16 Ocak 2009 Cuma

Albatros'un Kanatları

Sanat eseri üzerine düşüncelerini belirtenlerin , eserlerin yaratıcıları ya da bahis konusu olan eser ile ilgili farklı görüşleri olanlarca eleştirilmesi doğaldır.Güzellik ve şeyleri güzele dönüştüren sanat , yüzyıllardır tartışılmaktadır.

Güzel ile sanat arasındaki ilişki ile ilgili yapılan tanımlamalardan biri şudur: "Şeyler kendi başlarına güzel değildir,onları sanatçı güzele dönüştürür"(Hartman)Sanatın tanımı üzerine tek bir doğrunun olduğu iddia edilemez."Sanat kimi seyirci ya da dinleyicilerde etkin bir sevinç ve hoş bir izlenim yaratma yeteneğindeki kalıcı ya da geçici nesnelerin yaratısıdır"(Sully)"Sanat özgürlüğün ortaya çıkışı ve onaylanışıdır; çünkü o karanlıktan ve kavranılmazlıktan bağımsızdır" (Caird)"Sanat bilginin,bilmenin, anlamanın en üstün aracıdır"( Schelling) Çağlar boyunca felsefi , edebi yönlerden sanat ,değişik biçimlerde tanımlanmıştır.Bu tanımlar bazen birbirinden tamamen zıt yönlerde de olabilmiştir :"Bir insanın yaşadığı bir duyguyu belirli dışsal işaretlerle ve bilinçli olarak başkalarına yansıtması ve o başkalarının da ayni duyguyu yaşamalarından ibaret insani bir etkinliktir sanat" (Tolstoy) "Sanatçının görevi takıntılarını başkalarına dayatarak kargaşayı sistematikleştirmektir"(Dali) Ama galiba ortak saptama şudur: "… yaratıcının duygusu izleyiciye ,dinleyiciye geçtiği anda sanatla karşı karşıyayız demektir(Tolstoy)

Güzellikte olduğu gibi sanatta da algılayanın rolü büyüktür : "Güzelliğin on para etmez/Şu bendeki aşk olmasa.." (Aşık Veysel) da olduğu gibi.Macide Tanır "Tiyatroda her gece anlayan bir kişi var diye oynadım. Yoksa ben varım dedim" diyor.Sizi bir kişi olsun anlamışsa gönül rahatlığı ile istediğiniz yolda devam edebilirsiniz. (Diğer koşullar elverdiğince tabi..) Ama salon girişine -seyirci görüşünü merak edip - defter açarsanız sizi anlamamış bir kişi bile sizin için önemli olmalıdır . Bazılarının (kendi internet sayfalarında, haklarındaki sadece övgüleri sıraladıkları gibi) övgü toplamaya meraklı değilseniz tabi."Seyircinin alımlaması, yapıtın anlaşılması için önemli. Hatta alımlayanın etkin katılımı gerekli .Alımlamayı güçlendiren , çıkış noktası olarak metne bugün açısından bakan, metinle günümüz koşulları arasında bağlantı kuran bir yorumdur." (Zehra İpşiroğlu-Tiyatroda Alımlama)

Yazar yaşadığı çağla hesaplaşmış zaten, çağdaş yönetmen ne yapmalı ? Yapıtı mı yorumlamalı, çağını mı ? Yoksa yaşanılan çağın ışığında tarihi aydınlatmak mıdır işi?Tüm bu konularda doğru, kesin bir yargıya ulaşmak pek de kolay değil. O halde yapılması gereken, sahnelemenin kendi içindeki tutarlılığına bakmaktır.Tarih ve toplum bilinciniz yoksa ve de içinde yaşadığınız topluma sorumluluk duymuyorsanız , içinde yaşadığınız toplumun kenarından dolaşarak , "gibi yaparak" , kavramları kendi inançlarınıza göre değiştirerek oyuncu,tiyatrocu ve sanatçı ve de tutarlı olamazsınız.Tiyatro tanıtımı bir davettir. Yani sanatçı,"Ben oyunu anladım ve onu sana ulaştırmaya hazırım" demiştir.(Z.İpşiroğlu) Bir kişiye ulaşmadığını gördüğünde de dönüp kendine bakması beklenir. Sanatçı olmak bu duyarlıkla ve bilinçle başlar . Sanatçı , tribünlerdeki alkışların içindeki cılız "yuh" sesine aklını takandır. "Gerçek bir sanatçının yaşam öyküsü,kendinden sürekli hoşnutsuz olan ve bu hoşnutsuzluk tarafından parçalanan bir adamın yaşam öyküsüdür."(Meyerhold) Oysa şimdilerde başka tavırlar "moda" olmaya başladı.Giderek sesi yükselen bir anlayış, tiyatro dünyamızda yaygınlaşmaya başlamış gibi görünüyor. Kendilerine otorite ve güç vehmedenler, karşısındakinin "apolet"lerine bakarak tavır belirlemekte , "duruma göre idare etmek" bir tavır olarak belirginleşmeye ve bu "zat"lar , kendilerini özel bir statüye oturtmaya çalışmaktadırlar.Öyle olmasaydı gazetelerde salt köşeleri var diye, tiyatromuzu kurtarmak(?) için kendilerine durumdan vazife çıkaranlara , daha hiçbir oyun seyretmeden sezonun en iyileri listesi yapmaya kadar kendinden geçenlere , aramı bozmayayım diye ödül jürilerine "el pençe durmayı" ya da sessiz kalmayı kaldırır mıydı yürekleri ?

Oysa biz sanatçıyı kendi baş tacımız yaparken onun, "İstemem eksik olsun" tiradını gerçek hayatlarında da yaşadığını zannederdik.Meğerse bu kadarla kalmıyormuş. "Başarısızlıkla suçlandığında kendini aşağılanmış hisseden" "meslek erbabı" , "alternatif yaşam bilincine meşruiyet kazandıran bohem sanatçılar gibi, burjuvazi tarafından hor görülen ya da es geçilen bazı değerlerin otorite ve prestij kazandığı bir alt kültür yaratmaya çalışmakta. Madem ki Bohemlik, zeki ve yetenekli bohemlerin sayesinde ciddi ve övgüye değer bir hareket olma niteliğini kazanmıştır, onlar da sanki buna benzer bir yolla kendi statülerini belirlemeye çabalamaktadırlar." (Alain de Botton)Kendilerince yarattıkları bir dünyada,kendi hesaplarının peşinde koşarak "Kişinin toplum tarafından anlaşılamamış olması,anlaşılması gereken şeylerin fazlalığını gösterir..Ve şair kocaman kanatları olduğu için yürüyemez"(Alain de Botton) diyerek kendi yarattıkları gerçekler ile kendilerini özel bir statüye kavuşturacaklarını sanmaktadırlar. "C.Baudelaire,Poe'nun yaşamı ve eserleri üzerine yazdığı bir denemede ,ünlü şair ve öykücünün kaderinin,bu cani insanlar arasında yaşamak zorunda olan her yetenekli adamın kaderi olduğunu yazmıştı. Zavallı bahtsızlar …Vasat ruhlardan oluşan o kalabalığın ortasında acemi dehalarıyla acı çekmeye mahkumdur onlar" demektedir.(Alain de Botton) Onlar Baudelaire'in şiirindeki Albatros'tur :"O bulutlar prensine benzer Ozan da/ Fırtınayla senlibenli,yaylara gülen/ Yere sürülmüştür yuhalar arasında/Yürüyemez devce kanatları yüzünden"(Baudelaire-Kötülük çiçekleri-Sait Maden) Kendileri için uygun gördükleri bedene ne diyebiliriz ki! Ama onlar sıkıştılar mı "O da kimdir?" dudak büküşü ile akıllarınca karşısındakini aşağılayacak ve kendi kendilerine kurdukları hayal şatolarında "gölge boks"una devam edeceklerdir.Tavır ve edaları da hoştur hani ! Kullandıkları kelimeler, kurdukları cümlelerden anlarız ki onların sarsılmaz sandıkları taştan kaleleri vardır ; kuralları onlar koymuşlardır ve de her şeyin nasıl olması gerektiğini de iyi bilirler.Kendi bilgi ve entelektüel seviyeleri, ölçümün kriteridir onlara göre ; illa ki onların uygun gördüğü kelimeler kullanılmalıdır ; onların beğendiğini beğenmezseniz mutlaka cahilsinizdir ; sizi ciddiye almanın ölçütünü ellerinde tutarlar ; sizden önlerinde günah çıkarmanızı isteyecek kadar kendilerinden geçmişlerdir ; onlar "derin"dir,onlar "birikimli"dir ; onların seçtikleri yazarlar "dâhi"dir; kendileri hakkındaki bir yazıda alıştıkları övgü cümlelerini göremediklerinde ne yazıldığını da anlayamazlar; bu bilgi/sayar çağında tanımak o kadar kolayken tanımak gayretini göstermedikleri biri hakkında ceplerinde hazır bir karakteri çıkarır ortaya koyarlar : o karakter -sanki salonlarına gelen her seyircinin adına davetiye yazmışlar gibi - daha önce onların başka bir oyununu seyretmemiştir, tiyatronun onlarca önemli bulunan özelliklerini -ki hep ayni şeyi konuşurlar- bilmiyordur (Onlar bildiklerini çok önemserler.); teşhis hemen konulur : "ilgisiz,cahil,sığ,dar kafalı, muhafazakar, egolu,zevksiz!" ("Bendeniz de Cyrano de Bergerac!" … Dillerinin ayarı da yoktur hani.) İnternetten yararlanmak ayıptır onlarca. Alıntı yapıp kaynak göstermemenin ayıp hatta suç olduğunu bilmezler. Çünkü onlar ordan burdan alırlar, akıllarınca eseri "zenginleştirirler" ama kaynak göstermezler. Herşeyi ilk onlar bulmuş, onlar söylemiştir sanırlar. Onlar "özgün"dür, yönetimleri ve ufukları "yeni" bile olmasa da. Bazısı gişe kapısında kredi kartı ödemeleri takip ederek kendini eleştireni bulmanın peşinde koşar, bazısı kendini tutamaz hakaret eder, düelloya çağırır. Onların yeni çalışmalarının provası bir türlü bitmez. Sanki söyleyecek çok sözü, karşısındakini duvara mıhlayacak keskin bir kılıcı varmış gibi "durur"lar ama "detaylı cevabı" bir türlü bir araya getiremezler. Onlar "duruş"dan ibarettirler. Seçtikleri oyun ,ayni günlerde kendisinden önce bir başka meslektaşı tarafından sahnelenmiştir. Onun için bunun önemi yoktur. O da seçer ayni oyunu. Hakkında yazılan yazıyı unutmaz , altına düşülen notları düzeltecek kadar takip eder. " Aman karıştırılmasın o oyun benim değil" diye de telaşlanır. Ayni oyunu sahneleyen meslektaşı için birkaç iyi söz yazmayı da düşünemez.Yeni sezon başlamıştır ama festivalde 1-2 kez sunulan oyunlar, kaç kez daha sahneye çıkacaktır kimbilir. Geçmiş yılların "festivallik" oyunları bir kaç turne yaşar, yaşarsa... Özgünlük tanımları yaparlar. Bilmezler ki bir oyunu başkası sizden önce çevirmişse, yorumlamışsa (siz mutlaka haberdar olmalı ve okumalısınız) onun etkisini taşırsınız . Başkasının rejisi ile seyrettikten sonra ayni oyunu sahnelemişseniz bu sahneleme için de geçerlidir. Ortaya çıkardığınız her şey , sizi oluşturan şeylerin tortusudur. Kaynağını bilemezsiniz ama bu, "esinlenme"dir en basit haliyle. Kullandıkları sözün kendilerine ait olduğunu sanır ve "BİZ" in anlamını bilmezler. Keşke "özgün" olabilseler! Keşke kendilerini bilebilseler! Mutlak özgünlük, bilginlere, kaşiflere ve dehalara aittir , ama kesinlikle, "dâhi olmayan sanatçılara" değil. Bildiğimiz kadar onlar ne Tolstoy'dur ne de Dali ! Bu ülkede samimiyetle fikrini söyleyen yüzlerce insan var. Ve ne olursa olsun, görüş ve düşüncelerini açıklamaya devam edecek ; önlerine açılmış defterlere yazacaklardır. Albatros'lar, "Kocaman kanatlarını" anlatmaya devam edebilirler. "Üstünlüklerini" tayin eden kaynaklar kuruduğunda zaafları göze batmaya başlayacaktır nasılsa.

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder