1 Kasım 2012 Perşembe

OYUN (Beckett), Şahika Tekand ve “Yüksek Sanat”

Oyunu seyretmeden önce bulamadığım eleştiriler oyundan sonra yağmur gibi düştü önüme. Eleştiri kadar röportaj da var. Ayrıca tv programı, söyleşisi.  Bir oyuna gösterilen ve beni sevindiren bu ilgiyi nasıl açıklasam bilmiyorum.

Beckett ve Şahika Tekand birbirinden zor iki tiyatro insanı. Onları anladığımızı göstermemiz bizi onların düzeyine getirir mi? Doğrusu ben eleştirilerde öyle bir “ulaşma” havası sezdim. Sanki Tekand’ı değil herkes kendisini anlatıyor. Şahika Tekand’ı beğenme olgusu arkasında belli belirsiz bir “ayrışma” da var. Bu yazım bir anlama ve birleştirme çabasıdır. Yoksa ne Beckett ne de Şahika Tekand ile yarışma niyetim yok. Hakkındaki yazılan yazılara bakarak çok beğenilen bir oyun üzerine ben de beğenilerimi öne çıkaran bir yazı yazmayı istemedim. Her ne kadar Şahika Tekand “Benim kömür işçisinden, entelektüele kadar her sınıftan seyircim var” diyorsa da oyundan çıkanların hangi sınıftan olduklarını; “sistemini yurt dışına göre kuran Şahika Tekand’a festivale gelmiş “misafir” tiyatro muamelesi yapılıp yapılmadığı üzerine düşündüm.


Oyunu seyretmeye giderken yolda üniversite yıllarımdan bir arkadaşım ile karşılaştım. Geçmişte birlikte tiyatro yaptığımız, saatlerce tiyatro tartıştığımız ama tiyatrodan uzaklaşmış olan bir arkadaşımdı. “Şahika Tekand’ın Oyun’unu seyretmeye gidiyorum” dedim bana “Gene sahneyi ışıkla bölmüştür, insanları da kutulara koymuştur” dedi. “Herhalde afişi veya tv programını gördün“ dedim. “Çok uzun bir süredir tiyatro ile ilgilenmiyorum, bahsettiğin ne afişi gördüm ne de tiyatro ile ilgili  yazı okuyorum ve program seyrediyorum” dedi. Doğrusu biraz bozuldum, beni de okumadığı ortaya çıktı ama yazdığımdan haberi yok herhalde. Bilse  beni okumaz mı, okur. Ben ki “yüksek(?) eleştiri” yapıyorum(!)

 Bu “yüksek” lafı bana Şahika Tekand’dan geçti. Kendisiyle yapılan bir söyleşide (“Oylum Talu'yla Burası Haftasonu”  HaberTürk 5 Şubat 2012 10:06:37 ) Tekand, yaptığının “yüksek sanat” olduğunu söyledi. “25 yılda iyi, vefalı seyirci yetiştirdim” dedi. Hoşuma gitti gitmesine de ne demek istediğini inanın şu anda bile anlamış değilim. Ama şunu anladım ki tiyatro “orta, alçak” vb şekilde sınıflandırılabilir ve de “özel” seyirci olunabilir. Ve insanın kendi yaptığı işi  puanlaması normaldir. “Yüksek” ifadesi “beni anlayanlar yani benim hizama yaklaşanlar ki onları ben yetiştirdim” iması gibi yansıdığı için  üzerine hepimizin kafa yorması gerekir diye düşündüm. Oyun da sanırım bir “yüksek sanat” örneği idi. Yazarak anlamaya çalışacağım. Bu arada benim de “özel” olup olmadığım ortaya çıkacak. Bu yazıya siz öyle bakın.

Oyun’daki şahane bir zamanlama ile ortaya çıkan şahane bir oyunculuk ile sarsıldım. Repliklerden yaratılan bestenin müzikal tınısı bana mükemmel geldi. Işıkta ulaşılan fevkalâde zamanlamaya hayran kaldım. Sahnedeki estetik güzelliğin yansımalarına, insan teninin ve kostümlerdeki seçilen renklerdeki belli belirsiz farkların, ışık altında nasıl bir ustalıkla değiştiğine şaşırdım. (Ben de fena değilim hani!) Ama tüm bu gördüklerim kendimi “yüksek ve özel” görmeme neden olabilir mi?       

Ben dünyada söylenmemiş sözün olmadığına inanırım. Bir melodik dizi bir yerlerde bir zaman mutlaka kullanılmıştır. Beğenmemiz, hayran kalmamızda daha öncekini duymamış, görmemiş olmamızın rolü büyüktür. Yani bilginiz ve görgünüz arttıkça alacağınız zevk de değişir(azalır). Bu nedenle önünüze gelenlere bu anlamda bir kolaj olarak bakmaya başlarsınız. Asıl hüner, bu kolajın yapılırken ortaya nasıl bir özgünlüğün çıktığıdır ve içinde nasıl bir özgürlük olduğudur.

Oyun’u seyretmeden önce yaptığım araştırma sırasında Beckett’in son oyununa ait bir video seyrettim.(http://www.youtube.com/watch?v=1ohAssRQsjM ) Beckett son oyununun USA’da bir  TV kanalı için hazırlanan versiyonu üzerinde çalışmasını anlatıyordu. Ekranın bölünmesi ve sadece kafaların görünmesi orada da vardı. Aynı videoda, Prof.Gontarski, “Bir sahne oyununun video yapımı haline getirilmesi”nden bahsediyordu. İşte o günlerde önüme tesadüfen çıkan bir Madonna videosunda (http://www.youtube.com/watch?v=GS6FCoq349o) Sahnede (2x3) 6 adet kutu vardı ve bu kutuların içinde ekip müzik eşliğinde dans ediyordu. Bu da günümüzün müzik âleminde  dünya yıldızlarından birinin görselliği kullanış biçimine güzel bir örnekti. Hiçbir şekilde ve kesinlikle  Oyun’un bu sahnelerden esinlenmiş olduğunu söylemiyorum. Ama görsellik, dünyayı biçimlendiriyor, algıyı belirliyor, dünyalar iç içe geçiyor. Yaratıcılığınız dünyanın farkına vardıkça gelişiyor, iyi yazabilmek için çok okumak gerektiği gibi.  Bu, bilmeden hepimizi etkileşim alanı içine alıyor. Şahika Tekand’ın tiyatrosu da bu uluslararası dünyanın dışında kalamazdı elbette. Aslında imgelemin kısırlaştığını, görsel olarak tek tipe doğru yol almakta olduğumuzu düşünüyorum. Bu, tiyatronun geleceği üzerine ip uçlarını barındırmakta. Seyirci açısından olayı değerlendirdiğinizde ise onları bildiğinizde nasıl bir algıya varacağınızı düşündürtmek için bu noktayı belirtiyorum.


Sahneleme iki boyutlu. Tekand da şimdiki zamanda geçiyor diyor.Beckett’in metninde “şimdi”nin yanında geçmiş de var.  Bunun ne demek olduğunu Beckett’in videosunu seyrettiğimde anladım. “Ses”te yapılan amaçlı bozulma ve özellikle “death mask” (ölü yüzü görüntüsü) ile  Beckett “geçmiş”i anlatmaya çalışmış. Anlatamamışsam şu resme ve de yukardaki videoya bir bakın.


Şahika Tekand’ın Oyun’unda salona girdiğinizde size doğru yönlendirilmiş olan spotlar nedeniyle sahneyi göremiyorsunuz. Bu Beckett’in “sorgucu”sunu hatırlatıyor ve salona giren seyirciyi tedirgin ediyor.  Ama ellerinizi ışığa  siper edip sahneye baktığınızda sahnenin ve oyuncuların  hazır olduğunu görüyorsunuz. (“ Perde açılınca nerdeyse tümü karanlık bir sahne görülür. Küpler belli belirsiz seçilmektedir. Sesler tondan yoksundur,yüzler duygusuzdur”Beckett-Oyun metninden) Şahika Tekand, Beckett’den farklı olarak seyirciyi aydınlatarak sahneyi belirsiz hale getirmiş. Bu durumda oyuncular karanlıkta siz aydınlıkta iken onlar(birileri) sizi (dik)izliyor. Yani aslında oyun, seyirci salona girdiğinde başlamış oluyor. Benim algım odur ki seyirci üzerindeki ışıklar kararıp sahne aydınlandığında sahne, salonun bir yansıması olur ve seyirci sahneye çıkmıştır. Bu mükemmel bir düşüncedir ancak sahne salonun devamı gibi tasarlanmamıştır. Seyirci koltuklarda oturmaktadır ama sahnedekiler kutular içindedir. (Koltuklar kapalı “kutu” olmuş ki bu da anlamlı.)  Dekor yanlardan kopuk sahnenin ortasında durmaktadır. Oysa ki sahnenin yanları yuvarlanarak salon ile birleşse bir devamlılık sağlanırdı. (Meselâ bu benim Prag’da seyrettiğim Don Giovanni operasında kullanılan bir trüktür. Sahne salondaki locaların devamı ile  tamamlanmış, oyunun hem bir tiyatroda hem de o tiyatroda sahnelenmiş olmasına bir gönderme yapılmıştır.) Şunu belirtmem gerekir ki seyirciye yönelik “sorgucu” izi oyun sahneye dönünce ortadan kalkıyor  sahnede söylenenler monologlara dönüşüyor.

 Dikkat ediyorum -ben de aynı söyleme katılıyorum- hepimiz Şahika Tekand’ın Oyun’u diyoruz, Beckett’in değil “Şahika Tekand’ın oyunu”. Oysa Beckett oyununda bazı ipuçlarını vermiş,  Şahika Tekand da oyununda Beckett’in metnindeki tariflere uymuş, ışık oyunları, oyunun hızlanarak tekrarı vb gibi.  Ama farklar da var. Beckett ışığın tek bir spottan gelmesini istemiş, “üç karakter aynı anda aydınlatılacaksa bu spotlar üçe ayrılan tek spot etkisi vermelidir” demiş. Zira Beckett, üç karakterin biri tarafından sorgulandığını ima etmiş.  Şahika Tekand’ın oyununda bu algı açık değil. Ayşegül Yüksel’in yazısının başlığı da “Hücrelere Sıkışmış Monologlar”dır. Beckett ve Tekand arasındaki en temel fark da budur. Yani Beckett’de bir sorgucu, üç kişiyi sorgulamaktadır ya da üç kişi “birine” anlatmaktadır.  Bu bağı ortadan kaldırdığınızda oyun temelinden koparılmış olmakta, içerik bulanıklaşmakta ve Oyun, görsel nitelikleri ile öne çıkan bir estetik biçem haline gelmektedir. Zira “sorgucu”nun kimliği, kişiye göre farklılaşan ama oyunu derinleştiren bir boyut katmaktadır oyuna.(Bknz. Haluk Yüce-“Bir Beckett oynamak”)  Tekand’ın yorumunda ise üç rolün kendi kendilerine konuşması(monolog)  öne çıkmaktadır.  Tekand, üç küp içindeki üç kafayı, beşerli üç sıra haline getirmiş, her bir karakteri beş kat çoğaltırken aslında beşe bölmüştür. Bu “çoğalarak bölünme” mi yoksa “bölünerek çoğalma” mı belirgin değildir ama  Beckett’in metnindeki yoğunluğu ortadan kaldırmaktadır. Tekand aynı yöntemi metne de uygulamış ve sekiz sayfalık metni yüz dört sayfaya çıkarmış bu da aynı metnin “üç aşağı beş yukarı” tekrarıyla oluşturulmuştur. Yani “biri beş yaparken” oyun daha zenginleşmemiş aksine tekrarlar anlamı zayıflatmış. Kanımca “çoğalma ve bölünme” kelimelerinin kullanımındaki dikkat ile oyunun ufku farklı olurdu.  Dikkatli(eğitilmiş?) seyirci bir süre sonra aynı adamın ve kadınların beşe bölündüğünü(beş kat çoğaldığını) fark eder. Erkeklerden birinin “Ben o kadar… göründüğüm kadar mıyım?” repliği ile metnin tekrar edileceğini ise neden sonra anlar. Sahnedeki   Şahika Tekand’ın Oyun’udur. Şahika Tekand Oyun’u kendi oyunu yapmak için “imzası” haline gelen trüklerle donatmıştır. Prof.Dr. Ayşegül Yüksel eleştirisinde “Şahika Tekand, Beckett'in 'Oyun'unu sahnelerken de, benzer bir işlem gerçekleştiriyor” derken Tekand’ın  2002 yılında yaptığı Kral Oidipus öyküsünü hatırlatır ve “'küp'/ 'kutu' uzamlarda yer alan, sahnelemeye 'ışık yönetimi'nin egemen olduğu bu çalışma”nın benzerinin gerçekleştirildiğini anlatır.  10 Adımda Unutmak isimli oyununa ait görüntüler de bu düşünceyi doğrular. (http://www.youtube.com/watch?v=mXVv-rHmjhQ ) Bu noktada şu akla gelir: Özgünlük adına yapılanlar özgürlüğü kısıtlar mı? Ben Şahika Tekand tiyatrosunda böyle bir risk görüyorum. Şahika Tekand âdeta kendi imzası haline gelen bir takım trükleri her oyununda kullanıyor ve oyuna kendi elbisesini giydirmekte ısrarcı. Bu aynı elbiseyi herkese giydirmek gibi bir şey değil mi? Yani Şahika Tekand oyunun yazarını “Tekand” rengine boyuyor.  Şahika Tekand, repertuvarının, tek giysinin herkes tarafından giyildiği bir defile olmasını ister mi? Bu noktada biçim ve biçem içeriğin önüne geçiyor ve muhtemelen yönetmenin başka arayışlarını yani özgürlüğünü de engelliyor. Ondan akılda kalan “ışık ve ses gösterisi” oluyor.

Oyun’un oyuncuları Aslı Aybars, Pelin Budak, Seda Fettahoğlu, Yeliz Gerçek, Nurdan Kalınağa, Aslıhan Kandemir, Buket Kubilay, Özge Özder, Özgür Tanık, Esin Umulu, Ali Mert Yavuzcan, Ozan Gözel, Ali Gökmen Altuğ, Çağlar Yiğitoğulları, Mehmet Okuroğlu ve de bu oyundaki rolleri en az sahnedekiler kadar büyük olan ışıkçılar Selen Kartay ve Burçak Çöllü’nün performansları şapka çıkarılacak, ayaklarda dakikalarca alkışlanacak  kadar büyük. Yöntemin (ve de Beckett’in notu) gereği öyle olması gerekiyor idiyse bile  “mekanik oyunculuğun” duyguyla yoğrulmasını  tercih ederdim. Zira oyuncuyu beş kez çoğaltınca(bölünce mi demeliyim?) zaten beş ayrı yorum ortaya çıkıyor ama bu çoğalma oyunu “büyütmüyor”.  Hız ve “çoğaltılmış” mekanikleşme, repliklerdeki zamanın yok olmasına da neden oluyor.(“Onsuz yaşayamayacağımı söyledim” ve “Yaşayabileceğime inanmıyorum”)

Uygulamasını çok başarılı bulduğum ama doğrusunu isterseniz dışarıya yansıyan haliyle ve hızıyla tek seyredişte içindeki “matematiğin” kavranması oldukça zor olan ışık düzeninin(Şahika Tekand) algılanması, “özel” olsun olmasın her seyirci için zor. Sonuçta yansıyan “ışık oyunları”dır ki bu eminim ki repliklerle bağlantısı akılcı olarak kurulmuş olmasına rağmen  ortaya çıkanın sadece  “oyun” kısmı algılanmaktadır. Şahika Tekand’ın “oyun” titizliği ve amacı düşünüldüğü zaman bu da bir özgünlük olarak alınabilir. Ama “Oyun” sadece bir “oyun” mudur? (Bknz: Haluk Yüce “Bir Beckett Oynamak”)

Dekor Tasarımı (Esat Tekand) ve renkler oyunun amacına uygun.

Kostüm Tasarımı’ndaki(Ayşen Aktengiz) renk nüansları, modellerde bir olmayan birlik ve küçük ayrıntılarda gizlenmiş farkların uyumu mükemmel.

Oyunu Levent Mollamustafaoğlu çevirmiş. Değeri sahneden anlaşılmayan  titiz bir söylemi var çevirinin.   

Tüm ekibin performansı bu düzeyde olmasa Oyun, bu kadar sevilmez, beğenilmezdi. (Yönetmen ne yaparsa yapsın) Yönetmeninin adını yücelten de ekibin performansı. Oyunu oluşturan tüm ögeler ince ve rafine. Şahika Tekand da buna “yüksek” diyor belki de.  Bence olması gereken.

Şahika Tekand yaptıkları ile Türk Tiyatrosu’nun iftihar ettiği bir tiyatrocudur bunda hiç kuşku yok.  NTV’deki Gece Gündüz’de ( NTV 23 Ekim 2012- 18:36:47)Yekta Kopan, elleriyle kurduğu teraziyi, bir kefesine “Dünya tiyatrosunun,dünya düşüncesinin önemli isimlerinden biri” Samuel Beckett’i diğer kefesine de “yenilikçi, özgür, çağdaş, dinamik ve atılgan” Şahika Tekand’ı alarak  dengelemiyor mu?  Abartıyı fark ettiğinizde her şey yerine oturur ama Şahika Tekand gerçekten de  Türk Tiyatrosu’nun “ışıklı” yüzüdür. Oyun’u hayranlıkla seyrettim ama ben bile metni bilmesem hikâyeyi  anlamazdım. Hadi BİZ yani “yüksek sanatı” anlayanlar(?) övgülerimizi alkışlarımızı verdik ve birbirimize bakarak rahatladık da “bu ne la!” deyip salonu terk edene de “alçak” muamelesi yapmış olmuyor muyuz? Haklısınız herkes her şeyi anlamaz, anlayamaz da  seyircinin en azından  insanın beşe bölündüğünü anlamasını isterim. Seyircinin kadınlardan birinin çantasında aradığı usturanın oyundaki yerini anlaması ise inanılmaz olurdu. Bu arada Beckett  seyirciye “ulaşsın” desem çok mu olur? Oyun’un hikâyesini metni okumadan anlayan kaç kişi çıkar acaba? Bu ancak “anlatmayı” amaç olarak koymakla başarılabilir. Ben bu kadar düşünen, çalışan, yaratan bir tiyatrocudan  sıradan seyirciyi düşünmesini beklesem ayıp mı olur, bana kızar mı?  Kızar diye yazmayayım mı? Bu ona kötülük olmaz mı? Kendini aşmanın yolu sıradan bir seyirciyi bile “duymak”  değil midir? Bakın çıraklar hocalarına ödül veriyor biz Şahika Tekand’ın karşısında “kulağı geçen boynuz”luk yapsak  bizi anlar mı? Yoksa Şahika Tekand oyunları onun “yetiştirdiği” “iyi, vefalı seyirciler” için midir? Şahika Tekand “eğitime devam ediyor hâlâ” diyerek köşeme mi çekilmeliyim? “Eğitim” bitene kadar ısrarla seyretmeye devam mı etmeli? Şahika Tekand aldığı bu kadar övgünün yanında “çatlak bir sese” de tahammül eder herhalde. Etmezse “alçak, n’olacak” demesine kim karışır? 

Melih Anık


Not:
1.Şehir Tiyatroları internet sayfasında Oyun için şu yazılmış:
Beckett'in sahne ve radyo için yazdığı oyunlardan derlenen "Oyun", özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra meydana gelen değişimler, yeni toplumsal yapılanmalar sonucunda, bireyin duyduğu yalnızlık ve çaresizliği yansıtıyor. Oyun, günümüz insanın değişmeyen ve günden güne çoğalan çelişkilerini, yaşamın artan yükünü kaldıramayışlarını yalın ve çarpıcı bir üslupla sahneye taşıyor.”
Aylar önce bir oyuncu ile sohbetimde Şahika Tekand’ın Beckett oyunlarından bir “derleme” yapacağını öğrenmiştim. Sanırım yukarıdaki tanım o günlerden kalma. Ama bu arada Şehir Tiyatroları sezon açılışında da bu tanımı içeren bir basın bildirisi dağıttı. Bizim kes-yapıştırıcı tiyatro portalleri de ellerine ne geldiyse yayımladılar.  İnternette araştırın bulacaksınız. Ama aynı Şehir Tiyatroları gerek internet sayfasında gerekse program dergisinde Oyun’un Beckett’in özgün Oyun’u olduğunu da yazdı. İnternet sayfasını kim yönetiyor merak ediyorum.   
2.”Tekinsiz Teatrallik/Sahnedışı’nın Temsili”: Eurydike Olarak Beckett Oyunları- Beliz Güçbilmez-Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523
3. “Bir Beckett Oynamak” Oyununun Sahnelenme Süreci - Haluk YÜCE-Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 23:2007 • ISSN: 1300-1523
4. Bütün Oyunları 1-2 / Oyun-Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu- Samuel Beckett- Mitos Boyut Tiyatro Oyun Dizisi 24. Baskısı tükenmiş bu kitapların yeniden basılmasını dilerim.
5. Benim oyun öncesi “eleştiri bulamıyorum” feryadımı duyan ve Oyun hakkındaki eleştirilerle beni buluşturan Özge Özder’e de teşekkür ederim.

Not Yazı Milliyet Blog'da yayımlanmıştır.

2 yorum:

  1. Ayrıntılı ve yapıcı eleştirileriniz gerçekten değerli. Boğaziçi'nde aynı dönemde bulunmamışız ama BÜO'nun en sadık izleyicilerinden biri oldum.

    Oyun'un Nisan ayında Belçika BOZAR'da sergileneceği bilgisini de vereyim.

    Bu arada Türkiye'nin tiyatro yayınlarıyla ilgili ironik bir not: Bahsettiğiniz ve yeniden basılmasını dilediğiniz kitapta orijinali 1988'de Metis Çeviri'de yayınlanan çevirimin yayınlandığından (1993) neredeyse 20 sene sonra ilk defa haberim oldu. Kimin verdiğini de bilmiyorum doğrusu. Bir fırsatım olduğunda Mitos Yayin'a ulaşıp soracağım.

    Ben tiyatroyla ilgilenmeye devam edeceğim sanırım (şu anda bir uyarlama yapıyorum), siz gördüğüm kadarıyla hiç kopmamışsınız. Emeğinize saygıyla, en içten dileklerimi iletirim.

    YanıtlayınSil
  2. Teşekkür ederim.Sizden duymaktan daha da mutlu oldum. Tercümenizde seçtiğiniz kelimeler ve ifadelerin metnin anlaşılmasına büyük katkı verdiğini düşünüyorum.
    Oyun'un Belçika'da oynanması haberine de mutlu oldum.
    Saygı ve sevgilerimi sunarım.

    YanıtlayınSil