29 Kasım 2012 Perşembe

“Büyünün Gözleri” ile Gerçeğe Yürümek (Mehmet Murat İldan - Hülya Karakaş)


Büyünün Gözleri’ni, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği kapsamında  28 Mayıs 2009’da Nişantaşı “Hadi Çaman Sahnesi”nde Kafkas Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’ndan Erdoğan Karaşah rejisinden seyretmiştim. Oyunda ilgimi çeken şey ise metin olmuştu. Oyunun yazarının adını  ilk kez o gün duydum. Araştırdım kitabı buldum, okudum. Oyun içindeki özlü sözler dikkatimi çekti. Herhalde bir yerlerden derlenmiş bir araya getirilmiş diye düşündüm. Ancak yazarın internet sitesini (http://mehmetmuratildan.hpage.com/) bulunca şaşkınlığım daha da arttı. Zira yaşını başını almış birini beklerken oyunun yazarı  1965 doğumlu idi ve oyunu 2000 yılında yani 35 yaşında yazmıştı ve de özlü söz yazmak yazar için 15 yaşlarında başlayan bir tutku halindeydi. Büyünün Gözleri’ne geçmeden önce yazarın hayat hikâyesini özetlemek gerekiyor.

Mehmet Murat İldan
“ Mehmet Murat İldan 1982 yılında Ankara Yenişehir Lisesi'ni bitirdi. 1988 yılında ODTÜ Ekonomi bölümünden lisans derecesi aldı. 1991’de İngiltere’nin Essex Üniversitesi’nden mastır derecesi aldı. 1997’de, Essex Üniversitesi’nde doktora yaptı. 1999 yılında iktisat mesleğini bıraktı; 6 ay öyküler yazdı. 2000 yılından itibaren tiyatro oyunları yazarak profesyonel yazarlığa geçti. 2000 yılında Ahmet Naim'e Armağan isimli kitapta 4 öyküsü yayınlandı. 2000 yılı Samim Kocagöz Öykü Yarışması’nda "Kara Sinek" isimli öyküyle ikincilik ödülü aldı. 2000 yılında, Büyünün Gözleri isimli oyunu Kadıköy Belediyesi Ulusal Oyun Yazma Yarışması'nda Birincilik Ödülü aldı. Oyun, Yurdanur Salman tarafından İngilizce'ye çevrildi; ABD'de "Absinthe - New European Writing" edebiyat dergisinde kısmen yayınlandı; William Shakespeare, Galileo Galilei, Dilencinin Kehaneti, Emmanuel Arago'nun Günlüğü ve Her Şey Marianne'la Başladı isimli oyunları da İngilizce'ye çevrildi. Büyünün Gözleri 2004’te Maltepe Üniversitesi Tiyatro Yarışması En İyi Senaryo Ödülü’nü aldı. Basılı Romanları  Genç Werther'in İlk Acıları (2007), Paris'in Altındaki Güller (2006) ,Antikacı Arago'nun Günlüğü (2005); Basılı Tiyatro Oyunları: Üstat William Shakespeare (2002), Mohandas Karamchand Gandhi (2002), Dilencinin Kehaneti (2001), Galileo Galilei  (2001), Sakyamuni (2000), Büyünün Gözleri (2000), Ormanın Hayaletleri (2000); Basılı Öyküleri;  Sisam Adası Aşıkları (2006)”

Parlak bir eğitim  4 yılda 18 oyun yazabilecek kadar doğurgan bir yazarlık kariyeri.. Pek çok ödül..  Özlü sözlerine ve de kitap isimlerine bakarak bile sahip olduğu entelektüel birikim anlaşılır. Yazarın Shakespeare hayranlığı ise hem internet sayfasından hem de Büyünün Gözleri’nden anlaşılıyor. Yazarın ifadesi ile  “’Büyünün Gözleri’, İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışıyla yazılmıştır. On altıncı yüzyılda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından beğeni kazanmış olan bir tiyatro tarzının içselleştirilmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir oyundur bu.” Oyunda bu çaba öne çıkar. Âdeta  “Bir Commedia dell’arte oyunu yazayım” kararıyla başlayan bir çaba.   Bu arada  M.M.İldan özlü söz söyleme ile öylesine meşgul ki örneğin şu gerçeği atlamış:  Pellico: “Galileo Galilei isimli bir matematikçi bütün İtalya’yı sallıyor!” repliği ile bize oyunun Galilei’nin yaşadığı 1564-1642 yılları arasında geçtiğini söylerken iki üç replik sonrasında Kont Montiverdi: “Âdeta bir gotik sanat harikası sivri mi sivri! Milano Katedrali’nin kuleleri bile senin aklın kadar sivri değildir” diyerek Pellico’nun dediği ile çelişiyor. Zira 1386’da inşasına başlanan Milano Katedrali’nin sivri kuleleri 1856 tarihli. Bu tarihsel çelişki oyunun güzelliğini bozmuyor. Hülya Karakaş rejisinde de bu “Milano katedrali” çıkarılmış. (Dramaturg: Gökhan Aktemur)  

Mehmet Murat İldan öylesine bir yazma tutkunu ki kendi oyunu için de bir sayfa hazırlamış. (http://mehmetmuratildantiyatro.wordpress.com/2012/11/16/buyunun-gozleri-tiyatro-oyunu/)

Oyunun Konusu
Oyunun konusu o sayfada şöyle anlatılmış:
Soylu bir adam, Kont Monteverdi, kumar nedeniyle büyük bir borç altına girmiştir. Tek umudu, pek bakımlı olmayan kızı Sinyora Vittoria’yı kasabadaki zengin tüccar Domenico’yla evlendirmektir. Bunun için bir büyücüye başvurur ve büyücü de tüccarın saçından bir tutam ister.
Kontun uşağı Pellico, tüccarın berberini tanımaktadır ve tüccarın saçından bir tutam koparması için berbere ricada bulunur; ancak berber, bekâr olduğu için ve evlendirilmek istenen kızı da zengin sandığı için kendi saçını vererek bir kurnazlık yapar. Bu kurnazlık ona çok pahalıya mal olur…
Berber Tartini bir süre sonra kızın bakımsız ve alımsız olduğunu ve babasının da borç batağına saplandığını öğrenir. Tek çare büyünün geçerli olmadığı bir manastıra sığınmaktır. Ancak Tartini bir tanrıtanımazdır! Bir Fransisken manastırına sığınırsa da dini hayata uyum sağlayamaz. Kont iflas ettiği için Pellico da bir süre sonra aynı manastıra gelir…
Tartini intihar etmek istemektedir. Ancak uşak Pellico ona bir fikir verir: Sinyora Vittoria’yı öldürmek!”

Bu amaçla bir kiralık katil tutulur ve…. (Gerisini oyunu seyrederek öğrenin.)

Oyunun Özellikleri
Olay örgüsü ve karakterlere baktığınızda oyunda  Commedia dell’arte havası olduğunu hissedeceksiniz. Ben oyunu ilk seyrettiğimde  Büyünün Gözleri’ni, Moliere karakterlerinin Shakespeare’ce konuştuğu bir oyun olarak algılamıştım. Bugün de aynı kanıdayım. Oyunda özlü söz “bombardımanı” var. (Yukarda bağlantı verdiğim sayfada oyundaki özlü sözleri yazarının listelemesiyle bulabilirsiniz.) Bu da şöyle bir izlenim bırakıyor okuyanda: Önce özlü sözler yazılmış, sonra da bu özlü sözleri kullanmak için oyun karakterleri seçilmiş ve de olay örgüsüne karar verilmiş. Tersine izlenen bir yol sanki. Hatta yazar, bazı özlü sözünü de dışarıda bırakmaya kıyamamış da denilebilir. Karakterler kostümlerine bakmazsanız aynı “soylu sülale”ye aitmiş gibi konuşuyor. Kendisiyle yapılan bir söyleşide yazar,    “Bir oyuna ya da bir romana başlarken ilk cümleyi yazarım, sonrasında ne geleceğini  bilmem, sisler içinde ilerlerim; hiçbir zaman ne bir sonraki sahneyi bilirim ve ne de bir sonraki bölümü. Okuyucu nasıl okuyorsa ben de öyle yazıyorum.” demiş. Bunun zorluğunu mutlaka yönetmen çekmiştir.

Yönetimin Katkısı
Değerini ihmal ve göz ardı etmemekle birlikte yazar M.M.İldan şanslı imiş ki iyi bir ekibin eline düşmüş. Oyunun yönetmeni Hülya Karakaş metni derleyip toparlamış ama ruhuna dokunmadan metnin istediği görselliği yaratmış, budayarak  ortaya 80 dakikalık bir oyun çıkarmış. Metinden gelen ağırlık sahnede hızlanmış.  Bu derlenip toplamada dramaturg Gökhan Aktemur’un rolünü belirtmek  gerek. Sonuçta yönetimin (yönetmen, yardımcısı(Ersin Umulu), dramaturg) yazar ile işbirliği sonucunda metin yalın hale getirilmiş ve yönetmen  “meyve”yi olgunlaştırmış.   En önemli husus oyun sonu ile ilgili. “Belki de hüzünlü dünyada mutlu olmanın tek yolu büyüdür” mesajlı metindeki oyun sonu,  büyücünün "Güzellik bakanın gözündedir. Ve yapılan hiçbir büyü gerçekten daha olağanüstü değildir. Ne kadar ürkütücü bile olsa üstüne yürümek lâzım gerçeğin!" şeklindeki sözleriyle bitirilmiş. Finalin gurup tarafından yapılan bir dansla bitirilmesi ve müzik eşliğinde yalın bir gerçeğin tekrarlanması hem oyunun ruhuna uygun hem de anlaşılır olma açısından yerinde. (“Hayat budur, onu yaşayın/ Dua etmeden önce bağışlayın/ İncitmeden önce hissedin”)

Yönetmen(yönetim) neler yapmış derseniz: Oyun o kadar söz ağırlıklı ki bunu dengelemek için minimal  bir anlatım seçmek lâzım, seçmiş: anlatılan hikâye öylesine düş gibi ki bu düşün tiyatral karşılığı gerekirmiş,  dekoru fon perdesinde yaratarak gerekeni yapmış. Oyun “güldürü” sınıfında o da sinevizyon görüntüleri dahil olmak üzere komik unsurları kullanmış. (Videodaki kırmızı kurbağanın perde dışına zıplaması ve havuzdan çıkması, ağacın yer değiştirmesi) Oyun sonu mesajı daha anlamlı hale gelmiş. Manastır sahnesini seyirci arasında başlatmak, keşişlerin yüzünü göstermemek çok iyi bir trük.  Oyunda sadece  Pellico’nun mask kullanması güzel. Zira oyunun tek “fırıldağı” Pellico, diğerleri gerçek yüzleri ile ortada. (“Numara yap kendin gibi olma”) Metinde erkek olan Pellico ve Büyücü rolleri kadınlar tarafından oynanıyor. Çirkef, kötü, kumarbaz, kızını aşağılayan baba karakteri “düzeltilmiş”. Bazı sahnelerde oyuncunun kendini tanıtması, “biz bu sahneyi fazla uzatmadık mı?” repliğinin kullanılması gibi “epik” ögeler kullanmış ki bu da anlatılan masala çok uygun.  Ancak kafama takılan bir şey var: Tüccar Domenico’nun saçı “gerçek” iken berberin saçının “hayâl” olması bilerek yapılan bir seçim diye algıladım ama kolay anlaşılır olmadığını söylemeliyim. Muhtemelen yönetmen büyünün “gerçek” olmadığını vurgulamak için öyle yapmış olmalı. Bir de seyircinin oyuna ısınması biraz gecikiyor. Bunda metnin masalsı anlatımının da rolü var.

Oyuncular
Bu oyundan aklımda yer eden ilk oyuncu Pınar Demiral.  Vittoria’da “sevimsizden sempatiğe” dönüşü mükemmel yaşatmış. Oyun içindeki bu şematik kalan değişim onun oyunculuğu ile anlaşılır oluyor. Hatta şunu söyleyebilirim o sahneye girince salon daha bir hareketleniyor. Bu reji açısından biraz gecikmiş bir reaksiyon zamanı.

Kutay Kırşehirlioğlu(Kont Monteverdi)   ve Nazan Yatgın(Pellico)   oyunun antresini yapan oyuncular. Pellico’nun bir kadın tarafından oynanması da güzel bir tercih. Yatgın hakkını veriyor.  Onların “temperamanı” oyunu belirliyor. Bence bu görevi de hakkını vererek yapıyorlar ancak metnin “dolu”luğu ve de söylem  seyirciyi  ilk girişte şaşırtıyor mu ne? O anlardaki espri düzeyi de “farklı”.  

Hülya Karakaş’ın (Metastasio)  “büyücü” (Büyücü de metinde erkek rolü ama sahnede kadın) gibi abartılmaya ve “klişeleşmeye” müsait bir rolde tutturduğu dengeyi dikkate sunmak isterim. Başkasına anlatılması zor bir rol ama o oyunun yönetmeni olmanın avantajını da kullanıyor.

Oyunculuğunu beğendiğim Murat Coşkuner’i (Tartini)  bazı sahnelerde fazla heyecanlı buldum. Belki de açılış “temperamanı”nı devam ettirmek istiyor. Bazı sahnelerde sakin olması gerek. Aynı heyecanı oyun boyunca sürdürmek oyununu tekdüzeleştiriyor.

Ömer Barış Bakova(Tüccar Domenico- Keşiş) ve  Özgür Dağ(Katil-Keşiş)  rolün imkanlarını iyi değerlendirmişler. Bu ikili yüzleri görünmeyen keşişlerde de başarılı.

Tasarımlar
Bir koltuk, bir havuz demeyin minimal sahne tasarımı, fonda yansıyan mekân görüntüleri, sahneleme ile bir bütün oluşturuyor, ben çok başarılı buldum. (Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli)

Işık fazla gölgeli. Sanıyorum sahne imkânsızlıklarının da bunda rolü var. Ancak “büyü”, masal atmosferini iyi veriyor.  (Işık Tasarımı: Mahmut Özdemir)

Kostüm Tasarımı(Eylül Gürcan) bence bu masalsı metne çok uygun.

Baba Zula tarafından yapılan müzik ,oyunun naifliğine uygun ama yüksek volüm  sözlerin anlaşılmasında güçlük yaratıyor.

Video Tasarım’ın (Aksel Zeydan Göz) başarılı olduğunu düşünüyorum. Ben Şehir Tiyatroları’nda ne video tasarımlar gördüm. Bu oyundaki  çok iyi.

Efekt Tasarımı (Nesin Coşkuner) başarılı.

Büyünün Gözleri’nin başarısı yazar seçimi ve metne uygun reji ve de ortaya çıkan biçemden kaynaklanıyor. Hepsinde de Hülya Karakaş ismi var. Başarıdaki büyük payı Hülya Karakaş’a vermek  yanlış olmasa gerek.
Büyünün Gözleri, hem tiyatral hem de içerik olarak “dolu” bir oyun.  Ben seyretmekten çok keyif aldım.

Melih Anık

Ödüllü Oyunlar 2 – Mitos Boyut- 109

Not: Yazı Milliyet Blog'da yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme