12 Mayıs 2014 Pazartesi

İngiliz Usulü Orta Oyunu: Dövüş Gecesi (DOT)

Bir zamanlar sohbet edebildiğimiz Murat ve Özlem Daltaban ile şimdi aramız iyi değil. Bence neden, onlar hakkında düşündüklerimi açıkça yazmam ve onların da bundan hoşlanmaması. Onların ise yazılarımda “kötü niyet” arayıp bulduklarını tahmin ediyorum. Hatta bu konuda Özlem Daltaban tarafından telefon konuşması, mesaj ve twitlerle sorgulanmıştım da. Ama gene de aklım almıyor, oyunları beğenilmedi diye insan küser mi? Hele onlar gibi çok tecrübeli bir çift? Olsa olsa onları bir milyon dolarlık bir gelirden mahrum ettim ki bu kadar öfkeliler diye düşünüyorum.

DOT oyunlarına mesafeli duruşumun pek çok nedeni var. Temelde DOT’un repertuarını ilginç buluyorum ama DOT’un kendini konuşlandırdığı yer konusunda hem fikir değilim. DOT, moda olanın peşinden gidiyor. Türkiye’de gündem neye yakınsa ona ait bir oyun buluyor. Bunu anlatmak için "orijinallik" yapmaya çalışıyor. Dövüş Gecesi de seçim dönemine denk geldi. Bu “gündemi yakalamak” diye adlandırılıp yüceltilebilir(yüceltenler de var!) Ama maalesef oyunları konuyu anlattı ama ülke içindeki soruna uzaklardan baktı. Ortaya konan her ne ise sabun köpüğü gibi yok oldu. Başlangıcından beri DOT(Murat Daltaban), İngiltere’de gördüğünü İstanbul’da sahneledi. (Tiyatroda “Franchise” modeli) Malafa, DOT repertuarındaki tek yerli oyun oldu ama bence o da OLMADI. Oyunların pek çoğu deneysel tarzda oyunlardı, içerik geri planda kaldı. DOT ses getirmeye odaklandı. Yurt dışında tiyatro takip edenlerin tiyatrosu olmaya çalıştı. DOT, gazetelerin tiyatro sütunlarında değil entelektüel yazarlarının köşelerinde görünmeyi önemsedi. Ama ödülleri tiyatrodan aldı. Sahneye sponsorun gömleğini çıkardı. Sahne ile TV dizileri arasında ilişki biçimi yarattı. Jüri üyeleri ile sezon açılış kokteyli yaptı. Bu arada yeni bir seyirci kitlesinin doğmasına neden oldu. Bu seyirci genç, tiyatroya belki de DOT’un oyunları ile gitmeye başlayan seyircilerdi. “Suratına tiyatro”, özü ile değil sunduğu yeni hayat tarzı içeren unsurları ile öne çıktı. Oysa geldiği toplumda onun alt yapı ile bağlantısı vardı bizde kafaya uymayan şapka gibi kaldı. Yeni tiyatrocuları da kendine benzetti. Biçimin peşine takılıp gidenler oldu. Mekân ve biçim içeriğin önüne geçti. DOT, tiyatroda bilet fiyatını arttıran ilk tiyatro oldu. Şimdi tam 60TL öğrenci 30TL son dakika bileti 20TL. Demek ki sistem buna izin veriyor. Alan razı satan razı. Ticaret de böyle bir şeydir değil mi?

Başlangıçta her oyununu seyrettiğim DOT’un daha sonraki oyunlarını seçmeye başladım. Oyun metinlerini, oyunların yurt dışı eleştirilerini okudum.Yerli tanıtım amaçlı haber ve eleştirilerdeki vurgulanan unsurları inceledim. Seyirci yorumlarında öne çıkarılan unsurlara baktım. DOT’un ne yaptığını tahmin ettim. Oyunlar beni çekmedi, gitmedim. Dövüş Gecesi uzun bir süreden sonra DOT ile buluşmam. Kimsenin dahli yok. Kendim ettim.

Dövüş Gecesi’ne seyirciyi oyun içine dahil eden denemelere olan merakım nedeniyle gittim. Oyun hakkında iddialı şeyler söylendi. O tecrübeyi bizzat yaşamak istedim. Oyun metnini okumadım. Oyunu seyrettikten sonra yurt dışında yazılan eleştirileri okudum. Oyunu seyretmemişler için -özellikle  oyunculara(Ece Dizdar, Gizem Erdem, İbrahim Selim, Mert Öner,Serkan Altunorak, Tuğrul Tölek ve o akşam oynamayan Pınar Töre) ve de eleştiri kurumuna saygım nedeniyle-  “ipliği pazara çıkarmadan” ( “spoil” etmeden) oyun hakkındaki düşüncelerimi yazmaya çalışacağım.

Oyun başlamadan seyircilere beş butonlu bir cihaz veriliyor. Cihaz,oyunun değişik aşamalarında verilen seçenekler arasında seçme yapmak için kullanılıyor. Sahnedeki adayların seyirci oyları ile oyundan elenmesi amaçlanmış ama ilk aday içlerinde yaptıkları bir koalisyon ile eleniyor. Sona kalanın(kazanan?) neden kazandığı(hangi özellikleri ile) açık değil. Adayların propaganda konuşmaları derinlikli değil.

Hani danışıklı dövüşler var (“Smack down” Amerikan dövüşü). Dövüşçüler çok ses çıkarıyor ama aslında yaptıkları mizansen. Amaç halkı eğlendirmek. Dövüş Gecesi’nde de ben öyle bir ruh hali içine girdim. Bana bir ortaoyunu seyrediyormuşum gibi geldi. Doğaçlama gibi(ymiş gibi) ile yürütülen ama aslında başı ortası ve gidişini Kavuklu ile Pişekârın kontrol ettiği ve sonunda söylemek istediklerini söylemek için oyunu ve seyircileri  kendilerine göre sürükledikleri bir gösteri. Murat Daltaban bunu şöyle açıklıyor: “karşılarındaki altı oyuncunun manipülasyonu da başlıyor ve böylece seçmen sürüklendikçe sürükleniyor… Seyirciler seçimlerini adayların yarattıkları illüzyonlar içinde yapıyor.” Oyun akışı belli, söylenmek istenen önceden belirlenmiş. Oyunu sonda getirecekleri nokta da belli.  Kişilerin önemi yok, roller önemli. (Muhtemelen) Rolleri her gece değişerek oynuyor oyuncular. Elenmeyip kalanlar oyun çizgisini sürdürüyor. O nedenle ne seyircilerin seçimleri ne de oyuncuların oyunları ile ikna olmadım. Murat Daltaban’ın ifadeleri “Seyirciler çıkıp giderse yarıda kalır ama oy vermeyi reddederlerse oyunun hiçbir şekilde ilerlemesi mümkün değil.”  Sonuçların sayı değil yüzde ile açıklandığını aklınızda tutun. Yaptığım bir deneme var onu söylersem “spoil”  olacak susayım.

Oyunda önce seyirci profili ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Seyirci kim? Kadın, erkek sayıları, yaş ve gelir dağılımları gibi. Bu bir anlamda seyirciyi eldeki cihaza alıştırmak amaçlı.  Ardından seyircilerden sadece adayları seçmeleri değil kendilerine sorulan sorular arasında seçim yapması isteniyor. Örneğin:

“Size itici gelen  kelimeyi seçin: Gâvur, ibne, orospu, geri zekâlı, hiçbiri” (Avustralya’da “Which word to you find more offensive? Nigger, Faggot, Cunt, Retard, or none of those words.”
 “ ’Biraz Irkçı, Biraz Seksist, biraz Şiddete meyilli, hiçbiri’ arasından kendinizi tanımlayan seçeneği seçin” (Avustralya’da “Are you a little bit Racist, Sexist, Violent or none of these flaws?”)
“Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Dinci, ateist, hiçbiri” Avustralya’da: “ yurt dışında “Are you Religious, Spiritual or Neither?”

Ben sosyal anketlerin topluma göre seçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Oysa oyun tercüme edilmiş. (Çeviren:Melisa Kesmez) Ama öyle bir hava uyandırılıyor ki sonuçlara bakarak tez yazılabilir(sanki) Oylama sonuçları bir şey göstermez. Amaç da o değil zaten. Amaç seçimlerle ilgili bir farkındalık yaratmak. Oyundaki oylama da aynı demokrasi gibi. Yani seyirciler kendilerinin dahil edildiği oyunda aynı oyunun kurbanı oluyor. Bu nedenle kurguyu beğendim. Tiyatro olarak da başarılı buldum. Ama Türkiye uyarlaması hakkında söyleyeceklerim var.  

Nedense Dövüş Gecesi yerine Dövüş Kulübü yazıyorum. Bu bilinçaltı bir şartlanma. Oyunu seyrettikten sonra oyunun yurt dışındaki sahnelemelerinden  fotoğraflara baktığımda oyunculara, dövüşçülerin kapşonlu  bornozlarından giydirilmiş olduğunu gördüm. Kapşonlar yüzü kapatacak şekilde kafaya geçirilmiş, eller yumruk yapılmış dövüş pozisyonu alınmış. Yönetmen Murat Daltaban kendisi ile yapılan bir röportajda bunu doğruluyor:

Yazar Alexander Devriendt oyunu tasarlarken, seçimleri bir boks ringine benzetmişti. Ben sahnelerken daha farklı bir yorumu tercih ettim. Seçim denen şey sizin de söylediğiniz gibi ‘show business’in bir parçası. Bu yüzden oraya kırmızısı çok baskın bir perde ekledim mesela.”

Yazarın yaptığı doğru. Zira Dövüş Kulübü, Amerikan Dövüşü, tv programlarında  benzer formatlar kullanılıyor. Hepsi “danışıklı dövüş”. Orada seyirciye ne olduğu açıkça gösteriliyor.  Bizde ise Murat Daltaban boks ringini kaldırıyor, oyuncuları gerçek isimleri oynatarak oyuna “gerçeklik izlenimi” katıyor. Oyun aslında siz oyuna gitmeden önce duyduklarınız daha doğru bir tanımla size gösterilenlerle başlıyor. DOT, oyunun medyada şu ifadelerle yansımasına da imkân veriyor:

İzleyici profiline göre her defasında oyunun sonu değişiyor
Her gece farklı bir seyirci kitlesi, farklı bir oyun akışı oluşturuyor.”
Yani öyle ki, oyunun bütün seyrini, kimin kalıp kimin gideceğini, finalde ne olacağını siz belirleyeceksiniz. Oyunun seyircinin eğilimlerine göre değişen çok sayıda finali var.”
Sonuç, hem şaşırtıcı hem de büyük bir tokat atıyor. Çünkü ona da siz karar veriyorsunuz.”
Yarışma seyircilerin oylarıyla ilerliyor.”

Benim çok değerli “eleştirmenlerim, köşe yazarlarım” ellerindeki basın bültenlerine göre ya da galada, prömiyerde, röportajlarda dinledikleri ile oyunu “kendilerinden istendiği” şekilde tanıtıyorlar. Oyuna katılıyorlar yâni.

Oyunu (hem de bu bilet fiyatı ile) birden fazla seyredemiyeceğiniz için siz ön koşullanma ile gittiğiniz ve oyunu seyrettiğiniz gece, gördüklerinizin akışına kapılıp “vay be!” diye salondan ayrılacaksınız (muhtemelen). Ama belki de “ava giderken avlandınız”? İşte bu noktada yurt dışı ve yurt içi farkı da ortaya çıkıyor. Türkiye’de  siz “kobay” durumuna düşürülüyorsunuz yurt dışında ise eğlenceli bir oyunun oyuncusu oluyorsunuz.

Konu o kadar esnek ki her bir itiraza “demokrasilerde de böyle olmuyor mu?” cevabı, ağzınızı kapatabilir ama düşünen ve gözleyen biri iseniz inanmamak için onlarca neden bulabilirsiniz. Tüm kurgu aslında şunun için var:  Demokrasi.. Seçimler..  Demokrasilerde seçimler “dövüş” halini almıştır. Hatta seçmen ayarları ile oynanarak sonuçlar ayarlanır. Oylamanın önemi yoktur. Seçimler düzmece olmaya doğru evrilmektedir. Seçmen uyanmazsa oyların %100’nü alan TEK aday sandıktan çıkar.   Gerisi OYUN işte!

Bizde oyundan sosyolojik sonuçlar çıkarmaya çalışanlar gördüm. Çıkarmayın, kafanızı da takmayın, eğlenin derim.


Melih Anık

Not: "Ortaoyunu" ifadesi yapılanı küçültme amaçlı değildir. Keşke "ortaoyunu" gibi samimi olsa diyorum. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme