Duşan Kovaçeviç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duşan Kovaçeviç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2012 Cuma

Dar Ayakkabıyla Yaşamak(D.Kovaçeviç) “Acıların Oyunu” Olmuş


İntiharın Genel Provası, ülkemiz  seyircisine Duşan Kovaçeviç’i tanıtan ilk piyesti. Bu nedenle oyunu bizle buluşturan, çok başarılı şekilde yöneten Nurullah Tuncer’e teşekkür borçluyuz. O oyunun ardından Nurullah Tuncer Buluşma Yeri’ni yönetti. Dar Ayakkabıyla Yaşamak, Nurullah Tuncer’in yönettiği üçüncü Duşan Kovaçeviç oyunu. Ona göre “üçlemenin”  üçüncü oyunu. “Üçleme” Nurullah Tuncer’in seçtiği bir üst başlık. Ben TRTTürk tv’de üçlemeyi anlatan ifadesinden “üçleme” çıktığı hususunda hemfikir değilim. Nurullah Tuncer şunu söyledi (mealen): “İntiharın Genel Provası, bir mimarın intiharını anlatıyordu. Buluşma Yeri idealleri uğruna ölen insanlar, Dar Ayakkabı ile Yaşamak ise direniş, açlık ve medya eleştirisi üzerine idi.” Öyle bakarsak bir yazarın herhangi üç oyunu “üçleme” olur.  O programda yer alan İbrahim Can(İsa) “sanatçı, entelektüellik”; Nihat Alpteki( Veseli) ise “kot taşlama, meslek hastalığı” ile kendi rollerini anlatıyordu. Yönetmen üç oyunu önceden tasarlayıp bir üçleme halinde sunacağının hazırlığını önceden yapmış mı? Daha önce yani ilk oyunda(İntiharın Genel Provası) duyurmuş olduğunu hatırlamıyorum. Bunu anlamak için üç oyuna bakmak gerek. Bence yapmamış. Zira “üçleme”, üç oyunda da boş sahneyi kullanmak, aynı oyuncuları oynatmak değil; üçünde de “ölüm” temasının olması da değil. Kaldı ki Nurullah Tuncer İntiharın Genel Provası’nda kullandığı yalınlığı, Buluşma Yeri’nde görsel oyunlarla karmaşaya çevirdi, Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da  ise sahneyi “kararttı”.  Üçü de Duşan Kovacevic oyunu olmasına rağmen söylemeseniz sahneye bakarak kimse o kitapları aynı rafa yan yana koymaz. Zira üçü de farklı “söylüyor”. Dar Ayakkabıyla Yaşamak,  metni okuduğumda hayâlimde canlanan hızlı, tempolu, aydınlık bir oyun olmamıştı. Oysa metin, bugün seyirciyi ekrana “kilitleyen”(!) medya dünyasına teslim olmuş  dünyanın şahane bir eleştirisiydi.  

Özelleştirilen bir fabrikada haklarını arayan işçiler iki yıldır fabrikayı işgal etmiş; dışardan yapılacak müdahaleleri önlemek için de fabrikayı bir dokunuşta patlayacak bombalarla yaklaşılması tehlikeli bir alan haline getirmiş; ama istedikleri sonucu alamayınca başladıkları açlık grevinin yedinci gününe gelmiş.  Medya durumdan bir vazife çıkararak olayı kamuya duyurma bahanesiyle işçilere yanaşıyor ve onların hassas noktalarını kaşıyıp olayı bir tv yarışması(eğlencesi) haline getiriyor. “Benim Numaram Kazanacak?”(bana göre ” En Son Kim Ölecek?”)  “Ekranları başındaki seyircilerin” de ‘sms’leri ile katılacakları bu yarışma” tam bir medya parodisi” oluyor. Aslında amaç “grevi kırmak”. Kazanan medya kaybeden “seyirci”ler..

Oyunun ilk perdesi “fabrika”da ikinci perdesi “stüdyo haline getirilen aynı fabrika”da geçiyor. Bu değişimin “gösterilmesi” zaten başlı başına bir “oyun”. Aynı mekân size başka türlü “gösterilebilir”. Hayatımızın odağında bu algı yanılmaları var. Bu nedenle iki perde arasında farklar çok önemli. Seyirci, “algısıyla” oynandığını algılamalı. Kameralar aktif olmalı, ara sıra seyirciyi de yansıtmalı ekrana. Yapılabilirse bir iki seyirci görüşü alınmalı. Bir kenarda seyircinin ne yapması gerektiğini gösteren emirleri gösteren bir görevli olmalı.(“Alkış”,”Ooooo” gibi) Yarışma coşkusu salona yansımalı. İkinci perdede tv ekranı öne çıkmalı, ekranda görünen ile sahnede görünen arasındaki farklar vurgulanmalı. Bu çerçevede elbiselerinde  “barkod”lar olan yarışmacı-işçilerin “görünen taraflarında bu görünmemeli, barkodlar sırtlarında olmalı, en sonda görülmeli.

Oyun bir video gösterisi ile başlıyor. Metinde yazarın tanımladığı , YETER diye bağıran dünya insanlarıdır. Nurullah Tuncer,  içine Hrant Dink’in  ayakkabılarını gösteren fotoğrafı da içeren acı çeken insan yüzlerini gösteriyor. Bu anlayış oyunun nasıl ele alındığının da habercisi gibi sanki. Ve ortaya “kaderimin oyunu” da diyebileceğiniz “acıların oyunu” çıkıyor. 

Nurullah Tuncer oyunda budama yapmış. Aslında buna “budama” değil temizlik yapmış demek daha doğru, “oto sansür” yapmış. Oyunda sözü edilen bir demokrasi heykeli var, oyunda da adı geçiyor ama nasıl olduğu bilinmiyor. Çünkü yok. Nurullah Tuncer’in bu “fısıltı”lı söylemi, oyunun sonundaki 23 Nisan rondu ile doruğa ulaşır.

Buluşma Yeri’nde orkestra ile şenlikli bir giriş yapan Nurullah Tuncer’in Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da bu kadar ağır, karanlık bir oyun yapmasını anlayamadım doğrusu. “Direnen işçi” bu kadar zayıf ve karamsar olur mu? Oyunun ilk perdesi karanlık buna karşı ikinci perdesi olağanüstü aydınlık ise bu zıtlığın bilinçli yapılmış olduğunu düşünürüm ama ikinci perde de karanlık. Önemli olan “dünya düzeni”nin işçilerin kararlılığını kırıp, onları “oyuncak etmesi”,  birbirlerine düşürmesinin gösterilmesi ve seyirciye direnme gücü verilmesidir. Seyirci de salondan “oyun zaten kaybedilmiş” duygusuyla ayrılmamalıdır.  “Böyle gelmiş böyle gitmez” demelidir yani. “Gün gelir, gün gelir….” Ama Nurullah Tuncer 1 Mayıs Marşı yerine 23 Nisan rondu koymuş ve anlamsız bir “kefen toplama” sahnesine dönüştürmüş oyun sonunu. Dar Ayakkabıyla Yaşamak, biraz Küçük Emrah, biraz Ferdi Tayfur şarkısı gibi. “Bize rahatlık mezarlıkta” sözü nasıl bir iğne olup batarsa oyun sonunun da öyle bir müstehzi bakış olmalı. Oysa sahnede sanki “ölmekten mutlu” işçiler var. Metindeki “satirik” söylem yok. Oyunun son  sahnesinde oyuncular metne göre gökte… Yani yer çekiminden kurtulmuş bir bulut üstünden yere bakıyor, ayaklarını sallıyor. Nurullah Tuncer’in bu sahneye çözüm bulamamış olması “nakitsizlikten” mi?

Beş numara küçük ayakkabı verilen insanlar bana Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası(1963) isimli oyununu hatırlattı. 1964 Erlangen Uluslararası Tiyatro Şenliği'nde dördüncülük ödülü kazanan yapıtta  “kara tohum-fink ekmeği” yemek zorunda kaldıkları için ayak adaleleri büzülen, belden aşağısı tutmayan ve hayat boyu kötürüm kalacak insanlara “ayak bacak fabrikası” vâdedilir. Derebeylerini tanıyamayan o insanlar gibi Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da da fabrikanın insanları kendilerine el uzatanların gerçek yüzünü göremezler. Oyun aynı “oyun”dur ne toplum ne zaman fark eder.

Kovaçeviç oyunlarının tecrübeli tercümanı Bilge Emin bu oyunun da çevirmeni. Ben metinde altını çizdiğim bir terslik okumadım. Bu tabii ki bir tercüme kontrolü değil metnin Türkçesinin sahne dili. Bilge Emin kısa notunda adaletten bahsediyor. Ben tercüme edenlerden oyunun dili ile ilgili bir şeyler de söylemelerini bekliyorum.

Program dergisinde dramaturgların da “konuşması”nı beğeniyorum. Keşke daha çok konuşabilseler. Hatice Yurtduru açlık grevi üzerinde durmuş ama yazısının bence en önemli vurgusu “yaşadıklarımız ne kadar gerçek ne kadar kurgu” olduğu üzerine ki bu konuda sanırım yönetmeni ikna edememiş.

Nurullah Tuncer yönettiği oyunların sahne tasarımını da yapıyor. Bu bir yönetmen için kolaylık. Hayâlindekini başka birine anlatacağı yerde kendi düşünüyor kendi yapıyor.  Sonuç her zaman İntiharın Genel Provası’ndaki gibi başarılı olmayabiliyor. Buluşma Yeri’nde olduğu gibi Dar Ayakkabıyla Yaşamak’da bu sorun yaratmış. Keşke dışarıdan bir göze bıraksaydı işi.

Gamze Kuş’un daha iyi tasarımlarını hatırlıyorum. Işığı bu kadar karanlık olan bir oyunda “siyah”lar ışığı daha da yutmuş. Kadın şapkalarındaki ayakkabılar fazla abartılı, oyunda onun karşılığı yok. Sunucu Maldiv’in kostümü  daha da parlak olmalıydı. Özellikle ikinci perdede cenaze evi gibi olmuş sahne.

Müzik(Oliver Josifovski) toplama imiş. Benim en beğendiğim şarkı bir filmden(“Before The Rain”) alınmış. Ben Çağrı Hün’ün yorumunu tercih ederim. Müzik ekibi şahane. Çağrı Hün, Uskan Çelebi ve Volkan Ayhan  gibi tiyatro bilen müzisyenlerin sahnede varlığı  önemli. Çağrı Hün’ün yorumları çok etkileyici. Ama müziğin yarışma sahnesinde(ikinci perde) etkiyle kullanılmış olduğunu düşünmüyorum. Galiba Nurullah Tuncer’in tv tecrübesi  yok. Bence birkaç program seyretsin ve de orkestra nasıl kullanılıyor görsün.

Işık tasarımı(Fatih Mehmet Haroğlu) bu yazıda en çok geçen kelimenin nedeni… Asıl sorumlu yönetmen mi ışık mı? Gölgelerin dansı metafor olarak oyuna uygun değil.Gölge ortaya çıksın diye yapılan oyunlar sahneyi daha da karartıyor. 

Aklımda yer eden bir Efekt tasarımı(Ersin Aşar) yok.

Canlandırma-video(Aksel Zeydan Göz):  Köpeğin videodan verilmesi iyi düşünce ama ben bu köpeği daha önce görmüş gibiyim. Ön film ise bence oyuna uygun değil. Metinde sahneye aksettirilen bir tahta bacaklar animasyonu var ama sahnede yok.

Beğenime göre oyuncu sıralaması yaparsam Yeliz Gerçek(Rada), İbrahim Can(İsa), Nihat Alpteki(Veseli), Müge Akyamaç(Zlata), Bennu Yıldırımlar(Sunucu), Bennu Yıldırımlar(Menajer), Bora Seçkin(Steva) ve Tankut Yıldız(Maldiv Bey-Sunucu) ve de sahne çalışanları. Tüm oyuncuların ortak yönü oyuna çıkmadan önce Ferdi Tayfur dinlemeleri(galiba).

Bana oyunculukları en gerçekçi gelen oyuncular Yeliz Gerçek ve İbrahim Can oldu. Nihat Alpteki, bu kadar “ezilmiş”likten sıyrılırsa daha doğru oynamış olacak. Beğendiğim bir oyuncu olan Müge Akyamaç etkisiz kalmış. Bennu Yıldırımlar, “Sunucu”da bir yarışma değil bir haber programının sarkastik ve kışkırtan  modaratörü gibi. Biraz daha yarışma formatına girmeli, şarkı söylemeli, oynamalı. Bora Seçkin’i ise Necip Fazıl oyunlarının “kıdemli” oyuncusu olma ruh hali içinde gibi gördüm. Bu hâli ile grev sözcüsü olarak fazla “mütedeyyin”.

Maldiv Bey’in elindeki mendili sevmedim. Zira o hafızalarımızda mendille bütünleşen Orhan Boran’ı hatırlatıyor ve bu oyundaki Maldiv Bey, Orhan Boran değil.  Bence Tankut Yıldız tam bir Maldiv Bey ama “sunucu” değil. Maldiv Bey sunucu olacaksa  sunucu başkası olmalı. Ama metne göre Maldiv Bey sunucu olduğuna göre Maldiv Bey’i sunucuya da uyabilecek başka biri oynamalı.   Mümkünse program sunucusu, ekrandan tanınan bir yüz olmalı. Şehir Tiyatrosu  sanatçılarına “borçlu olan” oyuncu  Okan Bayülgen meselâ. Borcunu böyle öderdi Şehir Tiyatrosu oyuncularına. Bu aynı zamanda ŞT’nın şu sıralardaki durumunu ve sesini medyaya aktarmak için de çok yararlı olurdu (da “KİM UĞRAŞACAK  hocam!”? Peki!!) Okan Bayülgen İBB Kültür ve Sanat Sezonu Açılışı’nda Kadir Topbaş Başkan’a  “medyûn-u şükran” pozu vermiş! (Tamburu da Coşkun Sabah çalsın!)





Bence dünya tiyatrosunun en önemli yazarlarından biri olan Duşan Kovaçeviç, oyunun prömiyerine gelmiş. Gittikten sonra onunla yapılan söyleşiden 2-3 dakika kalmış yadigâr. Böyle mi olmalı? Sokakları “inleten” İŞTİSAN, tiyatrosu dünyada duyulan bir yazarın sesini kendi sesine katmayı neden düşünmüyor? Onun oyununun Şehir Tiyatroları’nda oynanmış olması önemli mi değil yoksa “Nurullah Tuncer’in adamı” diye mi bakılıyor? “Adamı büyütürsek Nurullah Tuncer de büyür mü?”dür kaygı? Kovaçeviç gibi baskılardan gelmiş bir ülkenin yazarının Şehir Tiyatroları ile ilgili Türkiye’de ve dünyada söyleyeceği iki üç cümlenin önemini kavramak çok mu zor? Onun, ülkesinin çeşitli dönemlerinde sanatını “bir türlü” sürdürmesinden alınacak dersler yok mu?  Aynı anda dört oyununu misafir ettiğimiz bir yazarın yeri göğü inletmesi gerekmez miydi? Geçen yıl en beğenilen oyunlardan biri Profesyonel’in sahnesi, ey Devlet Tiyatroları sen nerdesin?  Kendi haykırışınızın duyulması için başka haykırışların duyulmasına aracılık etmeniz gerekir. Etmezseniz sizinkini de duyan çıkmaz.

“İçine sürüklendiğimiz kaos çukurunda yaşama tutunabilmek için gülümsemeye ve umut etmeye ihtiyacımız var. Acılarımızdan, endişe ve korkularımızdan uzaklaşmak için. Dilerim, oyun azıcık da olsa umutlu bir geleceğin kapısını aralar ve böylesi trajediler bir daha asla yaşanmaz.” Bu, Nurullah Tuncer’in İntiharın Genel Provası oyununa yazdığı yazının son paragrafı. Neredeyse her oyun için söylenebilecek bir ifade.  Keşke Tuncer yazdıklarını bu oyunda yapabilseydi.

Melih Anık

Hatırlamak için benim yazılarımda Duşan Kovacevic:

Dar Ayakkabıyla Yaşamak- Çeviren: Bilge Emin- Mitos-Boyut Tiyatro Oyun Dizisi 418


19 Mart 2011 Cumartesi

‘Buluşma Yeri’ ile ‘Buluşamadım’! - Duşan Kovaçeviç - İBB Şehir Tiyatroları

TÜRKİYE’DE DUŞAN KOVAÇEVİÇ
Duşan Kovaçeviç ile İntiharın Genel Provası(2008) isimli oyunu ile tanıştık. Ardından Profesyonel(1989) geldi. Şimdi de Buluşma Yeri(1981). Parantez içlerinde oyunların ‘basım’ tarihlerini verdim. 
İlk oyununu 1972 yılında yazmış olan 1948 doğumlu D.Kovaçeviç’in tiyatro kariyerinin ‘köşe taş’larını sondan başa doğru izlemiş olduk. Şimdi sırada Dar Ayakkabıyla Yaşamak(2010) varmış. En ‘yeni’den yeniden başlayacağız anlaşılan.
KİTAP VE SAHNELEME ZAMANI
Oyun Şubat 2011’de seyirci ile buluştu. Kitap olarak ise 2010 yılının sonlarında yayımlandı. Kitabın içinde oyunun kadrosunu birkaç değişiklikle bulabiliyorsunuz. Kitapta Nihal Kaplangı görünüyor ama kostüm tasarımını Nurullah Tuncer ve Taciser Sevinç yapmışlar. Yönetmen yardımcısı olarak  kitapta İrem Aslan Aydın’ın ismi var, oyun dergisinde Hanife Ser,Özge Kırış,Deniz Evrenol’un adları yazıyor. Kitapta Hanife Ser ve Ceysu Aygen asistan olarak görünürken dergide İlker Kapıcı, Ece Göktay ve Sevda Can’a ‘gönüllü asistanlar’ olarak teşekkür edilmiş.  Kitabın yeni baskılarında  düzeltmek gerekecek. Demek ki Ekim 2010 da kadro belli, oyun seçilmiş. Oyun sahneye 2011 Şubat’ta çıkıyor.   

14 Şubat 2010 Pazar

İ.B.B. Şehir Tiyatrosu - İntiharın Genel Provası - Nurullah Tuncer - “Kurt Neden Ot Yemez?”

Bu oyuna Nurullah Tuncer damgasını basmış. O nedenle önce Nurullah Tuncer’den söz edilmeli.
Nurullah Tuncer
Bunca yılın sahne tasarımcısı Nurullah Tuncer’in İ.B.B.Şehir Tiyatroları'ndaki ilk yönetmenliği imiş .
Tuncer , her şeyden önce oyunun genel havasını özümsemiş. Yazarın söylemini “okumuş”. Bu söylemden başlayarak dekor,kostüm,ışık,müzik,efekt ve oyunculukta “biçim”i belirlemiş . Sanırım bu yorumu ekibi ile paylaşmış ve onları ikna etmiş . Sonunda ortaya “orkestra” uyumunda bir oyun çıkmış ve yazarından daha iyi anlatmış . Budayarak , hareketleri değiştirerek , yeni mizansenler ekleyerek ama metnin ana çizgisini değiştirmeden oyunun ruhuna uygun en estetik sahnelemeyi bulmuş. Dünya çapında bir sahneleme çıkmış ortaya. Eminim ki Kovaçeviç Türkçeyi anlasa daha keyfine varır ama -seyrederse- bu sahnelemeyi dünyaya örnek gösterecektir.
İntiharın Genel Provası ve “Kurt Neden Ot Yemez”
Duşan Kovaçeviç, oyunu 2008 yılında yazmış. Daha önce seyretmiş olduğum Profesyonel’den daha olgun bir oyun. Absürd tiyatro kalıplarına yakın ama anlaşılabilir ve eğlendiren bir soyutluğu var.
İntihar etmesine “izin verilmeyen”(?) bir adam “Keşke intihar etseydim”e getiriliyor. Aslına bakarsanız adamın içine düştüğü kuyuda hala gerçeği görebilmesi bile bir umut sayılabilir. İçinde yaşadığımız dünyada , bireyler olarak çevremizde kopartılan havai fişekler ,şenlik gürültüleri (?) ile şaşkına çevirilip adeta uyuşturulduğumuz rüya aleminden çıktığımızda bir de bakıyoruz ki gözümüz, bacağımız ve böbreğimiz yok .Global dünyada ise ayni formül ülkeler için işletiliyor. Ülkeler de gözsüz , bacaksız ve böbreksiz “kala-kalabilir”.
İşte o zaman tüm yaşananların “İntiharın genel provası” olmasını görmek de uyarıcı ve “tiyatro” , “koyun”ların uyanmasını sağlayarak içine düşülmesi muhtemel karanlıktan bir çıkış yolu gösterebilir.
Koyun , “Kurt neden ot yemez” sorusunu çok geç olmadan sormak ve cevabını bulmak zorundadır.
Metinde özellikle Kadın’ın rolünü kafa karıştırıcı bulduğumu belirtmeliyim. Oyun başında ve sonunda “sevgili” , arada ise Balıkçı’ nın “ortağı” olarak gösterilen “Kadın”ın konumu(en sonda da “yönetmenin kadını” !) ve de Kaptan - Balıkçı ortaklığı ise başka sahneleri beslediği için rejide düzeltilmesi çok da kolay olmayan bir metin zafiyeti .
Oyunda eksik bulduğum bir diğer husus -ki o da metinden kaynaklanıyor- dünya düzeninde kadına verilen yerin ve rolün kapsamı . Yazar, “Kaptan, İşadamı , Psikiyatr ve Avukat” rollerini “kardeş” yaparak dünya düzeninin mini “kozmos”unu erkekler üzerinden yaratırken kadının edilgen konumu (bir dünya gerçeği olsa da) iyi görünmüyor.
Oyunculuk
Bora Seçkin, Serhat Mustafa Kılıç, İbrahim Can ve Bennu Yıldırımlar’ın ekip oyunculuğunu çok beğendim. Popüler tv dizilerinin çok sevilen yüzleri Kılıç (Benim Annem bir Melek) ve Yıldırımlar’ın (Yaprak Dökümü) , bu durumlarını suistimal etmeyen oyunculuklarını saygı ile alkışlıyorum. Kılıç’ın oyunculuk başarısına şaşırdım , Yıldırımlar’ın oyunculuğunda beklentimi bulmanın keyfini yaşadım.
Tasarımlar
Sahne Tasarımı Nurullah Tuncer’e ait. Özellikle açılıştaki gerek kademelendirme ,fondaki ışık yansımaları ve gerekse hareketler çok iyi bir atmosfer yaratmış. Yerdeki pabuçlar ile bonsaiyi ise fazla buldum. Kitap içindeki “ateş” çok zarifti.
Işık(Fatih M.Haroğlu) -projektör ışığının seyirci gözü üstüne ayarlanmamış olması dışında- atmosfer oluşturmakta başarılı idi.
Salona girdiğimizde çalan ve anmaktan çok mutlu olmama rağmen Ruhi Su şarkılarına bir anlam veremedim. Herhalde o , oyun müziğine dahil değildi. Zira oyunda kullanılan müzik (Nedim Yıldız) başka bir “ton”dan geliyordu ve oyuna çok yakışmıştı.
Kostüm(Nihal Kaplangı) oyunun istediği idi.
Sahne tasarımın oyun içinde etkin kullanımını çok yerinde buldum.


Oyun ile ilgili seyirci yorumunu bir başka oyunun öncesinde iki seyirciye kulak misafiri olarak duymuştum. İyi ki onların etkisinde kalmamışım. Ben seyrettiğime çok memnunum. Hatta yılın önemli bir sanat olayı bence.

Dahası var : Kulak verir duyabilirsek , uyarısı kurtaracı(n/m)ız olabilir.

Dikkat edin, hala götürmemişlerse, bacağınızı, gözünüzü, böbreğinizi alıp götürmesinler. Ülkenizin bacağına, gözüne ve böbreğine de sahip çıkın.

Melih Anık

29 Ocak 2010 Cuma

İstanbul Devlet Tiyatrosu - Profesyonel - “Parantez İçindeki Hayatlar”

Sırp Tiyatrosu
Bazı Sırp yazarlar, Sırplara ait tiyatro geleneğinin 8 asırlık bir geçmişi olduğunu belirtiyor ve Sırp tiyatrosunu 1838 yılında yapılan ilk gezici amatör tiyatro ile başlatıyor. Bu asırlık tarih içinde 500 yıl egemenliği altında kaldıkları Osmanlı İmparatorluğu'nu anmadan da edemiyorlar. Genellikle Türk egemenliğinin Sırpların kültürel gelişmesini engellediğini ; Vojvodina’daki özellikle 17.yy dan sonraki gelişmenin de Habsburg’lar sayesinde olduğunu not ediyorlar.
18 yy da Sırp tiyatrosunun babası diye anılan Joakim Vujic’in kurduğu tiyatro (1835-36) önemli bir dönüm noktası sayılıyor. Popoviç (1806-1856) ise büyük yazarların başında anılıyor.
Hatırlatmakta yarar var : Sırp tiyatrosu sırasıyla Alman , Fransız ve Moskova Sanat Tiyatrosu’nun etkisinde kalmış.
Geleneği bu kadar eski olan Sırp tiyatrosunda , 1973 den sonra başlayan milliyetçilik akımları yeni bir tiyatro dünyası yaratıyor elbette.
Duşan Kovaçeviç (1948- ) son döneme damgasını vuran yazarlardan biri. Profesyonel (1990) , Belgrad’da duyulmaya başlayan “yeni” politikanın ve de “özgür ifade” coşkusunun yaşandığı Miloseviç döneminin oyunu. Yani oyundaki yazarı (Teya ) görevine getiren Miloseviç .
Önce Tito sonra Miloseviç dönemlerini yaşayan yazarın oyunlarında bu dönemlerin izlerini görmek doğal bir sonuç kabul edilebilir.
Profesyonel 1992 yılında İngilizce’ye çevrilmiş ve Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de sahnelenmiş. 2003 yılında Kovacevic tarafından filme çekilmiş. Film, 2004 İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışmasında Jüri Özel Ödülü almıştı. Duşan Kovaçeviç, Kusturica'nın Yer altı filminin de senaryo yazarı .
Yazarın (Duşan Kovaçeviç) diğer bir oyunu (İntiharın Genel Provası) bu sezon İstanbul B.B. Şehir Tiyatroları tarafından sahneleniyor.
Profesyonel
Okuduğumda oyunu çok etkileyici buldum . Çıkış noktası zekice. Sosyalist rejimlerin ayrılmaz ikilisini (aydın ile polisi) karşı karşıya getiriyor. Yazıldığı dönemi düşündüğünüzde sanki çatışan iki taraf arasında bir “uzlaşma” aranıyor . Ya da çatışan taraflar , yazarın rahipliğinde “günah çıkarıyor”. Yan odadan gelen eski düzenin sesleri bu yeni düzen içinde duyuluyor hala ; odaya girip çıkan sekreter olanlara şaşkınlıkla , anlamaz bir şekilde bakıyor ; odaya dalan eski düşüncenin kalıntısı “kaçık” ( eskiyi aramak deliliktir!) karşısında polisi buluyor. Bu karşılaşma aslında polisin kimliğinin de onaylanması , yazar(ve de seyirci) gözünde. Polis hala eski düzendeki saygınlığını (?) korumakta. Aydın , sekreterinin gerçeğini bilmiyor . Oyun sonunda sekreter onu terk ediyor. Polisin oğlu şimdi babasının yıllarca hizmetkârı olduğu düzenin kurbanı . Polisin değişmesi belki de bu nedenden dolayı.
Gerek polis ve gerekse yazar “eski”den bütünüyle kurtulmuş değiller. Birbirlerini anlamak için çaba gösterecekler. İki taraf da bir enkaz içinde, kendi tarihlerini birbirleri üzerinden anlamlandıracak. Zira yaşadıkları geçmişte ortaklıkları (!) vardı bir türlü.

Geçmiş hayat hikayelerine sahip çıkamamışlar geleceklerine nasıl sahip çıkacak ? Esaretimizden ancak “Profesyonel”ce düşünerek (aklımızı kullanıp , duygularımıza yenilmeyerek, kendimizi farkederek) kurtulup geleceği yaratabiliriz.

Oyun, seyredenlere de politik olarak bu tabu olan konunun serbestçe konuşulduğunu gösterme; eski dönemle dalgasını geçerek halktaki (oyunun yazıldığı yıllarda) gerginliği de alma amacında sanki.

Parantez İçi Hayatlar
Parantezin bu oyunda önemli bir rolü var. Bir bakışla parantez içindeki hayatların hikayesidir Profesyonel . Yaşanmamış, takip edilen, başkasının bildiği, bilinmezse de olabilir, bilinirse iyi olur vb hayatların yani parantez içine alınmış hayatların, hayat bölümlerinin,anların vb..

Yazar parantez içlerini vurgularken bir yandan teatral bir söylem yaratmaktadır.
İlk İz-lenim
Her roman,hikaye,oyun ilk okuduğunuzda bir iz bırakır. Bir süre sonra aklınızda ve kalbinizde kalan bu izin yerini ve konumunu koruduğunu anlarsınız. Zaman içinde değişen, aklın egemenliği altına girmeye başlayan, ilk heyecanını yitiren duygularınızdır. “Profesosyonel”leşirsiniz.
“Ayni toplumda yaşayanlar -kurt ya da kuzu olmaları farketmez- benzer toplumsal kaderi paylaşırlar. Ayni toplumda yaşayan insanlar için iyi ya da kötü görecelidir. İçerden farklı olan dışardan bakıldığında hüzünlü bir şarkı gibidir . Bir gün gelir ki insan yaptığından anlamlı bir sonuç çıkarmaya çalışırken bir başkası hiç bilmediği bir hayatın sahibi olduğunu fark eder. İnsan hayatın kuklasıdır” gibi mesajlar elbette çıkarılabilir bu oyundan. Nasıl algıladığınıza bağlı. Bence kurt kurttur kuzu da kuzu.
Kovaçeviç , Profesyonel ile hoş bir masal kurgulamış ve anlatmış. Araya sıkıştırdığı önemli eleştirileri de estetik bir paketle sararak sunuyor seyirciye . Eser , tiyatro metni olarak da dengeli ve edebi.
İlk okunduğunda bıraktığı iz, her okuyanda (bendekinden de) çok farklı da değildir.
Sahnelenmiş Profesyonel ise seyirci dikkate alınarak yapılmış bir çalışma. Daha doğrusu yönetmenin varsaydığı seyirciyi sıkmamak , güldürmek için yaptığı bir deneme.
( Yönetmenlerimiz kafalarındaki bu seyirci profiline çok takılıyorlar. Devlet Tiyatrosu gibi gişe kaygısı olmayan bir tiyatroda neden yapılır bilmem.)

Zaman zaman kuşkuya düşsem de “Profesyonel” olan tiyatrocularımızın “mutlaka, elbette , kesinlikle” bir bildikleri vardır diye düşünüyorum. O zaman da sahnede ortaya çıkanın “taammüden” yani düşünülerek ,bilerek yapıldığını çıkarsamamız gerekiyor ki o daha da acı . Çünkü şu mesajı çıkarıyorum : “Bu seyirci gülmek ister. Biz de güldürelim.” “Böyle yaparsak onlara ulaşabiliriz” de var tabi. Ama metnin hakkının verildiğini söylemek zor.
Oyuna “Acıklı Komedi” denilmiş. Yönetmen, acıyı Teya (yazar) , komediyi de Luka(polis) ile bedenselleştirmiş. Ancak acı ve komedi birbirinden ayrılacak gibi ve de karakterler de bölünecek gibi değil. Oyunda anlatılan hikaye, acıklı ve komik.
Yönetmen bu oyundan orta oyunu, commedia dell’ Arte ; Efendi ve uşağı Abdi , Karagöz-Hacivat , Lorel-Hardy , Şarlo çıkarmayı denemiş . “Gıdıklayarak güldürmeye” indirilmesi , bu oyunu hafifletmiş ; repliklerdeki sözler ve durumlar güme gitmiş.
(Yıllar yıllar önce rahmetli Cevat Kurtuluş’un Ağlayan-Gülen Şarkı parodisini hatırladım. O da beni güldürmezdi.)
Oyun Başlarken

Oyunu okumuş oyunun kadrosuna bakmış da gelmişim. Işıl Kasapoğlu yönetmiş , Bülent Emin Yarar(polis) ve Yetkin Dikinciler(yazar) oynuyor. Hepsi “Profesyonel” ! Daha ne olsun !
Oyun başlamadan yakın çevremdekilere oyunu övdüm.
Oyun Başladı
Dikkat gerek diye not düştüğüm parantez içlerinin seslendirilmesi , bana daha ilk 5 dakikada nereye gittiğimizin sinyallerini vermeye başladı . Ve sonra Luka Yoldaş (Bülent Emin Yarar) girdi sahneye. İlk replikler… Oyundan çıktım (Kafaca tabii…Bedenen ordayım da…) Soluk alıp döneceğim(!)
Metinde “gülümsedi” diye geçen jesti, Yarar , geniş bir kahkahaya , genizden gelen kıkırdamaya , küçük çığlıklara , “geniş” ve yayvan gülüşlere vb dönüştürmüş. Benzerlerini Jerry Lewis , Jim Carrey , Lorel Hardy vb filmlerinin seslendirmelerinden ; Türk filmlerinin “aptal uşağı” Cevat Kurtuluş’dan ve Yarar’ın Çayhane’de canlandırdığı karakterden hatırlıyorum.
Hepsinde ortak olan, “komik” karakter “komik” konuşur anlayışı . 20 yıla yakın polis olmuş ve belki de gireceği ameliyattan çıkmayacak bir dedektif , Yarar’ın yorumu ile çağdaş bir “palyaço”ya (“Abdi” belki) dönmüş. Teya da (Dikinciler) da karşı karakteri oynuyor.
Luka , sahneye girer girmez gülmeye başladı ,oyun boyunca güldü. Oyunun sonunda da ağladı ve gitti. Başlangıçta uçlara taşınmış bir karakteri oyun boyunca “yönetmek” çok zor. Oyunun sonlarında ayakta duramayacak kadar sarhoş ve ne dediği anlaşılamayan bir zavallı çıkıyor Luka’dan.
Işıl Kasapoğlu’nun gelenekselden (orta oyunu, commedia dell'Arte) izler taşıyan bir sahneleme yaptığı ; aptal uşak Abdi’vari bir karakterin sahneye girişinde kullandığı müzikten , tercih ettiği oyunculuktan hissediliyor.
Bu yeni yorumu ile Yoldaş Luka’ya, geleneksel tiyatromuzdaki aptal uşak Abdi denebilir ama o bile abartılı konuşma biçimi dışında bu kadar “kurmalı kahkaha makinası” değildir.
Bu yorumun Profesyonel’e yakışmamış olduğunu düşünüyorum.Oyun boyunca ayni durum sürdüğü için de oyunun içindeki en anlamlı anlar yok oluyor.
Bülent Emin Yarar şu sıralarda FOX-Tv de çok tutulan Arka Sıradakiler dizisinde ciddi ve duygusal , örnek bir öğretmeni canlandırıyor. Bana öyle geliyor ki bu oyunda ciddi oynarsa dizide canlandırdığı Kemal öğretmeni hatırlatır korkusu ile bu yolu denedi . Bu aşırı ucun, oyuna zarar verdiğini umarım fark eder. Işıl Kasapoğlu’nun duruma müdahale etmeyeceğini düşünmediğim için, Yönetmen ile müştereken kararlaştırılan bir yorum bu.
Ama bir tv dizisinin oyuncuya verdiği zararı da bu vesile ile görmüş olduk . Bülent Emin Yarar gibi iyi bildiğimiz bir oyuncu bu yorum ile salt kendine değil oyuna da zarar vermiş.
AÇ PARANTEZ Aşağıdaki kısım oyunu okumuşlar ve seyretmişler içindir :
Yazar oyunun başlarında Luka’ya “Bir de dram(Acıklı Komedi) var çantamda” dedirtirken oynanan bu oyunu kasdediyor. Yönetmen oyun yazılmış gibi yorumlamış.(?) Ve parantez içlerini de oyuna dahil etmiş , oynatmış. Oysa bu oyun, parantez içleri eklenerek , oyun sonunda yazılmaya başlanacak. Luka “oyun çantamda” derken kayıt makinesinin çalışmakta olduğu ima ediyor . Gerçekten de kayıt makinası çantadan çıkıyor. Dolayısı ile zaten henüz yazılmamış bir oyun için yazarın parantez içlerini konuşması anlamsız. Oyunun temposunu da ve seyirciyi de aptal durumuna düşürüyor.
Örneğin “Yanıma yaklaştı, elini omzuma koydu , gülümseyerek yüzüme baktı” repliğinin aynisi hareketle tekrarlanacaksa oyuncuya söyletmenin anlamı ne?
Ama parantez içindeki “reddettiyse sözcüğünü özellikle vurguladım” , karakterin duygularını anlattığı için gerekli. ”Trenden inmiş bir yeğeni andırıyordu gerçekten” ise size kalmış.
Öte yandan oyundaki yazara söyletilen “Her insan sözcüklerin ardına saklar düşüncelerini. Bu sözleri kim söylemiş…” sözleri de parantez içinde verilmemiş. Oysa yukarıdaki örneğe göre parantez içinde olmalıydı. Yazarın(Kovaçeviç) da bu konuda tutarlı olduğunu söylemek zor.
Bu nedenle oyunun bu anlamda yeniden “okunması” , hareketle zaten belli olacak parantez içlerinin söylenmemesi ; hareket anlatan repliklerin çıkarılması ; hareketle ifade edilemeyecek duygu ve düşünce belirtilen repliklerin seslendirilmesi doğru bir yol olacaktır. Bazı sahneler, hareket seslendirmesi ile çok kesiliyor. (Kaçık sahnesi) Onlar da birleştirilebilir.
Şimdi “Bu oyunda parantezler ile yazar(Kovaçeviç) özel bir söylem denemiştir. Tiyatro, “gibi yapmaktır”” gibi itirazlar yükselir ;“Yazar, çapraşık bir anlatım ile yanılsamayı ortadan kaldırmaktadır” hükümleri ile dudak kenarları istihza ile hafifçe bükülür; “Oyun her akşam yeniden yazılmıyor ki !. Herkes bunun oyun olduğunu biliyor! ” denilebilir.
Bu sorun, oyuna dışarıdan bakan bir yönetmen ilavesi ile çözülebilirdi. Örneğin bir yönetmen dışarıdan hareket verse , oyuncular da onun direktifine göre hareket etseler daha anlamlı olurdu. ”Parantez”in hakkı da verilmiş olurdu. (Örneğin Kaçık rolüne çıkan oyuncu bu yönetmeni de oynayabilirdi) KAPA PARANTEZ

Oyun, ortasından itibaren düşmeye , temposuzlaşmaya başlıyor.Sonlara doğru bitse de gitsek havası hakim oluyor. İşte tam o sıralarda yanımda oturan hanım bana doğru eğildi ve “Ara var mı?” diye sordu. Ben “hayır yok” dedim. Yanında oturan ve oyun boyunca tepkisiz yerinde “çakılmış” adamı “Bitiyormuş” diye fısıldayarak "yatıştırdı".

Sekreter(Gülen Çehreli), Kaçık(Cenap Oğuz) , oyunculukları hakkında fikir beyan etmenin zor olacağı kısa rollerinde görevlerini yapıyorlar.
Dekor (Nurettin Özkönü), Giysi Tasarımı(Gülümser Erigür), Işık Tasarımı(İ.Önder Arık) oyuna emeği geçen diğer kişiler.
Müzik(Cenap Oğuz) -yönetmenin özel bir yönlendirmesi var mı bilmiyorum ama- gerek bir türlü ayarlanamayan ses yüksekliği gerekse oyun bütününü sarmalamayan seçimleri ile gelişigüzelmiş izlenimi veriyor. Örneğin “insanın serseme çeviren bir şarkı çınlıyordu bitişik odada” açıklaması sırasında okunan anne mektubuna duygusal bir fon koymak bu tercihin bir yansıması.
Metinde oyun boyunca yan odadaki müzik devam ediyor . Müzik , eski düzenin yenisi üzerindeki baskısını hissettirmeli.
Polisin sahneye girişindeki müzik geleneksel tiyatro izi taşıyor ama oyun içinde tutarlı bir seçim olduğu hissini vermiyor.

Gerçekten gülenler oldu. Hatta ayağa fırlayıp alkışlayanlar. (Oyunun ilk gecesinde hepsi de oyuncuların akrabası, arkadaşı, öğrencisi değildi ya. )
Daha perde kapanmamış alkışlar sürerken oyun başında oyunu övdüğüm kişilere uzaktan el sallayarak ve gözlerine bakmamaya çalışarak salondan kaçtım. Onlar da benim gibi “nezaket alkış”larını bırakmış, toparlanıyorlardı.

Melih Anık

Not : Herşeye rağmen oyunu hala görmek isteyecekler için konuyu ve sürprizlerini anlatmak istemedim.
Yazıyı yazarken basında çıkan söyleşi vb yazılardan okuduklarıma şaşırdım. Bana öyle geliyor ki söylemek istenenler “sabit” ve uysa uymasa da bu “sabit”i yinelemek hoşumuza gidiyor.