15 Kasım 2012 Perşembe

Emre Koyuncuoğlu’dan Unutulmayacak Hedda Gabler(İbsen)


Mesajlar
Hedda Gabler ile ilgili düşüncelerimi ‘twitter’da paylaştıktan sonra oyunu beğenmiş olmamı beğenmeyenlerden mesajlar aldım. Hepsi de tiyatroculardandı. Bana gelen eleştirilerin iyi bir tarafı vardı, eleştiriler yazımı nasıl şekillendirmem gerektirdiği konusunda yardım etti, ufkumu genişletti, ileri sürülen gerekçeleri araştırmama neden oldu. İşte bu yazım, uyarı, eleştiriler ile şekillendi. Hedda Gabler ile ilgili paylaştığım  coşkunun anlaşılmadığını anladığım için bu yazı kendimi anlatmaya da  yönelik oldu. Pek tabiidir ki bunu öncelikle İbsen’i ve Hedda Gabler’i odağa alarak yaptım.

İbsen ve Hedda Gabler
Hedda Gabler’i seyretmeye gitmeden önce 1944 basımı Şaziye Berrin Kurt’un tercümesinden Hedda Gabler’i bir daha okudum. Kitap, bir edebiyat âşığı ve kitap koleksiyoneri olan ve bana bu özellikleri kitaplarıyla birlikte miras bırakan dayım Nâzım Merey’den kalan, Maarif Matbaası tarafından basılmış “Dünya Edebiyatından Tercümeler” serisinden bir kitaptı, sayfaları çevirdiğimde bana her zaman nostaljik ve hoş gelen bir kitap kokusu vardı. Lise yıllarımda okuduğum kitaplardan biri idi ve o yıllardan sonra Hedda Gabler ile hiç karşılaşmamıştım. İtiraf etmeliyim ki zorlanarak okudum 154 sayfalık oyunu, bitmek bilmedi. Metin bana çok uzun ve gereksiz cümlelerle dolu geldi. Onun için seyretmeden önce içimde korku vardı.

Hedda Gabler 1957 yılında Tunç Yalman rejisi, 1977 yılında  Raik Alnıaçık rejisiyle Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş. Uzun aralarla seyirci ile buluşan İbsen(1828-1906) gibi önemli bir yazara, lâyık olduğu ilginin gösterilmemesinin nedeni nedir acaba? Hangi tiyatrocu ile konuşsam Nora’yı eğitimi sırasında okumuş. Tiyatrocunun yaşından bağımsız “klişe” bir İbsen’i var. Hepsi aynı kitabı okuyor herhalde.   

İbsen’i  ve edebiyattaki yerini anlatmak yazıyı daha da uzatır. O nedenle “İbsen ve Modernleşme Üzerine (Derleme)” başlıklı bir çalışmayı ayrı bir yazı olarak yayımladım.  (http://hayatinnabzi.blogspot.com/2012/11/ibsen-ve-modernlesme-uzerine-derleme.html ) Ama kısaca şu söylenebilir İbsen tiyatroda bir dönüm noktasıdır.

Araştırıldığında anlaşılır ki bir İbsen oyunu sahnelenmesi başlı başına bir olaydır. İbsen ile çok sık karşılaşmazsınız, hele Hedda Gabler ile karşılaşmanız tarihsel bir an olur. Emre Koyuncuoğlu’nun oyunu gündeme getirmesi, duru ve akıcı tercüme ve de “klişe” olmayan bir reji ile sahnelemesi bir başarı örneğidir. “Ezber bozması” da aslında Emre Koyuncuoğlu’na yönelik tepkilerin nedenidir(galiba).

İbsen, Hedda Gabler’i Nora’dan 11 yıl sonra, 1890 yılında yazmış. Ben iki oyun arasında benzerlikler buldum. Ancak Nora ile Hedda Gabler’in sonları arasında önemli bir fark var. Bu farkın geçen 11 sene içinde İbsen’e mi yoksa toplumsal değişikliğe mi vermek lâzım, bilmiyorum. Ama İbsen ve Hedda Gabler denilince pek çok önemli akımdan  ve isimden bahsetmek gerekir. Romantizm, idealizm, modernizm, simgecilik, gerçekçilik, metatiyatrosallık, dekadanlık, Sartre, Baudelaire, Nietzsche, Kierkegaard, Darwin, Freud, Jung…    Hedda Gabler için, “İbsen yanlış anlaşmaların senfonisini yazmış” denilmiş. İbsen “Derin bir şiirsellik ve düşüşler var oyunda. Çevresi Hedda’yı korkutuyor. Çevreye rezil olma korkusu da denilebilir” demiş. Hedda, içinde yaşadığı dünyaya uyamıyor, ondan beklenen rolü oynayamıyor. Unutulmaması gerekir ki Hedda Gabler karakteri sahnede iken Freud ve Jung’un bilinçaltı kuramları henüz yazılıp yayımlanmamıştı.

Hedda Gabler’de konu edilen, “Mary Wollstonecraft’ın “Kadın Haklarının Savunusu”(1792) adlı kitabında ele aldığı toplumsal hastalıktır. ”Kadınların güdük bırakılarak nesneleştirilmesi, bu yolla boyunduruk altında tutulması. Bunun sonucunda erkekler de gelişip uygarlaşamaz, çocuk-kadınların yetiştirdiği çocuklar da. Toplum çoğunlukla sağlıklı, gelişkin, bağımsız bireylerden oluşmadığı sürece âdil ve sağlam bir düzene kavuşamaz. Nora erkeğe eşit bir kadın olmaya çabalaması gerektiğini anlamıştır; Hedda’ysa erkek gibi değil, erkek olmak ister.”
Bu ifadelerin karşılığını içinde yaşadığımız toplumda göremeyecek kaç kişi var? Tutsaklığı artan bireylerin köle düzeninde kurtuluş nasıl gelecek? Kadına evi dışında hayat hakkı tanımayan bu “erkekler düzeni” hangi programın bir parçası? Hedda Gabler’i anlamamız için onlarca neden var.

Hedda Gabler’de Kelimeler, Üçgenler ve Durumlar

Kelimeler
Oyunda üzerinde durulması gereken birkaç kelime var. Biri “koz”. Yargıç Brack Hedda üzerinde bir baskı kurmak için ona karşı bir “koz” bulması gerektiğini söyler. Hedda’nın Lovborg’un ölümü üzerine “Eilert Lovborg hayatla ‘koz’unu paylaştı. Yapılacak tek doğru hareketi yapma cesaretini gösterdi” demesi aslında Brack’a da bir cevaptır, insanın hayatla paylaşması gereken bir “koz”u vardır.

İkinci kelime “huzur”dur. Metin içinde çeşitli şekillerde kullanılır. Bu kadar çok kullanılmasına karşın “huzursuzluk”,  atmosferin genel karakteri gibidir. Miss Tesman’ın ölen kardeşi, “huzur”a kavuşmuştur. Hedda’ya göre intihar ederek hayatını sonlandıran Lovborg’un intiharında da “huzur” vardır. “Bir kaderi şekillendirebileceğini bilmenin verdiği huzur”

Bir başka kelime kadının soyadıdır. Oyunun başında Jorgen’in Thea’yı genç kızlık soyadı olan Rysing ile hitabına karşı çıkan Hedda oyun sonunda Thea’nın Lovborg’un eserini tamamlama coşkusunu görünce ona soyadı ile hitap eder: “Aferin size, tatlı Bayan Rysing” Oyun içinde Hedda Tesman, Hedda Gabler’i arar. Kadının kendi soyadı ile anılması onun özgürlüğünün göstergesi gibidir ama öte yandan soyadı babadan gelmektedir.
Rejinin kelimeleri vurgulayışında gösterdiği özen dikkat çekici. 

 İntihar
Dönemi dikkate aldığınızda kadınlarda erkeklerden dört misli daha çok intihar teşebbüsüne rastlanıyormuş ama erkeklerin başarı yüzdesi daha çokmuş. İntihar bir erkek işi olarak algılanıyormuş. Bu kadınlarda cesaretin azlığı ve kadınların şiddete ve de çirkinleşmeye tiksintisinden kaynaklanmasına yorulmuş ama intiharı becerebilen de “erkek kadın” sayılmış. Bu nedenle Hedda Gabler bugün hâlâ geçerli olan  toplumsal bir soruna parmak basar. Batman kadınlarının intiharları, genel olarak kadın intiharlarındaki artış ile birlikte düşünmek gerekir Hedda Gabler’i. Kadının  özgürleşmesindeki(!) paradoksa bakar mısınız!

Hedda Gabler’in “Üçgen”leri
Hedda Gabler  iç içe geçen “üçlü”lerden oluşmuştur. Bu üçlüler Hedda, Jorgen, Lovborg; Hedda,Lovborg, Thea; Hedda, Jorgen, Brack; Hedda,Jorgen, Thea; Hedda, Jorgen, Miss Tesman/Berta’dır.

Dikkat edilirse tüm ilişkilerde Hedda var. Yeri değişmiyor olmasına rağmen Hedda’nın köşesinde durduğu  üçgene göre rolü değişiyor. Bu rol, “onun olmak istediği ile ondan istenen” arasında. Bu durum İbsen’den çok sonraki yıllarda ortaya çıkan “game theory”ye iyi bir  örnek olabilir.   Hedda’nın oyun sonundaki repliği bir özet sanki:  “Lovborg kendi anladığı manada ömür sürmek cesaretini göstermiş bir insandır. İşte şimdi en büyük şeyi yaptı. Güzellikle örülü bir şey. Evet hayat ziyafetini yarıda bırakıp kalkmak kudret ve cesaretini gösterdi. Hem de bu kadar erken.” (Emre Koyuncuoğlu-Başak Erzi  tercümesinde:  ““Hayatla olan kozunu paylaştı. Tam da ona yakışan cesaretle hayatını şekillendirebilmenin huzuruna kavuştu.”)

Bir de “Brack, Jorgen ve Lovborg” üçgeni var ki bu üçgende Hedda’nın ismi yoksa da kendisi var. Hedda, Jorgen - Miss Tesman/Berta üçlüsü arasında geçen konuşmada da yansıtılıyor Hedda. Bu aslında Hedda’nın(ve kadınların)  içinde yaşadığı atmosferi anlatıyor. Yani  oyunda  diğerlerinin konuşmalarından Hedda’yı anlıyoruz. Bu anlatımda da yönetmen damgası var. Örneğin Eraslan Sağlam’ın oyunculuğu ile parlayan ve “efemine” renkler içeren Yargıç Brack yorumu  muhteşem.  Brack(Eraslan Sağlam), Hedda ile sohbetlerinde kadın-erkek ilişkisinde erkeklerin kadınları nasıl gördüğü üzerine dönemi özetleyen bir rol  yaratıyor, ilişkiyi deşifre edip gösteriyor. Bu yorumla oyun zamanımıza geliyor ve tarih boyunca kötü bir karakter olarak sayılmış Hedda’yı anlamamı ve ona hak vermemi sağlıyor. Kendi çağında “kötü” sayılabilecek Hedda ‘nın geçen yıllardan sonra anlaşılabilmesi de çağların nasıl değiştiğini anlatıyor bize, zamanımızın ruhunu veriyor. Hedda’yı düşündüğümde “o hep kendisinden yana idi” geliyor aklıma. Ben onu “kötü” olarak görmüyorum. Ona kızamıyorum.

Piano
Metinde piano ikinci perdeden itibaren “yan odada”, oyun sonunda ses olarak var. Emre Koyuncuoğlu, pianoyu sahnenin tam ortasına yerleştirmiş ve mükemmel kullanmış. Hedda- Lovborg sahnesinde pianonun altında geçen sahneler,  ellerin piano tellerinde buluşması, ayakkabı topuğuyla pianonun tellerine vurulması, pianonun kapağının açılması unutulmayacak metaforlar içeren anlar. Piano kapağı ile birbirine açılan iki insanın aralarındaki müziği yeniden keşfetme çabalarının hüzün dolu bir sese dönüşmesi, yaşanan “git-gel”ler mükemmel bir anlatım. Açık duran piano kapağının kapatılarak üstüne Lovborg’un notlarının yayılması ise Hedda’nın hayâllerinin sona ermesi demek. Piano’nun masa olarak kullanımıyla birlikte Hedda’nın yok oluşu başlıyor. Bu Nora’daki tarantella dansını hatırlatıyor. Nora o dansdan sonra kendisi olur, Hedda dansın mitolojik anlamını hatırlamamıza uygun olarak “erkek” oluyor. Sahnenin göbeğindeki piano ile sahneleri birbirine bağlayan piano müziğini ve de kendi sesinin notalarını arayan Hedda’nın pianoda o müziğin birkaç notasını vurmasını  düşündüğünüzde sahnenin nasıl bir incelikle kurgulandığını anlarsınız.(Metinde silah sesinden önce içerdeki pianodan çılgın bir oyun havası gelir)

Kurşun
Emre Koyuncuoğlu rejisinde Hedda’nın ilk ikisini seyirciye üçüncüsünü şakağına sıktığı kurşunlardaki “üçleme” de anlamlı. Böylelikle Hedda onu sıkıştıran toplumdan ve kurallarından  öcünü alıyor ve “kendi olma” özgürlüğüne kavuşuyor.

Hedda’nın Hamileliği
Metinden Hedda’nın hamile olduğu çok açık değil.(Oyunları Norveçce aslından okumuş olan  Erinç Özdemir, hamileliğe vurgu yapıyor.) Emre Koyuncuoğlu’nun, Hedda’ya açık açık “hamileyim” dedirtmesinde başka bir yorum var belli ki. Ama buna rağmen ben Hedda’nın  “oynamakta” olduğunu düşünüyorum. Yorum  seyirciye kalmış. Öte yandan bu itirafın  Hedda’nın karakterine aykırı olduğu kanısındayım. Başkalarının kaderleriyle oynayan Hedda yalancı biri değil bana göre. İma eder, bu imayı kullanır ama  açıkça “ben hamileyim” demez.  Öte yandan metinde gerek oyun başında Hedda, Jorgen ve Miss Tesman arasında, gerekse sonlara doğru Hedda, Jorgen arasında geçen imalarla dolu diyaloglar, açmaz noktalarda kişilerin kelimeleri kapatarak çok şey söylermiş gibi yapıp hiçbir şey söylememe ile oynadığı oyunlar ve Jorgen’in her yere çekilebilecek anlatımı ile sahneler, olağanüstü yazım örnekleri haline gelir. Zaten o sahnede İbsen’in yazarlık ustalığına şapka çıkarırsınız. Hamilelik itirafı o sahnelerdeki İbsen ustalığını da gölgeliyor. Hamilelik yoksa,  bana “fazla “gelen  Jorgen’in dansı da gereksiz.

Kadına Verilen Rol
Oyunda Hedda dışındaki üç kadının hayata bağlanma yolu ortak, başkasına yararlı olmak. Toplumsal düzen bundan başkasına izin vermiyor. Miss Tesman, ölen kardeşinin yerine bir başkasına bakmayı; Thea, Lovborg’un kitabı üzerinde şimdi de Jorgen ile çalışmayı; Berta ise Jorgen’e göz kulak olmayı seçmiş. Yani bu kadınlar başkaları için yaşamayı görev olarak kabullenmişler. Ama kadınlara verilen görevlerin hiç biri ekonomik bir getiri/katkı sağlayan işlerden değil. Kadınların içinde “işçi” gibi görünen Berta bile “gönüllü” hizmetçi gibi. Oyunda eceliyle ölen hala, Hedda’nın içinde yaşadığı toplumdaki kadını anlatıyor. Hayatlarını başkalarının uydusu olarak geçiren kadınlar ecelleriyle ölüyor. Hedda dışındaki üç kadının sonu aynı olacak.  Hedda bunun dışında kalmaya çabalıyor, kendi kaderinin efendisi olmak, kendisi olarak var olabilmek istiyor. İbsen bu kadınları göstermekle Hedda’yı dolaylı olarak anlamamızı sağlıyor sanki.  Hedda toplumun kadına verdiği göreve biraz da “erkekçe” isyan eden bir kadın. Erkekler ile olan ilişkisinde bu var.  Öte yandan “kadının erkek olması” bugünün algısıyla pek çok yöne açık bir konu. Emre Koyuncuoğlu ve Şebnem Köstem bu konuda yanlışlığa düşmemişler ve olayı bir cinsel tercih/yaratılış olarak anlatmamışlar. Bugün bile kolaylıkla anlaşılabilecek erkek egemen toplumlardaki kadının var ve özgür olması çabası maalesef erkekçe davranmalarından geçiyor.  Hâlâ “erkekçe olmak”tan söz etmemiz sorunu ve oyunun güncelliğini anlatıyor zaten.

Metatiyatrosallık
“Modern tiyatronun kaynağını Ibsen’de saptayan eleştirmenler, modernist tiyatronun belirleyici öğesinin metatiyatrosallık olduğunu söylerler. Metatiyatrosallık, izlenen “gerçekliğin” oyun olduğuna, gerçek yaşamın da tiyatroya benzediğine dikkat çeken öğelerin toplamıdır. Oyunda sahnesi biten ya da sahneye girecek oyuncu sahneyi 30-40 saniye takip ediyor. Bu metatiyotrasallığın tam da istediği şey. Bunun en tepe noktasında, Yargıç Brack’ın “Kimse yapmaz böyle bir şey!” demesi intiharın tiyatro sahnesi gibi düzenlenmiş olduğunu düşündürür. Hedda yaşamının dayanılmaz boşluğundan ve kıstırılmışlık duygusundan ancak ölümünü, kendi deyişiyle, “güzelce” kurgulayarak kurtulabilmiş, ölüm anındaki eril aşkınlık duygusu ona paradoksal olarak güç kazandırmıştır.”

Oyunun bir tv dizisi hatta bir sinema dili ile sahnelere bölünerek ve bağlanarak anlatılması, platformun dönüşü ile elde edilen sinematografik anlatım, platform dönerken repliğin devam etmesi ile yakalanan sinemadaki pan efekti, oyunun metatiyotrasallığına hizmet eden unsurlar..

Oyuncular
Ekip oyunculuğunu çok başarılı buldum. Tüm oyuncular ama özellikle Şebnem Köstem bizi alıştırdığı şahane oyunculuğuna bir yeni rolü daha eklemiş. Hem öylesine eklemiş ki artık bundan böyle Hedda Gabler’i oynayacak oyuncuların ve seyircilerin elinde  doruk sayılabilecek bir “kriter”  var. Köstem, Türk Tiyatrosu’nun çok iyi oyuncularından biri. Düşündüğümde onun olduğu oyunları birden fazla seyrettiğimi fark ediyorum. Şebnem Köstem’in Yargıç Brack’a yönelttiği silahı ateşlemesinden sonraki coşkun kahkahası tam Hedda Gabler’lik. Hedda’nın en belirgin özellikleri : kişisel çatışma, kendi içine kapanma, ilişkilerde gücü elinde tutma tutkusu  ve çıkılan  iç yolculuklar. Bu nedenle  yorumlanması zor bir kadın. İçe ve dışa konuşmasını tartmak, dengelemek ve nakletmek oyunculuk becerisi istiyor. İbsen “Hedda’yı anlamak için Norveçi anlamak lazım” demiş. Norveç’e gittiğimde Grieg’in o coğrafyaya nasıl uygun olduğunu anlamıştım. Kuzeyin böyle bir buğusu var. Coşkusu ise bambaşka.  İşte o “Kuzey”,  Şebnem Köstem’in oyunculuğunda ortaya çıkıyor ama aynı zamanda da bugüne dokunuyor. Susan Faludi 2001 yılında  “Çağımızın seyircisinin Hedda’yı hem yaşadığı dönemin hem de zamanının ötesinde bir karakter olarak gördüğünü” söylemiş ki Şebnem Köstem’i seyretse haklı çıktığını anlardı. Şebnem Köstem’in soluk benizli sarı saçlı kuzeyli kadınını “giyinmesi” ; sadece kelimelerle değil bedeninin dili ile anlattıkları, mimikleri, jestleri oyunculuk dersi gibi sanki.

Ertuğrul Postoğlu’nun  Jorgen’i büyük bir beceriyle yorumlanmış bir oyunculuk başarısı. Jorgen karakteri üzerine pek çok şey söylenmiş. Onun saf ve hatta aptal olduğunu söyleyenler çıkmış. Ama Postoğlu, dengede duran bir yorumla uçlara gitmeden sempatik, samimi bir oyunculukla  seyirciye Jorgen’i başarıyla anlatıyor.  

Eraslan Sağlam’ın sırat köprüsündeki oyunculuğu çok “ince”. Bugünün “teklifsiz” ve “kuralsız”  cemiyet hayatının her renge boyanır tiplerinden birini oynuyor. Beden dili, bakışları gizli saldırganlığını saklıyor. “Her dönemin adamı” tipi yerinde.  “Efemine” hâli bile bir oyun, karakterine giydirdiği bir maske. Hedda ile olan sahnelerde Hedda’nın içinde bulunduğu dünyanın çok doğru anlaşılmasında onun oyunculuğunun katkısı çok. 

Alev Oraloğlu’nun şefkatli hala rolündeki yumuşak ve sıcak oyunculuğu Hedda’nın yarattığı atmosferi dengeliyor sanki.  

Elçin Atamgüç’ün, Hedda, Jorgen ve hala ile ilişkilerini çok iyi anlatan tonlaması, beden kullanımı ve bakışları ile ayrıntılı oyunculuğu çok başarılı. Miss Tesman ve Berta’dan yansıyan duygusallığın Hedda’nın hırçın kişiliği  karşısındaki dengeleyiciliği; karakterlere yüklenen duyguların oyun bütünlüğünde yarattığı atmosferi oluşturmada her iki oyuncunun başarısı büyük. 

Meriç Benlioğlu özellikle yüksek seslere çıkan sinirlilik hallerinde karakterin iç dünyasındaki çaresizliği çok iyi yansıtıyor. Buğulu ses tonu ve saçları karaktere sanki bir başka hava katmış.   Lovborg’a gösterdiği bağlılıktan yansıyan  “başkasına gösterilen özenin aslında kendini koruma” anlamına gelebileceğini çok iyi anlatan bir oyunculuk sergiliyor.  

Mert Tanık’a gelince. Metni okuduğumda Lovborg’un biraz maceracı ve  derbeder bir tip olduğunu düşünmüştüm. Sahnede Hedda’yla karşılaşmasında ise pişman bir âşık gördüm ki bunun yönetmenden kaynaklandığını sanıyorum. Oysa eseri ile ilgili konuşurken “arogan” kişiliği ortaya çıkıyor. Jorgen’e “profesörlük senin olsun” derken de gerçekten umursamaz ama biraz da “küstah” bir karakter var karşımızda. Hedda ile piano başındaki sahnelerde fazla duygusal, kaptırmış gibi. Bana göre ise “oyun” oynuyor. Zira geçmişte yarım kalmış bir hesabı var Hedda ile. Onu o hâle getiren de Hedda zaten. Metne göre rehabilitasyon döneminde.  Mert Tanık’ın yorumuna bakan seyirci eline silah verilen Lovborg’un kendini öldüreceğini düşünür. Oysa Lovborg bir randevu evinde çıkan kavgada öldürülüyor ki bu “o” na uygun.  Bu haliyle Hedda’nın onunla seneler sonra “oynaması”nı anlayabiliyorum ama  Lovborg’un bu kadar alttan almasını gereksiz buluyorum. Dengesini kaybetmiş, hayata boşvermiş,  ayakta ölü bir adamı oynamasını bekliyordum. İkinci seyredişimde galiba biraz fark vardı ilk seyrettiğimden.  Ben Mert Tanık’ın oyunculuğuna çok güveniyorum, beğeniyorum; yorumladığı karakteri çok iyi oynadığını ama yorumu açısından yönetmenle aynı  fikirde olmadığımı söylüyorum. Zira yönetmenin kararlılığını, Mert Tanık’ın ise çok başarılı bulduğum ve kendisinden isteneni verebilecek oyunculuk yeteneğini tanıdığımı sanıyorum.

Çeviri, Dekor, Kostüm, Işık, Müzik
Çevirinin akıcı olduğunu söyleyebilirim. Tercüme kısa cümleler hızlı akan diyaloglar, birleştirilmiş repliklerden oluşuyor. Bazı repliklerdeki ufak oynamalar ise ana metni bozmuyor. Emre Koyuncuoğlu ve Başak Erzi  tercümesi, İbsen’i metinsel ağırlığından kurtararak, mizansenin de yardımıyla hafifleterek seyri son derece keyifli bir oyunun yaratılmasında önemli bir rol oynuyor.

Dönerken çıkarttığı gıcırtı dışında “üçgen” platform ile tasarlanmış dekor tasarımı(Gamze Kuş) “üçgen” ilişkileri de yansıtan bir anlayışı esas almış ve çok başarılı. Seyirciye doğru dönen yüzün şekli veya çıkış olup olmamasında da bir anlam var. Platformun Hedda’nın bir yanlış girişi dışında nasıl doğru ve sahne arkasının nasıl dikkatle kullanıldığını görüyorsunuz. Platformun duruş şekli bazen seyirciye yönelik bir ok(itham)haline; bazen “çıkış” olarak sahneden seyirciye doğru çıkmak ve onların arasında kaybolmak anlamına geliyor. Ama öte yandan bu “dönme dolap” da aynı zamanda. Metinde anlatılan dekorda Hedda’nın general babasının resmi önemli bir yer işgal eder, oyunda vurgulanmamış.  Eksik bir şeye neden olduğunu sanmıyorum. Sahnede gerçek çim ve toprak, “gerçekliği” hissettiren sağlam bir metafor olmuş.

Oyunun özel müziğinin bestecisi ve müzik tasarımcısı Çiğdem Borucu Erdoğan’ı kutlarım. Özellikle sahne geçişlerinde son replik, pianodan gelen müzik sesi ile notalara dönüşüyor ve notalarla taşınıp bir sonraki sahnede replik oluyor. İşte o anlarda sahne karakterleri sisli bir atmosfer içinde dolaşıyor müziğin nağmesi ile.

Cem Yılmazer’in ışık tasarımı oyunun ruhunu ve atmosferini yaratıyor . Işık tasarımı, müziğin, dekorun, kostümün dilini kullanmış onların anlam kazanmasına çok yardımcı olmuş.  Bir hatırlatma yapmak isterim:  Ön sıradakiler için sofitadan gelen ışık göze vurduğundan körleşmeye neden olmakta ve de o sıralardaki işitme engelliler için zaten çok yukarda olan  sahne üstündeki metni okumayı güçleştirmekte.  İşitme engeli olanlar yerlerini seçerken bu hususa dikkat etsinler.

Oyunun kostümleri ile ilgili bir not yok. Ama benim de kostümler hakkında bir itirazım yok.

Oyunda dramaturginin varlığını hissettim. Keşke dramaturg(Dilek Tekintaş) da bir şeyler yazsaydı dergiye. Metinde vurgulanan dönem algısı bugünkü karşılıklarını bulmuş.

Teşekkür
Rejisiyle unutulmaz  bir Hedda Gabler yaratan Emre Koyuncuoğlu  ve arkadaşlarına  teşekkür borçluyuz. Türk Tiyatrosu’nda var olduğuna her zaman inandığım bu seviyenin tertemiz ortaya çıkarılmış olması da bir tiyatro sever olarak gurur veriyor bana. Bu sahnelemenin Türkiye’de değer kazanması için Globe’da oynanması lâzım herhalde. Yıllardır ülkemize getirilen tiyatro gurupları gibi Hedda Gabler de bir davet alabilir, yurt dışında bir festivale katılabilir ve üst yazıyla oynayabilir ve de hakkı olan alkışı alır.

Oyunun seyirciye dokunması, okuması ile çoğalacak. Emre Koyuncuoğlu’nun rejisiyle Hedda Gabler’de “fark ettikçe” çoğalan bir keyif gizli.

Melih Anık

HENRIK IBSEN’İN MODERNİZMİ - Erinç ÖZDEMİR-Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 49, 1 (2009) 119-143
İbsen ve Çehov Tiyatrosunda Komik ve Trajik - Türkan OLCAY-  Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 23:2007 • ISSN: 1300-1523
SYDNEY THEATRE COMPANY Hedda Gabler by Henrik Ibsen Adapted for the Sydney Theatre Company by Andrew Upton Teacher's Resource Kit written and compiled by Jeffrey Dawson August 2004

Not:
Oyun dergisinde “Judge Brack” yazılmış. Brack’ın adı “Judge” gibi anlaşılıyor. Yargıçlık(hukuk müşavirliği) Brack’ın işi. Oyunda da “Yargıç Brack” olarak hitap ediliyor zaten.

Not: Yazı Milliyet Blog'da yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme