8 Kasım 2012 Perşembe

Meddah Mehmet Esen


Mehmet Esen’in çağrısı ile benim niyetlenmem aynı güne rastladı. Gittim Meddah’ı seyrettim. Mehmet Esen salon girişinde karşıladı seyircilerini. Oyun arasında da yanımızdaydı. Oyun sonunda misafirlerini yolcu eden bir ev sahibi gibi bizi uğurladı.  

Mehmet Esen’in sahneye çıktığı Lush Otel, geçmişte, bizi  kabare ile tanıştıran Devekuşu’nun bulunduğu cadde üzerinde ve ona çok da yakın. Şimdi o salona ne oldu acaba? Ben Haldun Taner’i salon girişinde gördüğüm günleri özlemle hatırlıyorum. Sanki onu orada görünce tiyatronun sahipsiz olmadığını hissederdim.

Haldun Taner’in gözlem gücü müthişti. Bu oyuncu seçimlerinden belliydi. Onun gözlem gücünün örnekleri yazılarında hâlâ “capcanlı” duruyor. Onun oyunları arasında kabare tiyatrosunun en başarılı örnekleri var. O oyunlar özel bir oyunculuğu ortaya çıkardı. Zeki Alasya, Metin Akpınar o tür oyunculuğun en başarılı örnekleri. O tiyatrodan çıkmış olan Kemal Sunal ise sinemada farklı bir oyunculuğun en başarılı oyuncusu ve Türk halkının sevgilisi. Onun başarısında da Sadık Şendil gibi bir yazardan söz etmeden geçmek olmaz. Haldun Taner’in öğrencisi olan Ferhan Şensoy’u  öğretmen Haldun Taner’in yazarlık ışığını taşıyan bir devamı olarak saymamak mümkün mü? 

Ülkemizde bir İsmail Dümbüllü gerçeği var. Bence diğerlerinden hiç de geri kalmayan belki de diğerlerine ilham vermiş bir başka “okul”. Onun izinde Münir Özkul’u hatırlarız hemen. İşte Mehmet Esen, Münir Özkul Okulu’nun tiyatromuza armağanlarından biri.  Ama onu Münir Özkul’a götüren Haldun Taner’i  ve de Esen’in “ustam” dediği Erkan Yücel’i de unutmamak kaydıyla.

Mehmet Esen, meddah geleneğinin ‘Usta’larından biri. Bugün sahnede, filmlerde milyonları “sürükleyenlerin” bir zamanlar yolcusu olduğu treninin lokomotifi. Esen, meddah geleneğinden gelme mütevazı bir hayatın aktörü iken onun lokomotifi olduğu katarın yolcuları “stand-up”çı olarak çok renkli hayatların “yıldız”ları oldu. Onlar “cemiyet” hayatımızın gözlerini boyarken, Mehmet Esen, “sahne-i temaşa”nın “”şayan-i temaşa”sı olarak  “temaşakâr”ına tevazu’ ve tek kişilik gösteri “dersi” veriyor. Meddah denince “o” kelimeler sarıyor hayâlimizi.  Kelimelerin yerlerine yenilerini koyarken “meddah”ı da yenilemeye çalışmışız. Şimdi Meddah’ın önüne “çağdaş” ı koymak âdet oldu. Mehmet Esen’in gösterisi de “Meddah 2012” adıyla tanıtılıyor. Yani “yeni” bir meddah var. Böylelikle belki de farkında olmadan meddah’ı tarihin tozlu sayfalarına itmişiz, eskitmişiz, diğer geleneklerle birlikte. Çağdışı olan, meddah olur mu? Meddah, içinde çağı taşıyan bir oyuncu. Belki de o mel’un “çağdaş”lık yüzünden meddahın sahnesi de zamâneleşmiş, bir “vur-kaç”cı, kısa küçük “vuruş”larla çakıp çakıp kaçan bir zamâne olmuş. Hızla tüketen ve hızla doldurulması gereken uçağa yakıt taşımak zorunda kalan biri. Yapmazsa seyircisini elinden kaçıracağını bilen bir şaka bombardımancısı. Oysa meddahlık, sürükleyen bir hikâye içinde salt güldürmeyi değil meraklandırmayı, şaşırtmayı, hayâl ve hayret ettirmeyi, korkutmayı velhasıl insanlığın gereği olan tüm duyguları yaşatmayı amaçlayan ve insanı sadece “gülen hayvan” olarak görmeyen bir tür. Lâyıkıyla yapıldığında “stand-up”a “beş basacak” bir gösteri ve çağa ait.

Metin And, “Geleneksel Türk Tiyatrosu” isimli kitabında( Bilgi Yayınevi) meddahlığı “Söyleşmeli, taklitli, kişileştirmeli kesimleri olan dramatik bir tür” olarak tanımlıyor. “Efsane,  destan, dinsel konulardan beslenen” meddah, “zengin bir hikâye dağarcığı” ile “çeşitli havaları” “mizahî bir bakış açısıyla  yansıtırken”  “benzetmeci, gerçekçi, yanılsamacı tiyatroyu zorlar” diyor. Metin And’ın kelimeleriyle “Meddah seyircide coşkunluk, üzüntü, merak, acıma duyguları yaratır, kişileriyle seyirci arasında bir duygudaşlık bağı, bir özdeşleşme ilintisi kurabilir….. Seyirci hikâyeye kendini öyle kaptırır ki namaz vaktini unutur; coşkunluğa kapılıp bir başkasının üstüne yürür. İran’da “nakkal” denilen hikâye anlatıcılarına, sevdiği masal kahramanının ölmesini istemeyenlerin para, inek, koyun armağan ettiği çok görülmüştür.” Meddah hikâyelerine  “kıssa, hadîs, siyer, ahbâr, hurâfe, üstûre, esâtîr, rivâye, râvî-i kıssa, mesel, makaame” gibi çeşitli isimler verilmiş. “İnsan ,şive, hayvan, doğa olayları sesleri  taklitleri yapan meddahın iki aracı varmış eskiden, mendil ve sopa. Onunla tüfek, eşarp yaparmış. Bir rivayete göre de kusur yapan meddahın mendille boğazının sıkılacağı sopa ile de dövüleceği rivayet edilmiş.”

Mehmet Esen meddahlığı lâyıkıyla yapabilen oyuncuların başında gelen bir oyuncu. Ama  o seyirci nereye gitti, kimlerin peşine takıldı? “Kerim Afşar..?” “ Yıldırım Önal…?” hatta “Rutkay Aziz…?” derken seyircinin boşluğa baktığını fark ettiğinde “Büyük bir sanatçı…” diyerek onları hatırlatmanın bir şey ifade etmediğini gören meddahın seyircinin algısına uyan “hani şu tv dizisinin kahramanı” diye hatırlattığında “jetonu düşen” seyircinin karşısında düştüğü durum evlâdına bir lokma daha yedirmek için çırpınan anneye benziyor. Bu kadar zengin olan meddah tiyatrosunun luna parkta puan toplamak için elindeki lastik çekici kafalara vurarak hayatını sürdürmesi de güç. Bu “yeni” seyirci”ye bu “yeni” meddah mı desem!

Mehmet Esen’in programı içinde verdiği tadımlık örneğe bakarak geçmişte oynadığı  Erol Toy’un elinden çıkmış “Düş ve Gerçek” gibi 22 ayrı kompozisyonlu metinlere ihtiyaç var diye düşündüm. (İhsan Oktay Anar’ın romanları iyi bir kaynak ve örnek olabilir.) Şimdi tv’lerde “rating” rekoru kıran diziler(Leyla ile Mecnun) aslında geleneksel tiyatronun “absurd” ile kaynaşmasından oluşuyor. “Meddah Mehmet”, hayatını  hikâye ederken seyirciyi peşinde sürüklüyor; onu elinde(n) tutuyor kâh çekerek kâh iterek seyirciyi de oynatıyor. O  anlarda görülüyor ki Mehmet Esen, içinde orkestra taşıyan bir “maestro”, seyircinin nefesini duyan, nabzını tutan  bir “doktor”, bakışlarıyla salonu bir anda çözen bir radar. Salonu dolduran seyirci, onunla birlikte geçirdiği iki saatten mutlu ayrılıyor. Biz o gece Devekuşu Kabare’den girip, Arena, Club12, AST, Anadolu, Almanya, 12 Eylül’den geçerek son 50 yılı hatırladık, kahkahalarla.. Bir de baktık ki içimizde sıcacık bir burukluk, dilimizde “korkmirem”.  Ama bu gösteri Mehmet Esen’in yeteneklerinin çok çok altında. Onun için bu yaptığı  “çocuk oyuncağı”. Maçta ter atmadan gol atan bir oyuncu kadar rahat. Gırtlağını temizlerken alkış alan tenor gibi her yaptığı ilgi uyandırıyor.  Kendisini zorlayacak seyirciyi “yeni”den o yaratmak zorunda. Meddahlığın en zor tarafı da bu zaten.

Metin And, “III. Selim’in sır kâtibinin yazdığı ve Topkapı Sarayı arşivinde bulunan bir yazmada sık sık Meddah Sadık Efendi’nin ’menkabe nakl eylediği’ geçmektedir. II.Mahmud çağında en tanınmış meddahlardan Hasan’ın yeniçeri ocağının kaldırıldığı sıralarda yeniçerileri savunduğu için ölüme gidecekken saraydan bir iki kişinin araya girmesiyle kurtulduğunu fakat bir daha meddahlık etmediğini” yazmış.

Bizim “ölümlerden dönen” ama inatla yolundan dönmeyen “meddah”ımızdan hâlâ umudum var. Zira bizde “menkabe” bol, yeter ki seyretmesini bilen “Selim”ler olsun. Sultanı meddah ile yan yana getirip anlatan “tarih”i  de kimse unutmasın. Gidin Mehmet Esen’i seyredin. Seyredin ki meddah çok yaşasın!

Melih Anık

Not:
1.Sahne-i temaşa: Tiyatro sahnesi
Şayan-i temaşa: Görülmeye değer.
Temaşakâr: Seyirci.
2. Çağdaş olanakları kullanma bu tür sanatlarda bazen dezavantaj. Zira internette izlediği birkaç sahne bahane arayan seyirciye nasılsa gördüm doymuşluğu veriyor.   O nedenle ya oyundan video yayımlanmasın ya da “videolaşan”, sahnede oynanmasın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme