İstanbul Halk
Tiyatrosu, Molière’in Tartuffe(1664) isimli oyununun Bezirgân ismiyle yapılan
uyarlamasını sahnelemiş. Ben ilk gecesinde seyretme şansını buldum. Bunu
özellikle vurguluyorum zira ilk gece oyunları oyuncu açısından her zaman zordur.
Ne kadar tecrübeli oyuncu olursanız olun bir tedirginlik yaşarsınız. İstanbul
Halk Tiyatrosu ilk gece tedirginliğini başarıyla atlattı. Bezirgân’ın Alevli
Günler kadar çok sevileceğini düşünüyorum.
22 Kasım 2012 Perşembe
15 Kasım 2012 Perşembe
Emre Koyuncuoğlu’dan Unutulmayacak Hedda Gabler(İbsen)
Mesajlar
Hedda
Gabler ile ilgili düşüncelerimi ‘twitter’da paylaştıktan sonra oyunu beğenmiş
olmamı beğenmeyenlerden mesajlar aldım. Hepsi de tiyatroculardandı. Bana gelen
eleştirilerin iyi bir tarafı vardı, eleştiriler yazımı nasıl şekillendirmem gerektirdiği
konusunda yardım etti, ufkumu genişletti, ileri sürülen gerekçeleri araştırmama
neden oldu. İşte bu yazım, uyarı, eleştiriler ile şekillendi. Hedda Gabler ile
ilgili paylaştığım coşkunun
anlaşılmadığını anladığım için bu yazı kendimi anlatmaya da yönelik oldu. Pek tabiidir ki bunu öncelikle
İbsen’i ve Hedda Gabler’i odağa alarak yaptım.
8 Kasım 2012 Perşembe
Meddah Mehmet Esen
Mehmet Esen’in çağrısı ile benim niyetlenmem aynı güne
rastladı. Gittim Meddah’ı seyrettim. Mehmet Esen salon girişinde karşıladı
seyircilerini. Oyun arasında da yanımızdaydı. Oyun sonunda misafirlerini yolcu
eden bir ev sahibi gibi bizi uğurladı.
1 Kasım 2012 Perşembe
OYUN (Beckett), Şahika Tekand ve “Yüksek Sanat”
Oyunu seyretmeden önce bulamadığım eleştiriler oyundan sonra
yağmur gibi düştü önüme. Eleştiri kadar röportaj da var. Ayrıca tv programı,
söyleşisi. Bir oyuna gösterilen ve beni
sevindiren bu ilgiyi nasıl açıklasam bilmiyorum.
Beckett ve Şahika Tekand birbirinden zor iki tiyatro insanı.
Onları anladığımızı göstermemiz bizi onların düzeyine getirir mi? Doğrusu ben eleştirilerde
öyle bir “ulaşma” havası sezdim. Sanki Tekand’ı değil herkes kendisini
anlatıyor. Şahika Tekand’ı beğenme olgusu arkasında belli belirsiz bir
“ayrışma” da var. Bu yazım bir anlama ve birleştirme çabasıdır. Yoksa ne
Beckett ne de Şahika Tekand ile yarışma niyetim yok. Hakkındaki yazılan
yazılara bakarak çok beğenilen bir oyun üzerine ben de beğenilerimi öne çıkaran
bir yazı yazmayı istemedim. Her ne kadar Şahika Tekand “Benim kömür işçisinden, entelektüele kadar her sınıftan seyircim var”
diyorsa da oyundan çıkanların hangi sınıftan olduklarını; “sistemini yurt
dışına göre kuran Şahika Tekand’a festivale gelmiş “misafir” tiyatro muamelesi
yapılıp yapılmadığı üzerine düşündüm.
24 Ekim 2012 Çarşamba
Tiyatro Avesta’nın mı Yoksa Sizin Daf/Kapan’ınız mı?
Aşağıdaki bağlantıda yazımı okudum:
https://www.box.com/files/0/f/0/1/f_3684252491
Ben oyunu Cihangir’de Firüz Ağa kahve arkası, Ağa Bilardo yanı SAHNE CİHANGİR’de seyrettim.
Kürtçe oynanan oyunun Türkçesi arka duvara yansıtılıyor. Benim seyrettiğim akşam yeri yüksekte idi ve okunmasında sorun vardı. Bence salonun en arkasına göre yerinin ayarlanması gerekiyor.
Not 7 Ocak 2013
Tiyatro Boyalı Kuş'un Genel Sanat Yönetmeni Jale Karabekir, İKSV tarafından düzenlenen 17. Tiyatro Festivali'nde (2010) Tiyatro Boyalı Kuş'un Nora/Nure adlı oyununun Kürtçe olarak sahnelendiğini ve festivalin kabul ettiği ilk Kürtçe oyun olduğunu belirtti. 18.Festivale kabul edilen Daf/Kapan ise özgün metin olarak Kürtçe ilk oyun olmuş.
https://www.box.com/files/0/f/0/1/f_3684252491
Ben bu yazıyı Türkçe yazıyorum, başlığa oyunun Türkçe adını
yazdım, Kapan. Ama oyun Kürtçe yazılmış ve
oynanıyor. O zaman adı Daf. Türkiye’de oyun sahneye çıkınca adı
“DafKapan” oluyor.
Madem isme “daldık” şunu da belirtmem gerek. İKSV Tiyatro
Festivali’nde oynanan oyunun ismi “Daf/Kapan” ama o oyun benim seyrettiğim
değil. Zira oyunu sonradan değiştirmişler. Tiyatro Avesta, Daf/Kapan’ı
yenilenmiş bir metin ve rejiyle yeniden sahnelemiş. Bu nedenle oyun hakkında
yazılan önceki eleştiriler oyunun bu hali üzerine yazılmamış. Tiyatro Avesta’ya
düşen görev bunu “belli etmek”. Yani
internet sayfasındaki “Aydın Orak'ın
yazdığı Daf/Kapan oyunu 18. İstanbul Tiyatro Festivali için sahnelendi”
ifadesini değiştirmesi gerek. Ben festival “nüshasını” seyretmedim. Benim için
Daf/Kapan, Ekim 2012’de seyrettiğimdir. Önceki yazılarla oluşabilecek farklardan
biri budur.
Oyun 18. İKSV Tiyatro Festivali(2012)’nde sahnelenmiş.
Festivale kabul edilen ilk Kürtçe oyun olmuş. Festival yetkilileri oyunun
metnini istemişler. Herhalde “sakata gelmek” istemediler. Sanki sahnedekinin
ağzına hükmedebilecek, bir şey yapsa anlayabileceksin gibi. Tiyatro festivali
yapanlar tiyatronun aslında sahnede yapılan bir iş olduğunu bilmiyor mu acaba?
Galiba onlar da İskender Pala gibi metne
bakıp “utanıyor”lar. (Aslında yok birbirimizden farkımız!) Hem bu “oyuncu
milleti” tuhaftır, en zararsız lafı, kelimesini değiştirmeden öyle “replik
yapar” ki şaşar kalırsın. Sanki İKSV, yurda getirdiği İspanyoldan, İngilizden,
Almandan metin istiyormuş gibi, onların söz oyunlarına hâkimmiş gibi. Gücü “bizimkilere”
yetiyor. Hoş, Enobarbus’suz Antonius ile Kleopatra’yı da fark etmedi ya. İş
olsun torba dolsun, dostlar alışverişte görsün.
Oyundan sonra Aydın Orak ve Dilan Göçer ile sohbet ettik.
Oyun öncesi biletimi alırken masada gördüğüm Aydın Orak’ın kitabını da satın
almış ve hızla okumaya başlamıştım. Aklımda kalanları sordum o da cevapladı. Bu
yazı, oyun, kitap ve sohbetin sonucu ortaya çıktı. Pek çok şeyi de yüzüne
söyledim. Onun sahneden bana yaptığı “in-yr-face”e karşılık vermeye
çalıştım.(Şaka) Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Aydın Orak sahnede,
yazdığı kitaptaki (“Radikal Tiyatro”) kadar radikal(!) değil. Bence iyi ki de
değil. Kürt(çe) tiyatrosunun Türk(çe) tiyatrosuna göre ilâve zorlukları var ama
Aydın Orak’ın kitabında yakındığı pek çok sıkıntıyı kimliğine bağlı olmadan her
tiyatrocu tatmıştır, çekmektedir. Aydın
Orak’ın “Türkiye Kürtlerinin ilk tiyatro metni” dediği Memé Alan(Ebderehim
Rahmi)’dan yani 1918’den beri bu böyle. Aydın Orak’ın Türkiye Kürtleri
açısından ilk Kürtçe oyun olarak andığı Musa Anter’in Birina Reş(Kara Yara)
isimli oyunun tarihi 1959. Aslına bakarsanız bu topraklardaki tiyatro
hikâyeleri birbirine benzer. “Görünen” dertler aynıdır, yazarı yok, salonu yok,
turnesi sıkıntılı vb.(En son Mehmet Esen’in tek kişilik gösterisinde dinledim
çektiklerini.) Temel gerçek şudur ki
Türkiye tiyatrocusu rahat bir “oh” diyememiştir. Tiyatro yapanların içinde
kimin hangi kimlikten geldiğini sorgulamanın yararı var mı? Tiyatromuza “her türlü” kimliğin nasıl
yansıdığı ne kadar önemli? Dönemsel olarak nesnelliği kuşkulu çıkışlar yaparak
tiyatroyu tartışmak, araştırmak değil kendini “konumlandırmak” isteyenlerin
“encam”ı ne? Aydın Orak, “Seyirci politika değil, tiyatro izlemeye
gelir” demiş de Türkiye’de “seyreden” çok ama hangi kimlikte olursa olsun
seyirci çok az. Tiyatronun yaşatılabilmesi için kimliğine bakmadan seyirci,
eleştirmen, yazar, yönetmen, oyuncuyu vb
çoğaltmak lazım. Aydın Orak da yazarsızlıktan, oyuncusuzluktan
yakınıyor. Orak “iyi
bir tiyatro seyircisi olsun” demiş ki buna yürekten âmin demeyecek
tiyatrocu bilmiyorum. Ben de “iyi tiyatro yapılsın” diyorum. Aslına bakarsanız
Türkiye topraklarındaki tiyatronun yönü Batı’dır, kulağı Batı’dadır, teorisyeni
de Batı’dan çıkar. Aydın Orak da Peter Brook’u “tek ustamdır” diye anlatmış.
Galiba sorun Türkiye topraklarından dünya çapında bir tiyatro ustasının
çıkmamış olmasıdır ki bu da “yumurta-tavuk” döngüsüne bağlar bizi. Aydın Orak,
“hayatımızı göremiyoruz” diyor. Sorunu özetlemiş sanki, sadece ona ait değil bu
sorum, “hayatı göremezsek” tiyatroyu nasıl görürüz? Aydın Orak kitabına aldığı yazılarda kitap
baskıya çıkarken düzeltmeler yapmış, “Kürtçe
oyunlara devlet yardımı, festival daveti yapılmıyor” demişken yardım ve
davetin geldiğini not etmiş. Bir şeyler değişiyor demek mümkün mü?
Aydın Orak
Daf/Kapan’da, kitaptaki üslûbundan daha sâkin ve evrensel. Daha önce “bir” olan
köyün ortasından “birileri” bir sınır geçirmiş ve köy ikiye bölünmüş. “Allahın
unuttuğu bu yerde” iki asker sınırın iki yanında karşılıklı durmakta. Askerlerden biri, Apol,
durumu “Bak sınırın iki tarafındakiler aynı dili konuşur, aynı elbiseyi
giyer,aynı şarkıları söylerler” sözleriyle özetler. Sınırın iki yanında
kalanlar, iki ayrı vatan olmanın “gereği” farklı davranmak zorunda kalmış.
Hemen sizin aklınıza “Türkler ve Kürtler” geldiğini hisseder gibiyim ama öyle
değil. Sahnede dünyanın her hangi bir yerinde geçebilecek insanî bir öykü var.
Elbette seyredenin varsayımı, algısı ve bilgisi, aklı, alışılmış algıya
yönlendirecektir ve bir yere kadar da buna hak verilebilecektir ama Daf/Kapan’ın
başarısı evrensel olma çabasındadır. (Ayrıca bugünlerde Suriye’de Lübnan’da
yaşananları düşünün.) Oyunda Apol: “Siz
buraya sonradan geldiniz” deyince Miran “Toprak dün senindi bugün benim, yarın kim bilir kimin olacak”
derken evrensel “oyun”u ve çözümü bir iki replikte göz önüne koyar. Apol’ün
dediğini iyi duymak gerek: “İnsan sahip
olduklarından vazgeçince özgürleşir” Öncelikle vurgulanan sınırın iki yanındaki Apol
ve Miran’ın insan olduklarıdır. Apol önce
“yok” dediği ailesini oyunun ilerleyen bir yerinde anlatır ve sonunda sorar ”Şimdi daha mı güveneceğiz birbirimize?” Bunu hatırlatarak oyun, tanıdık bir sorunu da
aydınlatan ışığı vurgulamaktadır. Belki de birbirimizin yüreğini yumuşatacak
olan birbirimize anlatacağımız hikâyelerimizdir. Siz “babanın düşmanı oğlunun dostu olmaz” diyen rap şarkısını olanı
anlatıyor diye anlayın, olması gerekeni değil.
Sahneyi ikiye bölen
dikenli telin seyirciyi de ikiye bölmesini sevmedim, doğru bulmadım. Tiyatro
toplumun “bir”liğini sağlayabilecek en önemli yoldur bana göre. Tiyatro
seyirciyi “bir araya” getirir, ayırmaz. Ben dikenli telin sahnenin bitiminde yani
seyirciye varmadan bitmesini tercih
ederdim. Zaten sahnedekilerin de aradaki sınıra rağmen bir bütünün iki yarısı
olduğunu anlamıyor muyuz? Oyun, bu gereksiz “parçalanmışlığı” dert edinmiyor
mu? Metaforik olarak bu kez “seyredenlerin” kalplerinden geçen bir araya gelme
arzusu sahnedeki dikenli telleri ortadan kaldıracaktır diye düşünmek fena mı
olur? Bırakın kapan sahnede kurulsun ama biz seyirciler bu kapana göz göre göre
düşmeyelim.
Oyunda duyulan ilk ses
bir radyoda istasyon arayışı efekti. Birileri “karıştırıyor”, “ayar”
veriyor sanki. İstasyonu bulmaya da niyet yok.
Çeşitli dillerde radyo yayını duyuyorsunuz. Bu arada “I have a dream”
geliyor kulağınıza. Bu kapsam itibariyle değil bir ruh olarak anlamlı. Oyun sonunda, kadın, yerdeki radyoda aradığı
istasyonu buluyor ve müzik başlıyor. Bu çok güzel bir kurgu da oyun burada
bitti sanırken ve de alkışa hazırlanırken tiyatroda epey uzun sayılabilecek dakikalarda
karanlıkta bekledikten sonra oyunun ilk başına dönüyoruz. Anlatılmak istenen bu
“oyun” tekerrür ediyor dünyanın her yerinde. Buna bence gerek yok zira gönül
istiyor ki bu sınırdakiler kendi kaderlerinin efendisi olsun başkasına efendi
diyecek yerde ve “oyun” mutlu bir müzikle bitsin. Ama Tiyatro Avesta istiyorsa
oyunun iki karakterinin gölgesi oyun başlangıcındaki yerlerinde dursun, “ONLAR
her zaman fırsat kollar, hazırda asker edilecek birileri vardır” imasını
yaparak.
Oyundaki kadın, oyunda anlatılan söylencedeki yavuklusunu arayan kadın (ya da onun
gibi biri) olabilir. Bu nedenle de sınırda karşısına çıkan iki erkeğin
yüzlerine arayan ifadelerle bakması sevginin birleştirici gücünü hatırlatır,vurgulardı
diye düşünüyorum. Aşk için “sınır” yok yani. Kadının sınırın bir yanından
ötesine geçmesi yerine tam sınırda kalması ile oyunun bitmesini tercih ederim. Bence
kadının sınırın hangi tarafına ait olduğu belli olmamalı. Oyunun kadınla
bitmesi de benim çok sevdiğim bir son olurdu.
Oyun içinde dengbêj(Destan seslendiren, canlandıran) ile Çîrokbêj
(Taklitle masal anlatan.Dinleyeni de olaya katar)’in olması; meddah,gölge ve
kukladan yararlanılmasını çok beğendim. Miran’ın sopasını “komutan” yapması
sahnesinde sopanın sahne arkasından getirilmesi ve işi bittikten sonra sanki
zorunluymuş gibi sahne arkasına götürülmesi iyi durmuyor. Sopanın sahnede bulunması
ve kalması daha iyi.
Fare gölgesinin salonda döndürülmesi güzel bir metafor,
nasıl anlarsan öyle. Gölge üstüne düştüğünde, düşün, sen misin yoksa o FARE?
Dünyayı, “fareleştirenlere” diyeceğin bir şey var mı? Farenin hikâyesini de
unutma!(Oyuna git ve anla ne demek istiyorum.) Miran’ın gölge oyunu ile
anlattığı fare hikâyesinde kullanılan biçime benzer bir yöntemin Apol’ün anlattığı hikâyede de örneğin kukla
kullanılarak yapılması fena olmaz mıydı diye de düşündüm. Görsel olarak gölge
ve kuklanın kullanılması oyun karakterleri ve oyunda anlatılan tüm insanların
durumuna uyardı.
Oyunun başında ve sonunda iki tokalaşma girişimi var.
Birinde Apol elini uzatıyor Miran reddediyor, diğerinde de Miran’ın uzattığı
eli Apol itiyor. Bu “dengeleme”yi sevmedim ve gereksiz buldum.
Oyunun iki erkek oyuncusu, Remzi Pamukçu ve Aydın Orak çok iyi. Remzi Pamukçu’nun oyunculuğu Aydın
Orak’ın yanında daha duygusal. “Orta”da buluşurlarsa daha iyi olacak. Kadın
oyuncu Dilan Göçer ile ilgili benim yorumum doğrultusunda yapılacak değişiklik
kadının işlevini ve oyunculuğunu daha ortaya çıkaracaktır. Şimdiki hâliyle ona
biçilen rol nedeniyle kadın, oyunda edilgen ve çaresiz duruyor.
Teknik masada Sait Kulen’in zamanlaması ve oyuna katkısı çok
iyi.(Nerdeyse yan yana oturduk). Oyuna özel müzikleri Murat Hasan yapmış. Tüm
şarkılar yerinde ve çok hoş.
Daf/Kapan ne yazık ki yaşadığımız bu dünyanın her
coğrafyasında her zaman oynanan “emperyal oyun”ları suratınıza çarpan ve
“kuklalaşmayı” ve de “gölge”yi vurgulayan bir oyun. Seyri çok keyifli bir oyun.
Keyif dediğim tiyatro keyfi, “kapan”ın içindeyken şarkı söyleyecek halim yok!
Melih Anık
Not:
Aydın Orak “Eleştirmen
yalnızca tiyo veren biri değildir; fark etmekten yanadır, tepkisi ne kadar
öfkeliyse o kadar değerlidir, bir yol açıcıdır, içten ve saygıdeğer bir kişidir”
demiş. Eleştirmenlere duyurulur.
Ben oyunu Cihangir’de Firüz Ağa kahve arkası, Ağa Bilardo yanı SAHNE CİHANGİR’de seyrettim.
Kürtçe oynanan oyunun Türkçesi arka duvara yansıtılıyor. Benim seyrettiğim akşam yeri yüksekte idi ve okunmasında sorun vardı. Bence salonun en arkasına göre yerinin ayarlanması gerekiyor.
Not 7 Ocak 2013
Tiyatro Boyalı Kuş'un Genel Sanat Yönetmeni Jale Karabekir, İKSV tarafından düzenlenen 17. Tiyatro Festivali'nde (2010) Tiyatro Boyalı Kuş'un Nora/Nure adlı oyununun Kürtçe olarak sahnelendiğini ve festivalin kabul ettiği ilk Kürtçe oyun olduğunu belirtti. 18.Festivale kabul edilen Daf/Kapan ise özgün metin olarak Kürtçe ilk oyun olmuş.
19 Ekim 2012 Cuma
Dar Ayakkabıyla Yaşamak(D.Kovaçeviç) “Acıların Oyunu” Olmuş
İntiharın Genel Provası, ülkemiz seyircisine Duşan Kovaçeviç’i tanıtan ilk
piyesti. Bu nedenle oyunu bizle buluşturan, çok başarılı şekilde yöneten
Nurullah Tuncer’e teşekkür borçluyuz. O oyunun ardından Nurullah Tuncer Buluşma
Yeri’ni yönetti. Dar Ayakkabıyla Yaşamak, Nurullah Tuncer’in yönettiği üçüncü
Duşan Kovaçeviç oyunu. Ona göre “üçlemenin”
üçüncü oyunu. “Üçleme” Nurullah Tuncer’in seçtiği bir üst başlık. Ben TRTTürk
tv’de üçlemeyi anlatan ifadesinden “üçleme” çıktığı hususunda hemfikir değilim.
Nurullah Tuncer şunu söyledi (mealen): “İntiharın
Genel Provası, bir mimarın intiharını anlatıyordu. Buluşma Yeri idealleri
uğruna ölen insanlar, Dar Ayakkabı ile Yaşamak ise direniş, açlık ve medya
eleştirisi üzerine idi.” Öyle bakarsak bir yazarın herhangi üç oyunu
“üçleme” olur. O programda yer alan
İbrahim Can(İsa) “sanatçı, entelektüellik”; Nihat Alpteki( Veseli) ise “kot
taşlama, meslek hastalığı” ile kendi rollerini anlatıyordu. Yönetmen üç oyunu
önceden tasarlayıp bir üçleme halinde sunacağının hazırlığını önceden yapmış
mı? Daha önce yani ilk oyunda(İntiharın Genel Provası) duyurmuş olduğunu
hatırlamıyorum. Bunu anlamak için üç oyuna bakmak gerek. Bence yapmamış. Zira
“üçleme”, üç oyunda da boş sahneyi kullanmak, aynı oyuncuları oynatmak değil; üçünde
de “ölüm” temasının olması da değil. Kaldı ki Nurullah Tuncer İntiharın Genel
Provası’nda kullandığı yalınlığı, Buluşma Yeri’nde görsel oyunlarla karmaşaya
çevirdi, Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da ise
sahneyi “kararttı”. Üçü de Duşan
Kovacevic oyunu olmasına rağmen söylemeseniz sahneye bakarak kimse o kitapları
aynı rafa yan yana koymaz. Zira üçü de farklı “söylüyor”. Dar Ayakkabıyla
Yaşamak, metni okuduğumda hayâlimde
canlanan hızlı, tempolu, aydınlık bir oyun olmamıştı. Oysa metin, bugün
seyirciyi ekrana “kilitleyen”(!) medya dünyasına teslim olmuş dünyanın şahane bir eleştirisiydi.
Özelleştirilen bir fabrikada haklarını arayan işçiler iki
yıldır fabrikayı işgal etmiş; dışardan yapılacak müdahaleleri önlemek için de
fabrikayı bir dokunuşta patlayacak bombalarla yaklaşılması tehlikeli bir alan
haline getirmiş; ama istedikleri sonucu alamayınca başladıkları açlık grevinin
yedinci gününe gelmiş. Medya durumdan
bir vazife çıkararak olayı kamuya duyurma bahanesiyle işçilere yanaşıyor ve
onların hassas noktalarını kaşıyıp olayı bir tv yarışması(eğlencesi) haline
getiriyor. “Benim Numaram Kazanacak?”(bana göre ” En Son Kim Ölecek?”) “Ekranları başındaki seyircilerin” de
‘sms’leri ile katılacakları bu yarışma” tam bir medya parodisi” oluyor. Aslında
amaç “grevi kırmak”. Kazanan medya kaybeden “seyirci”ler..
Oyunun ilk perdesi “fabrika”da ikinci perdesi “stüdyo haline
getirilen aynı fabrika”da geçiyor. Bu değişimin “gösterilmesi” zaten başlı
başına bir “oyun”. Aynı mekân size başka türlü “gösterilebilir”. Hayatımızın
odağında bu algı yanılmaları var. Bu nedenle iki perde arasında farklar çok
önemli. Seyirci, “algısıyla” oynandığını algılamalı. Kameralar aktif olmalı,
ara sıra seyirciyi de yansıtmalı ekrana. Yapılabilirse bir iki seyirci görüşü
alınmalı. Bir kenarda seyircinin ne yapması gerektiğini gösteren emirleri
gösteren bir görevli olmalı.(“Alkış”,”Ooooo” gibi) Yarışma coşkusu salona yansımalı. İkinci perdede tv ekranı öne çıkmalı, ekranda görünen ile sahnede görünen arasındaki farklar vurgulanmalı. Bu çerçevede
elbiselerinde “barkod”lar olan
yarışmacı-işçilerin “görünen taraflarında bu görünmemeli, barkodlar sırtlarında
olmalı, en sonda görülmeli.
Oyun bir video gösterisi ile başlıyor. Metinde yazarın
tanımladığı , YETER diye bağıran dünya insanlarıdır. Nurullah Tuncer, içine Hrant Dink’in ayakkabılarını gösteren fotoğrafı da içeren
acı çeken insan yüzlerini gösteriyor. Bu anlayış oyunun nasıl ele alındığının
da habercisi gibi sanki. Ve ortaya “kaderimin oyunu” da diyebileceğiniz
“acıların oyunu” çıkıyor.
Nurullah Tuncer oyunda budama yapmış. Aslında buna “budama”
değil temizlik yapmış demek daha doğru, “oto sansür” yapmış. Oyunda sözü edilen
bir demokrasi heykeli var, oyunda da adı geçiyor ama nasıl olduğu bilinmiyor.
Çünkü yok. Nurullah Tuncer’in bu “fısıltı”lı söylemi, oyunun sonundaki 23 Nisan
rondu ile doruğa ulaşır.
Buluşma Yeri’nde orkestra ile şenlikli bir giriş yapan
Nurullah Tuncer’in Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da bu kadar ağır, karanlık bir oyun
yapmasını anlayamadım doğrusu. “Direnen işçi” bu kadar zayıf ve karamsar olur
mu? Oyunun ilk perdesi karanlık buna karşı ikinci perdesi olağanüstü aydınlık
ise bu zıtlığın bilinçli yapılmış olduğunu düşünürüm ama ikinci perde de
karanlık. Önemli olan “dünya düzeni”nin işçilerin kararlılığını kırıp, onları
“oyuncak etmesi”, birbirlerine düşürmesinin
gösterilmesi ve seyirciye direnme gücü verilmesidir. Seyirci de salondan “oyun
zaten kaybedilmiş” duygusuyla ayrılmamalıdır.
“Böyle gelmiş böyle gitmez” demelidir yani. “Gün gelir, gün gelir….” Ama
Nurullah Tuncer 1 Mayıs Marşı yerine 23 Nisan rondu koymuş ve anlamsız bir
“kefen toplama” sahnesine dönüştürmüş oyun sonunu. Dar Ayakkabıyla Yaşamak,
biraz Küçük Emrah, biraz Ferdi Tayfur şarkısı gibi. “Bize rahatlık mezarlıkta”
sözü nasıl bir iğne olup batarsa oyun sonunun da öyle bir müstehzi bakış olmalı. Oysa sahnede sanki “ölmekten mutlu” işçiler var. Metindeki “satirik”
söylem yok. Oyunun son sahnesinde
oyuncular metne göre gökte… Yani yer çekiminden kurtulmuş bir bulut üstünden
yere bakıyor, ayaklarını sallıyor. Nurullah Tuncer’in bu sahneye çözüm
bulamamış olması “nakitsizlikten” mi?
Beş numara küçük ayakkabı verilen insanlar bana Sermet
Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası(1963) isimli oyununu hatırlattı. 1964 Erlangen
Uluslararası Tiyatro Şenliği'nde dördüncülük ödülü kazanan yapıtta “kara tohum-fink ekmeği” yemek zorunda
kaldıkları için ayak adaleleri büzülen, belden aşağısı tutmayan ve hayat boyu
kötürüm kalacak insanlara “ayak bacak fabrikası” vâdedilir. Derebeylerini
tanıyamayan o insanlar gibi Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da da fabrikanın insanları kendilerine el uzatanların gerçek yüzünü göremezler. Oyun aynı “oyun”dur ne
toplum ne zaman fark eder.
Kovaçeviç oyunlarının tecrübeli tercümanı Bilge Emin bu
oyunun da çevirmeni. Ben metinde altını çizdiğim bir terslik okumadım. Bu tabii
ki bir tercüme kontrolü değil metnin Türkçesinin sahne dili. Bilge Emin kısa
notunda adaletten bahsediyor. Ben tercüme edenlerden oyunun dili ile ilgili bir
şeyler de söylemelerini bekliyorum.
Program dergisinde
dramaturgların da “konuşması”nı beğeniyorum. Keşke daha çok konuşabilseler. Hatice Yurtduru açlık
grevi üzerinde durmuş ama yazısının bence en önemli vurgusu “yaşadıklarımız ne
kadar gerçek ne kadar kurgu” olduğu üzerine ki bu konuda sanırım yönetmeni ikna
edememiş.
Nurullah Tuncer yönettiği oyunların sahne tasarımını da
yapıyor. Bu bir yönetmen için kolaylık. Hayâlindekini başka birine
anlatacağı yerde kendi düşünüyor kendi yapıyor. Sonuç
her zaman İntiharın Genel Provası’ndaki gibi başarılı olmayabiliyor. Buluşma
Yeri’nde olduğu gibi Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da bu sorun yaratmış. Keşke
dışarıdan bir göze bıraksaydı işi.
Gamze Kuş’un daha iyi tasarımlarını hatırlıyorum. Işığı bu
kadar karanlık olan bir oyunda “siyah”lar ışığı daha da yutmuş. Kadın
şapkalarındaki ayakkabılar fazla abartılı, oyunda onun karşılığı yok. Sunucu
Maldiv’in kostümü daha da parlak
olmalıydı. Özellikle ikinci perdede cenaze evi gibi olmuş sahne.
Müzik(Oliver Josifovski) toplama imiş. Benim en beğendiğim
şarkı bir filmden(“Before The Rain”) alınmış. Ben Çağrı Hün’ün yorumunu tercih
ederim. Müzik ekibi şahane. Çağrı Hün, Uskan Çelebi ve Volkan Ayhan gibi tiyatro bilen müzisyenlerin sahnede
varlığı önemli. Çağrı Hün’ün yorumları
çok etkileyici. Ama müziğin yarışma sahnesinde(ikinci perde) etkiyle
kullanılmış olduğunu düşünmüyorum. Galiba Nurullah Tuncer’in tv tecrübesi yok. Bence birkaç program seyretsin ve de orkestra nasıl kullanılıyor görsün.
Işık tasarımı(Fatih Mehmet Haroğlu) bu yazıda en çok geçen
kelimenin nedeni… Asıl sorumlu yönetmen mi ışık mı? Gölgelerin dansı metafor
olarak oyuna uygun değil.Gölge ortaya çıksın diye yapılan oyunlar sahneyi daha da karartıyor.
Aklımda yer eden bir Efekt tasarımı(Ersin Aşar) yok.
Canlandırma-video(Aksel Zeydan Göz): Köpeğin videodan verilmesi iyi düşünce ama
ben bu köpeği daha önce görmüş gibiyim. Ön film ise bence oyuna uygun değil. Metinde
sahneye aksettirilen bir tahta bacaklar animasyonu var ama sahnede yok.
Beğenime göre oyuncu sıralaması yaparsam Yeliz Gerçek(Rada),
İbrahim Can(İsa), Nihat Alpteki(Veseli), Müge Akyamaç(Zlata), Bennu Yıldırımlar(Sunucu),
Bennu Yıldırımlar(Menajer), Bora Seçkin(Steva) ve Tankut Yıldız(Maldiv Bey-Sunucu)
ve de sahne çalışanları. Tüm oyuncuların ortak yönü oyuna çıkmadan önce Ferdi
Tayfur dinlemeleri(galiba).
Bana oyunculukları en gerçekçi gelen oyuncular Yeliz Gerçek ve
İbrahim Can oldu. Nihat Alpteki, bu kadar “ezilmiş”likten sıyrılırsa daha doğru
oynamış olacak. Beğendiğim bir oyuncu olan Müge Akyamaç etkisiz kalmış. Bennu
Yıldırımlar, “Sunucu”da bir yarışma değil bir haber programının sarkastik ve
kışkırtan modaratörü gibi. Biraz daha
yarışma formatına girmeli, şarkı söylemeli, oynamalı. Bora Seçkin’i ise Necip
Fazıl oyunlarının “kıdemli” oyuncusu olma ruh hali içinde gibi gördüm. Bu hâli
ile grev sözcüsü olarak fazla “mütedeyyin”.
Maldiv Bey’in elindeki mendili sevmedim. Zira o
hafızalarımızda mendille bütünleşen Orhan Boran’ı hatırlatıyor ve bu oyundaki
Maldiv Bey, Orhan Boran değil. Bence
Tankut Yıldız tam bir Maldiv Bey ama “sunucu” değil. Maldiv Bey sunucu olacaksa sunucu başkası olmalı. Ama metne göre Maldiv
Bey sunucu olduğuna göre Maldiv Bey’i sunucuya da uyabilecek başka biri
oynamalı. Mümkünse program sunucusu,
ekrandan tanınan bir yüz olmalı. Şehir Tiyatrosu sanatçılarına “borçlu olan” oyuncu Okan Bayülgen meselâ. Borcunu böyle öderdi Şehir
Tiyatrosu oyuncularına. Bu aynı zamanda ŞT’nın şu sıralardaki durumunu ve
sesini medyaya aktarmak için de çok yararlı olurdu (da “KİM UĞRAŞACAK hocam!”? Peki!!) Okan Bayülgen İBB Kültür ve
Sanat Sezonu Açılışı’nda Kadir Topbaş Başkan’a
“medyûn-u şükran” pozu vermiş! (Tamburu da Coşkun Sabah çalsın!)
Bence dünya tiyatrosunun en önemli yazarlarından biri olan
Duşan Kovaçeviç, oyunun prömiyerine gelmiş. Gittikten sonra onunla yapılan
söyleşiden 2-3 dakika kalmış yadigâr. Böyle mi olmalı? Sokakları “inleten” İŞTİSAN,
tiyatrosu dünyada duyulan bir yazarın sesini kendi sesine katmayı neden düşünmüyor?
Onun oyununun Şehir Tiyatroları’nda oynanmış olması önemli mi değil yoksa
“Nurullah Tuncer’in adamı” diye mi bakılıyor? “Adamı büyütürsek Nurullah Tuncer
de büyür mü?”dür kaygı? Kovaçeviç gibi baskılardan gelmiş bir ülkenin yazarının
Şehir Tiyatroları ile ilgili Türkiye’de ve dünyada söyleyeceği iki üç cümlenin
önemini kavramak çok mu zor? Onun, ülkesinin çeşitli dönemlerinde sanatını “bir
türlü” sürdürmesinden alınacak dersler yok mu? Aynı anda dört oyununu misafir ettiğimiz bir
yazarın yeri göğü inletmesi gerekmez miydi? Geçen yıl en beğenilen oyunlardan
biri Profesyonel’in sahnesi, ey Devlet Tiyatroları sen nerdesin? Kendi haykırışınızın duyulması için başka
haykırışların duyulmasına aracılık etmeniz gerekir. Etmezseniz sizinkini de
duyan çıkmaz.
“İçine sürüklendiğimiz
kaos çukurunda yaşama tutunabilmek için gülümsemeye ve umut etmeye ihtiyacımız
var. Acılarımızdan, endişe ve korkularımızdan uzaklaşmak için. Dilerim, oyun
azıcık da olsa umutlu bir geleceğin kapısını aralar ve böylesi trajediler bir daha
asla yaşanmaz.” Bu, Nurullah Tuncer’in İntiharın Genel Provası oyununa
yazdığı yazının son paragrafı. Neredeyse her oyun için söylenebilecek bir ifade.
Keşke Tuncer yazdıklarını bu oyunda
yapabilseydi.
Melih Anık
Hatırlamak için benim yazılarımda Duşan Kovacevic:
İntiharın Genel Provası: http://melihanik.blogspot.com/2010/02/ibb-sehir-tiyatrosu-intiharn-genel.html
Dar Ayakkabıyla Yaşamak- Çeviren: Bilge Emin- Mitos-Boyut
Tiyatro Oyun Dizisi 418
Etiketler:
Duşan Kovaçeviç
13 Ekim 2012 Cumartesi
Engin Alkan’ın 2012 Model “Vişne Bahçesi”(Çehov)
Çehov’un Vişne Bahçesi şu satırlarla başlar:
“Çocukların yatak odası olarak kullanılmış olduğu için halâ
bu adı taşıyan bir oda. Birkaç kapı vardır. Bunlardan biri Anya’nın odasına
açılır. Şafaktan az önce. Güneş doğmak üzeredir. Mayıs. Vişne ağaçları çiçek
açmaya başlamıştır. Fakat dışarıda hava soğuktur, bahçede sabah ayazı vardır. Odanın
pencereleri kapalıdır. (Dunyaşa elinde mum, Lopahin bir kitapla girerler)”
Engin Alkan’ın Vişne Bahçesi oyunu için salona girenler şu
dekoru görür: Sahneyi üç tarafından kapatan yüksek bir duvar, döşeme çimli bir
toprak, sahnenin ortasında döşeme üstünde uzun bir dikdörtgen masa, çevresinde
sandalyeler, tavandan sarkan dal parçaları. Masanın bir ucunda bir
adam(Lopahin) uyuklamakta, bir kadın(Dunyaşa) ayakta durmaktadır. Dekor ile
ilgili düşüncelerimi daha önceden yazdım. (http://melihanikdokunus.blogspot.com/2012/10/oyunu-gormeden-visne-bahcesini-yazdm.html) Dekoru çok beğendim. Keşke oyun da dekor gibi
“konuşsa”.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)