20 Ekim 2009 Salı

İBŞB Şehir Tiyatroları’nda “Çıkmaz Sokak” - Tuncer Cücenoğlu / Mazlum Kiper

Tuncer Cücenoğlu’nun 1980 yılında yazdığı Çıkmaz Sokak İBŞB Şehir Tiyatroları tarafından bir kere daha sahnelendi.Oyun ile ilgili yazarın açıklamalarından oyunun hem yurt içinde hem yurt dışında yüzlerce tiyatroca sahnelendiğini , Almanca,İngilizce ve Yunanca olarak yurt dışında da sergilendiğini öğreniyoruz. Oyun Fransızca,Romence ve Rusçaya da çevrilmiş.
Oyunun , benzerlikler taşıyan Ölüm ve Kız isimli oyunun arkasından sahnelenmesi ise şanssızlık.
Ama Ayşe Nil Şamlıoğlu, bu yılın repertuvara aldığı Dünyanın Ortasında Bir Yer ,Tarla Kuşuydu Jüliet gibi oyunlarda da ortaya çıktığı üzere nispeten kısa süreler içinde oyunların tekrarında bir sakınca görmediği mesajını bize iletti. Herhalde daha önce yarım kalan ve de içine sinmemiş bir şeyleri tamamlamayı gönlünden geçiriyor .
Çıkmaz Sokak 1981 yılında Milliyet Sanat Dergisi’nce düzenlenen oyun yazım yarışmasında Abdi İpekçi ödülünü almış. Cücenoğlu seçici kurul üyelerinin Haldun Taner,Necati Cumalı ve Ergin Orbey’in olmasından duyduğu övüncü belirtirken galiba diğer yandan oyunun “dokunulmazlık” çerçevesini de çizmek istiyor. Öyle ya oyunu bu değerli isimler beğenmişse beğenmemeye kim cüret edebilir?
Tiyatro oyunu sahnede soluk bulur. Yazılı metnin değeri sahnede anlaşılır. Bu anlamda oyunu oluşturan tüm ögelerle (yönetmen,dekor,kostüm,ışık ve tabi ki oyuncu) bir bütündür. Zaman , oyunun direncini de sınar. Birbirine yakın dönemlerde ayni oyun farklı yorumlarla farklı algılara neden olabilir. Ama aradan geçen zaman uzadıkça , tanımlar,algılar değiştiği ,artık yeni bir dünyada olduğumuz için oyun anlamını yitirebilir. Oyunların kalıcılığı ise zamana direnmeleri ile anlaşılır.
Bu yazı çerçevesinde paylaştığım görüşler 80 li yıllarda oyuna ödül veren Hocaların görüşlerini haksız çıkarmaz. Zira aradan geçen 30 sene sonra bu oyun başka bir zaman dilimine hitap etmek üzere seçilmiştir. Artık ülkemizde ve dünyada yaşayan tüm insanlar , sinemanın da etkisi ile türlü çeşitli işkenceler, öç almalar görmüştür. İşkence, öç alma algısı ,hukuku değişmiştir.
İBŞB şehir Tiyatroları bu oyunu şöyle tanıtıyor:
“Çıkmaz Sokak, Yunanistan’daki “Albaylar Cuntası” döneminde görülen toplumsal çatışmayı ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan darbe süreçlerini ele alıyor. Tuncer Cücenoğlu’nun yazdığı, Mazlum Kiper’in sahneye koyduğu “Çıkmaz Sokak”ta, şiddete karşı şiddet üretmenin değil, yalnızca demokrasinin “çözüm” olabileceği vurgulanıyor.”
(http://www1.ibb.gov.tr/tr-TR/SehirTiyatrolari/Haberler/HaberDetay.html?HaberId=256)
Bu topraklarda yaşayanların yaşamlarına mıh gibi işlemiş “cunta” ile çerçeve genişletiliyor ve “dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan darbe süreçlerini ele alıyor” haberi ile konunun odaklandığı nokta ile de sözün dönüp dolaşıp getirildiği düzlemi anlıyorsunuz.
Bu açıklama, yapılan basın toplantısının ardından basında :
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, sezon açılışını Yunanistan'daki askeri darbeden hareketle, askeri darbeleri eleştiren ve işkencenin sorgusunu yapan "Çıkmaz Sokak" isimli oyunla yapıyor” şeklinde “büyütülüyor”.
Başlığın hemen altında “Oyunun yönetmeni Mazlum Kiper, Yunanistan turnesine çıkmayı planladıklarını söyledi” haberi var.
Yabancı Damat dizisinin “Yabancı baba”sının oyunun Yunanistan “kök”ünü ve Yunanistan’a turneyi gündeme getirmesi de dudaklarınıza “hain” bir gülümseme ile yapışıyor.
Zira Kiper bununla kalmamış ve "Yurt dışında da bu oyunu oynayabiliriz. İnsanlar bu oyunu gördüklerinde pek inanamayacaklar 'Türklerde kendilerini sorgulamaya başlamış bu ne gelişmedir' diyecekler. Bu çok iyi bir şey olur" demiş. Oyun sayesinde Türkiye'deki demokratik değişimi yabancıların da fark edeceklerini belirtmiş.
Oysa ki oyun 1986 dan beri Türkiye’de oynanmakta… (12 Eylül, 1980 de idi.)
Bir oyunun yurt dışında bu anlamda alkış beklemesini yadırgadım. Hele de bir tiyatrocunun ağzından…
Öte yandan hem bir taraftan Türkiye’deki gelişme ile övüneceksiniz öte yandan oyunu Yunanistan’daki albaylar cuntası ile anlatmaya kalkacaksınız.
Bu ülkede işkence denilince neredeyse her ailenin burun direği sızlıyor. Sahnede anlatılan olay yenilen yumrukların yanında fiske kalır. Türkiye’nin bir gerçeğini Olympos dağındaki Zeus’tan bahseder gibi anlatmanın komikliği açık değil mi ?
Hele geçen zamanla değişen algılamaların,uyum yasalarının çerçevesinde oluşan yeni atmosfer içinde, siyaset tarafından da desteklenen bir konu olduğu halde tiyatrocuların sokaktaki (Beyoğlu’nda ağzına mikrofon tutulan) adamın ,Türk sinemasının hatta tv lerdeki dizilerin gerisinde kalması ne kadar acı. Kendini sansürleyen tiyatrocu da bizde var.
Bu oyunun sahnelenmesi çok isteniyorsa konunun yeniden ele alınması ve değişen şartlara göre yeniden düzenlenmesi , yazarı hayatta olan bir oyun için imkansız mı? Komedi gibi sahneye yansıyan eskimişliği ortadan kaldırma çabası gösterilemez mi ?
İşte bu yapılamadığı için haber, basına “Tiyatro, darbecilere 'Çıkmaz Sokak' diyecek” başlığı ile yansıtılır.Bu ise , sanatın gücünü yeterince kullanamadıklarını sık sık dile getiren benim gibi biri için bile, Türk Tiyatrosu’ndaki diğer çabalara haksızlık olur.
Basına bu kadar “malzeme verenler”, oyun dergisindeki yazılarında “cunta”dan falan söz etmemişler, “İnsan”a ağırlık vermişler.Ve “Karşısındakine isteğini kabul ettirme esasına dayalı işkence eylemi”nin altını çizmişler. ”Bana işkence edene benim de işkence etme hakkım doğar” cümlesi ile de Cücenoğlu’nun oyununun çerçevesini çizmişler.
O halde nereden başlamalı ? Oyun çevresinde yaşanan sürecin çizdiği “zikzak”ları nasıl yorumlamalı ?
“Reklam yapmışlar” canım diyebilirsiniz. Olur o kadar ! “Hamsinin boyanmasına” benzer “bilmecenin yanıltmacası”dır . Öyle mi ?
Oyunun “özü”ne bakalım önce.
Celika(Hümay Güldağ), kardeşinin(Lilika-Aslı Narcı) cinsel cazibesini ve işkencecinin (Spanos-Erhan Özçelik) zaafını kullanarak kendine işkence yapmış birinden öcünü almak istemektedir . Celika “mağdur”, Lilika ablası için fedakarlık yapan bir “aracı”, Spanos ise işkenceyi görev için yapmış bir adamdır. Gerçi Spanos , “Bizimkiler düzene el koydu” ile bir guruba olan aidiyetini sahneye taşır ve sokaklardaki terörün de karşısında bir milliyetçi yurttaş “duruşu” gösterir ama kendini savunurken görev bilincini(?) öne çıkaran bir “insan”dır.(kul mu?) Celika, Spanos’un oğlunun başka bir yerde göz altında tutulmakta olduğunu söyler. Babanın eli ayağı buz keser. Tehditin rengi değişir. Senaryonun yalanını Lilika ortaya çıkararak oyunu bozar. Ve oyunun anlam yüklü cümlesini de o koyar: “Bu adamı cezalandırmak çözüm değildir onu üreten düzeni yok etmek gerekir.”Celika ise “Onları cezalandıracak düzeni kim kuracak” sorusu ile hem umudu hem umutsuzluğu vurgular.
Sanıyorum bu senaryoyu tiyatroda , sinemada , romanda, hikayede kerelerce gördük , okuduk.
İşkence ve öç alma edebiyatın sarsılmaz kalelerinden biridir. Taraflar ve yarattığı gerilim çok kullanılmıştır. Vietnam savaşının ardından dünyayı saran tek kişilik ölüm makinalarının “kahraman”(?) portrelerinin beslendiği kaynak, çağlar öncesinden “kök”lenmektedir.
Herhalde , oyunla anlatılmak istenen “devlet eliyle yapılan işkence”dir. Oyun, başka mecralarda dolaştıktan sonra mesaj, oyunun sonundaki iki cümleye sıkıştırılır. Başından sonuna kadar kişisel işkence ve öc alma ekseninde gelişen oyunda bu mesaj yerine oturmuyor. Metin buna izin vermiyor yönetmenin de niyetinin bu olmadığı kendi ifadelerinden açıkça belli.
Oyunu “dolduran” diyaloglar artık zaman içinde yıpranmış konuların arka arkaya getirişinden oluşuyor. Raftan alınan kitapların isimleri üzerinde yapılan yorumlar; polis olma hikayesi ; mutsuz evlilik hikayesi ; mağdurun çektikleri ; “oğlun mu?” “ata bindin mi?”, “Adam öldürdün mü?” soruları ile kurulan/beslenen(?) diyaloglar ; “Bu sözleri çok kıza söyledin mi?” , “Dans et benimle” , “Sarhoş ol beni çıplak görme” sözleri ile Kadir İnanır’lı (Erhan Özçelik de hatırlatıyor doğrusu) Türk filmi dili , oyunu akıtmıyor, “atmosferi” oluşturmuyor. Saf bir genç kız , birden baştan çıkarıcı bir amazon oluyor ve işkencecinin kucağına atlıyor, iskemleye tersten biniyor. “Yoksulluğun kader olmaması”, “her şeyin değişeceğine inanma” söylemleri, nefesi tıkanmış birinin dağı çıkmasına benziyor. Ama en garibi ilk yarım saatin sonunda perde kapayan “Ablan mı?” sorusu. Karşısına birden çıkarak yüzüne silah doğrultulan adam o atmosferde bu soruyu soruyor. “Sen de kimsin?”in daha anlamlı olacağı bir yerde “Ablan mı?” sorusu da işte bu “diyalog ittirme” çabasının bir ürünü. Zira bu soruyla bir sonraki sahne hazırlanıyor.
Yönetmen ise basın karşısındaki “reklamın” tersine oyunu “global”leştirmek için “soyut”a tutunmaya çalışıyor. Işığın, müzik setinin düğmeleri “sanal” ama raftaki kitaplar gerçek. Yıllarca öç alacağı günün hayali ile yaşayan Celika’yı “rambo” kıyafeti içinde “sertleştirirken” oyun sonunda düşen beyaz perdeler ile ayni sembolleştirmeye sarılıyor. Bu sembolleştirme , tavandan sarkan avize, dört başı mamur döşenmiş mobilyalı oda ile kafa karıştırıyor. Birinci perde sonunda kendi kendine değişen ışıkla mavileşen sahne bizi yeni bir “mod”a sokma çabasında.
İkinci perdedeki cellat-mahkum sahneleri , mahkumun cüssesi altında her an dağılacakmış gibi duran sandalye düşünülünce , “gibi yapma” esaslı tiyatro bile isyan ediyor.
Kiper, "Elbette bu bir 12 Eylül sorgulanması” demiş . Yapmayın ! Bir ülkenin iç dinamiklerini göz ardı ederek , 1974 Kıbrıs harekatının Albaylar Cuntası’nı bitirdiği ile övündüğümüzü de yazıyor tarih. ( İyi ki Vietnam savaşını da bitirdik dememişiz. Malum hepsi ayni tarihlere denk geliyor.) Ama olmadık şeylere olmadık söylemler yüklemeye meraklıyızdır. Darbeleri ve işkenceyi sorgulamanın sanatsal ve çağdaş dili bu değil ! “Apolet takarken” dikkatli olmalıyız.
Aradan geçen 30 yıl sonra bu oyun, emeğini tiyatroya vermiş olan bir tiyatro adamına teşekkür anlamı taşımak üzere “iri laflar etmeden” sahnelenmiş olsa bu kadar söze gerek olmazdı. Seyirci de Türk Tiyatrosunun bir evresine örnek olarak oyunu seyreder , konu kapanırdı.
Gündemin rüzgarına kapılarak, tiyatro ile gündem oluşturmak yerine gündemin kuyruğu olmak , kaş yapayım derken göz çıkarmak olur.
Tiyatromuz önce kendini eleştirmeli.

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme