünde emek harcıyorsam o emeğe değmeli oyun. Bazen yanılırım da. Oyunu beğenmem ama seyretmek bir tecrübe olur.  Düşüncelerimi yazacağım bir oyunu seyretmeden önce okumak gerektiğini düşünürüm. Sadece oyunu okumakla yetinmem oyun hakkında ve hatırlatan her şeyi okumaya çalışırım. Notlar çıkarırım, dramaturgi çalışmaları yaparım. Farklı tercümeleri okurum, orijinali ile karşılaştırırım. Yazıyı yazdıktan sonra da okumalar devam eder ve yazdığım yazıyı en az bir hafta her gün okur, bazen yeniden yazarım. Yani oyunu seyretmeden önce “ön hazırlık”,  oyunu seyrettikten sonra “son hazırlık” var. Tiyatrocu yönetiyor, oynuyor, işini bitiriyor  ama benim için yazı yazmak  bir süre daha zaman alıyor. Doğrusunu isterseniz benim için yazmanın en keyifli yanı da budur. Bilmediğim çok şey öğrenirim, unuttuklarımı hatırlarım.  

23 Aralık 2011 Cuma

İBBŞT Genç Günler ve Ufak Bir Hata (İBBŞT)

İBBŞT GENÇ GÜNLER ve GENÇ TİYATRO
Ufak Bir Hata, 27.Genç Günler kapsamında  9-19 Mayıs 2011 tarihleri arasında seyirci ile buluştu. Genç Tiyatro Sorumlusu Tolga Yeter’in oyun “dergiciği”ndeki yazısını okuduğumda bu konuda bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüm.

Tolga Yeter “Genç bir yazarımızı, Türk tiyatrosuyla ve seyircisiyle tanıştırmak, belki de bundan sonra hem yazarlığını teşvik edebilmek, hem de ülkemizde yeni yazacağı diğer oyunlarının oynanmasına vesile olabilmesi bile Genç Tiyatronun varlık nedenini sağlamlaştırıyor.”  diyor.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Yönetmen Günersel Yazar Günersel’e Karşı : Bok Sosyolojisi (Tiyatro Su)

Yeni değil eski. İlk önce kimin aklına gelmiş bilmiyorum. “Amerikan işi” diyorlar ama bizden de örnek var. Çöpe bakarak sosyolojik sonuç çıkarmak, tüketim süreçlerine bakarak toplumsal yapıyı ve insanı anlamak olanaklı imiş. Aslında çöp mahremiyet alanıdır. Kapınıza bırakırsanız çöp sizi ele verebilir. Başınızdan attığınız andan itibaren çöp sahipsizleşir, toplumsallaşır. Bizden birileri de Cihangir, Çarşamba, Darüşşafaka, Draman  çöpünü incelemiş karşılaştırmış. Buna çöp sosyolojisi deniyor.

Hani bizde bir söz vardır ya “Adam olacak çocuk bokundan belli olur” diye. Atalarımız bunu çok öncelerden biliyormuş ve daha da “derin” bir analiz yapmış. ”Bokunda boncuk bulmak” bok sosyolojisinin temel kavramlarından biri herhalde ve bize ait, ne kadar övünsek azdır. Ama dikkat : "Tezekten terazinin boktan olur dirhemi!"

11 Aralık 2011 Pazar

Şakayla Söyler Haldun Taner ve “Son Vicdani” Ali Erdoğan

Haldun Taner ile en son Musahipzade Tiyatrosu’nun fuayesinde bir araya gelmiştik. Yıl 1978’di. O, Ay Işığında Şamata isimli oyununun ilk okumasını yapmıştı. Eşim ile benden başka Zihni Küçümen ve Tijen Par vardı fuayede. Benim davet edilmemin nedeni onun Ay Işığında Çalışkur hikâyesini ilk ben sahneye uyarlamıştım, büo’da yönetmiştim, Haldun Taner de beğenmişti.  O nedenle  yanında olmamı istemişti ama o gün gördüklerim nedeniyle  tiyatro yolundaki yürüyüşüm bitti. Ben ona gerçeği söyleyemedim, mazeretime de o inanmamış olmalı ki bana gönül koydu, umudu kesti. büo’daki Ay Işığında Çalışkur’u seyrettiği akşamın ertesinde bana gönderdiği çiçeğe kendi el yazısı ile iliştirdiği teşekkür notu dışında benim yaptığım ilk uyarlamadan bahsetmedi. Olsun varsın, Haldun Taner benim için “Haldun Baba”ydı, öyle de kaldı. Zira onu tanımakla çok şey öğrendim.  Halâ onun kitaplarını okuyorum arada bir, nasihatlerini yeniden hatırlamak için. Ali Erdoğan Kabare Dev Aynası’nın “Şakayla Söyler Haldun Taner” oyunu onu düşündüğüm anlardan birinde aklıma düştü. Farkettim ki Haldun Baba’yı sahnede görmeyi özlemişim. Gittim, seyrettim, onunla özlem giderdim. Sahnede duran resmine daldım oyun boyunca. Her davet edişimizde oyunlarımızı seyretmeye gelişini, zarif bir dille bizi eleştirişini, birlikte oturduğumuz Divan Oteli kafesini, onu Devekuşu Kabare’nin girişinde gördüğüm günleri hatırladım. Her zaman zarif bir insandı, güler yüzlü, şefkatli. Gençlere olan yakınlığını ben bilirim, tiyatro tarihi de yazdı, yazacak, ben de. Vandal bir dünyaya muzip bakışını, aydınlığındaki “derinliği”, insanın içinde kalanı zarif bir zarfa koyup adresine doğrudan göndermesini, yazılarında okşar gibi attığı tokatları, insana olan sevgi ve saygısını özlüyorum ben. Onu okuyun, bir fikri nasıl farklı “söylediğini” anlayacaksınız. Şimdi onu anlamaktan uzak yeni yetmelerin arsız ve şımarık hallerini görünce, yaşasaydı onun karşısında kuyrukları bacakları arasında nasıl duracaklarını hayâl ediyorum.

6 Aralık 2011 Salı

Tiyatro Ödülü Nasıl Olmalı?

Son zamanlarda konuştuğum dostlarım bana tiyatro ödülü ile ilgili fikrimi soruyor. Ülkemizde “dağıtılan” tiyatro ödülleri ile ilgili düşüncelerimi geçmişte yazmıştım ama  ayrıntılı bir ödül tasarısı yazmamıştım.

Ülkemizdeki tiyatro ödüllerinin öznel olduğu herkesin  malûmu. Ödüllerin bir şeyi ölçtüğü de yok verilene ne kattığı da meçhul. Dikkat ederseniz “verilen” diyorum. Oysa “kazanan” diyebilmeliyim ama diyemiyorum. Ödül veriliyor daha sonra  ALAN, “kazandım” diyor bizde. Zira ödül nesnel değil, kriterler belirsiz ve değişken,  ödül veren alandan daha çok gündemde. Daha da tuhaf olanı kısıtlı bir çevrede olanlar oluyor ama sonuçlar Türkiye’ye mal edilmek isteniyor.

Ödül jürisinde olmam için gelen teklifleri kabul etmiyorum. Nedeni ise şu: ülkemde çok zor koşullar altında tiyatroyu yaşatmak için kendini “ateşe atanlar” görülmezken  İstanbul, Ankara gibi merkezlerde tiyatronun ödül dağıtımı ve alkışı beni utandırıyor.

1 Aralık 2011 Perşembe

‘War Horse’dan Myanmar Kukla Tiyatrosu’na

War Horse ‘u New York’da “National Theatre of Great Britain” prodüksiyonu olarak seyrettim. Tamamı dolu salona oynanan oyunda seyircinin ilgisi sahnedeki gerçek ölçülerdeki kukla  atlara(Handspring Puppet Company)  idi, oyunun konusuna değil. Oyunun bir çocuk hikâyesinden alınan konusu  çocuğun at sevgisi üzerine idi. Atı,savaş atı olarak kullanılmak üzere elinden alınan çocuk atının peşinden savaşa gidiyor ve atını arıyordu. Bir çocuk hikâyesinden uyarlanan eserde aslında vurgulanması gereken husus Birinci Dünya Savaşı sırasında atların rolü ve büyük sayılardaki kaybı olmalıydı. Yaklaşık on milyon insan, sekiz milyon at ölmüş savaşta.  Zamanla atların yerini tanklar almış. Savaş tarihindeki bu değişim de ilginç. Oyun dergisinde bu konuya dikkat çekilmesine rağmen oyun sonunda salondan çıkan seyircinin aklında nerdeyse canlı sanılacak kadar gerçek olan atlar vardı. İnternet ortamında(youtube) War Horse üzerine çeşitli videolar var. Özellikle yapımcıların kendileri tarafından ve kukla at ile ilgili yapılan çalışmaların aşamalarını anlatan video çok öğretici. (http://www.ted.com/talks/handpring_puppet_co_the_genius_puppetry_behind_war_horse.html)

25 Kasım 2011 Cuma

Tiyatromuzda Bunların Sahibi Kim?

Ülke çapında tiyatro mekânları ile ilgili ihtiyacın saptanması
Yeni açılacak tiyatrolardaki fiziksel ve estetik kriterlerin saptanması
Her şehirde en az bir tane, büyük oyunların oynanabileceği sahnesi ve alt yapısı olan bir tiyatro salonu inşa etme ve/ya da  işletme
Tiyatro binaları inşa ederken yatırımın belli bir oranının sanatın diğer dallarındaki sanat eserlerine harcanmasının sağlanması; kendisi sanat eseri olan tiyatro binaları
Tiyatro binalarının her bakımdan estetik ve güvenli yapılması
Mevcut  tiyatro binalarının kriterlere göre düzeltilmesi ve korunmasının sağlanması
Eski tiyatro binalarının yeniden kullanıma açılması
 Her şehirde -satılan bilet sayısına bakmadan- her akşam perde açan tiyatro

20 Kasım 2011 Pazar

“Mutfak Söyleşileri (İBBŞT) Üzerine” Akif Çamlı’ya Açık Mektup

İBB Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği Mutfak Söyleşileri isimli oyunla ilgili Yeni Akit gazetesinde bir yazı yazmışsınız. Ben yazınızı Haber Vakti’nden okudum. (http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=59577)
Bu  mektubu “oyunun ne anlattığını biri çıkıp açıklasın” dediğiniz için yazıyorum. Daha önce oyunu seyrettiğimde bir yazı da yazmıştım. (http://melihanik.blogspot.com/2011/08/bir-damla-gozyas-ve-tebessumyesim.html) İlgi duyarsanız okuyun.
Yeni Akit’in künyesinden, spor müdürü olduğunuzu biliyorum ama  tiyatroya gitme alışkanlığınızı bilmiyorum. Yani tiyatroyu  ne kadar takip edersiniz, senede kaç oyun seyredersiniz, seyredeceğiniz oyunu nasıl seçersiniz, oyun ve eleştiri okuma alışkanlığınız var mıdır  vb hususları bilmiyorum. Daha önce yazmış olduğunuz bir tiyatro eleştirisine rastlamadım. Mutfak Söyleşileri’ni nasıl seçtiniz merak ediyorum. 

15 Kasım 2011 Salı

Amerikan Dans Festivali ,“Bizim” Celal ve Boğaziçi Üniversitesi

Haziran 2011’de USA- North Carolina- Durham’da idim. Orada olduğum tarihte Amerikan Dans Festivali’nin(ADF) galası yapıldı, (9 Haziran 2011) ben de o galaya katıldım. Gala deyince aklınızda olayı büyütmeyin;  biletimi  4 gün önceden aldım, özel giysi zorunluluğu yoktu. Gala, Durham Performing Arts Center’da yapıldı. Biletler 20-40 dolardı.
Durham,  250,000 nüfuslu bir şehir; Hakkari, Bingöl, Burdur, Karaman, Kırşehir, Karabük, Erzincan, Yalova, Bilecik, Sinop, İnegöl, Çorlu, Elazığ, iki Erciş ya da yarım Şırnak, çeyrek Van  da diyebiliriz. Şehrin yükünü çeken ve yüzü  NC Central University  ve özellikle Duke University.  USA’da şehirlerin sanat ihtiyacını karşılamada, spor  ve sosyal hayatı canlandırmada  üniversitelerin mühim bir rolü var. ‘Duke University  Chapel’ önemli  bir kilise; ‘Duke University’ Basketbol Takımı ‘College’ Liginin şampiyonu, Duke’ün müzeleri de var. Bir kilisenin kapısında karşılaştığım ve cebinden anahtarı çıkarıp kapısını açarak bize kiliseyi gezdiren doktor, “USA’da  komşu şehirler en iyi  olma konusunda birbirleriyle yarışır” dedi bana.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Engin Alkan Sunar: “Ortaya Karışık” - Şark Dişçisi (İBBŞT)

Düşündüklerimi yazmasam kendime ayıp etmiş olacağım; yazınca Engin Alkan’a ayıp etmiş sayacaklar çıkacak. Şimdi bir de Şark Dişçisi’nin prova, prömiyer ve galasında “orada” olan ve oyunu seyrettikten sonra tiyatro camiasında pek az rastlanan bir cömertlikteki beğenileri ile twitter’ı “inleten” tiyatrocuları da üzme riski ile karşı karşıyayım. Bu yazıyı ne zor şartlar altında yazdığımı anlayın yani.
Şark Dişçisi’ni aile dostumuz olan Ermeni kökenli bir çift ile birlikte seyrettim. Oyun sonunda, Alen, Engin Alkan’ın oyun dergisindeki  yazısına dikkatimi çekti ve Hagop Baronyan’ı tesadüfen öğrenen “Engin Alkan, ‘Ermeniler hakkında o kadar az şey biliyorum ki ancak bunu yapabiliyorum’ demeye getirmiş” dedi.  Bence bu, yapılanı özetleyen bir ifade. “Olanı” bilmezseniz “bildiğinizi” anlatırsınız. Resmi tarih ise “olanı bilip başka şekilde anlatmak” değil mi? Ama Baronyan ve oyun ile ilgili ne olduğunu bilecek kadar bilgi var.

29 Ekim 2011 Cumartesi

İnsan(lık) Resm-i Geçidi : Çehov-N.Simon : Sevgili Doktor (İBBŞT)

İBB Şehir Tiyatroları, tiyatro repertuvarının en popüler(ve tehlikesiz) oyunlarından birini Sevgili Doktor’u programına almış. Neil Simon’un Anton Çehov’un hikâyelerinden hazırladığı oyunu Taner Barlas yönetmiş.
 Türkiye’de ilk kez 1975-76 sezonunda Devlet Tiyatroları tarafından oynanan oyun 2009-10 sezonunda da Sivas DT tarafından oynandı.
1927 doğumlu Neil Simon Amerikan tiyatrosunun en popüler oyun yazarlarından biri. Elinde sihirli bir değnek var sanki. 1957 den 2006 ya kadar her türlü ödülü almış, radyo, tv, sinema ve tiyatroda başarılı prodüksiyonların garantili ismi olmuş.
Neil Simon, Çehov’un yazdıklarından  sekiz  oyun çıkarmış sahneye uyarlamış; başta, sonda ve aralarda Çehov’u konuşturmuş; her yaşta seyirci için son derece keyifli bir oyun yazmış.
Sevgili Doktor her tiyatrocunun ezbere mizansen verebildiği/alabildiği bir oyun gibi gelir bana. Hatta Sait Faik hikâyelerinden yapılan uyarlamalar da bu oyunun etkisinde kalmıştır diye düşünürüm.(Sait Faik , bir Çehov; Çehov bir Sait Faik’tir bana göre) Tecrübeli ve iyi bir tiyatrocu Taner Barlas için de rahat ve kolay bir reji olmuştur eminim.

25 Ekim 2011 Salı

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (İBBŞT) ve Arda Aydın


Önce Ziya Osman Saba’nın iki şiirinden alıntı:
İstanbul
“Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan.
Minare,minare,ev,ev
Yol,meydan”
………..
“Gün olur,köprü ortasında durur
Anarım Adalar’da çamların kokusunu
Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim
Koklamak isterim tünelin kokusunu”

Bir Yer Düşünüyorum
“Bir yer düşünürüm
Bilemem neresinde yurdun
Bir ev günlük güneşlik
Çiçekler içinde memnun
…………
Bahçe kapısına varmadan daha
Baygın kokusu ıhlamurun
Gölgesinde bir sıra der gibi:
-Oturun”


Orta okul ve lise çağlarımda Ziya Osman Saba(1910-1957) alıntı yaptığım bu iki şiirden ibaretti bizim nesil için. Yanılmıyorsam bu şiirler Türkçe ve edebiyat kitaplarında vardı. Ellerinde “meşale” taşıdığını hayâl ettiğimiz guruptandı  Ziya Osman Saba.

20 Ekim 2011 Perşembe

Yansı(t)malı Oyun – Suriyeli Yazar Amayri’den Kargaşa (İBBŞT)


İBB Şehir Tiyatroları’nın 2011-12 sezonu yeni oyunlarından Kargaşa, hem iyi hem de gündeme uygun bir oyun. Bildiğiniz gibi Türkiye’nin gündemindeki sıcak konulardan biri, kadına uygulanan şiddet ve  yaşanan artış diğeri de komşumuz Suriye’de yaşanan politik gelişmeler , Türkiye ve Suriye arasındaki bulutlu hava. Kargaşa, Suriyeli bir yazar ve tiyatrocuya ait, konusu da kadının dünyası  ve maruz kaldığı şiddet. Bu nedenle Kargaşa güncel ve iyi tanıtılırsa ses getirecek bir oyun.

18 Ekim 2011 Salı

III. Richard’la Karşılaştım ve Karşılaştırdım


Ayağıma kadar gelmişken ve de “satın almam” için biletim ayrılmışken  Kevin’li  III.Richard’ı seyredemedim. Görenlerin yazdıklarını okudum. Kevin’li olanı hakkında ‘youtube’a düşen bazı filmlerden fikir edindim. Yunanlılar oyundan kaçak çekimler yapmış. Özellikle oyun sonu coşkulu alkışları gördüm. Bizimkiler ile onları yan yana gören yabancı biri, aynı ülkeler sanır mutlaka. Aman yanlış anlaşılmasın bir oyun perdeden/ekrandan  seyredilmez. Tiyatronun sıcacık nefesi farklı, keşke şartlar uysaydı da Kevin’i de görseydim. Edindiğim izlenim kadarıyla İstanbul’daki III. Richard, klâsik bir yorumdu ve Kevin Spacey üzerine kurgulanmıştı. Ben metin olarak oyunu farklı zamanlarda iki, üç kez okudum. Her okuduğumda da okuma  uzun sürdü, biraz not almaktan biraz da açık havaya çıkma ihtiyacımdan.  III.Richard kadar kötü karakter az görmüştüm ilk okuduğumda, şimdi ise iyiye hasretim, III.Richard’lar sardı her yanı! Belki sahnedeki kötü, daha çekilir gelirdi yeniden, bu günlerde... Bu nedenle sokakta gördüğüm kötüye “Sahneye sahneye!” diyesim var.  Hatta elimden gelse spot ışığında bakacağım ona. Bir avu(n-t)ma bunu biliyorum ama, ancak “rol” olsa çekilir tipler var orada burada.  Bazısını da “rol” sanıyoruz ama anlıyoruz ki sahneden inince de “kötü”! Neyse… Nedenler olmasaydı da ağzımda halâ erimekte olan akide şekerinin tadından vazgeçer miydim bilmiyorum. Ağzımdaki şeker Boston’da 4 ay önce seyrettiğim III.Richard’dı.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Tarık Günersel’den Şiirsel Trajik Hiciv - Zırhlı Kurt - (İBBŞT)


İBB Şehir Tiyatroları, ilk defa 16 Mart 2011 tarihinde oynanmış Zırhlı Kurt’u   2011-12 sezonunda da seyirciye sunuyor.
Oyunun yazarı Tarık Günersel’in ifadesi ile 1993 yılında Erol Keskin’in önerisi ile başlayan yazma süreci 2010 yılında Zırhlı Kurt’un ortaya çıkması ile sona ermiş. Oyunlar için asıl yolculuk sahnelenmekle başlar. Zırhlı Kurt 16 Mart 2011’deki ilk oyun ile asıl yolculuğuna başlamış.  
1993 yılında Erol Keskin, IV.Mehmed hakkında bir piyes yazması  için Günersel’e şu önerileri yapmış:
2 aktör 1 aktris için bir oyun ; IV.Mehmed’in tahttan indirilmesinden sonraki bir dönemde tecritte geçer ; IV.Mehmed ölüm öncesi hayal ve anıları yaşamaktadır. Erol Keskin’in verdiği öneriler arasında “kirişsiz yay” ve “zırhlı kurt” da varmış.
Tarık Günersel oyunda  babasız büyüyen IV.Mehmed’in çocukken babasının idamına onay vermiş olduğunu yıllar sonra öğrenmesi ve duyduğu acıyı temel çekici güçlerden biri olarak almış.
Günersel, piyesi Erol Keskin’e ithaf etmiş.

6 Ekim 2011 Perşembe

Yazının Üstünde Uyumak ve Yaşamın Kayaları


“Bir yere yazı yazdığında göndermeden üstünde uyumalı ” derdi babam. Küçüktüm yazının üstünde nasıl “uyunur” anlamazdım. Babam yirminci yaşıma bastığım yıl öldü, üniversitede okuyordum. Onun ölümünden sonra yazı yazmamı gerektiren sorumluluklar aldım. İş hayatımda bir yazı yazacaksam hep babamın sözünü  hatırladım, üstünden bir gece geçirmeden, “üstünde uyumadan” yazıyı göndermedim. Onun haklı olduğunu ve “yazının üstünde uyumak” ne demek anladım. Zira insan ilk kalkışta yazdığını sonradan okuduğunda neleri yazmaması ya da başka türlü yazması gerektiğini görüyor, “yazının üstünde yatınca” kendi kendini düzeltiyor.   
Ama Behçet Necatigil’in dediği gibi bu arada "bazı şeyleri yarınlara bıraktık" ve “bütün tanıdıklarımız bizi yanlış tanıdı”.  “Geniş zamanlar umduk”,  çünkü “yanlıştı dar vakitlerde bir düşünceyi söylemek”,  “yılların telâşlarda bu kadar çabuk geçeceği aklımıza gelmedi”.  Heyhat! Şiir gibi güzel olmuyor hayat!

3 Ekim 2011 Pazartesi

Haluk Bilginer’e Açık Mektup - Yakıştı mı?


Tiyatro sezonunun  başlamasına denk gelen  şu günlerde  Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan “ses çıkaracak” röportajı okudum.  Gene esip gürlemişsiniz. Maalesef “tekrar olmuş” söyledikleriniz. Ama ne gam! Sizi beğenen ve sizi “totem”leştiren çevreniz, söylediklerinizi değil, verdiğiniz pozlara bakarak güzel ses tonunuzu duyacaklardır, ne söylediğinize aldırmadan. Bense bir zamanlar beğendiğim ses tonunuzu uzun bir süredir “duyamıyorum”,  oyunculuğunuzu da “göremiyorum”.  Doğrusunu isterseniz yılda bir ortaya çıkıp bence gereksiz olan cümleleri neden kurduğunuzu da anlayamıyorum.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Paektu Dağının İnsanları : KORE’ler ve “… İZM”ler


Güney Kore’ye herkes gidiyor da 24 milyon nüfuslu Kuzey’ine giden az. Yerel rehberin söylediğine göre yılda 4000 yabancı turist geliyormuş Kuzey Kore’ye. “Dost” ülkelerden(Çin,Rusya vb) gelenler de 25000 kişi.. Bir zamanlar yılda iki milyon sayıya ulaşan Güney Kore’lileri “yabancı”dan saymıyor Kuzey Kore. Geçmişte yaşanan bir olay nedeniyle şimdi onlar da gelmiyormuş.
Güney Kore’de Kuzey Kore’nin 70 km yakınına gidip de sınırı oluşturan “askerden arındırılmış bölge”yi geçemediğiniz için bir saatlik yolu bir günde alarak Pekin üzerinden Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a gidiyorsunuz. Yani iki Kore, o kadar yakın ama o kadar uzak.
Güney’in tüm renklerine rağmen esas “renkli” olan taraf Kuzey. Ayrıca satın aldığım ve  okudukça bana Brecht’i hatırlatan halk hikâyelerindeki akıl ve duygunun buluşması da beni oraya yönlendiriyor, kalbimi orada bırakıyorum.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Kültür Politikaları ve Bir Kültür Çınarı : Faruk Pekin


Faruk Pekin, hazırlayıp sunduğu tv programına davet ettiği iki kişi ile ülkemizdeki “kültür politikası”nı konuşuyor. Misafirlerden biri örnek verirken, esas sorunun AKM’nin yıkılması falan olmadığını  ama AKM gibi 5-6 tane daha AKM olsa içinde yaşadığımız kültür ortamının onları tam kapasite ile kullanabilecek kültür üretimi yapılabileceğinden kuşku duyduğunu dile getiriyor. Yanında getirdiği üç beş  evrakı gösteriyor “İşte bizde kültür politikaları üzerine yapılanın hepsi bu!” diyor. Oysa yıllardır Türkiye(İstanbul desem daha doğru) kültür hayatını yöneten bir kurumun başında. O kurum ne yapıyor acaba?  İstanbul’da yıllardır düzenlediği  gösterilerle nasıl bir kültür politikası ve yeni kültür değerleri yarattı? Yoksa var olanı mı “kullandı”("sömürdü" ağır mı olur?) ve "günü kurtardı"?

4 Eylül 2011 Pazar

Yazar ile Hayâli bir Sohbet


Yazar- Ben Yazar… Sizin adınız nedir?
Eleştiren – E…
Y- Soyadınız? Sizi bir yerden tanıyor gibiyim de.
E- A……
Y- Evet… Siz eleştiri yazıyorsunuz.
E-  “Düşüncelerimi” yazıyorum.
Y- Benim oyunumu da yazdınız.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

OYUN SEÇME SANATI


(Benzerlikler tesadüfidir. )
OYUNCU 1 -       Sezon açılacak biz hala oyun seçemedik
OYUNCU 2 -       Sezonun ilk günü perde açılacak diye bir şey mi var?
OYUNCU 1 -       Sezonun ilk günü ne zaman?
OYUNCU 2 -       1 Ekim.
OYUNCU 3 -       Biz devlet tiyatrosu muyuz ? Biz özel tiyatroyuz. Keyfimiz ne zaman isterse o gün açarız.
OYUNCU 1 -       Öyle ya.. Bizim sezonun başı  bizim sezonu açtığımız gündür.
OYUNCU 2 -       Peki bizim oyunun ilk günü ne gün olacak?
OYUNCU 1 -       Oyunu seyircili oynadığımız  ilk gün.
OYUNCU 3 -       Oyun yok ortalarda siz ilk günden bahsediyorsunuz.
OYUNCU 2 -       Yardım için başvuruyu da kaçırdık.
OYUNCU 1 -       Boş ver iyi oldu.  25 kez oynamak var.  Bir de hesap kapatması sıkıntılı. Parayı alırken iyi            de hesap kapatırken kötü oluyor. Hem biz özgür bir tiyatroyuz.
OYUNCU 2-        Yardım da yardım olsa..Gazete ilânına bile yetmiyor.
OYUNCU 3 -       Ödüller de var. En az 15 kez oynanacak aday olmak için. 75 kişilik salonda..
OYUNCU 2 -       Ödüle ne gerek var?
OYUNCU 3 -       Olur mu.. İlanlarda işe yarar. “Ödüllü oyun”  İyi duruyor.
OYUNCU 2 -       Seyirci de ödüllü oyun istiyor.
OYUNCU 1 -       Kolay canım. Yaparız bir şeyler. Daha ortada oyun yok biz  ödül hesabı yapıyoruz. 
(sessizlik)

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Devlet Klâsik Türk Müziği Korosunun Düşündürttükleri

 Fırsat buldukça  T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun konserlerini  takip etmeye çalışıyorum.  24 Ekim 2010 tarihinde saat 11:30’da CRR’da “Cumhuriyet Konseri”ni izledikten sonra bu yazıyı yazmıştım. Son zamanlarda Gündüz Vassaf’ın 3 Temmuz 2011 tarihli Radikal’de yayınlanan “Türk-İslam Sentezi, Bach, Metallica”; Cihan Aktaş’ın 11 Temmuz 2011 tarihli Taraf gazetesindeki “Başörtülü Kadınlar Sanattan Anlamıyor mu…” başlıklı yazılarını okuyunca aklıma geldi. 

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Bir Damla Gözyaşı ve Tebessüm:Yeşim Koçak’tan Mutfak Söyleşileri

Svava Jakobsdóttir ’in 5 kısa öyküsünden yararlanılarak hazırlanan Mutfak Söyleşileri,  İBB Şehir Tiyatroları  27.Genç Günler kapsamında Mayıs 2011’de seyirci ile buluştu.


YAZAR
Svava Jakobsdóttir  ( 1930-2004)İzlanda’nın  çağdaş yazarlarından  ve feminist politikacılarından (o kendine “hümanist” diyormuş) biridir. Eserleri,  gerçeküstü feminizmin önde gelen  örnekleri arasında sayılmaktadır. Svava Jakobsdóttir , 1971-1979 tarihleri arasında  İzlanda parlamentosunda solcu bir partinin temsilcisi olarak kültür politikaları ve uluslar arası ilişkiler konularında görev yapmış. Birleşmiş Milletler’de ülkesinin sözcüsü de olan yazar, altısı oyun onaltı kitap yazmıştır. 

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Ne Yazsam Nasıl Yazsam?


(Bir yazarın notlarından)
“Aklımda pek çok konu var. Bilgisayarın başına oturmamak için direniyorum. Her yerde konu var, yazmamak için zorlanır insan…Sanki otursam  “elimden bir kaza çıkacak!” Ama kim zorlayabilir beni!
Yazanlar bilir , yazı düşünür insan  sürekli, yürürken, otururken, yatarken hatta rüyada bile.. Gecenin bir yarısı kalkıp not alınır. Kağıtsız kalemsiz sokağa çıkılmaz. Akla gelen not edilir. Velhasıl her şey nasıl yazı olur diye düşünür  yazar.
 Bir süredir insana taktım kafamı. Anladım ki her şey insana çıkıyor. Olayı değil, insanı yazmalı. Politika geçer gider insan kalır geriye. Ama politikasız da olmaz. İçinde az biraz politika olmalı. ‘Klâsik’ olmak için insanı anlatmalı. İnsan gene insan! En büyük malzeme insan! Klâsikler nasıl kalmış bugüne.

31 Temmuz 2011 Pazar

Yeşim Özsoy Gülan Proje’si: Yüzyılın Aşkı (VDŞT)

Kendisi ile yapılan bir röportajda “klâsik anlamda oyun yazmıyorum” diyor. Yeni metin yazımı, teknoloji ve disiplinler arası paylaşım, projelerinin temelini oluşturuyor. Enstalasyon, tasarım kelimelerini kullanıyor projelerini anlatırken. “Videoyu arka plan olarak görmediğini” belirtmiş. “Devlet kontrol ettiğine yatırım yapıyor” demiş. Olanaksızlıklar nedeniyle gösterilerinin çok sayıda sahnelenememesinden yakınmış. Taşıdığı farklı sorumlulukların (kimliklerin) besleyici olduğunu söylemiş. Anladım ki Yeşim Özsoy Gülan’ın gerçekleştirmek  istediği daha çok proje var. 

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Generaller, Savaş ve Barbekü / Boris Vian ve Engin Alkan

TEB Başkanı  ve tiyatro eleştirmeni  Üstün Akmen, 3 Mayıs 2011 tarihinde Evrensel Gazetesi’ndeki köşesinde  “oğlu yerindeki Engin Alkan”ın saldırganlığından, kabalığından hiç mi hiç hoşlanmadığından onu muhatap ve  yürekten destek verdiği  Tiyatro Adam’ın bu oyununu değerlendirmeye almak istemediğini yazmış. “Oyunu beğendim ya da beğenmedim dahi dememiş.”  Tiyatro Adam’ın oyuncularından bir başka gün ve saatte randevu istemiş.  Sadece bir kereliğine oyuncuları yüz yüze konuşarak eleştirmek istemiş.  Ben, eleştirmen,  bildiği “tiyatro”yu öncelikle seyirci ile paylaşmak için yazar diye düşünürdüm. TEB Başkanı,  eleştiri dünyamızla ilgili bir gerçeği açıklamış oldu : meğerse eleştiriler tiyatrocular okusun diye yazılırmış. Ben de bu işte bir terslik var, eleştirmen ile tiyatrocular neden bu kadar iç içe diye  düşünür dururdum, şimdi anladım.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Tiyatroda “ROCK" : Sarah Kane - 4:48 Psikoz- Tiyatro POT

2003 yılında Emre Koyuncuoğlu tarafından Tutku( Crave) isimli oyunla birlikte sahnelenen 4:48 Psikoz  bu kez Tiyatro POT’un yorumuyla tek olarak sahnelendi, Gizem Darendelioğlu ve Serdar Sezgin Güvenç   yönetti, Nihan Büyükağaç  oynadı. Maya Sahnesi  8 yıl aradan sonra aynı oyunla buluştu.
Sarah Kane, dünyada yankılandığı kadar ülkemizde  gündeme gelmiş bir yazar değil. (Almanya’da aynı anda 17 Sarah Kane prodüksiyonu yapıldığı kaydedilmiş. (http://en.wikipedia.org/wiki/Sarah_Kane))
 Kane, Ravenhill ile birlikte “Suratına Tiyatro"nun akla  gelen ilk isimlerinden , bence en önemlilerinden biri. Kısa bir ömür(28 yıl) içine sığdırılmış 5 oyun dünya tiyatrosunda pek çok kereler oynanmış. İnternette oyunlarından pek çok resim, video bulmak mümkün.  (Beğendiğim Blasted videosu şu adreste:http://www.dailymotion.com/video/xbcou6_sarah-kane-blasted-eng-subtitles_creation )

10 Temmuz 2011 Pazar

Yeniden BÜO’nun Kadınlar Meclisi ve Üniversite Tiyatrosu

BÜO’nun ‘eğitim prodüksiyonu’ Kadınlar Meclisi üzerine yazdığım yazıya, oyunun, ismi alfabetik sırayla yazılan ‘katılımcı reji’ ve "yapım-koordinasyon grubu" üyelerinden ve de oyuncularından biri olan Bilal Akar ‘kişisel’ cevabını yazdı. (Gerçi genelde “BİZ” söylemini kullanıyor ama ..) ( http://mimesis-dergi.org/2011/07/ustun-fikrin-komedisi-ve-bir-universite-tiyatrosu-ol8arak-buo/)
Bilal Akar yazılarını beğenerek okuduğum bir yazar. Kendisi hakkındaki görüşlerimi değişik yazılarımda dile getirmiştim. Gençlerin (hele BÜO’lu iseler) yazdıklarını ciddiye almak gerekir. Zira onlar, biz onların yaşında iken yapmadığımız ölçüde okuyor, araştırıyorlar. Geçen yaklaşık 50 senede bilgiye ulaşmak da kolaylaştı. Bilal’ın yazısı da dip notları ve kaynakları ile geniş ufuklu bir yazı. Yazısını hemen okudum.

3 Temmuz 2011 Pazar

Ozan Ağaç’tan Eleman Aranıyor (Avamgarde Tiyatro Topluluğu)

İBBŞT tarafından düzenlenen 27.Genç Günler(2011) kapsamında Avamgarde Tiyatro Topluluğu’nun Eleman Aranıyor isimli oyununu seyretme nedenim, oyunun yazarı Ozan Ağaç.
Ozan Ağaç’ı tanımam geçen yılki(2010) Kısa Oyunlar Festivali’ne rastlıyor.  Festivalde sunulan 3 kısa oyun ona aitti. O oyunlarından hatırımda kalan ironik bir dil ve geniş hayâl gücü idi. Bu yıl onun bir oyununun programa alındığını öğrenince oyunu seyretmek istedim.  

27 Haziran 2011 Pazartesi

BÜO’da Kadınlar Meclisi (Yoksa “Kadınların Barışı” mı?)

Bu Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları(BÜO), beni çok uğraştırdı ne yalan söyleyeyim. O kadar da konuştuk Volkan Mantu (ve biraz da Bilal Akar)  ile. Ama ben elimle tutmadan olaya tam vakıf olduğuma kendimi inandırmadan olmuyor. Oyunu seyredeli nerdeyse 2 ay oldu, bu araya seyahat girdi, Aristophanes’i  yeniden okumak gerekti , ancak toparlayabildim yazıyı.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Tiyatroda “Entelektüelleri Rehabilite Etmek”

Mao, devrimden sonra demiş ki: “Şimdi sıra entelektüelleri  rehabilite etmeye geldi.”  (Bu söz derin bir tartışmaya götürür bizi ama kapsamı daraltayım.)
‘Onlar’ günlük hayatımda ‘kanaat önderi’ diye  önüme çıkıyor. Kimini gazete köşelerinden, kimini  tv’lerdeki tartışma programlarından tanıyoruz. Dediklerini dinliyorum, yazdıklarını okuyorum, ülke ve dünya analizlerini anlamaya çalışıyorum. Pek azını sonuna kadar dinleyebiliyorum. Bazen ruhumu eğitmek için onları dinlemeye, okumaya  zorluyorum kendimi. Çilehaneye girdim farz ediyorum ama en çok iki paragraf ya da iki dakika dayanabiliyorum. Çoğu aynı şeyleri tekrar ediyor, ufuklarının darlığı içimi sıkıyor. Yazdığı yazının başlığından,  tvde söylediği ilk cümleden ne ve hangi tarafta  olduğunu anlamak mümkün. Lâfı evirip çevirip kimin övgüsü haline getireceğini bilmek beni çok sıkıyor. Pek çoğu tiyatroya gitmiyor ama ülke ve dünya üzerine ahkâm kesiyor. En çok beni aptal yerine koymalarına dayanamıyorum.  Kendini dinletecek olan dinleyenden daha ârif (akıllı, sezgili, anlayışlı ve bilgili) olmalı değil mi! 
Beni ilgilendiren tiyatronun entelektüeli.  Tiyatronun haline bakarak,  ülkemin ilerlemesinde önemli rolleri olduğuna inandığım için “onlar neyi eksik yapıyorlar da bu haldeyiz” sorusunu düşünüyorum sık sık.   

14 Haziran 2011 Salı

“Medea” Üzerine Tiyatro Biteatral’e Açık Mektup

Sevgili Tiyatro Biteatral,
10 Mart 2011 tarihinde Maya Sahnesi’nde oynadığınız Medea isimli oyununuzu seyrettim. Oyun sonunda salondan çıkarken aklım, oyun üzerine düşündüklerimi nasıl ifade edeceğim ile meşguldü. Oyun  hakkında ne düşünüyorum;  bu oyundan neyi, nasıl ifade ederim? Maya Sahnesi’nden Taksim’e çıkana kadar kararımı vermiştim. Size mektup yazmalıydım.

7 Haziran 2011 Salı

Oyunlar Kaça Ayrılır?

Tiyatronun ‘oyun’larından bahsediyorum tabii, benim en çok keyif aldığım ‘oyun’lardan.
Cevabı belli bir soru,bunu bilmeyecek ne var! Artık yuvada drama eğitimindeki çocuk bile bilir, ağlatan ve güldüren oyunlar vardır, (çocukların bile şaşırdığı) oyuncuları çocukça konuşan oyunlar da. Orta okul seviyesinden itibaren trajedi, komedi, dramdır; üniversite yıllarında 'grotesk, epik, suratına, tulûat, doğaçlama, ezilen' olur tiyatro… TV izleyicisi için ‘hoş hareketler’ tiyatro sayılır. Hayata atılınca, ‘benim hayatım tiyatro’dur. Çocuğu olan için ‘dramatik eğitim’dir tiyatro. Yaşlanınca ‘nerede o tiyatro’lar, ölen oyuncunun arkasındanyaşananlar tam bir ‘tiyatro’!!!!
Bu yazıdaki tiyatro sınıflandırması farklı. ‘Yazana göre’ tiyatro var artık… ‘Hakkında kim yazmış söyle, seni söyleyeyim’ yani.

31 Mayıs 2011 Salı

Bir Oyun Üzerine 4000 Karakterlik Eleştiri

(Bir tiyatro eleştirmeninin anılarından)
“Dün akşam ünlü tiyatrocumuz  A.S.’ nin oyununun  galasına gittim.
Gitmek istemedim ama mazeret bulamadım. Keşke bir seyahat falan olsaydı, hasta olsaydım da gitmeseydim. Ama olmadı. Ertesi gün ödül töreninde olacağım. Bana “en iyi eleştirmen ödülü” vereceklermiş. Hastayım dersem herkes yalan söylediğimi anlayacak.  Mecburen gittim.
Kısa bir oyundu, arasız. Mecburen oyundan sonra  kokteyle kaldım, kaçamadım.
Ortalarda görünmek lazım. Görünmesem A.S., gönül koyar, hatta azarlar bile. Azarlasın… A.S.   Türk Tiyatrosu’nda bir doruktur. Ne yapsa boynumuz kıldan ince.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Yaşasın Tiyatro ve Artık Şişeden Çıksın Arılar

İstanbul’da her gece açılan sahne sayısı 50 yi buluyor mu bilmem ama tahmin ediyorum 100’e yakın ayakta durmaya çalışan topluluk var. Çoğu, küçük salonlarda çok da duyuramadıkları oyunları sahneliyorlar. Eskiden tıp okuyanlar müzisyen olurlardı şimdi mühendislik okuyanlar oyuncu oluyor gibi bir durum ortaya çıktı.
Bir kenara not etmiştim : “Tiyatro yaparak yaşayabilmenin giderek zorlaştığı bir zamanda yeni bir tiyatro gurubu kurarak yola devam etme kararını verirken çok fazla düşündüğümüz söylenemez. Yaşasın Tiyatro!” (Fabrikasanat)
Kolay anlaşılacak bir şey değil bu. Aslına bakarsanız yaptıkları “delilik”.  Zira cümle içinde hem zorluğu bildiklerini söylüyor hem de düşünmeden içine girmişler. Cesaret de demek mümkün yaptıklarına, hayran olunacak bir cesaret.

19 Mayıs 2011 Perşembe

İBB Şehir Tiyatroları 2.Kısa Oyunlar “Festival”i (2011)

İkincisi bu yıl yapılan Kısa Oyunlar Festivali'nin ilki umut vermişti ikincisi ise tam bir hayal kırıklığı oldu. Bu gidişle İBBŞT, kısa sürede angarya haline geldiği anlaşılan bir yükü omuzlarından atacak gibi görünüyor.
Mesaj olarak aldığım bilgilendirmelere göre gösterinin başlama saatini 20:30 olarak kaydetmiş olduğum(Allahtan aynı bilgiye sahip benden başkası da vardı) ve ona göre Kumbaracı50’ye gitmiş olduğum için 19:30 da başlayan gecenin ilk 3 oyununu(İkiz, Geliş Gidiş, Yok) kaçırdım. Salona girdiğimde Sanal Hafıza başlamış idi. Doğrusunu isterseniz benim nerdeyse ayak parmak uçlarımda ve nefesimi tutarak girdiğim ve ilk bulduğum yerde ilk oyun bitene kadar "kalıp" gibi oturduğum koltuğumdan gösteri boyunca seyircilerin ve oyuncuların salona giriş çıkışlarında gözlediğim pervasızlık,  fuayeden gelen sesler, uyarılar, ortamı ‘ana okuluna’ çevirdi. Seyircilerin çoğunluğu aile ve arkadaş çevresi idi galiba. Bu ‘samimi’ hâl, mekânı da ‘oturma odası’na dönüştürdü. Bunlarla  İBBŞT’nun ‘duruş’unu da gördüm. İBBŞT festival ile ilgili bilgilendirme yapmadı kendi “site”sinde.  Program ‘çok gizli’ operasyon damgası yemiş sanki. Programı salonda öğrendim ama o da dergideki sırasında değildi.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Mehmet Ergen “Manga”yı Buldu mu?

14 Mayıs 2011 Cumartesi günü Talimhane Tiyatrosu’na saat 16 da başlayacağı ilân edilen “Önce Bir Boşluk Oldu Sen Gidince Şimdi İyi” isimli oyunu seyretmek (esas olarak Esra Bezen Bilgin)  için gittik, saat 15:40’dı.
Kapıda Esra Bezen Bilgin oturuyordu ama seyirci yoktu.
İçeri girdik. Talimhane Tiyatrosu, komşusu hanım ile sorunları çözmüş olmalı ki giriş toparlanmış. Yeniden düzenlenmiş kafe tezgâhı arkasında sonradan öğrendiğime göre üniversitede(Hacettepe?) tiyatro eğitimi almış bir hanım vardı. (Ne güzel, kahvelerimizi tiyatrocu yapacak! O da halinden memnun görünüyor.)

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Ünver Çağdaş Hiçyılmaz'a Veda Konuşması

Vasiyetine uygun olarak sahnelenen son oyunun YARIN NE OLDU’da fırsat çıkmışken cesaret edip yapamadığım konuşmayı bir yazı olarak sana göndermek istedim, bu mektup  ortaya çıktı.
Çağdaş,
Benden gençtin. Nedense herkes benden genç görünmeye başladı gözüme. Yaşlanmaya başladım galiba.
Bizim mahallenin muhtarı son seçimlerde hakkında çıkarılan “artık yaşlandı” söylentilerine inat fosfor yeşili fuları boynuna dolayıp, tepeden ponponlu “Avropa” işi kepi kafasına yan takıp, ayazda bile gömlek üstüne “abadan” yelek giyerek dolaşmaya başladı mahallede. Yaşı 80 e yakın, cesedi yakışıklı olacak kesin. Ben de mi yapsam ,“Yaşamak için gençliğimi yeni baştan!”
Hay Allah! Nereden geliyor bunlar aklıma, hem de böyle bir anda?

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Üniversite Tiyatroları Üzerine Düşünceler

Öykü Gürpınar’ın yazısını (http://mimesis-dergi.org/2011/05/neden-universitelerde-egitim-produksiyonu-gerekli/)  içinde ismim geçmiş olsa da yazıma(http://mimesis-dergi.org/2011/05/%E2%80%9C127-numarali-salon-onu%E2%80%9Dnde-antigone-%E2%80%93-taskisla-sahnesi-itu/) bir cevap olarak okumadım. Bu nedenle bu yazı cevap değil bir paylaşımdır. Doğaldır ki bu paylaşım, ilham veren yazının satır başlarını kullanacaktır.
Tartışma olmadığı için kilitlendiği bir noktadan da bahsedilemez. Taşkışla Sahnesi’nin anlatmakta yetersizlik gibi bir sorunu olduğunu da düşünmüyorum.
“Neden Üniversitelerde Eğitim Prodüksiyonu Gerekli?” başlığı  "(tabir-i caizse) zurnanın zırt dediği yerdir". Konumuz tiyatro ve de Gürpınar benim yazıma gönderme yaptığı için bunu “Üniversite tiyatrolarında eğitim prodüksiyonu” diye somutlaştırmak daha doğru olacaktır.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

“127 Numaralı Salon Önü”nde Antigone – Taşkışla Sahnesi (İTÜ)

Yugoslavyalı bir inşaat şirketi ile ortak, Irak’ta iş almıştık. Gerçekleşmesi uzun süreceği bilinen proje için şirketler kendi şantiyelerini kurmaya başlamıştı. Yugoslavyalı şirket, üniformalı ve eldivenli garsonların hizmet ettiği bir barı olan basit ama çok işlevsel bir yemekhane, bir posta ofisi, oyun salonu ve futbol sahası yaptı önce. Biz onlara bakıp dudak büküyorduk. Öyle ya onlar eğlenmeye, BİZ çalışmaya gelmiştik. BİZİM için önemli olan iş yapmaktı, ‘oyun oynamak’ değil. Davetli olduğumuz ‘onların’ barının açılışında “şarap söyletir/gerçek şaraptadır”(“in vino veritas”)dan da destek alarak onların bu tutumunu eleştirmiştik. Yugoslav şirketten yaşlı bir mühendis “Bu iş en az 7 sene sürecek. Bu dağ başına(şantiye Türkiye, İran, Irak sınırlarının kesiştiği üçgen içinde idi) dayanabilmek ve işi iyi yapabilmek için çalışan insanın moralinin sağlam olması, kendini iyi hissetmesi  lâzım” dedi. Gün geldi ihtiyaç oldu onların PTT’sini(sadece mektup değil eşya da taşınıyordu), barını kullandık, bizim personel de onlardan görerek futbol sahası istedi, daha iyisini yaptık, turnuvalar düzenlendi. Süreç  öğretti!
İTÜ’de ‘sahnesiz’ Taşkışla Sahnesi’nde Antigone’yi seyrettikten sonra aklıma geldi bunlar. Taşkışla Sahnesi, ilgisizliğe, yok sayılmaya ve hatta tüm engellemelere karşı zaman gelmiş üstünde projelerini çizdikleri masalardan yaptıkları sahnede tiyatro, zaman gelmiş 3 metrekarede prova yapmış.  Yaratıcı olması beklenen  “insanların kendini çeşitli yaratıcı faaliyetlerle beslemesi ve kendi entelektüel donanımını geliştirmesi gerekir.”  Uzun uğraşlardan sonra ‘söz’ almışlar gelecek yıl salonları olacakmış. Bunun bu kadar zor olması mı gerekiyor? Bir üniversitede tiyatro salonu bir  ihtiyaç değilse nedir?

5 Mayıs 2011 Perşembe

Beşi Bir Yerde: Ritsos, İsmene ,Cevat Çapan, Zeliha Berksoy, Almila Uluer Atabeyoğlu

Epitaphios (Yazıt-Mezar Yazıtı) (1936) adlı kitabı Atina'da Zeus tapınağında, faşist cunta yönetimi tarafından törenle yakılan, 1967’de Papadopoulos diktatörlüğü tarafından esir kampına gönderilen Yannis Ritsos( 1909 - 1990),  ülkesinin tarihi gerçeklerinden ve de karakterlerinden yola çıkarak  tüm dünyanın sorunlarına tercüman olan eserler yazmıştır. Eserleri, onun direnişinin meyvesidir ve halkının yol göstericisi, insanlığın “feneri” olmuştur.
Ritsos’un İsmene’sini  Prof.Cevat Çapan çevirmiş, Zeliha Berksoy yönetmiş, Almila Uluer Atabeyoğlu oynuyor. İpek Taşdan(İsmene'nin yardımcısı) ve Hakan Ummak(subay) diğer oyuncular. Subay şiirde var, yardımcı oyuna eklenmiş. Yardımcı, ön ve son anlatımları okuyor, odanın düzeninden sorumlu ve son yolculuğunda İsmene'nin yanında. Subay, 'dinleyen', 'dış hayat' ya da...? 'Var' ya da 'yok' olması algıya bağlı.Onlar sessiz tanıklar. Her iki oyuncunun eksikliği hissedilirdi.  Her iki karakter, dramatizasyondaki ikinci boyutu(muhatabı) yaratıyor.  Dekor-kostüm(Başak Özdoğan)ün yarattığı  oda sıcaklığı ve doğallık oyuna çok şey katmış, oyuncuyu rahatlatmış.(Mekanın zorlaması nedeniyle seyirci biraz sıkışık ama..)  Müzik(İlke Boran) hem ton hem de seçilen tını olarak oyuna büyük  bir katkı veriyor. Zaman zaman kendini unutturuyor zaman zaman ise ortaya çıkarak sahneyi ve repliği tamamlıyor, zenginleştiriyor. Sanki bir çerçeve, bir karşı ses, bir yandaş , zaman zaman tarihin derin kuyusundan  yansıyan bir çığlık.
Ritsos, uzun şiiri İsmene’de İsmene’yi “konuşturur”. Bu konuşma mitolojik bir öykünün hesaplaşması gibi başlasa da giderek tarihin tüm evrelerinden beslenir, tarihin tüm evrelerini  ve geleceği aydınlatır; şiirin sonunda  İsmene, başlangıçta suçladığı kardeşi Antigone’nin “elbisesini giyer”. 

29 Nisan 2011 Cuma

Kemal Başar’dan Külhanbeyi Müzikali – Bakırköy Şehir Tiyatroları

Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirmiş , öykü, deneme ve oyun yazarı  Ülkü Ayvaz(1955)’ın oyunu Külhanbeyi Operası(1997) Bakırköy Şehir Tiyatroları tarafından Kemal Başar rejisi ve Külhanbeyi Müzikali ismi ile sahnelendi.
Ülkü Ayvaz’ın lise yıllarından bu yana bilinen tiyatrocu kimliğini, güncel olanı anlatırken, anlatım yönünden yaptığı denemelerden tanıyoruz. Ülkü Ayvaz ülkesinin  gündemine duyarlı  bir yazar. Dert edindiği yerel sorunları anlatımında  ‘global’e de seslenen bir söylem arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz.  “Oyunlarının temalarında kalıplaşmış düşünceden kaçındığını görürüz. Yaşanan fakat açıklanamayan, bilinen fakat çözümlenemeyen, duyulan fakat kolayca ifade edilemeyeni dile ve görüntüye getirmeye çalışır”(Prof.Dr.Sevda Şener)  Ülkü Ayvaz, en az tiyatro kadar emek verdiği öykücülüğü ile değil tiyatroculuğu ile ilk akla gelir.

26 Nisan 2011 Salı

Tiyatroda Yeni bir İşletim Modeli Önerisi – “Sanat Nefes Alacak”

Bir ihale yapılmış. İhalenin konusu :  “Bando elemanı hizmet alımı”
İhale ilânında " İstekli, ihale konusu işi yerine getirmek için aşağıda belirtilen teknik personeli çalıştırdığına veya çalıştıracağına dair taahhütname verecektir" denilmiş. Çalıştırmış olmasa da olur yani…. Çalıştırma azmi ve isteği olsun yeter!
“Aranan Teknik Personel” :
 8 Adet Çevgan ( Marşları Okuyan Kişi ), 4 Adet Zurna Çalan, 4 Adet Boru Çalan, 4 Adet Nakkare Çalan, 4 Adet Zil Çalan, 4 Adet Davul Çalan, 1 Adet Kös ( İki adet büyük davul ) Çalan, 1 Adet Türk Bayrağı Taşıyan, 1 Adet Mehterbaşı ( Topluluğun Şefi ), 2 Adet Tarihi Zırh Giymiş Temsili Muhafız, 3 Adet Sancak ( Kırmızı,Yeşil,Beyaz ) Taşıyan, 1 Adet Hücum Tuğ Taşıyan, 2 Adet Tuğ Taşıyan, 1 Adet Çorbacıbaşı ( Topluluğun Komutanı ) Bando İçin 2 Adet Flüt-Picola Çalan, 6 Adet Klarnet Çalan, 7 Adet Trompet Çalan, 2 Adet Korno Çalan, 3 Adet Saksafon Çalan, 1 Adet Trombon Çalan ve 1 Adet Solist. 

23 Nisan 2011 Cumartesi

Başı ve Dili Bağlı Tiyatro

Kadınlarının yüzde yetmişinin başı bağlı olduğu söylenen  ülkemde -kadınlar toplam nüfusun yüzde ellisi olduğuna göre- başı bağlı kadınlar toplumun yüzde otuz beşi demektir. Hepsi tiyatroya gitse bu hesaba göre  yüz kişilik bir salonda başı bağlı kadın sayısı otuz beş olur. Galiba gitmiyor. Keşke gitse.

Yüzde ellisi erkek olan ülkemde tiyatro salonlarında aynı oranda erkek görmek, onları başı bağlı ve bağsız olarak ayırt edebilmek de  mümkün değil.  Ama kanımca,başı bağlı erkeklerin seyirci olma olasılığı, başı bağlı kadınlardan geridedir.  Başı bağlı erkekler için tiyatrosuzluk bir sorun değil galiba. Keşke olsa.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Tiyatrocular için "360 Derece Performans Değerlendirmesi" Örneği

Shakespeare’in Hamlet oyunu ile ilgili çok eski tarihli bir “360 Derece Performans Değerlendirmesi” buldum, paylaşıyorum.

Ophelia
Hamlet’i kınıyorum, aşkıma karşılık vermedi. Onda aşk için gerekli fedakârlığı yapacak bir yürek yok. Çok kararsız. Deli gibi davranıyor.  Babam Polonius benimle yeterince ilgilenmedi, kardeşim Laertes’e öğüt verdi bana vermedi.  Babalık görevlerini yerine getiremez, Tüm işi varsa yoksa Kral’a yaranmak. Biraz yalaka galiba.  Devlet işlerini de yapamaz artık emekli olması lazım ama evde de yapamaz, bahçede çiçek ekemez.  Laertes ise öfkesinin kurbanı oldu, kolay dolduruşa geliyor, Kral’ın etkisinde kalıp gereksiz bir şekilde Hamlet’i zehirleyecek galiba. Parlak bir geleceği mahvetti . Bu gidişle çok yaşamaz. Mutluluğumun önündeki engel önce babam sonra kardeşimdir. Bunlar aşktan anlamaz. Kraliçe o yere lâyık değil. Sıkıldım bu hayattan. Yönetmen ne yaptığını bilmiyor.

14 Nisan 2011 Perşembe

Artık “Artık…”… - Atölye Tiyatro

Bir dönem Hegel, Marx, Politzer, Reed ‘olmazsa olmaz’dı; ‘dialektik’, ‘sosyalist gerçekçilik’,  tartışmaların  vazgeçilmez kavramlarıydı; felsefenin başlangıç ve temel ilkeleri okunuyordu.

Şimdilerde felsefenin ‘ayrıntıları’ tartışılıyor, Adorno, Žižek, Habermas,Benjamin okunuyor. İdeoloji sorgulanıyor, akıl kuşkunun elinde.  Yeni dönemde, eski unutulmadı tabii ama çağ da değişmekte. Marksistler ‘yeni’leşti, tarih kavramı değişti, “negatif dialektik”  gündemde, “kritik teori” konuşuluyor, ‘Post modern’, içimiz dışımız. Nihilizm  başka bir yüzle çıktı ortaya. Eskiden ‘bireysel kaçış’ken  şimdi ‘canavarlaştırıyor’, kale ve kulelerin yıkımıyla uğraşıyor. İnanç felsefeleri yaygınlaşıyor ve kökleniyor. Tiyatro, politik yelpazenin değişik renkleri ile boyanıyor. Bir dönemin ‘suratına tiyatrosu’nun şimdilerde anlamı başka. Amaç seyirciyi etkilemekti kuşkusuz geçmişte de. Biz ‘surata ayna tutan’ bir nesilden geliyoruz. Şimdilerde ayna, nerdeyse suratın tam ortasında kırılacak.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Eleştirmeni Duvara Çivilemeyi Düşünen (Çivici) Eleştirmen

Eleştirmen,oyun eleştirisinde   “Hoca’nın çevirisine lâf eden eleştirmeni,  içimden duvara çivilemek istedim” demiş. Durup dururken…  Aklına gelivermiş…  Sözün önü ve arkası insana “ne alâka” dedirtiyor.  Ömrü başkasına “lâf etmek”le geçen  bir eleştirmen “lâf edilmesinden”  belli ki rahatsız olmuş. Uysa da uymasa da  söyleyecek. Söylemiş  ama  kalakalmış orta yerde.

Dostuna sahip çıkanı severim. Keşke herkes çıksa.. Keşke her konuda çıksa.. Örneğin bir tiyatro topluluğu, tüm Shakespeare çevirilerini bir ağızda 'sildi' de (çivici) eleştirmen “lâf etmedi”. (Çivici) Eleştirmen yapılan işe değil, dostlarına bağlıymış ve  en çok da  Hoca’yı seviyormuş meğerse, lâf dostuna dokununca duramadı.  Hoca’yı savunması gerektiğini düşünmüş demek ki.  Kaldı ki Hoca’ya bir saldırı da yok!  Hem “Hoca çevirmenin” kendi aklı ve eli yok mu?
Şu ana kadar hoca, (çivici)eleştirmene ne yapıyorsun da demedi. Acaba (çivici)eleştirmen ve çevirmen hoca  aralarında konuştular mı? Çevirmen umursamadı da (çivici)eleştirmen mi onun adına “doldurdu” kendini. Çevirmen umursadı ama (çivici)eleştirmen ‘sen dur ben veririm payını mı’ dedi ?  Bu tiyatro âlemi bir ‘âlem’…Neyin nereden çıkacağını bilemiyor insan.

5 Nisan 2011 Salı

Tiyatro 0.2’de Gene Bir Philip Ridley : Kâinatın En Hızlı Saati

Philip Ridley’in “bana göre bir yazar” olmadığını Kürklü Merkür’ü(2005) seyrettikten sonra anlamıştım. (Ama bu, zamanımızın bir felsefesini sanatın nasıl kullandığını merak etmeme, görmeme engel değil) Anlattığı çevre, kullandığı biçim ve iletisindeki öncelikler yönünden  aramızda zihinsel ve estetik bağlamda bir dokunma olmayacağı kanısına sahip olduğum için Kâinatın En Hızlı Saati’ne de Ridley seyretme merakı ile gitmedim. Zaten gidecek olsam aynı topluluğun bu sezon tiyatro dünyamızda büyük ses getiren bir başka Ridley oyunu, Korku Tüneli’ne giderdim. Korku Tüneli(1991) üzerine mükemmel bir yazısını okuduğum Zeynet Öztunca’nın da bunda sorumluluğu var. Hem oyunu çok iyi ve ayrıntılı analiz etmişti hem de bana yeniden Ridley’i hatırlatmıştı. (http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=1577) Zeynet’in Ridley hakkında ‘sıradışı yazar’ tanımı ile beraberim ama “Rahatsız eden, huzur bozan, kalp atışlarımızı hızlandıran ve belki de tüm iç korkularımıza ayna tutan bir yapıya sahip olmasıyla dikkat çeken Korku Tüneli, tiyatroyu sadece izlemek değil “yaşamak” isteyenler için kaçırılmaması gereken bir fırsat” görüşü ile tamamen ayrı düşüyorum. Öte yandan metaforları açısından Korku Tüneli’nin daha iyi bir oyun olduğunu -okuduğum oyun ve Zeynet’in analizine güvenerek- belirtebilirim. Kürklü Merkür karanlık bir atmosferde idi. Ayrıca uçları kullanma, ulaşılacak sınırı test etme çabasının kontrolsüz ve salt o gaye ile yapılmasının, benim anladığım ‘suratına tiyatro’ kavram ve çerçevesi içinde değerlendirilmesinin de doğru olmadığı kanısındayım.

Sezon içinde çok ses getiren Tiyatro 0.2’nin hem mekânını hem de oyundan seyrettiğim bir tanıtımda oyunculuğu dikkatimi çeken Iraz Yöntem’i seyretme bahaneleri ile Kâinatın En Hızlı Saati’ne gittim.

31 Mart 2011 Perşembe

Araştıran ve Soran Bir Şaman : Beklan Algan

Beklan Algan ile hiç tanışmadım.

27 Mart 2011’de yani Tiyatro Günü’nde Maya Sahnesi’nde düzenlenen  Ayşın Candan’ın moderatörlüğünü yaptığı ve  Metin Deniz, Cevat Çapan, Cüneyt Türel, Nihal Koldaş, Cüneyt Yalaz ve Mehmet Esatoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı panelde anlatılan Beklan Algan’ı tanıyordum.
Aynı duyguyu 2009’da Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği kapsamında düzenlenen sempozyumda o salona girdiğinde esen ‘muhalif’ rüzgârı hissettiğim sırada yaşamıştım. O heyecan ve tutku ile tiyatro için ve üzerine konuştukça hissetmiş olduğum rüzgârın  Beklan Algan’ın ‘muhalifliği’ değil ona karşı olanların ‘muhalifliği’ olduğunu anlamıştım. Rahatsızlığım da belki ondandı. Beklan Algan’a ait olan  muhalifliği ben seviyor, anlıyordum, olmasa hayallerim yıkılırdı.