11 Aralık 2011 Pazar

Şakayla Söyler Haldun Taner ve “Son Vicdani” Ali Erdoğan

Haldun Taner ile en son Musahipzade Tiyatrosu’nun fuayesinde bir araya gelmiştik. Yıl 1978’di. O, Ay Işığında Şamata isimli oyununun ilk okumasını yapmıştı. Eşim ile benden başka Zihni Küçümen ve Tijen Par vardı fuayede. Benim davet edilmemin nedeni onun Ay Işığında Çalışkur hikâyesini ilk ben sahneye uyarlamıştım, büo’da yönetmiştim, Haldun Taner de beğenmişti.  O nedenle  yanında olmamı istemişti ama o gün gördüklerim nedeniyle  tiyatro yolundaki yürüyüşüm bitti. Ben ona gerçeği söyleyemedim, mazeretime de o inanmamış olmalı ki bana gönül koydu, umudu kesti. büo’daki Ay Işığında Çalışkur’u seyrettiği akşamın ertesinde bana gönderdiği çiçeğe kendi el yazısı ile iliştirdiği teşekkür notu dışında benim yaptığım ilk uyarlamadan bahsetmedi. Olsun varsın, Haldun Taner benim için “Haldun Baba”ydı, öyle de kaldı. Zira onu tanımakla çok şey öğrendim.  Halâ onun kitaplarını okuyorum arada bir, nasihatlerini yeniden hatırlamak için. Ali Erdoğan Kabare Dev Aynası’nın “Şakayla Söyler Haldun Taner” oyunu onu düşündüğüm anlardan birinde aklıma düştü. Farkettim ki Haldun Baba’yı sahnede görmeyi özlemişim. Gittim, seyrettim, onunla özlem giderdim. Sahnede duran resmine daldım oyun boyunca. Her davet edişimizde oyunlarımızı seyretmeye gelişini, zarif bir dille bizi eleştirişini, birlikte oturduğumuz Divan Oteli kafesini, onu Devekuşu Kabare’nin girişinde gördüğüm günleri hatırladım. Her zaman zarif bir insandı, güler yüzlü, şefkatli. Gençlere olan yakınlığını ben bilirim, tiyatro tarihi de yazdı, yazacak, ben de. Vandal bir dünyaya muzip bakışını, aydınlığındaki “derinliği”, insanın içinde kalanı zarif bir zarfa koyup adresine doğrudan göndermesini, yazılarında okşar gibi attığı tokatları, insana olan sevgi ve saygısını özlüyorum ben. Onu okuyun, bir fikri nasıl farklı “söylediğini” anlayacaksınız. Şimdi onu anlamaktan uzak yeni yetmelerin arsız ve şımarık hallerini görünce, yaşasaydı onun karşısında kuyrukları bacakları arasında nasıl duracaklarını hayâl ediyorum.

6 Aralık 2011 Salı

Tiyatro Ödülü Nasıl Olmalı?

Son zamanlarda konuştuğum dostlarım bana tiyatro ödülü ile ilgili fikrimi soruyor. Ülkemizde “dağıtılan” tiyatro ödülleri ile ilgili düşüncelerimi geçmişte yazmıştım ama  ayrıntılı bir ödül tasarısı yazmamıştım.

Ülkemizdeki tiyatro ödüllerinin öznel olduğu herkesin  malûmu. Ödüllerin bir şeyi ölçtüğü de yok verilene ne kattığı da meçhul. Dikkat ederseniz “verilen” diyorum. Oysa “kazanan” diyebilmeliyim ama diyemiyorum. Ödül veriliyor daha sonra  ALAN, “kazandım” diyor bizde. Zira ödül nesnel değil, kriterler belirsiz ve değişken,  ödül veren alandan daha çok gündemde. Daha da tuhaf olanı kısıtlı bir çevrede olanlar oluyor ama sonuçlar Türkiye’ye mal edilmek isteniyor.

Ödül jürisinde olmam için gelen teklifleri kabul etmiyorum. Nedeni ise şu: ülkemde çok zor koşullar altında tiyatroyu yaşatmak için kendini “ateşe atanlar” görülmezken  İstanbul, Ankara gibi merkezlerde tiyatronun ödül dağıtımı ve alkışı beni utandırıyor.

1 Aralık 2011 Perşembe

‘War Horse’dan Myanmar Kukla Tiyatrosu’na

War Horse ‘u New York’da “National Theatre of Great Britain” prodüksiyonu olarak seyrettim. Tamamı dolu salona oynanan oyunda seyircinin ilgisi sahnedeki gerçek ölçülerdeki kukla  atlara(Handspring Puppet Company)  idi, oyunun konusuna değil. Oyunun bir çocuk hikâyesinden alınan konusu  çocuğun at sevgisi üzerine idi. Atı,savaş atı olarak kullanılmak üzere elinden alınan çocuk atının peşinden savaşa gidiyor ve atını arıyordu. Bir çocuk hikâyesinden uyarlanan eserde aslında vurgulanması gereken husus Birinci Dünya Savaşı sırasında atların rolü ve büyük sayılardaki kaybı olmalıydı. Yaklaşık on milyon insan, sekiz milyon at ölmüş savaşta.  Zamanla atların yerini tanklar almış. Savaş tarihindeki bu değişim de ilginç. Oyun dergisinde bu konuya dikkat çekilmesine rağmen oyun sonunda salondan çıkan seyircinin aklında nerdeyse canlı sanılacak kadar gerçek olan atlar vardı. İnternet ortamında(youtube) War Horse üzerine çeşitli videolar var. Özellikle yapımcıların kendileri tarafından ve kukla at ile ilgili yapılan çalışmaların aşamalarını anlatan video çok öğretici. (http://www.ted.com/talks/handpring_puppet_co_the_genius_puppetry_behind_war_horse.html)

25 Kasım 2011 Cuma

Tiyatromuzda Bunların Sahibi Kim?

Ülke çapında tiyatro mekânları ile ilgili ihtiyacın saptanması
Yeni açılacak tiyatrolardaki fiziksel ve estetik kriterlerin saptanması
Her şehirde en az bir tane, büyük oyunların oynanabileceği sahnesi ve alt yapısı olan bir tiyatro salonu inşa etme ve/ya da  işletme
Tiyatro binaları inşa ederken yatırımın belli bir oranının sanatın diğer dallarındaki sanat eserlerine harcanmasının sağlanması; kendisi sanat eseri olan tiyatro binaları
Tiyatro binalarının her bakımdan estetik ve güvenli yapılması
Mevcut  tiyatro binalarının kriterlere göre düzeltilmesi ve korunmasının sağlanması
Eski tiyatro binalarının yeniden kullanıma açılması
 Her şehirde -satılan bilet sayısına bakmadan- her akşam perde açan tiyatro

20 Kasım 2011 Pazar

“Mutfak Söyleşileri (İBBŞT) Üzerine” Akif Çamlı’ya Açık Mektup

İBB Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği Mutfak Söyleşileri isimli oyunla ilgili Yeni Akit gazetesinde bir yazı yazmışsınız. Ben yazınızı Haber Vakti’nden okudum. (http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=59577)
Bu  mektubu “oyunun ne anlattığını biri çıkıp açıklasın” dediğiniz için yazıyorum. Daha önce oyunu seyrettiğimde bir yazı da yazmıştım. (http://melihanik.blogspot.com/2011/08/bir-damla-gozyas-ve-tebessumyesim.html) İlgi duyarsanız okuyun.
Yeni Akit’in künyesinden, spor müdürü olduğunuzu biliyorum ama  tiyatroya gitme alışkanlığınızı bilmiyorum. Yani tiyatroyu  ne kadar takip edersiniz, senede kaç oyun seyredersiniz, seyredeceğiniz oyunu nasıl seçersiniz, oyun ve eleştiri okuma alışkanlığınız var mıdır  vb hususları bilmiyorum. Daha önce yazmış olduğunuz bir tiyatro eleştirisine rastlamadım. Mutfak Söyleşileri’ni nasıl seçtiniz merak ediyorum. 

15 Kasım 2011 Salı

Amerikan Dans Festivali ,“Bizim” Celal ve Boğaziçi Üniversitesi

Haziran 2011’de USA- North Carolina- Durham’da idim. Orada olduğum tarihte Amerikan Dans Festivali’nin(ADF) galası yapıldı, (9 Haziran 2011) ben de o galaya katıldım. Gala deyince aklınızda olayı büyütmeyin;  biletimi  4 gün önceden aldım, özel giysi zorunluluğu yoktu. Gala, Durham Performing Arts Center’da yapıldı. Biletler 20-40 dolardı.
Durham,  250,000 nüfuslu bir şehir; Hakkari, Bingöl, Burdur, Karaman, Kırşehir, Karabük, Erzincan, Yalova, Bilecik, Sinop, İnegöl, Çorlu, Elazığ, iki Erciş ya da yarım Şırnak, çeyrek Van  da diyebiliriz. Şehrin yükünü çeken ve yüzü  NC Central University  ve özellikle Duke University.  USA’da şehirlerin sanat ihtiyacını karşılamada, spor  ve sosyal hayatı canlandırmada  üniversitelerin mühim bir rolü var. ‘Duke University  Chapel’ önemli  bir kilise; ‘Duke University’ Basketbol Takımı ‘College’ Liginin şampiyonu, Duke’ün müzeleri de var. Bir kilisenin kapısında karşılaştığım ve cebinden anahtarı çıkarıp kapısını açarak bize kiliseyi gezdiren doktor, “USA’da  komşu şehirler en iyi  olma konusunda birbirleriyle yarışır” dedi bana.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Engin Alkan Sunar: “Ortaya Karışık” - Şark Dişçisi (İBBŞT)

Düşündüklerimi yazmasam kendime ayıp etmiş olacağım; yazınca Engin Alkan’a ayıp etmiş sayacaklar çıkacak. Şimdi bir de Şark Dişçisi’nin prova, prömiyer ve galasında “orada” olan ve oyunu seyrettikten sonra tiyatro camiasında pek az rastlanan bir cömertlikteki beğenileri ile twitter’ı “inleten” tiyatrocuları da üzme riski ile karşı karşıyayım. Bu yazıyı ne zor şartlar altında yazdığımı anlayın yani.
Şark Dişçisi’ni aile dostumuz olan Ermeni kökenli bir çift ile birlikte seyrettim. Oyun sonunda, Alen, Engin Alkan’ın oyun dergisindeki  yazısına dikkatimi çekti ve Hagop Baronyan’ı tesadüfen öğrenen “Engin Alkan, ‘Ermeniler hakkında o kadar az şey biliyorum ki ancak bunu yapabiliyorum’ demeye getirmiş” dedi.  Bence bu, yapılanı özetleyen bir ifade. “Olanı” bilmezseniz “bildiğinizi” anlatırsınız. Resmi tarih ise “olanı bilip başka şekilde anlatmak” değil mi? Ama Baronyan ve oyun ile ilgili ne olduğunu bilecek kadar bilgi var.