7 Nisan 2014 Pazartesi

Yıllara Damgasını Vuran Oyun: Bir Delinin Hatıra Defteri (Ankara DT- Gogol)

Bir Delinin Hatıra Defteri’ni daha önce seyretmiştim. Dostlar Tiyatrosu’nun sitesine baktım. Oyun 1992-93 sezonuna kaydedilmiş. “Yok o kadar geç değildi” dedim kendime. Genco Erkal ile yapılan bir röportaja rastladım. O da 1965 yılından bahsediyor. O da olmaz. Oyun dergileri arşivimi indirdim. Bir Delinin Hatıra Defteri’nin oyun dergisini buldum. Allahtan dergilerin içine not atıyormuşum o zamanlar. “14 Şubat 1969 Elhamra”. (Elhamra da yok oldu biliyorsunuz değil mi?) Derginin orta sayfasında kadro verilmiş:
“Nicolay Gogol’ün hikâyesinden oyunlaştıranlar: Sylvie Luneau- Roger Coggio
Çeviren: Coşkun Tunçtan
Yöneten: Genco Erkal”


Oyunun kitabı da kütüphanemde vardı. İçinde de aynı tarih yazılı, 14 Şubat 1969. Çeviren Coşkun Tunçtan, kitaba, Genco Erkal’e hitaben Eylül 1968 tarihli  bir not düşmüş: “Bu dramı hakkıyla oynayabilecek senden başka bir tek sanatçı tanımadığımdan, çeviriyi hep seni düşünerek yaptım.”  (Erdal Beşikçioğlu 1970 doğumlu, henüz doğmamış yâni.)

Dostlar Tiyatrosu’nun sitesinin oyunlar listesinde “Türkçesi: Coşkun Tunçtan Uyarlayan - Yöneten: Genco Erkal” Tarih 1992-93. Afişte ise “Yazan : Nikolay Gogol - Uyarlayan /Yöneten/ Oynayan: Genco Erkal” yazılı. “Oyunlaştıran”ın ismi yok. Genco Erkal uyarlayanın kendisi olduğunu belirterek aslında bir mesaj veriyor. (Erdal Beşikçioğlu o tarihte 22 yaşında. 1993’de Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı'ndan mezun olmuş. Ve hemen Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda göreve başlamış. 1996’ya kadar da oradaymış. Neden yeni mezunlar Diyarbakır’dan başlar?)

Bir Delinin Hatıra Defteri’ne Genco Erkal’den başlamamın birkaç nedeni var. Anlaşılmış olduğu gibi “Ben bu oyunu kırk yıl önce seyretmiştim” demeye getiriyorum. Ama bu arada Genco Erkal’in oyunla ilgili yapmış olduğu değişikliklere de vurgu yapıyorum.  Erkal oyunu 22 yıl arayla iki kez oynamış. İkinci oynayışında da, onun gibi toplumsal olaylara duyarlı bir tiyatrocu, dönemsel havayı dikkate almıştır mutlaka. “Uyarlayan” kelimesinden çıkan anlam bu. Sanatçı toplumun barometresi değil midir? Ben de merak ettim o yılların tarihi olaylarını araştırdım, hatırlamaya çalıştım.

1968 Ocak’da  Deniz Gezmiş, arkadaşlarıyla,"Devrimci Hukuklular Örgütü"nü kurdu. 1968 Haziran’da D.T.C.F.'de ilk öğrenci işgali başladı. 1969 Ocak’da ABD Büyükelçisi Komer'in arabası ODTÜ’de yakıldı. 1969 Eylül’de ODTÜ öğrencisi Taylan Özgür, İstanbul'da vurularak öldürüldü. Haziran 1970’de  İstanbul'da Türk-İş ve DİSK'in kapatılmasına karşılık büyük işçi mitingleri yapıldı 1970 Kasım’da İstanbul'daki Atatürk Kültür Merkezi bütünüyle yandı.1991 Ocak’da ABD öncülüğündeki BM güçleri, Irak'a karşı saldırıya geçti. 1991 Kasım’da İstanbul Boğazı'nda koyun yüklü Lübnan bandıralı gemi ile Filipin bandıralı gemi çarpıştı. Kazada 22.000 koyun boğaz sularına gömüldü. 1993 Ocak’da  Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu, Ankara'daki evinin önünde bulunan arabasına konan bomba ile öldürüldü. Temmuz’da  Sivas Madımak Oteli yakıldı. (Vikipedi)

İnsan durup dururken delirmez değil mi!

Ankara Devlet Tiyatrosu 2007-2008 sezonunda başlamış oyuna.
2006 Mayıs’da Danıştay İkinci Dairesi'nde düzenlenen silahlı saldırıda, aralarında Daire Başkanı Mustafa Birden'in de bulunduğu dört kişi yaralandı, Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin yaşamını yitirdi.2006 Mayıs’da  Akdeniz uluslararası hava sahasında Türk ve Yunan F-16 uçaklarının havada çarpışarak düşmesi sonucunda bir Yunan pilot yaşamını yitirdi. 2006 Aralık’da Orhan Pamuk, Stokholm'de Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. 2007 Mayıs’da Ankara, Ulus'ta patlama sonucu 5 kişi öldü 60 kişi yaralandı. 2007 Temmuz’da Türkiye genel seçimleri sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye genelinde aldığı %47 oy alarak tekrar birinci seçildi. Bu sonuçla Adalet ve Kalkınma Partisi mecliste 341 milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi 112 ve Milliyetçi Hareket Partisi 71 milletvekili çıkardı.(vikipedi)

İnsan durup dururken delirmez değil mi?

Her oyun yaşanılan dönemle ilgilidir. Görünüşte belli bir neden yoktur(belki de onlarca vardır) ama sanatçı bir türlü kendini bir oyuna doğru yönelmiş hisseder. O oyunun öncelikle kendisine sonra  seyircisine iyi geleceğini düşünür belki.  Oyunun, yöneten Cem Emüler ve yönetmen yardımcısı/oyuncusu  Erdal Beşikçioğlu’na ve de seyirciye çok iyi geldiği çok belli. Oyun çok iyi sahnelenmiş ve yedi yıldır artan bir ilgi ile kapalı gişe oynanıyor. Yedi yılda neler olmadı neler! Bence bu gidişle oyun daha çoook oynanır.

Ben oyunu ilk seyrettiğimde(1969) 17 yaşındaydım. Deliliğe odaklanmıştım. Psikolojik analizler yaptığımı hatırlıyorum. 1992 sahnelemesini seyretmedim. Tiyatro dünyamızda fırtınalar estiren oyunu da sahnelendiğinin yedinci yılında ve biraz da şansla seyrettim.(Sebep olana müteşekkirim.) İlk seyrettiğimde Popriçin benim için “deli”ydi. Yıllar sonra yeniden seyrettiğimde galiba ben Popriçin’i anlıyorum ve ona “deli” demiyorum. Belki de ben Popriçin’im artık.

Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Bir Delinin Hatıra Defteri Sylvie Luneau ve Roger Coggio’nun oyunlaştırdığı ve Coşkun Tunçtan’ın çevirdiği metni kullanıyor.  Ufak değişiklikler olsa da metnin sözüne sâdık kalınmış. Ama oyunun bana ulaştırdığı anlam 1969 yılından bambaşka. Elbette bunda benim “büyümüş” olmamın etkisi var ama sahnelemenin de çok payı var. Seyirciler gündeme çok duyarlı ve Erdal Beşikçioğlu’nun oyununa  yoldan çıkarıcı tepkiler veriyor. Beşikçioğlu, her şeye rağmen  kendi çizgisinde yürüyor. Seyircinin kışkırtışına gelmediği için kendisine teşekkür ediyorum. Bugünkü yorumumda onun oynayışının rolü var.

Ben size, oyunun bana ne ulaştırdığını anlatacağım. Bunun yönetmenin ve oyuncunun aklında olup olmadığını bilmiyorum. Zaten bir oyunu yüz kişi seyreder herkes farklı anlar, anlatır.

Önce Gogol’den başlamam gerekiyor. Bir Delinin Hatıra Defteri hikâyesi Varlık Yayınları tarafından iki hikâye ile birlikte yayımlanmış. Kitaptaki diğer hikâyeler Palto ve Burun. Ölü Canlar’ı Müfettiş’i bilmeyen bir seyircinin tercihen oyunu seyretmeden önce üç hikâyeyi ardarda okuması oyuna bakışını değiştirecektir. Zira Gogol basit bir yazar değildir ve üç hikâye onun mantığını, dehasını ve dünyasını ortaya koymaktadır. Gogol saçmanın kenarında dolaşır bu hikâyelerde. Okuyucuyu inandırır da. Anlattığı olayın çok da önemli olmadığını, aslında amacının kendi  dünyasının içinde yolculuk yapmak olduğunu anlarsınız. Yarattığı karakterlere verdiği isimleri de icat etmiştir. Örneğin bir eserinde kullandığı Bezpeçniy ve Pobedonosnoy isimleri ‘lâkayt’ ve ‘muzaffer’ anlamlarına gelir. Bu grotesk adların taşıyıcısı olarak kişilerin zihniyetini ele verme aracı olarak kullanmak, Gogol’e ilginç gelmektedir. “Gogol’ün hayâl dünyası gerçektir” demek belki de en doğru tanımlama olacaktır. Gogol şahsi uçurumunun kıyısında dolaşır. Eserlerinin anlamını, bürokrasinin dehşet vericiliğine sıkıştırdığınızda Gogol sıradanlaşır. İçinde yaşanılan dünya absürt ise o dünyada yaşayan insana absürt diyemezsiniz. Gogol’ün tarzındaki boşluklar ve delikler aslında yaşamın kendi dokusundaki kusurları ima eder. Andrey Bely, tuhaf bilinçaltı ipuçlarını izleyerek Ölü Canlar’daki  sandığın Çiçikov’un karısı olduğunu belirtmiş; Palto’da Akaki’nin pelerininin onun metresi, İvan Şponka ve Teyzesi’ndeki çan kulesinin de Şponka’nın kaynanası olması gibi.(Bu bölüm, Nabokov’un “Nikolay Gogol” isimli eserinden derlenmiştir.(İletişim Yayınları) Oyuna bu özet çerçevesinde bakmak değerini arttırır. Kitabı okumanızı tavsiye ederim.

 “Poprishchin” ismiye ilgili yaptığım araştırmada “vurmak, şaşırtmak, etkilemek, kırmak, yırtmak” kelimelerine ulaştım. Popriçin “vurucu, şaşırtıcı, etkileyici” bir karakterdir. Kendisini “kırar”ken aslında varlığı ile başkalarının algılarını da “yırtar”.

Gogol, Puşkin’den çok etkilenmiş. Her şeyi Puşkin için düşünüp Puşkin için yazarmış.(Kemal Tahir-Oyun dergisi yazısı) Puşkin 1833 yılında Bronz Atlı (“Bronze Horseman”) isimli bir şiir yazar. Şiir St.Petersburg’daki  I.Petro’yu temsilen yapılmış bir heykelin sel altında kalmasını anlatır.  Şiirde  Evgenii isminde fakir bir adamdan bahsedilir. Evgeni sel sırasında heykelin dibinden şaha kalkmış atın üzerindeki Çar’a bakar. Evgenii selden sonra sevgilisininselden kaybolduğunu görerek delirir. Petersburg sokaklarında bir yıl boyunca başıboş dolaştıktan sonra mutsuzluğunun sorumlusunu hatırlar, heykelin yanına gelir ve heykele küfretmeye başlar. Heykel canlanır ve Evgenii’yi kovalar. Şiirin sonunda Evgenii’nin cesedi suyun üzerinde yüzerken bulunur. Şiirle ilgili dönemsel yorumlar birbirinden farklıdır. Evgenii’nin heykele baş kaldırışı, halkın otokrasiye baş kaldırışı olarak yorumlanır. Eserde  bireyin durumu ile toplumsal koşullar birlikte konu edilir. (http://en.wikipedia.org/wiki/The_Bronze_Horseman_(poem))

Gogol’ün Puşkin hayranlığını ve de Bronz Atlı şiirini biliyorsunuz şiir ile Bir Delinin Hatıra Defteri arasındaki benzerlikler gözünüzden kaçmayacaktır. Bu nedenle ben Cem Emüler’in yönettiği Bir Delinin Hatıra Defteri’nde kurulmuş olan sahne düzenine bu açıdan baktım. Sisler arasındaki bir vincin üstünde ve seyircinin tepesinde olan Popriçin bana farklı bir duygu verdi. Toplumun genelinden farklı olan ve içinde yaşadığı toplumla iletişimi zamanla kaybolan Popriçin o toplumun içinde “öteki” muamelesi görüyor.  Tek kabahati ise “kendisi olmak”. Üstünde olduğu makinanın(hayatının) kumandası da Popriçin’in elinde. Kaderine hükmediyor yâni. Kendi tercihlerine göre yaşıyor. Sürünün elemanı değil. Bu da onu farklı kılıyor ama ona düşman kazandırıyor. Aslına bakarsanız Popriçin toplumda olanların farkında ve doğru gözlemleri de var. Bir anlamda baş kaldırıyor. Değişen düzen onu kendi bildiklerinden kuşkuya düşürmeye başlıyor. O, toplumun içinde değil dışında olmayı seçmiştir. Memnun değil ama eyleme geçememektedir.  Üstünde oturduğu sepet belki de onu kovalayan bronz atlıdır. Böyle düşününce Popriçin hâlâ deli mi geliyor size?

Oyunun mizanseninde olmasa dediğim bir kaç şey var. Biri kovanın seyirci üzerine boşaltılması diğeri de Popriçin’in bulunduğu yerden çıkması. Ben olsam her ikisini de kaldırırım. Bir Delinin Hatıra Defteri’nin ismi seyircide bir beklenti yaratıyor. Ben olsam oyunun adını Popriçin yaparım. Popriçin’in kostümü(Tasarım: Sertel Çetiner) bence çok yırtık pırtık. Deliliği destekliyor ki benim hemfikir olmadığım bir durum. Bence parlamış pantolon ve ceket, eprimiş bir gömlek gibi gündelik bir giysi olabilirdi.

Oyunda bir şemsiye, asılı bir çift postal ve bir palto kullanılıyor. Paltoyu Palto hikâyesinden tanıyoruz. Oyun sonundaki “burun” dokundurması da bize burun hikâyesini hatırlatıyor. Şemsiye ise sığındığımız bir liman mesela bir annenin kolları neden olmasın?  Şemsiyenin kullanılışı bir denge durumunu hatırlatıyor.  Asılı duran postal ise Popriçin’in eylemsizliğini anlatıyor bence.

Cem Emüler Yanık oyunu ile 16. Afife Tiyatro Ödülleri Yılın En Başarılı Yönetmeni Ödülü’nü almıştı. Bu oyundaki yönetimi çok başarılı. (Ne yazık ki jüriler görmemiş.) Yönetim başarısı mekân tasarımı (Dekor tasarım: Sertel Çetiner) ile başlıyor. Popriçin’i Rusya’nın dışında çıkarıyor. Benim algıma göre de Gogol’ün absürtünün hakkını veriyor. Vinçte yapılan revizyon çok başarılı. Sepet yükselip alçaldıkça kol sabit bir aksta kalıyor.

Işık çok iyi kurulmuş(Işık tasarımı: Seyhun Ayaş- Zeynel Işık). Tepedeki dairesel dizilmiş  ışıklar bana atlıkarıncayı hatırlattı. Işığın kumandası belli bir disiplin ve dikkat istiyor. Zaman zaman ufak kaçışlar olsa da ışık kumandanın(Mustafa Bal) başarısını vurgulamak gerek.

Oyunda kullanılan müzik,efektler (Beste-ses-efekt tasarımı: Tayfun Gülütan) oyunun atmosferini yaratmakta çok başarılı. Sesin hoparlörden gelmesi iyi olmuş. Zira bu salonu sarıyor.

Sıkışık salonları düşününce dekorun kurulması ince bir hassasiyet gerektiriyor. Dekor sorumluları Dursun Dinçsoy ve Seyit Şahin; sahne âmiri Yunus Daştan ve aksesuar sorumlusu Serdar Kızılırmak oyunun başarısında önemli olan ekip çalışmasına katkı yapan diğer görevliler.

Bir Delinin Hatıra Defteri dramatik  yapısı olmayan bir oyun. Bence başarısız bir oyunlaştırma. Bu oyuncuya daha da zor bir görev veriyor. Erdal Beşikçioğlu’nun oyunculuğu hakkında bugüne kadar yapılan övgülerin üstünde yeni bir şey söylemem zor. Yedi yılda seyirci her türlü övgüyü  yapmış. Ben Erdal Beşikçioğlu’nun tanınırlığını kullanmayıp gösterdiği namuslu ve özverili oyunculuğunu vurgulamak isterim. TV’de canlandırdığı karakteri/oyunculuğunu sevmiyordum, yanılmış olduğumu onu sahnede seyredince anladım. Beşikçioğlu çok iyi bir oyuncu. Sesini bu kadar renkli kullanması, beden kullanımındaki becerisi, seyirci ile olan iletişimi  onu ustalık seviyesine çıkarıyor.

Bu oyundan sadece Erdal Beşikçioğlu’na Baykal Saran Tiyatro Ödülü çıkmış. Ben tiyatro jürilerini de anlamıyorum doğrusu. Yedi yıldır halkı peşinden koşturan bir oyun neden ödüllendirilmez, görmezden gelinir? Jüriler seyirciden daha mı iyi biliyor?  Bunun nedeni “İstanbul Lobisi” midir? Gerek Cem Emüler gerekse Erdal Beşikçioğlu’nun GERÇEK ödüllerini seyirci vermiş. Daha ne diyeyim!

Melih Anık


 Not: Oyun hakkında yazılmış eleştiri aradım. Birkaç blogda buldum ama ülkemin anlı şanlı(!) eleştirmenleri yedi yıldır oyunu yazmamış. Onlar yazmamış ama seyirci oyuna olağanüstü ilgi göstermiş.  Ben ülkede tiyatro eleştirisi yok diyorum kızıyorlar. Bence eleştirmen de yok!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme