22 Kasım 2012 Perşembe

İSTANBUL HALK TİYATROSU’ndan Molière : Bezirgân(Tartuffe)


İstanbul Halk Tiyatrosu, Molière’in Tartuffe(1664) isimli oyununun Bezirgân ismiyle yapılan uyarlamasını sahnelemiş. Ben ilk gecesinde seyretme şansını buldum. Bunu özellikle vurguluyorum zira ilk gece oyunları oyuncu açısından her zaman zordur. Ne kadar tecrübeli oyuncu olursanız olun bir tedirginlik yaşarsınız. İstanbul Halk Tiyatrosu ilk gece tedirginliğini başarıyla atlattı. Bezirgân’ın Alevli Günler kadar çok sevileceğini düşünüyorum.

Oyuna geçmeden İstanbul Halk Tiyatrosu’nun önemli bulduğum bir özelliğinden bahsetmek isterim. İstanbul Halk Tiyatrosu iyi oyunculardan oluşuyor. Ama daha da önemlisi ülkesini aynı şekilde seven iyi insanların bir araya gelmesi ile kurulmuş bir tiyatro. “Kırıp dökmeden” (Erkan Can’ın ifadesi) ülke sorunlarına dikkatle, insanına şefkatle yaklaşıyor. Alevli Günler’in eleştirisinde, Köy Enstitüleri’ne bakışta, Cem Davran’ın öğretmenlerin derdini dert etmesinde hep aynı “titreyiş”(rikkat) vardı. Bu hassasiyet seçilen oyunlarda, oyunları yorumlamada da  görülüyor; ötekileştirmemek, taraflaştırmamak, bölmemek, kucaklamak çabaları sahneye yansıyor.

İstanbul Halk Tiyatrosu’nun bir başka özelliği de sahnede yetişmiş oyuncuların bir araya gelmesi. Hepsi sahneyi çok iyi  biliyor, sahnede çok iyi “top çeviriyor”, kendi oyuncuğu yanında rol arkadaşını da büyütüyor. Bu da ekip oyunculuğunu ortaya çıkarıyor.

İstanbul Halk Tiyatrosu, ayrıca, Besim F. Delalloğlu’nun “modernite, modernist, modernleşme” kavramlarının tiyatroya getirilmesini sağlıyor bu oyunla. Bunun bilinçli bir seçim olduğunu düşünmüyorum ama Bezirgân bunu pekâla tartışmaya açabilir. Zira esas olarak İstanbul Halk Tiyatrosu eskiyi dışlamayarak(hem tiyatral hem de hayat anlamında), onun üzerine bir söylem geliştirerek Ahmet Hamdi Tanpınar duyarlılığının kıyısında dolaşıyor. Eskinin keyif verici unsurlarını araştırıyor, oyunlarının içine katıyor. Bunu çeşni olsun, göz boyasın diye değil, gerçekten kendisi de oradan geldiğinin bilincinde olarak yapıyor. “Kendisi olmak” samimiyetle sahneye yansıyor.   

Bu özellikler Bezirgân uyarlamasında görülüyor. İstanbul Halk Tiyatrosu, oyunun hikâyesini  ve kurgusunu(sahneleri) temel alarak  ve özgün metinden yararlanarak sahne metnini ortaya çıkarmış; oyunun sahne işleyişini oturttuktan sonra da sahnede “ince işçilikle” oyunu işlemiş. İşlemeye de devam edecek. Bu aşamada da doğaçlama ortaya çıkıyor ki seyircinin en çok sevdiği de o sanırım.  Bezirgân’da oyunun sonu özgün metinden değişik. Bence iyi olmuş. Doğaçlama ise ilk gece olması nedeniyle daha istenen seviyede değil ama ufak ufak “göz kırpıyor” ve geleceği haber veriyor. Eminim ki Bezirgân da birkaç gösteri sonrasında gerçek ritmini bulacak ve seyircinin birkaç defa seyretmek isteyeceği bir oyun olacak.

Molière ve Tartuffe

Molière’i tanımayan yoktur. Zira okul müfredatımızda korkmadan yer verilen bir yazardır.  Kültürümüzün önemli bir şahsiyetidir. 1622-1673 yılları arasında yaşamıştır, Fransızdır. Komedi oyunları yazdığı bilinir. Daha çok yazar olarak tanınır ama oyuncudur da. 

Bezirgân’ın özgün oyunu Tartuffe,  Molière’in en çok oynanan ve bilinen oyunlarından biri. Molière’in başına dert olmuş bir oyun. “Oyunun yazıldığı 17. yüzyıl Fransasında, en güçlü kurumlardan biri olan kilisenin baskısı sonucu Kral tarafından Le Tartuffe’ün sahnelenmesi yasaklanmıştı.(1) Döneminde “menfaatleri din dalaverelerine bağlı bir takım insan, Molière aleyhine ayaklandırıldı. 'Din tehlikede' deniyordu. Allahın büyüklüğünü ve kilisenin şerefini muhafazaya memur 'Compagnie du Saint-Sacremnet' adlı gizli cemiyet Tartuffe'den bir tek satır bile okumamış binlerce insanı Tartuffe aleyhtarı yaptı. İşin kötüsü, bunların içinde aklı başında sanılan adamlar da vardı. Bourdaloue, “Riyakârlık üstüne vaiz' adlı eserinde Molière'i insanları hak yolundan ayırmak ile suçluyordu; diyordu ki: 'Molière, dinsizliği değil, onu bahane ederek dini kötülüyor'. Oysaki, Molière, büsbütün tersine, insanların kötü niyetlerinin en temiz hisleri bile nasıl berbat ettiğini göstermek istemişti. Zaten Molière'in kastı şu bu insana değildi. Şahsiyetlerde tecelli eden âdetlere, daha doğrusu kusurlara idi”(9) “Hayatının önemli bir bölümünde, tek bir doğru normun doğayı, aklı ve özgürlüğü uzlaştırdığına inanan Molière için komedinin işlevi,  “kötülükleri düzeltmek”ti oysa.”(1)

Molière Hastalık Hastası’nı oynarken hastalığı nükseder ve iki kez sahnede düşer. Oyun yarım kalır,  “Hasta olan yazar, Hastalık Hastası oyununun dördüncü temsilinden sonra ağırlaşır, evine götürüldükten bir kaç saat sonra,  elli bir yaşında ölür. Din adamları ona karşı son görevi yerine getirmek, cenazesini kaldırmak istemez. Bu nedenle, yazarın na’şının defnedilmesi, dört gün bekletildikten sonra ancak Kralın emri ve Başpiskopos’un özel izniyle törensiz ve gece vakti gerçekleşir. Dünyanın en büyük oyun yazarlarından biri olan Molière, mezarlığın ölü doğan/ vaftiz edilmemiş çocuklarına ayrılmış bir köşesine sessizce ve âdeta cezalandırılarak gömülür.”(2) (Tartuffe’ün yaptığına bakar mısınız!) (Orta okul yıllarımda ona husumet duyan doktorlar da vardı bu hikâyenin içinde. Doktorlar da bakmaya gelmemişler, adamı ölüme terk etmişler. Ne gaddarlık! Ben o doktorlar kim, öğrenmek isterdim.) 

“Molière oyunlarını ilerleten entrika, oyun kişisinin komik zaafından kaynaklanmaktadır. Çoğu zaman bir dizi yalandır dramatik aksiyonu geliştiren. Oyun, komik oyun kişisi tüm gelişmelerden bîhaber, hiç bir değişikliğe uğramaksızın biter.”(2)

Sahtekârlık, ikiyüzlülük, kibarlığa özenen burjuvalar, sofuluk maskesi altında ihtiraslarını gizleyen düzenbazlar, bilgiçlik taslayan kör cahiller, hastalarından para sızdırmaktan başka bir şey düşünmeyen şarlatan hekimler, züppe asilzadeler, faziletli görünen insanlar Molière komedilerinin ana malzemesini oluşturur.”(2) Tarftuffe’de de  “ikiyüzlülük, sahtekârlık, çıkarcılık, bencillik” temaları  güçlü bir şekilde işlenmiştir.

“Molière dünya sahnesine Tartuffe (iki yüzlü din adamı); Jourdain (sınıf atlama özentisi); Don Juan (âsi ve dini konularda özgür düşünceli/zındık); Arnolphe, Dandin ve Amphitryon (aldatılmış koca/boynuzlu); Alceste (sekter idealist); Harpagon (cimri); Scapin (dolap çeviren/üçkağıtçı); Argan (hastalık hastası) ve Philaminte (kültürlüymüş gibi davranan kadın) gibi bir çok tip kazandırmıştır.”(2)

Molière, sanatı ile toplumun acımasız bir eleştirmeni olmuş, zamanının kanaat önderleri, dini liderler, tıbbi meslek adamlarının kötülemelerine rağmen onun halk nezdindeki etkisi ve başarısı gölgelenememiştir.

Molière, yöntemini Dorante'ye şöyle savundurur: "Şu kurallarımıza bayılıyorum vallahi; bunlarla cahillerin elini kolunu bağlıyorsunuz; kural diye bizi serseme çevirdiniz. İnsan sizi dinledi mi bu sanat kuralları içinden çıkılmaz birer sır haline geliyor. Oysa bunlar sağduyunun, bu türlü eser/erden aldığımız zevki artırmak için bulduğu birtakım basit yollardır.”(3)

Oyunun Konusu

Molière’in Tartuffe’ünün konusu şöyle:
 “Zengin bir adam olan Orgon( Zikret), sık sık kilisede dua ederken gördüğü Tartuffe’ü(Bezirgân) evine almış, el üstünde tutmaktadır. Tartuffe’ten başka kimseyle ilgilenmemektedir. Kızı Mariane (Meryem), Valère(Mirsad) adlı bir adamla evlenmek üzere olduğu halde Orgon kızını Tartuffe’e vermeyi kararlaştırır. Bu arada Tartuffe,  Orgon’un karısı Elmire’e(Elmire) ilan-ı aşk eder. Orgon’un oğlu Damis(Damir) bu durumu Orgon’a söyleyince Orgon ona inanmaz. Oğlunu evden kovup tüm mal varlığını Tartuffe’ün üstüne geçirir. Elmire, Tartuffe’le bir buluşma ayarlayıp Orgon’un da gizlice seyretmesini sağlayarak Tartuffe’ün Orgon’a olan ihanetini açıkça gösterir. Orgon, Tartuffe’ü evden kovmaya kalkışınca Tartuffe, evin kendine ait olduğunu hatırlatır. Orgon’un yapabileceği bir şey yoktur. Daha sonra bir görevli gelerek resmen Tartuffe’e ait olan evin hemen boşaltılması gerektiğini söyler. Ardından Valère gelerek Tartuffe’ün Orgon’u ispiyonladığını Orgon’un tutuklanacağı haberini verir. Orgon kaçmak üzereyken bir saray muhafızı gelir ve Tartuffe’ün aranan bir sabıkalı olduğunu söyleyerek prensin emriyle hapsedileceğini açıklar. Aile, krala teşekkür etmek için yola çıkarken, Orgon, Mariane ve Valère’i evlendireceğini söyler.”(1)

İstanbul Halk Tiyatrosu, Tartuffe’ün hikâyesinin sonunu değiştirmiş. Artık “saray” ve  “muhafızı”  yok ya, ondan!

Molière ve Türk Tiyatrosu

Molière, Türk Tiyatrosu’nun serüveni içinde önemli bir yere sahiptir. Batı tiyatro anlayışının ülkemizde benimsenmesi ve Türk komedya yazarlığının yeni bir doğrultuda geliştirilmesinde de Molière’in etkisi büyüktür.”(2) Yerli yazarlarımıza esin kaynağı olmuştur.”Oyunları Türkçeye en çok çevrilen, dilimize en iyi uyarlanan, Molière’dir.”(2) “Molière oyunları ödenekli tiyatroların repertuvarında baş köşeyi almakla kalmamış, amatör tiyatro toplulukları, okul temsil kolları da sık sık bu oyunlara yer vermişlerdir.”(4)

“Molière oyunları Ahmet Vefik Paşa’nın (1823-1891)  uyarlaması da içinde olan tercümeleri ile Türk toplumu tiyatro sevgisi, saygısının oluşturulmasında önemli bir rol oynar.”(2)  “Yeni  yapıtlar kazandırma amacı olsa da bu oyunlar esas itibariyle  “kültür planlayıcısı” olarak sunulmuştur. Tiyatronun  benimsenmesi ve sahiplenilmesinde bu eserlerin rolü büyüktür.”(1)

“Ahmet Vefik Paşa’nın mümkün olduğunca dinin eleştirisi biçiminde algılanabilecek sözcüklerden kaçındığı söylenir. Farklılıklar, “yanlış” çeviriden ya da kültürler arasındaki epistemolojik farklara dayanan alımlama hatalarından kaynaklanmamaktadır. Bunlar, erek kültür açısından oyunun daha iyi alımlanmasını sağlayan değişikliklerdir.”(1) “Özgün metin ile çeviri metin arasındaki bazı farklılıklar “yanlış” değil “kaydırma” olarak nitelendirilebilir: . “Kaydırmalar çevirmenin yapıtı ‘değiştirmek’ istemesinden değil, ona olabildiğince bağlı kalarak yeniden yaratmaya çalışması, örgensel bir bütün olarak, bütünlüğü içinde kavramaya çalışmasından”  kaynaklanmaktadır.”(8)

“Bilgi kuramı açısından düşünüldüğünde, Jale Parla’ya göre İslam epistemolojisi, Tanzimat dönemi yapıtlarındaki gerçekçilik anlayışını ve gerçeğe ulaşma yollarını belirlemiştir. Bu oyunlar çerçevesinde, özellikle politik, dinî ve ahlâkî uzantıları olan kimi sahneleri, paragrafları, cümleleri ve sözcükleri Ahmet Vefik’in erek metine aktarmadığını ya da anlamı değiştirerek aktardığını öne sürmek mümkündür. Dolaylı politik uzantısı olan ve görece ‘tehlikesiz’ noktalarda ise Ahmet Vefik’in çeşitli ‘yerel kaydırma’lar kullanarak erek kültürün ‘kabul edilebilirlik’ çeviri normlarına yakın durduğu söylenebilir.”(1)

Bezirgân bana “kültürel Müslümanlık” kavramını hatırlattı. Besim F. Delalloğlu’nun belirttiği gibi kullandığımız kelimelerin dinsel olması bizi dîni yapmaz.   

Commedia dell’Arte ve Orta Oyunu

Molière’in Commedia dell’Arte’nin etkisinde kaldığı bilinen bir gerçek. Hatta bu amaçla ders aldığı bile söyleniyor.

“Dario Fo’nun tanımına göre, Commedia dell’Arte, “sanatçı olarak kabul edilen profesyonel sanatçılar tarafından sahnelenen komedi” demektir. Commedia dell’Arte’de karnavalda gördüğümüz  maskeleri, dili, saçmalığı, hicvi, taklitçiliği, akrobatlığı, doğaçlama geleneğine geçen unsurların tümünü buluruz.  Commedia dell’Arte oyuncularının sadece maske kullanımlarına bakmanın bile kaçınılmaz olarak grotesk ve karnaval dünyasına işaret ettiği açıktır. Commedia dell’Arte’nin iki temel özelliği doğaçlama ve kalıp tiplerdir. Oyuncular genel hatları ile yazılmış bir kanavadan yola çıkarak çalışırlar ve buna bağlı olarak diyaloglar ve aksiyon doğaçlama yoluyla gelişirdi. Her bir oyuncu belirli özellikleri ve kostümüyle her zaman aynı tipi oynardı. Commedia dell’Arte oyuncunun bireysel becerisi üzerine kurulu bir tür olmakla birlikte toplu oyunculuğun uyumuna da gereksinim duyar. Bir gösterimin başarısı bir oyuncunun virtüözitesi yanında toplu oyunculuğun kusursuzluğunda yatar. Bir commedia dell’Arte gösterisinde müzik “önemli olan”ı destekleyen, altını çizen bir dil olur. Ortaoyununun köklerinin mimuslara ve commedia dell’Arte oyunlarına uzandığı konusunda çoğu araştırmacı bugün fikir birliği içindedir.” (2)

“Tartuffe gibi bir klâsik komedyada, yazarın amacı seyircisini bir yandan eğlendirirken, bir yandan da onun kusurlarını düzeltmektedir. Tiyatro sanatının faydalı olması isteği Horatius'dan beri tekrarlana gelmiştir. Klâsik sanat, bu yararın seyirciyi ahlâk açısından eğitme yolu ile sağlanması üzerinde ısrarla durur. Toplum ahlâkına ters düşen her türlü aşırılık, her türlü zaaf alaya alınarak kusurlu kişi uyarılır. Zaaflarının gülünçleştirildiğini gören kişi kendini düzeltme yoluna gider. Böylece güldürme yolu ile toplum üyelerinin genel düzene ayak uydurması sağlanmış olur.”(4)

“Ortaoyunu'nda güldürünün amacı, güldürünün malzemesi ve güldürme yöntemi Molière oyunlarında olduğundan farklıdır. Geleneksel seyirlik oyunlarda inandırıcılık önemli değildir. Kişiler alabildiğine çarpıtılır, bozulur. Oyuncunun işi, canlandırdığı oyun kişisini hayata en yakın biçimde kişileştirmek değil, onu en inanılmaz biçimlere sokmaktır. Oyun kişisinin özel kişiliği önemsizleştikçe, aktörün" hüner alanı genişler. Canlandırdığı tipi gönlünce eğer, büker, yoğurur. Yeter ki genel şenlik havası korunsun. Geleneksel seyirlik oyunlarımızda ise, tamamlanmış bir olay dizisi yoktur. Açık biçimde sunulan bu oyunlarda, her biri kendi içinde bir bütün olan episodlar yan yana sıralanırlar. Seyirci onların nasıl gelişeceğini merak etmez.”(4)

“Klâsik komedya, toplumsal düzeni gözetirken eleştirisini yönetim katlarına kadar yöneltebildiği halde, insanın ruhsal sağlığını gözeten halk güldürüsü, ciddi eleştiriden kaçar. Baskı öğelerini taşladığı zaman bile yergisini bir soytarılık görünümü altında saklamağa çalışır. Düşünme değil, gülmedir önde gelen. Çığırından çıkmış bir dünyada seyircisine dayanıklılık kazandırmak, onu, kendine zararı dokunacak çatışmalardan korumak, kısaca yaşama gücüne katkıda bulunmaktır  amacı.”(4)

Bezirgân maskeler, kostümler, metin yapısı ile klâsik komedyaya; “temennah”, Yeni Dünya, doğaçlamanın şekli, oyunculuk teknikleri, sahne üzerindeki devinimler ile orta oyununa yaslanıyor. Bu reji anlayışı çok yaratıcı ve zengin yeni bir sahne söylemi ortaya koyuyor.  İstanbul Halk Tiyatrosu, Bezirgân’da bu iki dünyayı "Yeni Dünya"nın gölgesinde birleştirmeye çalışmış.

İSTANBUL HALK TİYATROSU’nin Bezirgân’ı

İstanbul Halk Tiyatrosu, din, dindarlık, din tüccarı gibi kontrolden çıkabilecek bir konuyu  olgun, ağırbaşlı  bir yaklaşımla ele almış, ne yaptığını bilen sağlam bir tiyatro anlayışı ile sunuyor. Anlatma çabası, paylaşma arzusu var biçemde. “Sofu, dindar, yobaz, dinci , dîni” konuyla ilgili hayatımıza girmiş kelimeler.  Hatta kelimeler kullanana bağlı olarak kullananı afişe ediyor hale gelmiş.  Oyunun ismi olarak seçilmiş Bezirgân, sözlük anlamına değil, toplumdaki algıya uygun.  “Mesleğini sadece kazanç için kullanan kimse” denince nedense bugün hemen aklımıza din geliyor. Bu nedenle oyunun ismi bir mesaj taşıyor. Aynı zamanda da toplumun bugün içinden geçtiği tüneli anlatıyor. Sonunun yeterince açık anlaşılmadığı kanısında olduğum için oyunun mesajının da hak ettiği gibi anlaşılmadığını düşünüyorum. Oyun sonunda konuştuğum kişiler sahne arkasından çıkan kuklayı görmemiş. Onu görmekle görmemek, oyunun mesajı açısından çok fark ediyor.

Bezirgân’ın uyarlama metnine bakarak şunu söyleyebilirim ki  İstanbul Halk Tiyatrosu da, Bezirgân’da Ahmet Vefik Paşa’nın hassasiyeti içindedir. Uyarlama metninde yobaz bir kere geçiyor. Genel olarak kullanılan “dindar, din adamı” kelimeleri. Bu titizlik(bazen aşırı dikkat) sahnede de görünmektedir. Molière’den başlayarak Ahmet Vefik Paşa ile devam eden yaklaşık 500 yıllık bir geçmişte sorunun çerçevesini muhafaza etmesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Bu aynı zamanda sorunun ne kadar derinleşmiş ve büyük olduğunu da göstermez mi?

Dekor, Kostüm, Maske, Müzik, Işık

Oyunun dekoru (Sahne Tasarımı: Barış Dinçel) Bezirgân’da çok önemli bir yer tutuyor. Zira dekorun çok ince göndermeleri var. Dekor orta oyununda kullanılan “Yeni Dünya” örnek alınarak oluşturulmuş. “Yeni Dünya”, orta oyununun dekorunda  oyunun geçtiği iki yerden (dükkan ve yeni dünya) biri olan  evi simgeleyen iki üç kanatlı, kafesli bir paravandır. Barış Dinçel “Yeni Dünya”yı  tüm sahneyi kapsayacak şekilde büyütmüş. Bu büyütmede belli bir oran kullanılmış. Bütünü oluşturan her parça görsel olarak sağlam ve tutarlı bir görüntü veriyor, sahte değil.  Üzerine çeşitli kapaklar konulmuş. Bir tarafında yukarı çıkan merdiven diğer tarafında ise içinde mum yakılan dinleri hatırlatan bir mum köşesi var. “Dışarı”sı ve “içeri”si ayrımı iyi verilmiş. “Yeni Dünya”nın yüzeyinde halı parçaları, vitraylar, kafesler, oymalı panolar kullanılmış. Sanki tüm dîni yapılardan yapılan bir derleme. Böylelikle mekân bir dine ait değil tüm dinlere ait dinsel mekân haline gelmiş. Paravanın onlarca kez  büyütülmesi önündeki oyuncuları da bir maket önündeki figürler haline getiriyor. Bu, metofor olarak bir “oyun” çağrışımı yapıyor. Bu anlayış Zikret Bey’in kostümünde de var. O kostüm de bir dinsel gönderimleri olan derleme. Kostümler(Duygu Türkekul) canlı renkleri, desenleri ile Bezirgân’ı bir “oyun” haline getiriyor. Kostüm, sahnenin canlılığını ve hareketini yansıtıyor ve ona katkı veriyor.

Elbette mask Commedia dell’Arte’nin olmazsa olmazı. Masklar Candan Seda Balaban tarafından hazırlanmış. Hepsi ait oldukları yüzlerde o karakterin tipik özellikleri düşünülerek anlamlandırılmış. Oyunda mask kullanmayan Zikret Bey var. Zira o her iki yüzüyle apaçık ortada. Maskı hiç çıkmayan ise evin hizmetçisi. Diğerleri sarf ettikleri bazı sözlerde maskını çıkarıyor. O anlarda yâni samimi duyguların anlatıldığı o sahnelerde kalpler açılıyor sanki.

Müziğin kime ait olduğu yazılmamış. Ancak müzik genel havaya uyuyor. Doğu Batı iç içe geçmiş.

Işık tasarımında(Işık&Efekt: Erdem Çınar) özel bir ayrıntı dikkatimi çekmedi. Ancak oyun sonunda arka pencereden çıkan kukla başının aydınlatılması gerekiyor bence.

Afiş Tasarımı(Gence Arslan) İstanbul Halk Tiyatrosu söylemini yansıtıyor. Amaca yönelik, anlaşılır ve açık.

Oyuncular

Şebnem Bozoklu(Elmire) tiyatroda devam etmesini yürekten dilediğim sıcak, sempatik, zeki, güzel ve işveli  bir oyuncu. Sahnede yansıyan olağanüstü bir ışığı var. Komediye yatkınlığı hazır cevaplığı Allah vergisi. Bir diziye başlıyormuş ve İstanbul dışına çıkacakmış. Dileğim onun bu “İstanbul’dan uzak” durumunun oyun programına olumsuz olarak yansımamasıdır.

İlk akşamın en başarılı bir  ismi de Bahtiyar Engin(Delile). Evin çok bilmiş hin hizmetçisi rolünde çok başarılı. Oynadığı rol, türün “klişe”leşmiş karakterlerinden biri. Ancak Bahtiyar Engin “kendi” tipini çizerek role damgasını vuruyor.  

Cem Davran,  Zikret ve elindeki kukla Bezirgân ile iki rolü birden oynuyor. (Bu da  önemli bulduğum bir reji ustalığı.) Rol, Cem Davran kalitesinde oyuncuların başarabileceği bir ustalık gösterisi haline geliyor. Küçük ayrıntılarla Davran, aynı anda iki kişi oluyor sahnede.

Erkan Can’ın(Valide) antresi ile başlayan oyunda tabii ki Can’ın sahneye girişi, “temennah”ı seyircinin içine güven duygusu veriyor ve o yaptığı için alkış alıyor. Bu İstanbul Halk Tiyatrosu’nun da niyetinin samimiliğinin göstergesi zaten. İlk gece Erkan Can’ın rolünün sınırları içinde kaldığını gördüm. Eminim ki o “orada” kalmaz.   

Oyunun diğer oyuncuları Faruk Akgören(Senat), Aytek Önal(Mirsat), Selin Yeninci(Meryem), Selim Can Yalçın(Damir) oyunu sürükleyen dörtlünün arkasında rollerin verdiği olanaklar ve süre çerçevesinde oyuna katkı sağlıyor. Hepsi iyi oyuncu ve hepsinde sahnede “apansız çıkabilecek bir duruma” uyum sağlayabilecek bir esneklik var gibi geldi bana. 

Tüm oyuncular seyirciyi hissediyor sanki. Salonun ısısını ölçüyorlar. Bu nedenle her akşamki seyirciye göre  Bezirgân bir başka olacaktır.

Oyunun genelinde benimsenmiş, “role uzaktan bakma” ile içine serpiştirilmiş “rolden uzaklaşma” trüklerini çok yerinde buldum. Bazen de Şebnem Bozoklu’nun yaptığı gibi mizansen dışı “uzaklaşmalar” da çok hoş oluyor.  Bezirgân’ın yüzünün Zikret Bey olması da rejideki tutarlılığın bir göstergesi. Zikret Bey ile Bezirgân’ın aynı oyuncu tarafından oynanması ise sıra dışı bir yaratıcılık. Sahnede olay devam ederken “Yeni Dünya”nın pencerelerinden yansıyan “dinleme”, “herkesin bildiği sırlar”ı vurgulayan iyi bir tercih olduğu kadar oyunun içindeki “humor”u da ortaya koyuyor. Rol isimlerinin seçimi de ilginç ve zekice. Hem “Halk tiyatrosu” kavramına çok uygun hem de rollerin karakterine.

Yönetmen Yıldıray Şahinler

Yıldıray Şahinler’in ayrıntılarda çok titiz bir yönetmen olduğunu söyleyebilmek için onun yönettiği diğer oyunlarını yeterince seyrettiğimi düşünüyorum. Rejide onun kurallarını ve birbirleri arasındaki tutarlılık çabasını görüyorsunuz. Örneğin dekorda bir tercih yaptıysa bu oyunculukta, kostümde de aynı anlayışla yansıyor. Bezirgân’ı yeniden düşündüğümde oyunla ilgili beni etkileyen en önemli özelliğin yönetim tercihlerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Elbette oyunun çok tecrübeli oyuncuları ondan başlayan bir emanete kendi yeteneklerini katıyor ancak onlara emanet edilen her ayrıntısı çok iyi düşünülmüş, Yıldıray Şahinler’in  uyarılarıyla son halini almış bir bütündür. Bu nedenle artık bir Yıldıray Şahinler’in kendine has bir biçemi oluşturmakta olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Son Söz

Bezirgân’ı bizler yarattık. Bezirgân biziz, kendi içimizde. Herkes biraz Bezirgân aslında. Ne kadarı “modern” ne kadarı “modernleşme” bilmiyorum.  Onun içimizden çıkarılması gerekiyor. Onun ortadan kalkması yine bizim elimizde. Samimiyetle bunu istemezsek birinden kurtulduk sanırken bir diğeri, ilkinin geldiği yerden başını uzatıp hayatımıza girer. Elbette bu mesaj bazıları için hafif kalacaktır. Ancak başkasını yapabilmek mümkün müdür? Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki Bezirgân’ı seyretmek yaşama dayanma  gücünüzü arttıracaktır.

Melih Anık

İlgi:
1. “Ahmet Vefik Paşa’nın Çevirilerinde Osmanlılaşan Molière” – Melahat Gül Uluğtekin Türk Edebiyatı Bölümü Bilkent Üniversitesi Ankara Haziran 2004
2.”Commedia dell’Arte  Etkisinde Üç Oyun Beş Yorum” - Levent SUNER- Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 24:2007 • ISSN: 1300-1523
3. “Molière” - Prof. Dr. Melahat ÖZGÜ 300. Doğum Yıldönümü Anısına
4. “Molière ve Türk Komedyası” - Prof. Dr. Sevda ŞENER
5. “Ahmet Vefik Paşa’nın Molière Çevirilerinde Anlatım Nitelikleri” - Doç. Dr. Atila Tolun
6. “Türkiye’ Molière” - Metin AND
7. “Almanya ve Avusturya’da  Molière’i Yaşatanlar”  - Prof. Dr. Melahat Özgü
8. “Le Tartuffe’ten Tartüf’e : Ahmet Vefik Paşa’dan Bir Çeviri – Uyarlama” : Gül Uluğtekin - Tiyatro Araştırmaları Dergisi,30:2010/2 • ISSN: 1300-1523
9. “Tartuffe”  – Orhan Veli Kanık Tercümesi ön sözü
10. “Tartuffe”  - Tercüme: Orhan veli Kanık - Maarif Matbaası 1944
11- “Bezirgân Oyun Metni” - İstanbul Halk Tiyatrosu
12.  “Modernleşmenin Zihniyet Dünyası” - Besim F. Dellaloğlu - Kapı Yayınları

Not:
“Temennah: kalbe götürülen el, duygularda; dudağa götürülen el, sözlerde; alna götürülen el ise, düşüncede samimi olunduğunu/olunacağını göstermek içindir.” (http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=temenna)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme