tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2013 Cumartesi

İki “Renkli” Yazı : Mefisto - Melih Anık(30 Aralık 2009) ve Üstün Akmen(1 Nisan 2010)

Üstün Akmen Mefisto yazımdan sonra Mefisto'yu yazarken benim cümlelerimi tersine çevirerek ama benim adımı anmadan yazısını yazmış. Aklınca bana haddimi bildirmek istiyor.


Melih Anık(30 Aralık 2009) / Üstün Akmen(1 Nisan 2010)

…………
Bu yıla(2010) damgasını vuracak bir oyundan bahsedeceğim.Bu sezon her dalda ödüle aday gösterilecek ve muhtemelen pek çoğunu alacak bir oyun hakkında düşüncelerimi paylaşacağım .
/
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2009–2010 sezonunda işte bu oyunu Ragıp Yavuz’un yönetmenliğinde sahne ışıklarına kavuşturdu ve Ragıp Yavuz’un “Mefisto”su sezona damgasını tüm gücüyle vuran oyunlardan oldu.
……….

25 Kasım 2011 Cuma

Tiyatromuzda Bunların Sahibi Kim?

Ülke çapında tiyatro mekânları ile ilgili ihtiyacın saptanması
Yeni açılacak tiyatrolardaki fiziksel ve estetik kriterlerin saptanması
Her şehirde en az bir tane, büyük oyunların oynanabileceği sahnesi ve alt yapısı olan bir tiyatro salonu inşa etme ve/ya da  işletme
Tiyatro binaları inşa ederken yatırımın belli bir oranının sanatın diğer dallarındaki sanat eserlerine harcanmasının sağlanması; kendisi sanat eseri olan tiyatro binaları
Tiyatro binalarının her bakımdan estetik ve güvenli yapılması
Mevcut  tiyatro binalarının kriterlere göre düzeltilmesi ve korunmasının sağlanması
Eski tiyatro binalarının yeniden kullanıma açılması
 Her şehirde -satılan bilet sayısına bakmadan- her akşam perde açan tiyatro

22 Aralık 2010 Çarşamba

Fenerbahçe’li Alex ve Tiyatro ‘Sıla’dır

Yaklaşık altı yıldır Türkiye’de olan Fenerbahçe’li futbolcu Alex kendisi ile yapılan bir söyleşide “Buradaki hayat Brezilya ile aynı. Sadece en çok tiyatroyu özledim.  Lisan bilmediğim için tiyatroya gidemiyorum" demiş.

Bizim hayalimizdeki(?) futbolcu, cebi para görünce en son model ve pahalı arabayı satın alır, evini değiştirir, evliyse boşanır sevgili bulur, akşamları moda kulüplerde dolaşır, sarhoş olur kaza yapar, gece âlemlerine katılır rezil olur, kebapçı açılışında kurdele keser  vs. vs…  Bu Alex tuhaf(!) bir adam, tiyatro özlemiş. Darısı bizim futbolcuların başına. Düşünüyorum da yurt dışında yıllarca kalan ‘bizimkiler’ tiyatroyu özlemişler midir acaba? ‘Buradakiler’den tiyatroya gidenler kimlerdir? Bu yazının çıkış noktası  Alex’in ‘tiyatroyu özledim’ ifadesidir.

12 Eylül 2010 Pazar

Tiyatro ve Kestane Mevsimi

Oktay Akbal 1944 yılında yazdığı Önce Ekmekler Bozuldu isimli hikayesine şu cümlelerle başlar :
“Önce ekmekler bozuldu,sonra her şey.Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden ölüyor, öldürüyorlardı.”
Kitabın içine düştüğüm tarihe göre hikayeyi  70’li yıllarda okumuşum. Üniversitede öğrenciydim.

O yıllarda haşlama mısır  Temmuz’da , kestane Ekim’de çıkıyordu piyasaya. Mısırın da kestanenin de mevsimi vardı . Kısa kalır giderlerdi. Kendini özletirdi mısır da kestane de.
Kestane , bana, tiyatro mevsimini müjdelerdi  o yıllarda. Tiyatrolar, kestane mevsimiyle  perde açardı  yeni sezona.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

KAST’da (Kadıköy Sanat Tiyatrosu) 3’-15’ Kısa Oyunlar Festivali

İBB Şehir Tiyatroları-Genç Tiyatro , Kast (Kadıköy Sanat tiyatrosu) ve Kumbaracı50’nin işbirliği ile hazırlanıp sunulan Kısa Oyunlar Festivali’nin son gösterisini , KAST’ın Kadıköy’deki salonunda izledim.

Festivalin program dergisinde 14 oyun tanıtılmış olmasına rağmen o akşam 12 oyun sunuldu . Benim seyrettiğim akşamın programında sahne almayan iki topluluk daha önceki iki gösteride varmış.

KAST’ın Kadıköy’deki salonu son “yer”ine kadar dolu idi . Koltuklar dolunca ,insanlar “yer”lerde oturdular.

16 Nisan 2010 Cuma

17.Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Üzerine Düşünceler

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, 1989'dan bu yana  düzenlenmekte. 2001 yılına dek her yıl yapılan festival, bu yıldan itibaren iki yılda bir düzenlenmeye başlandı. Bu sene 17.si düzenleniyor.
Dünyanın çeşitli bölgelerinden tiyatro toplulukları katılıyor diye tanıtılan festival, bu yıl Japonya, Almanya, İtalya, İngiltere, Belçika, Hollanda ve Avusturya’ya “selam ediyor”. Yani Japonya’yı hariç tutarsak Avrupa’ya ulaşabilmiş. Japonya ise Türkiye’de Japon yılı olması nedeniyle programda yer alıyor olmalı.

1 Nisan 2010 Perşembe

Bir Tiyatro Hikâyesi ve Oyunbaz’ın Peer Gynt’ü………

Bu uzun bir yazı . Sonuçlarla ilgilenenler için baştan ‘Son’u vermek istedim:
SonuçHerşeye rağmen , Oyunbaz’ın Peer Gynt’ü, içinde bulunduğumuz tiyatro aleminde nice ödenekli tiyatronun yapamadığını yaptığı için alkışı hak eden bir çalışma.
Niyet ve hedeflerini hissettiğim ve doğru bulduğum Oyunbaz’ın , önlerindeki umutlu ama “taşlı” yolu “parçalanmadan” yürümelerini dilerim.
Şimdi “uzun” yazı :
Oyunu yöneten Abdullah Cabaluz ile oyun öncesi tanıştım. Gitmeden önce internet sayfalarından grup hakkında bilgi edinmiştim ama onun samimi tiyatro heyecanı beni hem etkiledi hem de çok gerilere götürdü.

29 Mart 2010 Pazartesi

Nedim Saban’ın Mesajı ve Tiyatrocunun “Ruh” hali….

Nedim Saban, başka bir konu ile başlayan yazışmamızda gene esastan koptu ve “son darbe”yi aklınca şu cümle ile vurmak(?) istedi :
Yılın tartışmasız en iyi oyunlarından Profesyoneldeki Bülent Emin Yarar'ı utanmadan televizyondaki rolüyle değerlendirerek hepimizin alay konusu olan sevgili Melih Anık, siz en fazla profesyonel bir televizyon izleyicisi olabilirsiniz. Bundan böyle maillerinizi zaplıyorum.”
Nedim Saban ,27 Mart 2010 Dünya Tiyatrolar gününde bir tv’den diğerine koşuştururken mesajlarıma cevap yetiştirmeye çalışıyordu.

25 Mart 2010 Perşembe

“Ben Patronum” Diyen Mehmet Ergen’e Cevap : Köpürmeyin Sayın Ergen!

Sayın Mehmet Ergen,
Cevabınızın yayımlanmasından bu yana 5 gün geçti. Ben de özellikle bekledim. Umudum , özür dilemenizdi. Aşağıdaki cevabı üzülerek yayımlıyorum.
Gruplar
Ne tuhaf bir dünyada yaşıyoruz? Ergün Işıldar haklı olarak genel kanıya tercüman olan soruyu sordu : “Husumet mi var aralarında?” Beğenmediğinizi söylediğinizde akla hemen husumet geliyor. Yani beğenmediğinizi söylediniz mi sizi düşman sanıyorlar. Mehmet Ergen’e(hiç kimseye) düşmanlık hissetmiyorum.
Kendini “tiyatro koruyucusu” sayanlar var. Onlara göre beğenmemek , tiyatroyu sabote etmek anlamına geliyor,beğenmeyen bir anda “tiyatro düşmanı” sayılıyor . Savunma da hazır: ”Zaten seyirci gelmiyor, bir de kötü denirse hiç gelmeyecek…” Aslında seyircinin çoğu kendi başına karar verip yazılanları sonradan okuyor, bilmiyor musunuz ? Belki de eleştirilerin çoğu “reklam” sayıldığı içindir. Seyirci yönlendirilebilir mi Allahaşkına ! Bu nasıl bir vehimdir!

24 Mart 2010 Çarşamba

Ben Patronum - Yorumlara Cevaplar- 27 Mart 2010

Sayın Fuat Yucelen,
Yazımı okumaya değer bulduğunuz ve de düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.
Tiyatro eleştirisinde neler olması gerekenleri saymışsınız : Oyunun içeriği, bundan ne çıkarıldığı ve oyun kişileri ve aralarındaki karakterler anlatılmalı ; oyunu izlemeyenler için ön yargısız olmalı ; abes ve gereksiz karşılaştırma yapmamalı ; ilk oyununu yazanı yüreklendirmeli ; oyunu yapana teşekkür edilmeli ; bardağın dolu tarafından bahsedilmeli ; yukardakilerin farkında olan eleştiri yazmalı..

22 Mart 2010 Pazartesi

Sezonun En İddialı Yazısı : “Sezonun En İddialı Oyunu/ Erkan Küçük"

Erkan Küçük’ün Kül Bellek üzerine yazdığı yazının (http://www.tiyatronline.com/yelestri881.htm) ilk ve son paragrafları aşağıda:
“Beliz Güçbilmez'in yazıp Mahir Günşıray'ın yönettiği “Kül Bellek” adlı oyun İstanbul DT’ de sahnelenmeye devam ediyor. “Kül Bellek” aynen adı gibi metaforik derinliği olan ve izleyicisinden zihinsel anlamda katılım bekleyen bir oyun . Zira TV, dizi kültürüyle yoğrulmuş sıradan, sığ anlatılarla aklı yontulmuş apolitik çoğunluk açısından alımlanmasının zor olacağı söylenebilir.”
…………….
“ Beliz Güçbilmez'in zekice kurgulanmış derinliği olan politik sözünü sanatsal ve felsefi noktadan söyleyebilen bu oyunu Mahir Günşıray'ın başarılı rejisiyle mutlaka seyredin. Yaşadığımız gerçekliği birde bu perspektiften izleyin. Popüler kültürün yarattığı düşünce tembelliğimizin aşılmasında böyle sanatsal müdahalelere ihtiyaç var kanımca. “Kül Bellek” Sezonun iyi oyunlarından biri. “
Benim dikkatimi çeken ve yazara sormak istediğim hususlar da bu iki paragrafta :
…………..
Yazının sonunda “mutlaka seyredin” denmiş , başında ise “TV,dizi kültürüyle yoğrulmuş ve sığ anlatılarla aklı yontulmuşlar” için “alımlanması zor olacak”…
“Mutlaka seyretmesi” gereken “ yoğrulmamış ve yontulmamış”lardan olmalı mı deniyor yoksa “zor alımlayacaklar” da seyretsin mi ?
“Zor” da olsa seyretsinler ve de “Popüler kültürün yarattığı düşünce tembelliğini aşsınlar” mı deniyor yoksa?
Hadi seyrettiler diyelim. Bu tembellikle , “Zihinsel anlamda katılım” yapabilecekler mi?
Ya da yazar “zaten onlar beni okumaz ve bu dediğimi duymaz giderler ve alımlayamazlar” ama “sanatsal müdahale” yapılmış olur diye mi düşünüyor ?
O zaman “ ’çoğunluk’ yazarı okumuyor” çıkmaz mı ortaya?
Ama o “zor alımlayanlar” tesadüfen yazıyı okumuş ve de “zaten oyun bana göre değilmiş anlamazmışım gitmeyeyim” dese ve gitmese “Sanatsal müdahale” nasıl gerçekleşecek ?
O zaman “siz size”(ya da “biz bize”) kalınmayacak mı ?
Ayrıca onlar yazarın tarif ettiği gibi , kendilerini “biliyor”lar mı?
“Zihinsel anlamda katılamayacak” oldukları için “Zor alımlayacaklar” , yazarı okuyorlar mıdır acaba?
Yoksa bu tanımda yazarı okuyanlar (ve de yazar ) için bir övgü mü var?
Yoksa yapılan çok zekice bir “kışkırtma “mı ? Kimse kendisini “zor alımlayan” olarak tanımlamayacağına göre , ” Kül Bellek’de görüneyim” de “farkım anlaşılsın” diyecek ve de oyuna gelecek diye mi düşünüldü?
Ya da oyunu yazar gibi alımlamayanlar “TV, dizi kültürüyle yoğrulmuş sıradan, sığ anlatılarla aklı yontulmuş apolitik çoğunluk” kategorisine mi girer?
…………….
Alımlayabildiniz mi?

Melih Anık

Not:
Alımlamanıza yardım için : http://melihanik.blogspot.com/2010/01/ad-agr-gelmis-bir-oyun-kul-bellek.html

4 Mart 2010 Perşembe

Kumbaracı50 , Yangın Merdiveni , “Beyaz” , Tiyatro Yüzleşme

Beyoğlu dünyanın en eşsiz köşelerinden biridir ; sürprizli , heyecanlı , umutlu , umutsuz , sevinçli , hüzünlü , korkutucu …
Sokaklarında şarkılar dolaşır , dünya dolaşır . Haldun Taner’in dediği gibi :
“Arlısı arsızı / Hırlısı hırsızı / Kirlisi,kirsizi /Sırlısı,sırsızı
Huylusu huysuzu/tüylüsü tüysüzü/soylusu soysuzu/boylusu boysuzu
Bitlisi bitsizi/iplisi ipsizi/denlisi densizi/donlusu donsuzu
Ünlüsü ünsüzü/çullusu çulsuzu/pulsuzu pullusu/yollusu yolsuzu
Etlisi sütlüsü/allısı morlusu/sağcısı solcusu/şanlısı şansızı”
Porno yıldızı , kuzey yıldızı , satanı satılanı .. Melek yüzlü şeytanlar dolaşır köşe bucak .
Dinlerin buluştuğu bir mekandır Beyoğlu . Hoşgörünün de.
İçinde , bana vicdanımın sesini duymamda yardımcı olan tiyatronun mekanlarından biri Kumbaracı50 vardır. Şimdi yangın merdiveni de tamam.
Kalabalık bir toplantı ile açıldığı Ekim 2009 dan beri tam 5 aydır 10 a yakın gösteri seyrettiğim Kumbaracı50 de ne büyük bir felaketten kurtulduğumu binanın arkasındaki yangın merdivenini gördüğümde idrak ettim.
Nasıl bir gönül rahatlığı içinde seyrettim “Beyaz” oyununu . Yangın merdiveni de tamam. Ve tam sahnenin arkasından yansıyan “Exit-Kaçış” ışıklı levhası. Yangın çıkarsa nereye gideceğimi de biliyorum. Çünkü yangın merdiveni de tamam.
Kumbaracı50 de yapılan yangın merdiveni , Beyoğlu'ndaki tüm yapılar için de güven verdi bana.
Hayırlara vesile olanları hayırla anmak isterim.

Beyaz(2004)
Tiyatro Yüzleşme ‘nin oyunu “Beyaz” , ölüm döşeğindeki Allah’a yakın bir annenin kapısında melek gibi iki kızın konuşmaları üzerine bir oyun . Kaderin önüne geçilemeyeceğini anlamış bu iki kız kardeş tevekkülle annelerine son görevlerini yapmakta ve geçmişlerini hatırlamaktalar.
Yazar ve Reji
Oyun çok genç yaşta dünyadan göçmüş Emmanuelle Marie’ye(1965-2007) ait. Murat Karasu yönetmiş. Oyunu Türkçeye çeviren Zeynep Utku , “Abla”yı oynuyor. Küçük Kız Kardeş ise Başak Dasman. Metinde “Büyük Kız Kardeş’ten daha genç görünen küçük kız kardeş” denmesine rağmen “küçük kız kardeş” saç şekli , giysileri ile ev kadını havasında ve Abla’dan daha yaşlı görünüyor. (Başak Dasman ve Zeynep Utku rolleri gerçek yaşlarına göre bölüşmüş sanki ) Ben bunu küçük kız kardeşin evlenmiş , çocuklu olmasına ve hasta annesinin sorumluluğunu taşımasına yordum. Evlilik , olgunlaştırmış dedim kendime. Hem ev kadını. Ablanın iş hayatı var.
Oyunu okuduğumda bana çok da özel gelmeyen metin ancak çok iyi bir reji ve oyunculuk ile ilginç olabilir diye düşünmüştüm. Zeynep Utku ve Başak Dasman iyi oyuncular. Oyun , sıkılmadan seyredilse de oyuncuların sahneden yansıyan olumlu elektrikleri , metni “büyütmüyor”. Yer yer seyirciye dönük oynanan tekli sahnelerde ise kararsız bir tutum içindeler . Kendilerine mi seyirciye mi konuşacaklar ,karar verilememiş gibi.
Oyunda iki karakter olmasına rağmen sanki onlar ayni kişiler. Sanki tek bir ağızdan çıkan sözler iki ağza bölünmüş. Metinden gelen bu eksiklik sahnede oyunculukla “ikileşir” diye düşünmüştüm ama Zeynep Utku ve Başak Dasman ayni tonda oynuyorlar . Yaşanmışlıkların farkı yansımıyor sözlere ve duruşa. Ortaya tek düze bir oynanış çıkıyor. Oysa ki farkı yaratabilecek oyunculuk gücüne sahipler.
Babanın sahneye girişinin gerçek mi hayal mi olduğu kesin değil. İki kardeşin ayni anda ayni hayali gördüklerine ve metne de bakarak babanın geldiğini anlıyorum. Ama Abla’nın “Bu sensin, buradasın geldin , bu sensin” dedikten hemen sonra, devamında “Babama sarıldım,ona sarılıyorum her şey yolunda diye düşünüyorum ve bir anda gökyüzü açılıyor” sözleri kararsızlığın nedenlerinden biri. Babanın eve gelişi ile ilgili sayfalarda yeniden bir sıralama yapılabilirdi diye geçirdim içimden.
Hatırlanan bir hayal mi yaşananlar yoksa seyirci ile paylaşılan bir geçmiş mi ? Oyun boyunca bu git-gel ’ler çok yaşanıyor. Oyunun metni neden oluyor buna . Metin düzenlemesi yapılsa iyi olurdu.
Abla’nın havuç yerken konuştuğu sahne başka bir şekilde çözülebilir mi ?
Işık ve dekorda yaşanan teknik sorunlar göçebe tiyatronun sürprizleri. Bir salondan bir salona taşınmak zorunda kalan tiyatroların ortak sorunu.
Örneğin Küçük Kız Kardeş’in sokaktaki yalnızlığı sahnesindeki ışık doğru aydınlatma yapmıyor. Oyuncunun da o sahnede hareket etmesi de işi zorlaştırıyor.
Sahne tasarımını beğendim. Masa üzerindeki oyuncak tren güzel bir buluş. Lavabodan suyu akıtmak için hazırlanan teknik düzen gerekli mi acaba ?
Müzik kullanımına ağırlık verilmesi oyunu renklendirir miydi ?
Beyaz’ın Anlamı
Bir kırınım ağından geçen ışık dalgalarının girişimi, bir renk tayfı meydana getirir. Beyaz , tüm renklerin renk tayfında hızla karışmasıyla ortaya çıkan bir renk. Beyaz bir anlamda toplanış bir anlamda dağılış.
Hayat da öyle değil mi ? Bir ağdan geçerek parçalanan renkler ya da hızla dönen çeşitli renklerden ortaya çıkan “Beyaz” bir son .
Oyunu bunu düşünerek seyrederseniz belki daha anlamlı olabilir.
“Zaten bu ölümlü dünyada hiçbir şeyin önemi yok” , yazarın karamsar ruh halinin yansıması ve oyun sonunda akılda kalan da o .
Beyaz’dan çıkarak yapılacak bir rejiyi tercih ederdim .
“Robert Sözlüğü de bize öğretiyor ki “Beyaz” kelimesinin kökeninin tam olarak ne olduğu karanlık” (Zabou Breitman’dan)
Katılıyorum.

Melih Anık



Kaynak: Beyaz / Mitos-Boyut 368

10 Şubat 2010 Çarşamba

100 Yazıda Düşüncelerimi Paylaştım – “Eleştiren” , “Eleştirmen”

Bu herkesle paylaştığım 100.yazı.
www.tiyatrodunyası.com ’a gönderdiğim ilk yazının (“Şeylerin Şekli”) 23 Ocak 2008 de yayımlanmasından bu yana 2 sene geçmiş.
Öncelikle tiyatroyu sevdiğim için yazıyorum.
40 Yıl
Sürekli tiyatro izleyiciliğimin başlangıcı 1965 yılına gider. 40 yılı aşkın bir süre..
Üniversite yıllarında Haldun Taner, Aziz Nesin, Bekir Yıldız, Hilmi Yavuz gibi yazarlarla tanışmam ve onların eserlerinden yaptığım uyarlamalar ve takdirleri benim tiyatro ile ilişkimin sürmesine neden oldu. Tiyatroyu meslek olarak seçme aşamasındayken son anda planlarım değişti . Ama seyirci ve okuyucu olarak tiyatro ile ilgim hep sürdü.
1965 yılından bu yana tiyatro üstüne yazılmış yazıları, eleştirileri, kitapları okumaya çalıştım. Seçimlerimde bana yardımcı oldu bu yazılar. Başlangıçta okuduğum olumlu yazıların etkisi ile oyunlarını izlerdim . Zamanla okuduğum yazılar ile seyrettiklerimi karşılaştırarak bir kriter oluşmaya başladı. “Kötü” denilen bazı oyunları “iyi” bulduğumu fark edince o yazıları da okumaya başladım ! Bu arada tiyatro dünyasını anlamaya başlıyordum.
Bazı yazarların “tiyatroyu kurtarma” ile görevli olduklarını düşündükleri ; bazılarının “dostları”na yardım etme gayreti içinde çabaladıklarını ; bazılarının gala gecelerinde bulunmayı çok önemsediklerini , elini sıktıkları yönetmenin,oyuncunun oyununa kötü de olsa kötü diyemediklerini ; bazı hoca-eleştirmenlerin öğrencilerine destek olma sorumlulukları olduğuna inandıklarını ; ödüllerin doğrunun göstergesi olmadığını ; oyun hakkında “kötü” diyenin en basitinden dışlanacağını vb anlamaya başladım.
Ama en önemlisi , bir seyirci olarak , “hesap kitap”lı yazıların , yanlış yönlendirdiğini farkettim. Bu nedenle düşüncelerimi “hesap kitap”sız paylaşmayı denemek istedim . İlk yazım bu şekilde ortaya çıktı.
www.tiyatrodunyasi.com
Can Törtop yönetimindeki Tiyatro Dünyası -beni hiç tanımadığı halde-ilk yazımı yayımladı. Bir süre sonra ismimi yazarları içine aldı. Yayımlamak için fotoğrafımı istedi . Yazılarıma devam edebileceğimden kuşkuda olduğum için “Hele bir 10 yazı olsun ondan sonra” dedim. Aslında tanınmak da istemiyor/d/um. Ama bir süre sonra (10 yazıyı geçmiştim) “saklanma”nın yanlış anlaşılacağını düşündüğüm için resmimi de gönderdim. (Sokakta , tiyatro kapısında tanısınlar, davetiye versinler diye değil !)
Zamanla yazma hızım , (çok yazara açık olan bir sitede doğal olarak) yazımın yayımlanma hızını geçti. Ayrıca yazılarımın bazı çevrelerde yarattığı huzursuzluktan dolayı “tiyatro dünyası”nı zor durumda bırakmamak için kendi adımla bir adres belirleyerek yazılarımı orada yayımlamaya başladım. “Tiyatro dünyası”nın istediği yazımı yayımlama konusunda serbest kalmasının doğru olacağını düşündüm.
“Biz”
Başlangıçta yazılarımı 1.çoğul şahıs ağzından yazmaktaydım. Bu söylemin bence haklı nedenleri vardı.
Herşeyden önce yıllarca ekip liderliği , üst düzey yöneticilik yapmış biri olarak başarıların mutlaka ekibe bağlı olduğu inancı ile yerleşmiş bir alışkanlıktan kaynaklanıyordu.
Bir oyun seyrettikten sonra toplumumuzda çok da alışılmadık şekilde eşim, kızım , arkadaşlarım ile yaptığımız tartışmalar elbette ki yazımı oluşturmama çok katkı sağlıyor.
Öte yandan kitaplardan, araştırmalardan (yani benden önce emek vermişlerden) yararlanıyorum.
Yıllardır seyretmiş olduğum oyunlar, gösteriler de bir birikim sağladı.
Bu nedenle sonuç olarak ortaya çıkan yazı benim imzamı taşıyor ama arkasında unutmuş olmaktan korktuğum pek çok katkı var. O katkıların somut olanlarını , yazılarımda kaynak olarak vermekle beraber benden önce söylenmiş ve unutmuş olabileceklerime ve de kaynak olarak verilemez ama bende “tortusu” kalmış olanlara bir saygıdan kaynaklanıyordu “BİZ”.
Ayrıca yazıların altına yorumlar yazılıyordu. Benimle ayni görüşü bir kişi daha paylaşmış olsa artık o yazı sadece benim değil “bizim” yazımız olur düşüncesindey/d/im.
Bir yazının başkaları tarafından paylaşılacak olması hayali bile güzel. Ben bir anlamda o insanları da temsil ettiğimi düşünüyorum.
Bu “Biz” söylemi bazılarına “tuhaf” geldi. “Biz” söylemi arkasında - bazı “ham beyinler” tarafından- “teşkilat” aranınca hassasiyetimin kötü niyetlerle yanlış bir noktaya doğru sürüklenmekte olduğunu düşündüğüm için “Biz”den vazgeçtim.
“Düşünceler” / www.melihanik.blogspot.com
Son yıllarda eskisi kadar önem verilmediği için rol dağılım sayfasına inen (bazılarında o da yok) tiyatro dergileri koleksiyonum var. Zaman zaman geriye dönüp bakıyorum. Daha o yıllarda oyun dergilerinde yıldızlar vererek , kısa notlar yazarak düşüncelerimi kaydetmişim. Zamanın beni yanıltmadığını görmekten mutluyum.
Tek amacım “düşüncemi” özgürce ifade etmektir. Bu alışkanlık büo (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) yıllarından kaynaklanmakta galiba. Uzun saatler boyunca ve de acımasızca yaptığımız öfkeli ve sınırsız tartışmalardan sonra o arkadaşlarımla birlikte ve omuz omuza olabilmenin mutluluğunu yaşadım. Ama bu ayni zamanda tüm insanları öyle sanma gibi bir algıya da yol açtı. Her ne kadar ayni “saflıkla” inanmak istesem de zaman içinde yanıldığımı kabul etmek zorundayım. Bunu özellikle alışkanlıkları nedeniyle, her şeyin ( yazılarımın da) “kendilerine karşı” olduğunu zanneden pek çok kişinin yorumlarını okudukça anlıyorum.
Oysa en büyük zenginliğimiz , düşüncelerimizdir. Her düşünceyi beğenmesek de.
Hatırlatma Listem
Masamın üstünde bir kağıt duruyor. Üzerinde şunlar yazılı:
Gördüğünü,düşündüğünü söyle
Tepkini dile getir
Samimi ol
Teorilere aldırma , kendi teorini yarat
İyi olanı belirtmeyi unutma
Sorgula
At aklını kullan
Mesleğimin (Mühendislik) duayeni Fevzi Akkaya’nın hiç unutamadığım bir öğüdüdür : “Problemi önce “at aklı”nı kullanarak çöz ” . ”At aklı” kendi birikiminizle , düşünerek , işin patronu kendinizmişsiniz gibi çözüm bulduran bir yöntemdir. (Eksiğinizi de buldurur!)
Her geçen gün bu listeyi yeniden okuyor ve geliştirmeye çalışıyorum. Ayni yazdığım yazılarda olduğu gibi. Düşüncelerimi yazmada yeni yollar öğreniyorum. Kelimeleri “kullanmak” bana keyif veriyor. Özellikle tiyatro yazılarımda , seyrettiğim oyuna özgü söylem taşıyan bir ifadenin peşindeyim.
Yazdığım her yazının arkasında saatler süren bir araştırma ve okuma var. Birlikte seyrettiğimiz oyunları eşimle tartışıyoruz . Yazımı yayımlamadan önce ona okuyorum. Bir kopyası kızıma gidiyor. Her yazı en az bir hafta beklemiş ve kerelerce okunmuş oluyor.
İstiyorum ki yazımı okuyan herkes , benim ulaştığıma daha kolay ulaşsın , gördüğüme baksın , duyduğumu işitsin . Yazım,ilerde de başvurulabilir olsun .
Yazılarımı tabi ki okunsun diye yazıyorum. Ama kaç kişinin okuduğunun önemi yok.
Cinler,Cinlikler
Yaptıklarını beğenmesem de tiyatroda samimi çaba gösterene, araştırana ,yaptığında mantık ve emek olana saygı duyuyorum . Bence beş para etmeyen yönetmenini /patronunu öven tiyatrocu genci bile anlıyorum.
Ama kandırma çabası içinde olan “cin”lere ve “cinliklere” , hesaplı yazı ve oyunlara ve de onları yazan ve yaratanlara çok kızıyorum. Böyle bir oyunu seyrettiğimde kendime hakaret edilmiş sayıyorum. (Hakaret, sadece küfür edilerek yapılmaz)
Özellikle gençlerin “kullanılmasını” kabul edemiyorum. Çocukları yanlış yönlendirenleri sevmiyorum.
“Eleştirmen”,”Eleştiren”,”Yazı Yazan”, “Düşünce Paylaşan”
Ülkemizde genellikle düşüncesini paylaşana “eleştirmen “ deniyor. Sayfalarda öyle yer buluyorlar. Ama her yazı “Eleştiri”, her yazan “Eleştirmen” midir?
“Eleştirmenlik” mesleği başkadır. Ülkemizde eleştirilerini okuduğumuz kişilerin çoğu , başka mesleklerden gelmiştir. Uzun yılların sonunda onlara eleştirmen deniyor. Bazıları mesleğin temel taşlarını dizmiş ve mesleği saygınlaştırmış. Öte yandan eleştirmenlik eğitimi almışların , imzasını “Eleştirmen“ diye atanların çoğunu da “eleştirmen”den saymak olanaklı değildir. “Eleştirmen” olmak kolay değildir. Sonunda okuyucu karar verir. Ama kesin olarak bildiğim ve inandığım tek şey şudur : “Eleştirmen”, “promotör” değildir , olmamalıdır. “Hesap kitaplı” yazılara da “eleştiri” denmez. Kaldı ki “Eleştirmen” , “ölüyü diriltmez” ; “yaşayacak olanı da öldüremez”.
Oyunlarda “dünya, insan ve hayat ” kadar geniş bir ufuk var . Yazar ilgi alanına göre geniş bir okumayla ve kendi açısından oyununu yazar.
Oyunu seyirciye ulaştırmak için salt yazılanı değil konu ile ilgili dünyayı da iyi anlamak,bilmek gerekir. Kimse , (eleştirmen de yönetmen de) her konuyu bilemez. Bu nedenle eleştirmen ve yönetmen her oyun ile ilgili yardım almak zorundadır. Bu yardım alma okumak , danışmak , tartışmak, izlemek, seyahat etmek vb şekillerde olabilir. Bizde çoğunlukla , öncelikle yönetmen yardım almıyor sonra da eleştirmen. Ortaya çıkan da “Ben yaptım oldu” oluyor ve kuzgun “yavrusunu” çok seviyor. Oysa ki her yazı her yorum her oyun kendinden sonrası için bir başlangıçtır. (olmalıdır)
Ben bu düşüncelerle , “yazı” yazıyorum . Bilmediğimde , bulabildiğim "bilen"den yardım alıyorum. Amacım , sürece katkıda bulunmak ve benden sonrakinin işini kolaylaştırmak , yola ,bir çakıl tanesi olsun koyabilmektir. Ben “Eleştirenim”. Daha hoşuma giden ise “Düşünce paylaşan”dır.
Tiyatromuz çok sayıda eleştireni olmadığı için bu haldedir , ”Eleştirmeni” olmadığı için değil.
Hesap kitap içinde olmadan sadece “Düşünce”lerimi yazarak 100’e ulaşmanın mutluluğunu yaşıyorum.


Melih Anık

10 Ocak 2010 Pazar

Bizim Tiyatro - Bana William Deyin – (Bana Ne Derseniz Deyin !)

Sezon başında merakla beklediğim bir oyundu Bana William Deyin.
Dört önemli ismi bir araya getiriyordu : Shakespeare, Özdemir Nutku, Hülya Nutku ve Zafer Diper.
Basında oyunun tanıtımı şöyle çıkmıştı:
“Bana William Deyin; Shakespeare hayranı, istediği rollere bir türlü kavuşamamış bir oyuncunun(Oscar’ın) bir vodvil sonrası unutulduğu tiyatronun soyunma odasında; düş ve gerçek arasında, Shakespeare metinlerinden bölümler oynaması-yorumlaması üzerine kurulu… Geçmişte bir sirkte palyaçoluk yapan Oscar, “Palyaçolar güldürür, soytarılar doğruyu söyler” savından hareketle, ilerlemiş yaşına karşın-ve unutamadığı aşkı Lisa’nın da yaşantısına kattığı çağrışımlarla Shakespeare rollerini (ki özellikle soytarılarını) oynama tutkusu içinde, kendi kendine büyük ustadan kimi sahneleri canlandırmakta, ona sığınmaktadır bir bakıma.. Bu yalnız adamın dramı; yaşamda da, tiyatroda da istemediği rollerin oyuncusu olma durumudur. Oscar, acaba isteğine kavuşabilecek mi? ”
O sıralarda yazdığım bir yazıda (http://melihanik.blogspot.com/2009/10/shakespeare-sezonu-aclyor-penceleri-mi.html)
“Prof.Dr Özdemir Nutku ve Prof.Dr. Hülya Nutku imzalarını taşıyan oyunu önemsiyorum . Shakespeare Sözlüğü gibi bir kitabı yazan (Shakespeare sevenlere öneririm) ve pek çok Shakespeare oyununu dilimize kazandıran Prof.Dr.Nutku’yu ve de tv dizilerindeki sıradan karakterlere itibar etmemiş ve “duruşu” olan tiyatrocu Zafer Diper’in ortaya koyacaklarını “ciddi” bulurum da ondan. “Bana William Deyin!”i görmek için tarihi ve salonu takip edeceğim ” demişim.
İlanını görür görmez koştum gittim Barış Manço Kültür Merkezi’ne.
Özet şudur:
Shakespeare’in yarattığı karakterleri kolajlayan Nutku’nun oyununu oynayan Oscar’ı yeniden yorumlayan Zafer Diper’in oyunu!
Ya da Hamlet’i oynayan aktörü taklit eden Oscar’ı taklit eden Diper !
Bir de bunlara bunca yılın Diper’in “kendine yakıştırdığı” Shakespeare ve de “role yabancılaşma”yı katarsanız resim tamam olur.
O nedenle oyunun isminin çağrıştırdığı ve de basındaki açıklamalardaki “Büyük Ustadan canlandırılmış sahneler”i okuyup, kendinize göre ayar yapıp gitmeyin. Zira Bana William Deyin ayarınızı bozabilir.
Bu “Diper’in Shakespeare’i”..
Nutku’larınki oyunun içinde kullanılan müziklerde kalmış.
Oyunun dekor ve kostümü de iki arada bir derede.
Bu oyunda risk taşıyan durum Yazan,Yöneten ve Dramaturg’un tiyatromuzun saygın akademisyenleri olması. Zira “söylemek” ile “yapmak” arasındaki fark kişiye yük olur.(Cesaretlerini takdir ediyorum.)

Prof.Dr.Hülya Nutku “Hoca”nın dergideki yazısında “Faydanılan (faydalanılan olmalıydı) düzlem kadar (Shakespeare eserleri) , faydalananın düzlemi (izleği takip eden seyircinin kazanımı) alımlama , algılama , anlama ve yorumlama yönteminin de temel izleğini oluşturur “ ifadesindeki “faydalanan”(?) olarak aslında 2 saatlik “faydalanma dersinde“ , ”temel izleğe” yeterince katkı (!) yapamadığımı hissettim. Shakespeare düzlemi bir “seviye” belirtiyorsa , seyirci düzlemi neden “kazanım”la ölçülür anlamadım. Düzlemlerin bir türlü buluşamamasının nedenini ise ANLADIM.
Nutku’lar , oyunun yapısını kurarken tek kişilik ve kolaj sahne gösterisinin zorluklarının farkında olarak sahne geçişlerini çağrışıma , gazete haberine, dışarıdan uyarıya , uykuya/rüyaya ,yaşlılığa , hayal görmeye bağlamışlar . Shakespeare yetmemiş , Çehov, Plautus, Perrault eklenmiş . Bütünlük ve süreklilik kaygısı ile yapılan bu kurgulamayı çok da başarılı bulduğumu söyleyemem. Örneğin gazetede okunan bir haber (“Irkçılık aldı yürüdü”) ile başlayan ve İago üzerinden Othello’ya bağlanan süreç zorlama duruyor. Ya da Desdemona’nın yastığına sarılarak uykuya düşme ve görülen Shakespeare rüyası “naif” kalıyor. Oyunun sonu ise “fazla” melodramatik.
Oscar’ın aynaya bakarak başlayan kendine konuşması zaman zaman seyirciye zaman zaman “yukardaki”ne yöneliyor ki oyunun bütününde Oscar’ın odasındaki yolculuğunu akıcı ve tutarlı bir yola sokamıyor. Anlatıyor mu , sayıklıyor mu , içsel mi konuşuyor, hezeyan içinde mi ?
Tüm hayatını Shakespeare oynamaya adayan ve hepsini ezbere bildiğini iddia eden bir aktörün herhangi bir Shakespeare tiradını unutmadan okuyamamasına “yorum” mu demeliyiz ? (Shakespeare oyunlarının o bilindik vurgusunun (şiirinin) kullanılmamasını yaşlı bir aktörün kendi yeteneklerinin farkında olmamasına bağlasak bile.) Oyundaki müziğin ve kostümlerin Shakespeare ruhunu hatırlatan “ağır”lığını nasıl yorumlamalı ?
Öte yandan 60 yaşındaki Oscar’ın sanki 80 yaşında imiş gibi “görünmesi”, zihinsel ve fiziksel yönden çökmüş aktöre hala sahnede rol veriliyor olması inandırıcı değil.
Bana göre asıl güçlük oyuna kendi damgasını vurma iddiasında olan yönetmen-yazar-aktörden kaynaklanıyor. Benim gördüğüm , Diper , içine sinmeyeni yapmayan “dediği dedik” bir tiyatrocu, provalarda nezaketen “he” demiş bile olsa . Shakespeare , Yazar , Yönetmen , Dramaturg ve Diper bir çizgide buluşamamış.
Belki de oyun Diper’e endeksli yazılmamıştı zaten.
…………………..
Oyundan çıktım . Akşam, Ocak’ı şaşırtacak kadar Nisan . İskeleye doğru yürüyorum. Panaroma restoranda Kral Lear ve Lancelot Gobo (Venedik Taciri’nin soytarısı) plaza ekranda alev alev yanan(?) şöminenin önünde, Candan Erçetin’in Ninni'si ile kadeh kaldırıyor , Elsinore için!

Melih Anık

Not:
Barış Manço Kültür Merkezi tipik bir “Kamu ihalesi eseri(?)”. Asansör , salon kapasitesine uygun(?) tasarlanmış,teknik hesaba göre değil. Müteahhit de biliyor salon “büyük” gelir , bu “Tiyatro”ya .
Hele tasarıma , dekorasyona ve tuvaletlerdeki yoğun amonyak kokusuna ne demeli ! Salonun “Dostlar alışverişte görsün” durumu acıklı . Hem neden salon 3.katta ? Sonradan akla gelmiş gibi ?
“Zabıtalarını , çöpçülerini” toplasa da gelse Nedim Saban ! Gelse de kurtarsa şu merkezi.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi(TTGBG) Üzerine Düşünce ve Öneriler

Önce Urla arkasından İstanbul’da yapılan toplantılardan sonra , Kasım 2009’da Ankara’da Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi adıyla bir yapılanma duyuruldu.
Koordinasyon Komitesi üyelerinden biri olan Orhan Aydın’ın açıklamalarından girişimin temel ilkelerini okudum.
“Kağıt üzerinde çözümlenememiş bir fikrin sahada çözümlenmesinin olanaksızlığına” inanan biri olarak girişimin temel ilkeleri üzerine düşüncelerimi; Türkiye’de şu anda sektörlerinin öncüsü olmayı başarmış iki meslek örgütünün dernek olarak yapılanmasına ve de çalışmalarına ön ayak olmuş biri olarak da deneyimlerimi paylaşmak istedim.
TTGBG, Türkiye'de tiyatronun farklı alanlarına yoğunlaşmış, profesyonel ve amatör tiyatrocular tarafından oluşturulmuş tüm tiyatro örgülerinin, topluluklarının ve bireylerinin dayanışmacı birlikteliğini inşa etmeyi amaçlar.” (Temel İlke)
TTGBG, örgüt, topluluk ve bireylerin "birlikte"liğini vurguluyor. Ancak bu yapının hukuki olarak ne olacağı belirtilmemiş.
Birlik, yapısı itibariyle örgütlü kurumların birleştiği bir yapıdır. Temel ilkelerdeki örgüt,topluluk ve bireyler olarak tanımlanan çerçeve kısa ve uzun vadede sorun yaratabilir. Temel olarak söz hakkı , aidat,yönetim hakkı vb konular bir süre sonra anlaşmazlıklara ve dağılmalara neden olma potansiyeli taşımaktadır.
Tiyatro dünyamızda örgüt ve toplulukların kurumsallıkları tartışılır durumdadır.
Elbette bu aşamada bir "girişim" başlatılmaktadır ve önceki bildirilere bakılacak olursa toparlanması gereken çok şey vardır ama bu tür yapılanmaların “hukuki altyapı” gerektirdiği de açık bir gerçektir.
“Güç Birliği” uzun vadede kurumsal bir yapıya dönüşmeden ve de uluslar arası işbirlikleri olmadan (Maddi desteği kastetmiyorum. ) sesini duyuramaz , etkili olamaz . Bunun için de başlarken hukuki alt yapısının “uzmanca” hazırlanmasında yarar vardır.
TTGBG, dönemsel olarak belirlenen temsilcilerden oluşan bir yürütme kuruluna sahiptir. Bu kurul prensip olarak tüm eylem ve açıklamalarını, bütün üyelerin geri bildirimini aldıktan sonra gerçekleştirecektir. Ama üzerinde konsensüs oluşturulmuş bazı durumlarda (Tiyatro yapma hakkının fiili yada dolaylı engellenmesi, tiyatrocuların sanatsal konulardaki ifade özgürlüğünün kısıtlanması, sansür yada oto-sansürün dayatılması) hızlı refleks göstermek için yürütme kurulunun inisiyatif alarak hareket etmesi mümkündür. Bu tür durumlarda her üyenin sergilenen eylem yada yapılan açıklamaya dair muhalefet şerhi düşme hakkı saklıdır.” (Temel İlke)
İfade, iyiniyeti göstermektedir ama pratik değildir. ”Geri bildirimlerin” ortak paydasını bulmak (konsensüs oluşturmak) bazen mümkün olmayabilir. Bu da işlerin yürütülmesine engel olabilir. Konsensüs varmış gibi görünen hallerde de “yöntem” sorun yaratabilir.
“Yürütme kurulunun insiyatif alarak hareket ettiği” durumlarda eyleme geçildikten sonra muhalefet şerhi düşülmesi de birliğin düzenini bozar, gereksiz tartışmaların başlamasına neden olur. Ayrıca,muhalefet şerhlerinin nasıl düşüleceği de açıklanmamıştır. “Yapılmış bir hareket”in “muhalefet şerhi” nasıl olur ?
Ülkemizde , “yürütme kurulu” vb organizasyonlar kulağa hoş gelebilir. Zira bu “ortak akıl”dan yararlanılacağına yapılan bir göndermedir ama birlik, platform vb adına ne derseniz deyin bu tür yapılanmalarda kurumu teslim ettiğiniz ve her kararına katılmasanız bile destekleyeceğinizi en azından "ima ettiğiniz" bir kurumsal yapıya ihtiyaç vardır. Sorumluluklar, yetkiler açık ve net olarak tanımlanmalıdır. Göreve gelen kişiler de konsensüs bulmaya çalışacakları yerde işi yürütmeye odaklanmalıdır. Amaç bellidir : “Tiyatro yapmak!”
Çerçevesi doğru dürüst tanımlanmamış organizasyonlarda ortaya atılan fikir çok , çeşitli ve kontrol edilemez olur.
TTGBG, üyelerinden toplanacak aidatlarla oluşturulacak bir bütçeye sahiptir. Bu bütçe sadece ortak etkinlik ve eylemlerin finansmanında kullanılabilir.” (Temel İlke)
“Sadece ortak etkinlik ve eylemlerin finansmanında kullanılır” ifadesinin bu aşamada gerekli olmadığını düşünüyorum. “Malumun ilanına” ne gerek vardır ?
Ayrıca örgüt, topluluk ve bireysel aidatların kıstası nasıl olacaktır ? “Aidat” varsa bu “hukuki yapı” ister. O zaman kurumun türünü ve tüzüğünü ortaya koymak gerekir."Aidat" varsa düzenli aidat verebilecek olanların da katılımını sağlamak gerekir. "Aidat"ın düzeyi yapıyı da belirler. Aidat ve üyelik yapısı "faaliyetleri" gerçekleştirebilecek bir seviyede olmalıdır.
TTGBG üyesi topluluklar arzu ettikleri taktirde, gerekçelerini yazılı biçimde belirtmek şartıyla yapılanmadan ayrılabilirler.” (Temel İlke)
Yukarda örgüt,topluluk ve birey olarak tanımladığınız katılımların hemen altında “topluluk”ların vurgulanması diğerleri için soru işareti yaratır. Örgütsel ve bireysel ayrılmalar nasıl olacaktır? “Topluluk” dan ne kasdedilmektedir ? Bu aşamada “yapıdan ayrılmak” dan bahsetmenin yararı nedir ?
Girişim aşamasında ayrılmalar için “yazılı gerekçe” istemek iyi bir düşünce de olmayabilir. Bunu bir “şart” haline getirmek , tutulmayacağı bilinen bir emri vermeye benzer. Ayrılanın disipline uyması beklenmez. Bu tür kurumlar gönüllülük ilkesi ile yaşayabilir. Kaldı ki “ayrılmak istemek” de bir gerekçedir. Anlamlı gelebilecek “gerekçe”lerle de karşılaşmak mümkün olmayabilir.Zorlamaya da gerek yoktur.
"Temel İlkeler" başlığı altında özetlenene bakılınca Ankara toplantısı ile somut bir yapılanmanın tamamlanmamış olduğu anlaşılıyor. Ayrıca sıralanan "Temel İlkeler" de konu ile ilgili dikkatli bir ön hazırlık yapılmadığını gösteriyor.
Katılımcılara bakarak tiyatro dünyamızı ilgilendiren bu çalışmaların bir gurup tarafından sürdürüldüğünü söylemek mümkün.
Orhan Aydın “bu yolculuğa katılmayı bir ‘marifet’ saymayanların da haklarını, sonuna kadar sahiplenip taşıyıcısı, aktırıcısı ve mücadele edeni olacak bu yapılaşma, tiyatromuz için bir ilktir” ifadesi de dışarıda kalanlara yapılan bir göndermedir. Ama “dışarıdakilerin haklarını savunma”, “dışarıdakiler için neyin doğru olduğunu biliyoruz” anlamı taşıyan iddialı bir ifade olduğu kadar bu yapılanma ile ilgili yanıltıcı bir “ufkun” resmini çiziyor olabilir.

Tiyatro dünyası ile ilgili son zamanlarda yaşanan CKM tartışmaları ve eylem herhalde bazı gerçekleri ortaya çıkarmıştır. (Tiyatro dünyasında devam eden başka tartışmaların olduğu da biliniyor)
Caddebostan Kültür Merkezi olayında bir salonun paylaşılması üzerine başlayan tartışmaların nerelere geldiği görülmüştür. Elbette mekanlar hakça kullanılmalı (“peşkeş çekilmemeli”) ama - kaynak ve önceliklere bakarak- CKM’nin tiyatro için kullanılıyor ve kendimiz olmasa da meslektaşımızın yararlanıyor olması mutlulukla karşılansa ve de yeni bir salonun daha tiyatro dünyamıza kazandırılması için çaba gösterilse daha iyi olmaz mı ?
Kaldı ki tiyatronun ihtiyaçları için yapılacak bir listede CKM eylemini başlatan fikir çok da önlerde yer almazdı diye düşünüyorum.
Bu ve benzeri olaylar , katılımları sınırlandırmayacak mı ? Bu , camianın “birleşme” ve “dayanışma”sı önünde engel değil mi?
TTGBG’nin “Temel İlkesinin” çok sade bir şekilde(nerdeyse tek cümle ile) özetlenmesi ve yürütme ilkelerinin ayrıntılarla açıklanması gerekir. (ki bu zaten “tüzük”tür.)
Amaç tiyatro seyircisinin artmasıdır. Seyirciyi çoğaltamazsanız tiyatroyu yaşatamazsınız.
NBA’nin sloganı “I Love This Game” dir.
Ben de tiyatroculardan “Tiyatroyu seviyorum” gibi sade ve öz bir slogan bekliyorum. Sevgi ile birleşen insanlar , büyür ve büyütürler. Ve sevgilerini , seyirci ile paylaştıklarında ve onlara gösterdiklerinde hepimiz mutlu ve umutlu oluruz.

Melih Anık

20 Kasım 2009 Cuma

“Vakit Tamam Beyler!” - Geçici İşgalPP – projeprodüksiyon - Kumbaracı50

“Duvarda Çivin Olsun” sloganıyla başlayan İstanbul’un yeni mekanlarından Kumbaracı50'yi yaratanlara(Altıdan Sonra Tiyatro-Yiğit Sertdemir) teşekkür her tiyatroseverin borcudur. O akşam yaratıcıların yüzlerinde gördüğüm ifade diliyorum sadece yorgunluktan kaynaklanmış olsun. Kalkıştıkları zor bir iş.
Kumbaracı50, kendinden önceki yapılaşmalardan(DOT,Garajİstanbul) esinlenmiş . Yeni mekanın İstanbul’a kazandırılması iyi olmuş ama salonun yapısal olanakları (örneğin salonun ortasındaki kolon) sahnelemedeki özgürlükleri kısıtlayacak gibi görünüyor.
Programına bakınca, Kumbaracı50 “sahnesizlere” sahne veren bir yapı olmayı tercih ediyor . Mekanın bu haliyle kendi “marka”sını yaratmakta zorlanacağını düşünüyorum. Bana kalırsa iyi bir halkla ilişkilere ve “marka” oluşturucuya ihtiyaçları var.
“Vakit Tamam Beyler” , Kumbaracı50'de seyrettiğim ilk oyun .

"Vakit Tamam Beyler"de beni cezbeden, gösterinin yapısını oluşturduğu söylenen Çorak Ülke, Dört Kuartet , Katedralde Cinayet şiirlerinin yazarı T.S.Eliot idi. Hani şu dizelerin yaratıcısı T.S.Eliot :

“Nisan en zalim aydır, gövertir /Leylakları ölü toprakta, yoğurur/Anılarla istekleri, uyarır/Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla”
….
“Baharın belirtisi nedir bu yıl? /Eskinin ölümü yalnızca: ne bir ses, ne bir filiz, ne bir esinti. /Günler uzamaya başlar mı? /Daha uzun ve daha karanlık gün, daha kısa ve daha soğuk gece.”

“Bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz/Sabrımız tükenmiş”

“Ve akşam ateşlerinin sönmeleri, barınacak yer yokluğu /Ve düşman şehirler ve dost olmayan kasabalar”

“Ve ödünç almak zorundayım her değişen biçimi/Bulmak için ifadeyi … dans et, dans et”

“Ah, dostum, bilmezsin, bilmezsin/Hayat nasıldır, hayatı ellerinde tutansın sen”;/(Büker leylak saplarını yavaşça)/“Bırakıyorsun akıp gitsin senden, akıp gitsin diye,/Ve gençlik zalimdir, ve yoktur pişmanlığı/Ve göremediği durumlara gülümser”

“Geri döndük bu ilkelerle eski yerlerimize /Artık rahat değildik ama alınyazımızla. /Tanrılarına sımsıkı bağlanmış yabancı bir halkla /Bir başka ölüm de tatlıydı bana”

“Bir değeri olacak mıydı/Bir gülüşle meseleyi ısırıp koparmanın/Dünyayı bir top gibi sıkıştırmanın/Onu ağır meselelere yuvarlamanın”

“Tanrılardan pek anlamam: ama sanırım ırmak/Güçlü boz bir tanrıdır-somurtkan, elegeçmez ve serkeş”

“Hangi iş yapılacak başka, hangi haksızlık /Kaplayacak kuş şakımasını ve yeşilliği, hangi haksızlık /O vakit kaplayacak dünyayı? Bekleriz, ve zaman kısadır, /Fakat uzundur beklemek”

“Bu ölü ülkedir/Bu kaktüs ülkesidir/Burada taştan putlar/Yükselir, burada onlar kabullenir/Bir ölü elinin yakarışlarını/Solan bir yıldızın pırıltısında”

“Sanırım biz dönekler geçidindeyiz,/Ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini”

“Bizler içi oyuk adamlarız/Bizler içi doluk adamlarız/Birlikte eğilen/Kafaları saman tıkılı. Yazık ! /Kurutulmuş seslerimiz/Birlikte fısıldaşınca/Sessizdir, anlamsızdır/Yel nasılsa kuru otlarda/Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında/Kuru kilerimizde”

“Düşünceyle/7 Gerçek arasına/Devinimle/Eylem arasına/Düşer o Gölge/Çünkü Senindir Ülke”

Şöyle bir acele ile yapılan bir derleme bile Eliot’un şiirinin gücünü ve olanaklarını ortaya koymuyor mu?
Eliot “Şiir, haz verme amacının dışında, kimi yeni deneyleri yeni bir biçimde ileterek , başımızdan geçip de söylemeyi beceremediğimiz şeyleri anlatarak bilincimizi genişletir,duygularımızı inceltir” demiş.
Benim umduğum da tam buydu “Vakit Tamam Beyler”den.
Eliot’ın şiiri, sözcüklerle bir tür sinemasal montaj , sözel kurgudur. Hatta Çorak Ülke’de ard arda dizilmiş imgeler/sekanslardan oluşan “film” gibi bir şiir ortaya çıkar. Çorak Ülke’de birbirinden bağımsız 5 bölüm, ” süreksizliğin” anlatısıdır.
Eliot, Çorak Ülke’de yaptığı gibi Shakespeare’dan Baudelaire’e , Dante’ye, Wagner’e, Verlaine’e ; Shakespeare’in Antony ve Cleopatra’sından , Pope’ un “The Rape of the Lock”undan bir sahneye ; bir apartman dairesindeki zevksiz bir randevuya ; iki kişi arasındaki cinsellik yüklü dizelere , oradan da sümbül kıza ve onun gençliğine, geçmişteki masumiyetine gidip gelir , tüm bunların arasında dolaşır.
Çorak Ülke’ de şiire bir not olarak eklenen ve Eliot’ın Tiresias olarak adlandırdığı kişi şiirde bir karakter bile olmayıp yalnızca bir seyirci olan gene de bütün kişileri birleştiren en önemli kişiliktir. Şiirin özü,Tiresias’ ın gördükleri ile oluşturulmaktadır.Bu karışık örgünün bütün iplerini elinde tutan Tiresias’dır ve herşey onda birleştirilmiş, ona düğümlenmiştir.
“ve ben Tiresias, bütün bunları daha önce de yaşadım” sözleri ile aslında bir geri dönüşü ya da “mış” gibi” bir geçmişi ya da bir hayali ima etmektedir.
Elbetteki sahnedeki Çorak Ülke değil, Çorak Ülke’den de yararlanan bir gösteridir ama Çorak Ülke, Eliot ruhunu ortaya koyan bir metin olduğu , fikirsel anlamda sahneye ipuçları ve ufuklar açtığı ve de gösterinin ismini aldığı dizeleri içerdiği için önemlidir.

“Vakit Tamam Beyler” bu çerçevede en başta bir metin sorunu yaşıyor. Metin sağlam olmadığı için onun üstüne inşa edilen bedensel devinim de sağlam olmamış.
En önemlisi Eliot şiirinin tınısı duyulmuyor sahnede . Şairin bir çok eserinden alıntı yapıldığında bunların bir bütün içinde harmanlanması, kendi arasındaki farklılıkların ve de sahnede yapılan eklemelerin belirginleştirilerek ayrılması gerekli, hatta zorunlu. Önce “Eliot” duyulmalı, anlaşılmalı.

Gösteri ile ilgili seyirciye dağıtılan açıklamalardaki ifadelerin karşılığı sahnede görülmüyor. Ama orada geçen soruların cevapları açık.(bence)
Sunulduğu söylenen “estetik arayış ve karşı çıkış” yok , ama var edilebilir . Eliot şiiri kendi kültürel bağlamı dışına taşınabilir ama taşınamamış. Yabancı bir metin farklı kültürel kodlar ve imgelerle yeniden kurgulanabilir ama kurgulanamamış. Eliot 2009 Türkiye’si için zamandaş ve yerel olabilir ; doğuya özgü bedenlerle yeniden kurgulanan bir şiir batı için de okunur olabilir ; doğuya ait imgeler ve bedensel kodlar İngiliz asıllı bir metinle örtüşebilir ama bu yapı ve kurguda değil.
Belki de asıl sorun, bu soruları sorarak başlamaktan kaynaklanıyor. Bu soruların cevaplarının sahnede aranmasında.. Ve belki de açıklamaların içindeki “büyük” sözlerde.
Gösteri , nereye/nasıl “konuşacağına” karar verememiş . Sahne içine mi , oyuncuların içine mi , arasında mı , seyirciye mi yoksa uzaktaki müphem bir hayale mi ? Tiresias’ı yok sahnedeki gösterinin..
Arada yapılan doğaçlamalar ise “güncele gönderme yapmak” telaşı ile bütün düşünülmeden ortaya atılmış.
Oyuncular (Banu Çiçek Barutçugil ,Tuğba Özkul, Tülin Özen, Birsen Karacan, Dizem Kaftan) dan gerekli verimin ortaya çıkmaması onların ekip olarak bütünleşememelerinden ileri geliyor.Bunun nedeni ise sağlam bir metinin olmaması.

Oysa tek tek buluşlar çok yerinde. Örneğin kovalar, leğenler… Ama bu malzeme kullanılamamış. Renk, gölge, ışık, müzik, yansımadan ,seslerin oynaşmasından yararlanılamamış. Başlangıçtaki pencereden dışarı bakan iki kadın figürü imgemizi yakalıyor ama o kadar. Bir yere götürmüyor.

Bu tür gösteriler için yapılacak en önemli vurgu, tasarımı ve rejiyi yapan kişinin (Şule Ateş) , konuyu yakalamış, hedef noktayı isabetle belirlemiş olması ama gösteriyi oluştururken tek başına kalması nedeniyle (tercih kendisinin midir yoksa zorunluluk mudur?) fikirsel argümanların yeterince , uzmanca yerine oturtulamamış olmasıdır.Gösteri fikirlerin çatışmasından doğmamış. Tek kişilik algıların sonunda , yaydan fırlatılan ok genellikle “karavana” oluyor.

Melih Anık

Not:
1-Oyunun ilk performansı Talimhane’de ve Mehmet Ergen’in sanat yönetmenliğinde yapılmamış mıydı? Şu an sunulan gösteride Ergen’in ismi unutulmuş mu acaba?
2-Yazının içindeki şiirlerin tercümeleri İsmail Haydar Aksoy, Suphi Aytimur, Osman Türkay, İsmet Özel’e aittir.

Kaynaklar:
http://www.yenitoplum.org/ytp/haber_detay.asp?haberID=135
http://lepoetetravaille.blogcu.com/robert-richardson-tatli-hayat-la-dolce-vita-fellini-ve-t/1749485
http://mncelep.blogcu.com/t-s-eliot-in-siirin-toplumsal-islevi-adl/2217688


Ek not:
Bu yazıdan sonra Vakit Tamam Beyler adı altında açılan facebook sayfasındaki fotoğrafları gördüm. Benim 5 kişiden seyrettiğim oyunun sayfasında verilen resimlerdeki oyuncu sayısının 6 ve 7 olarak görünmesine o kadar takılmadım ama resimlerde dikkatimi çeken özellikle dairesel ışıklar altındaki bir sahne idi. Benim seyrettiğim gösteride böyle bir ışık kullanımı yoktu. Doğrusu bu beni şaşırttı.
Prova mı performans mı belli olmayan bir geceden çekilmiş bir resim üzerine spekülasyon yapmamak lazım ama böyle bir görsellikten neden vazgeçildiğini merak ettim doğrusu.
Ayrıca da yanılmıyorsam kadro da değişmiş gibi geldi bana.
Tiyatromuzdaki profesyonelliğin de sorgulanması gerekir diye düşünüyorum.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Adana Devlet Tiyatrosu - Rita’nın Şarkısı… Tülay Günal ve Çetin Tekindor - Bir Oyunu Seyretmenin Nedenleri

Rita’nın Şarkısı’nı büyük bir keyifle seyrettikten sonra düşündüm. Bir oyunu seyretmek için kaç neden bulunabilir?

Ben en başa oyunculuğu koyarım. Yaklaşık 40 yılı bulan “seyirciliğim” bana , oyunu oyuncunun seyrettirdiğini öğretti. Yönetmen işini bitirmiş gitmişken sahneden beynime, damarlarıma akan o mucize sıvıyı akıtan nazik elin hâzık (usta) dokunuşları nedeniyle katlandığım çok oyun hatırlarım. Oyunun sonunda her şeye rağmen dökülen terin ,sahnenin kalbi dışarı çıkarıcı vuruşlarının değerini çok iyi bilirim.Belki bilmezsiniz ama kötü bir oyunda yer almış bir oyuncunun her şeye rağmen en iyiyi vermek için çektiği ızdırap anlatılır bir dert değildir.

Bazı oyunlar, oyuncular için olanak ve şanstır. Ama oyuncu ezilirse kötü bir talih de olabilir. Rita’nın Şarkısı tiyatro dünyasında pek çok oyuncunun rüyası. Herkese nasip olmaz , herkes de taşıyamaz.

Tiyatromuzda çok ünlü ikililer var.. Yıldız ve Müşfik Kenter, Gülriz Sururi-Engin Cezzar, Gönül ve Gazanfer Özcan, Zuhal Olcay-Haluk Bilginer, Tilbe Saran- Cüneyt Türel , Işık Yenersu ve Alev Sezer...

Rita’nın Şarkısı’ndaki Tülay Günal ve Çetin Tekindor , ilerde de hatırlayacağınız “unutulmayacak” bir ikilidir.

Tülay Günal’ı ilk kez “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”nde tanıdım. Sonra DOT’da Böcek’de oynadığını duyunca koşa koşa gittim. Asi dizisinde onunla ilgili sahneleri yakalamaya çalıştım. Şimdi de Rita…
Jeanne d’Arc’da küçük bir salondaydı. Böcek’de ise 1 metre ötemde. Dizide ekranda.. Rita’da büyük bir salonda.
Hiç fark etmiyor. Sanatçının “elektriği” akıp buluyor insanı. Söylediklerini kaçırmamak için büyük salonda kimse, sanki nefes bile almıyordu. Günal, yumuşacık bir oyunculukla salondaki herkese duygusunu iletiyor,esir alıyor, oyunculuk gösterisi sunuyor. (Neden onu Jeanne d’Arc dan ayırdılar hala soruyorum..)

Çetin Tekindor “usta” için ne diyebilirim ki . Ders veriyor!
Bu sezon için yazdığım bir yazıda(http://melihanik.blogspot.com/2009/07/2009-2010-tiyatro-dunyas-hayallerim.html) bu sezon onu yeniden sahnede görsem diye yazmışım. Aslında o Rita’nın Şarkısı’na başlamıştı bile. Adana’da prömiyeri yapılan oyunun İstanbul’a yolu yeni düştü. O benim bu sezonumu renklendirecek diye düşündüğüm zenginliklerden biriydi. Yanılmadım.

Ya Yönetim mi diyorsunuz?
Rita’nın Şarkısı (Educating Rita) 1980’e ait bir oyun.1983 de filme alınmış. Türkiye’de defalarca oynanmış. En yakınlarda Kocaeli BB Şehir Tiyatroları’nda 2007-2008 sezonunda sahneye çıkmış.
Yönetmen Işıl Kasapoğlu hepsini iyi bilir. Onun için oyunun rejisi adeta ezberindedir. Bir de elinde iki usta oyuncu varsa , yönetmenin işi de kolaylaşır.
Bu oyunla bağlantılı bir hususu dikkate sunmak isterim. Işıl Kasapoğlu bu yıl Semaver Kumpanya’da Peer Gynt’ü sahneleyecek. Rita’nın Şarkısı’nda çok adı geçiyor Peer Gynt’ün. Acaba bir esinlenme olmuş mudur diye soruyorum kendime…

Ya metin?
İşte orada duralım.
Bu ustaca yazılmış bir oyun. Konu sıcak ve cazip , pek çok oyunda, filmde ele alınmış. Willy Russel da tecrübesi ile diyalogları tıkır tıkır akıtan, açtığı parantezi kapatan, oyunda söylenenler ile karakterleri iç içe harmanlayan bir yazar. Ama çeviri oyunlarda esas tat çeviren de.

Bu oyunun çevirmeni Sevgi Sanlı
Her tiyatro severin kütüphanesinde belki de farkında olmadığı bir Sevgi Sanlı vardır .O evinize bir Shakespeare ,Shaw , bir roman tercümesi, bir deneme, bir eleştiri, bir oyunun yazarı hatta bir şarkı sözü(yanlış mı hatırlıyorum?) içinde girmiştir.
Lillian Hellman, Küçük Tilkiler (The Little Foxes); Edward Albee, Kılpayı (A Delicate Balance); Graham Greene, Oturma Odası (The Living Room); Peter Shaffer, Küheylan (Equus); G. Bernard Shaw, Sezar ile Kleopatra / Pygmalion / Jan Dark / Kırgınlar Evi (Heartbreak House); Neil Simon, Sevgili Doktor (The Good Doctor); Willy Russell, Rita (Educating Rita); Václav Havel, Şeytan Çelmesi (Temptation); Cole Porter ,Öp Beni Kate (Kiss Me Kate); Louis de Bernières, Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini; Shakespeare, Onikinci Gece/ Kuru Gürültü; Barbara Schottenfeld ‘7 kadin’ onun çevirileridir.
Sevgi Sanlı “Kaygusuz Abdal”ı yazmış Halide Edip Adıvar'ın 'Sinekli Bakkal' romanını oyunlaştırmıştır.
Ankara Sanatseverler Derneği , 1973-74 tiyatro sezonunda "Bu Hesapta Yoktu" ile Sevgi Sanlı'yı “En İyi Çevirmen” seçerek ödüllendirmişti.
“ Birbirine uzanan iki eli, gülen ağlayan tiyatro masklarıyla birlikte sunan bu güzel heykelciği sevgiyle, onurla saklarım. Ostrovski'nin parlak zekâsı, sımsıcak yüreği, tükenmeyen tiyatro sevgisiyle ülkeme el uzatmasında benim de parmağım varsa kendimi çok, ama çok şanslı saymaz mıyım!” diyen Sevgi Sanlı tiyatro dünyamızda hem tiyatronun hem de seyircinin “öğretmeni” ve “şansı” olmuştur.
Çeşitli jürilerde görev yapan Sevgi Sanlı’nın en son “hatırlanması” galiba “1993 yılında En İyi Tiyatro Eleştirmeni Ödülü” ile olmuştur.
Bence bu yıl onun yeniden ve kuvvetlice hatırlanması gerekmektedir.

Bu oyun bağlamında bir ilginç notu da paylaşayım.
Oyunun prömiyeri Adana Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu olarak 16 Aralık 2008 de yapıldı.Yani o sıralarda Asi dizisi Antakya’da çekilmekteydi.
Dizide rol alan Tülay Günal ve Çetin Tekindor ayni sıralarda bu oyunun sahnelenmesinde çalışmaktaymışlar. Tiyatro özlemi içinde “yanan”(?) ama bir türlü(?) dizisinden kurtulup(?) sahneye çıkmaya fırsat bulamayanlara örnek olsun, ibret olsun.

“Klasik Eleştiri”
Şimdi ismini hatırlamıyorum birisi ( galiba kartında eleştirmen(yoksa “eleştir/e/meyen” mi?) yazıyordu) “…….. oyun seçiminden başlar, uzunca ansiklopedik bilgi sıralarsınız…. Tabii bunlar bir yazıyı tiyatro eleştirisi yapmaya yetmez” diye bir “Cevahir” ortaya çıkarmıştı.
Bu yazının içinde oyunun konusu, seçimi , yazar ile ilgili bilgiler yok. Ama bu yazının “onlara göre eleştiri” olma iddiası da yok.
Gönlümden geçenleri ve de düşüncelerimi paylaştım.
Oyun gönlünüzde bir şeyleri “pır pır” ettirince , kelimeler yerlerini alıyor zorlanmadan.. Hepsi bu!
Bu oyunu izlemeniz için neden çok.

Melih Anık

13 Kasım 2009 Cuma

Caddebostan Kültür Merkezi "OYUN"u

Son günlerde Caddebostan Kültür Merkezi ile ilgili tiyatro dünyası gurubuna gelen e-postalarla “oyun” gibi bir gösteri seyrettik. Gösterinin kahramanları Nedim Saban ve Tuncay Özinel idi.
Oyunun ilk repliği şuydu: “Halkın paralarıyla yapılan nezih caddebostan kültür merkezi sadece bir organizasyon şirketine peşkeş çekiliyor”(Nedim Saban-twitter)
Biz , “tiyatronun seyirciye ulaşması” adına başladı sanmıştık bu tartışmayı.
Oyun'un geldiği noktada neler öğrendik neler !
Tiyatro seyircisi birbiri hakkında kirli çamaşırları ortaya “sınır tanımadan” savuran tiyatro dünyasını nasıl "seyretsin"?
Aslına bakarsanız çoğunluk tiyatro seyircisi de ciddiye almıyor. Haberdar bile değil. Konunun bir taraftan kendisini ilgilendirdiğinin farkında da değil.
Bakın , tiyatronun “ağır abileri”, olanları seyretmekte. Herhalde onlar da ciddiye almıyor ….
İşlerin yolunda gitmesini bu tartışmalar(tiyatrocular) mı sağlayacak?
Tiyatrocularımız tiyatroyu(halkı) kendilerinin kurtaracaklarını sanma hatası içindeler. Halk için en iyiyi kendilerinin düşünebileceklerini ve de Manitu'nun görevlendirdiği kişiler olduklarını sanıyorlar galiba..
Halka sırtını dayayamamış tiyatromuzun kendi bulunduğu yeri tanımlamaktaki hatasından ileri gelmiyor mu tüm yaşadıklarımız?
Halkı , “seyircisi” yapmak ; düşündürtmek ve değiştirme/değişme arzusu yaratmak değil mi tiyatronun amacı?
Seyirci (yani seçmen) istemeli CKM'nin hakça yönetilmesini.
Olan oldu .Önerim iki taraf bir televizyona çıksın önce kavga etsinler sonunda “ağır abiler” onları barıştırsın.
Ardından Aysa Prodüksiyon ile ”Tombak ve Şantajçı Köpek” CKM’de sahnelensin.
Tiyatromuz canlanır , sorunları çözülür.
Onlar erer muradına….

Melih Anık

11 Kasım 2009 Çarşamba

“Caddebostan Kültür Merkezi’ni Protesto Ediyoruz” (mu ?)

Herşey Nedim Saban’ın e-postası ile başladı (7 Kasım 2009):
“Sevgili Tiyatrocu Dostlar,
Bugün Sabah Gazetesinde yayınlanan yazının ardından Caddebostan Kültür Merkezi'nin uzun süre Gazanfer Özcan hocaya tahsis edilmediğini öğrendim.
Ancak Kadıköy Belediye Başkanı, Gazanfer Özcan'ın cenazesinde, yıllarca salon tahsis etmediği, kapıdan kovduğu hocanın adını bir kültür merkezine vereceğini söyleyerek şov yapmış!
Facebook'ta Caddebostan Kültür Merkezi'nden Biz de Yararlanmak İstiyoruz diye bir grup kurduk ve bu hafta bu rezillikleri hep birlikte protesto ederek, bir basın açıklaması yapacağız.
UTANARAK PAYLAŞIYORUM”

Gazanfer Özcan, 17 Şubat 2009 tarihinde öldü.
Cenaze töreninde, yani 19 Şubat 2009’da Belediye Başkanı “şov” yaptı.
Kadıköy Belediye Başkanı 29 Mart 2009 tarihindeki seçimlerde yeniden göreve seçildi.
Nedim Saban 6 Kasım 2009 da Sabah gazetesinde CKM gerçeğini açıkladı.
Nedim Saban , Gazanfer Özcan ile ilgili olayı 7 Kasım 2009 da öğrendi.

Bu tarihleri dikkate alarak ,olayı , bir tiyatro oyunu gibi “okuyalım”.

Gazanfer Özcan CKM ona "uzun süre" tahsis edilmediği zaman “yalnız” değilmiş . (Gazanfer Özcan’a neden tahsis yapılmamış?) Şimdi başkaları bilgiyi paylaştıklarına göre birilerine anlatmış. O “birileri” (kimler?) neden bir şey yapmamış? Yapmışlar ama sonuç alamamışlar. Zaten bir şey yapabilecek durumda değillermiş.(mi ?)

Ama Nedim Saban o “birilerinden” değil ! Tiyatromuz ile ilgili pek çok girişimi başlatan Nedim Saban demek ki o zaman bu konularla ilgili değilmiş. İlgiliymiş de Gazanfer Özcan’ın yaşadıklarını bilecek kadar yakınında olmamış. Tiyatro dünyamız sorunları ancak “deve kendi kapısına çöktüğü zaman” anlıyormuş. (mu ?)

Tiyatro dünyamız, arkasından Niobe gözyaşları döktüğü , cenazesinde “büyük” konuşmalar yaptığı bir büyük ustanın sorunlarını bilememiş.(borcu dışında) Yanında olamamış.(mı ?)

Cenazede bilenler ve bilmeyenler yan yana Belediye Başkanı’nın “şov”unu izlemişler. Bilmeyenlere sözüm yok ama bilenlerden bir “Bilen” çıkıp da “Başkan! Şov yapma” dememiş. “Bilen”ler cenazede değillermiş. “Şov”u da duymamışlar. (mı ?)

Ama bu “Bilen”ler , Başkan , başkanlığa adaylığını koyduğu seçimlerde olayı parti ve seçmen nezdinde dile getirmemiş.Bilgiyi paylaşmamış.Paylaşmış ama etkisiz kişilerle “dedikodu” yapmış. Etkili olanlar da “bulaşmak” istememişler. ( mi ?)

Nedim Saban ,Gazanfer Özcan'ın adını andığı andan itibaren "vefa" geri dönmüş.(mü?)

Buyrun istediğiniz yerden tutun.
Yorumu da kendinize göre yapın , anlatın..

11 Kasım 2009 da Nedim Saban şu mesajı atmış :
“Sevgili Yaşar,
Mayıs ayını kaçırdınız muhabeti tamamen yalandır.
Biz de bu bahaneyle tam bir yıl bekledik. Madem kaçırdık, saygı duyarız dedik. Sonra bir baktık ki, Kasım ayında kurulan Can Gürzap Tiyatrosu'na bir değil, yirmi kez salon tahsis edilmiş.
Can Gürzap çok önemli bir sanatçı, tabi ki salondan yararlanmalı. Ama böyle bir kültür merkezinin yönetimi şeffaf olmalı.
Gelecek yıl Mayıs ayını beklersen yeni bir bahane çıkartacaklardır çünkü halkın parasıyla yapılan bu merkez sadece bir ya da bilemedin iki tiyatro ve organizasyon şirketine peşkeş çekilmektedir.
Örneğin Tiyatro İstanbul burada oynamak için dilekçe vermiş, ancak dilekçesine cevap verilmemiştir. Ancak Aysa Organizasyon aracılığıyla oyunlar oynadığı zaman, 15 yıllık bu tiyatroya salon tahsisi yapılmaktadır. Ne kadar üzücü değil mi ?”

Şimdi “Aysa ile çalışanlar ve çalışmayanlar” diye “nur topu gibi” bir
ayrım “doğdu” tiyatro dünyamıza.

Tiyatro dünyamız yeni yeni tanışmakta olduğu prodüksiyon ve sponsorluk kurumlarını "yönetemediği" için sarsıntı geçiriyor. Seyirci için “pompalanan medyatik ” , gerçek “iyinin/doğrunun” yerini alıyor. Gündemi , tiyatronun “modası” oluşturuyor. Maalesef bu “moda”yı oluşturanlar ve “giyenler” de tiyatrocu !

Melih Anık

Açıklama:

Bu yazının ardından Nedim Saban , Gazanfer Özcan’ın sağlığında onun için açıkhava tiyatrosunun tahsis edilmesinde, sanatçıların organizasyonunda önemli bir payı olduğunu ; vergi borcunun ödenmesi için kurulan komitede 3 ay çalıştığını belirtti.
Ama gene de tiyatro dünyamız, ustanın yanında olmamış. Nedim Saban ve rahmetli Hadi Çaman, Göksel Kortay, Nedim Doğan, Saltuk Kaplangı, Gencay Gürün’ün kişisel çabaları tiyatro dünyamızın çabaları olarak algılanamaz herhalde.
Yazımda Nedim Saban’ın CKM’nin ustaya tahsis edilmediğini yeni öğrendiğini vurguladım. Cenazedeki herkes ustanın vergi borcu olduğunu biliyor ve gözyaşı döküyordu.Nedim Saban eyleme geçenlerdenmiş.
Nedim Saban Türk Tiyatrosu’nda pek çok girişimin başını ve yükünü çekmekte. Onu “birileri” ile ayni kefeye koymadığım yazımda var.
O Gazanfer Özcan’ın adını andıktan sonra “vefa” geri döndü. Ama bu “vefa” Nedim Saban’ın değil ustanın cenazesinde CKM tahsisi konusunu bildikleri halde sesini çıkaramayanların ve de şimdilerde ortalara düşüp “Ustaya yapılır mı” diyerek konuyu saptıranların unuttukları “vefa” dır.
Yazım kendi içinde (bana göre) açık olmakla birlikte yukarıdakilere ek olarak , Nedim Saban hakkında doğabilecek yanlış anlamayı ortadan kaldırmak adına bir cümleyi şöyle değiştirmek isterim : “İlgiliymiş de Gazanfer Özcan’ın CKM tahsisi ile ilgili yaşadıklarını bilecek kadar yakınında olmamış.”
Nedim Saban'ın yaptığı açıklamaların benzerlerini şu "bilen"lerden "birileri" yapsa da metin okumamız daha yerine otursa.

22 Ekim 2009 Perşembe

Tiyatro Stüdyosu’nda “ Şölen ” - Ahmet Levendoğlu’nun “Buffini Menü”sünü “Okuması”

Özet
Oyun , yılın oyunu, yönetmeni, oyuncusu, sahne ve kostüm tasarımı dallarında ödül alacak düzeyde .
Yılın keyifli ve sanatsal niteliği yüksek oyunlarından biri . Yönetmen adayının, oyuncunun ve tiyatro severin kaçırmaması gerek.
2 saatlik tiyatro “Şölen”i . “Absurd” tatları ile bir yemek ziyafeti ; acı gerçeğin şaka gibi işlenmesi ile hayata hüzünlü bir gülümseme.
Menü
Sürprizlerle dolu oyunu anlatmak “seyrin keyfini” kaçırmak olur. O nedenle ayrıntı vermeden genel hatları ile oyundan bahsetmek gerekiyor.
Şölen, kocasının(Lars-Payidar Tüfekçioğlu)) son kitabının başarısını kutlamak üzere Paige(Zuhal Olcay) tarafından dostlara verilen bir akşam yemeği davetinde geçer.
Şölen’in davetlileri Lars’ın eski sevgilisi Wynne(Funda İlhan) ve depresyon geçirdiği için son anda yemeğe gelemeyen ama gıyabında yapılan konuşmalarla oyuna katılan , Paige’in de yakın arkadaşı olan kocası ; Lars’ın arkadaşı Hal (Özgür Yalım) ve onun seksi ama “iki kulağı arası boş” karısı Sian (Ayça Bingöl) dır. Kendisini bir hırsız olarak tanıtan , sosyal sınıfı farklı genç bir adam,Mike(Gökçer Genç) ve oyunun sessiz tanığı ama sanki “özeti”, garson (Güçlü Yalçıner) oyunun diğer karakterleri . (Bir tek garsonun ismi yok)
Oyun menüye paralel yürür. 2 saat arasız oynanan oyun , menüdeki yemeklere paralel kararır, aydınlanır, değişir , gelişir. Aperitif ile rahat bir atmosferde başlayan oyun , ana yemeğe doğru ısınır, yemek sonundaki tatlı ile “tatsızlaşmaya” başlar.
Aslında bu anlatım biçimi , yazarın oyunda ifadesini bulan anlatımına çok uygundur. “Dondurulmuş atık tatlısı”nın lezzet ile yenmesini duymak çene kaslarınızda nasıl bir duygu yaratıyorsa yazar oyun boyunca böyle zor bir menüyü seyircinin önüne koyar.
Aslında dekoru ve ilk cümlelerdeki “tonlaması” ile oyun, seyirciye bir şeylerin olacağını haber verir. (Bu , müziği ve Muammer Esi’nin sesiyle, dinleyenleri polisiye bir oyuna hazırlayan “Radyo Tiyatrosu” günlerini hatırlattı bana.) Paige’in öve öve bitiremediği garsonun rahatsızlık verici “sessiz duruşu” önünde geçen Paige ile Lars’ın nezaket ile zarflanmış iğneli diyalogları olacakların habercisidir sanki.
Oyun dergisinde Ahmet Levendoğlu’nun da vurguladığı gibi yazar , pek çok yere doğru çekilmeye (sürüklenmeye?) müsait bir metin oluşturmuştur. Görünen ile keyif alabilirsiniz ya da metaforları “okuyarak” keyfi , oyundan sonraya da taşıyan çeşitlemeler yapabilirsiniz.
Ama bu durum , oyunu yönetecek olana zor bir görev vermektedir.Kontrolü kaybetmeden, altında kalıp, sürüklenip dağılmadan oyunu sağ salim sona ulaştırmak için usta bir yönetmen olmak gerek , Ahmet Levendoğlu gibi.
Yönetmen okumuş, dinlemiş ve kendi bildiği yönü/kontrolü kaybetmeden ,fırtınalardan geçirerek gemiyi limana ulaştırmış. Bu da onun usta kaptanlığından .
Tüm bunlara ve de yazarın kazandığı ödüllere bakarak , Şölen(Dinner)’in metin olarak kusursuz bir oyun olduğu sanılmamalı . Şölen iyi yazılmış ama bazı sahneleri fazla uzun bir eser. Sanki yazar atmaya , yönetmen de budamaya kıyamamış.
Bu nedenle özellikle başlangıçtaki tempo düşüklüğü metinden kaynaklanıyor. Oyun ilerledikçe toparlanıyor. Belki bazı sahnelerin kısaltılması tempoyu arttırabilir ve nisbeten zor geçen ilk bir saati daha zevkli hale getirebilir. Ama bu haliyle bile oyunda gitgide artan keyfin hatırına seyirci şölene katılmalı.
Ustalar Geçidi
Yönetmen adaylarının “yeni okuma” adı altında yaptıkları “atraksiyon”ların hakim olduğu tiyatromuzda usta bir yönetmenin “okuyarak” metni ortaya çıkaran çalışması , “ders” niteliğinde.
7 iyi (mükemmel desem de abartmamış olurum) oyuncunun karakterleri ince ince çözerek sergiledikleri bir tiyatro keyfi var oyunda. Hiç kuşkusuz bu sahneleme, oyunu kaynağında (İngiltere’de) bile zevkle seyrettirir.
Zuhal Olcay, Paige’i bize kazandırırken , Paige de bize Zuhal Olcay’ı yeniden kazandırıyor . Onun sahneden ışık yayan , benzeri az olan kadın oyunculardan biri olduğunu hatırlıyoruz yeniden. “Yeni yetmeler” , onu şarkıcı sanacaklardı nerdeyse.
Payidar Tüfekçioğlu sesi ,fiziği ile önemli bir oyuncu.
Funda İlhan ve Ayça Bingöl , oyunun , Türk Tiyatrosu’nun aldıkları sayısız ödülü hak etmiş kadın oyuncuları.
Özgür Yalım yönetmenliğinin yanında iyi bir oyuncuymuş meğerse .
Gökçer Genç ve Güçlü Yalçıner bu takımın başarılı genç erkek oyuncuları.
Teknik
Işık atmosferi anlatmaya bu kadar yardımcı olur. Hem “karanlık” hem aydınlık. Olur mu? Oluyor!
Kostümler titiz bir çalışmanın ürünü. Karakterleri , sözlerinden önce tanıtıyor.
Dekor oyuna çok yardımcı oluyor. Dönen platform yerinde bir çözüm. Şeffaflığı sağlayan duvar yapısı oyunun atmosferine çok uygun.
Ahmet Levendoğlu’nun derlediği ve oyuna çok yakışan barok müziklerin bir cd’si yapılsa da alsak.
Göze Batan
Garson kapıyı açmaya giderken ayni koridoru kullansa ; tercümedeki bilerek seçilmiş de olsa “linkimiz”, “helal mal” üzerinde yeniden düşünülse…
İpucu
Oyun hayat, ölüm, öç alma üzerine soru ve sorunları “açan” bir felsefi derinliği tartışan bir eser.
Birbirine paralel koşan ve gidişatları ile birbirini dengeleyen ama bir kişi etrafında bütünlenen hikayelerin toplamı. Güneşin doğuşu ile alnınızda gezinen sabah rüzgarını duyarken günün sonundaki batışı hatırlamanın iç burkan dokunuşları var içinde.
Yıllar yılı biriktirilmiş, içe atılmış kabuk bağlamış kılıç yaralarının artık alışılmaya başlanan sızısını yüksek sesle paylaşmak . Ve giderken geride kalan şaşkınlık anının şoke eden tokadı.
Başka bir bakış açısıyla tuzu kuru olanların renkli yaşamlarının nasıl bir “atık tatlısı” kıvamında olduğu. İçiçe geçmiş ilişkilerin yıllar sonra paylaşılması ya da eski defterlerin açılmasıyla insan denen yaratığın dayanma sınırlarının hayret verici genişliği..
Herşey doğal . Bulutlar var ama yağmursuzluğun yarattığı sıkıntılı bir hava . Ama………..İlerleyen gece, sakladığı sırları ve kişiler , eteklerindeki taşları dökmeye başladıklarında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve şişeden çıkan cin geri dönmeyecek. Gece gebe.. Ölüm mü doğacak yoksa ?
Yazar
Yazar Moira Buffini , 1965 doğumlu. Bazı kaynaklarda “in-yr-face” içinde anılıyor. Anlatımında acımasız bir keskinlik, dudaklara kondurduğu gülümsemeyi bıçak ile oyuyormuş gibi bir hal var. Dialoglar ile yarattığı karakterlerin derinliği , hikaye diliyle bile ancak bu kadar iyi anlatılır . Özellikle karakterler arasında tez ve antitezleri sadece söyledikleri sözlerle değil temsil ettikleri sınıfsal konumları ile veriyor. Ayni akış içinde sınıfsal ve kişisel gelişmelerin birbirleri ile ilişkileri çok iyi düşünülmüş. Bir karakterin ölüme yürümesine paralel bir doğumun müjdelenmesi ; bir yalancının oyunun içinde acı , karamsar gerçekleri vurgulaması ; ağızdaki zevk sözcüklerinin sözün içindeki tatlar ile çelişmesi sonucunda ortaya çıkan durumun bıraktığı acılı ve derin iz... Atık yiyen birinin bundan zevk aldığını söylemesine paralel ölümün şölene dönüştürülmesi.. “Tatsız” tatlı , “doğal” hırsızlık, “acımasız” ahlaksızlık , “hain” öpücük ile yaratılan labirentler..
Telefona Mesaj – Posta Kutusu’larına e-mail
Ey insanlar ! Yakından dinlerseniz mutlaka kendi hayatınızla benzer bulacağınız anlar, yanlar var sahnede. Tıpatıp değil elbette ama içinde sizin de hikayeniz var.

Melih Anık

Not:
Affediş
Oyunun prodüksiyonu’nda Aysa var. Bu oyunu seyrettikten sonra , geçen sezonlardan birinde oyunu son anda iptal ederek aldığım bilet ile beni tiyatronun kapısında bırakan Aysa Prodüksiyonu affettim.