22 Aralık 2010 Çarşamba

Fenerbahçe’li Alex ve Tiyatro ‘Sıla’dır

Yaklaşık altı yıldır Türkiye’de olan Fenerbahçe’li futbolcu Alex kendisi ile yapılan bir söyleşide “Buradaki hayat Brezilya ile aynı. Sadece en çok tiyatroyu özledim.  Lisan bilmediğim için tiyatroya gidemiyorum" demiş.

Bizim hayalimizdeki(?) futbolcu, cebi para görünce en son model ve pahalı arabayı satın alır, evini değiştirir, evliyse boşanır sevgili bulur, akşamları moda kulüplerde dolaşır, sarhoş olur kaza yapar, gece âlemlerine katılır rezil olur, kebapçı açılışında kurdele keser  vs. vs…  Bu Alex tuhaf(!) bir adam, tiyatro özlemiş. Darısı bizim futbolcuların başına. Düşünüyorum da yurt dışında yıllarca kalan ‘bizimkiler’ tiyatroyu özlemişler midir acaba? ‘Buradakiler’den tiyatroya gidenler kimlerdir? Bu yazının çıkış noktası  Alex’in ‘tiyatroyu özledim’ ifadesidir.

Globalleşen dünya gitgide birbirine benzeyen köşelerden oluşuyor. Dünyanın her ülkesinde alışık olduğunuz bir yemeği , içeceği bulursunuz . Dini ibadetinizi yapabileceğiniz bir mekân vardır. Yani dinen ve bedenen ‘aç’ kalmazsınız. Bir eş bulur evlenirsiniz, çocuklarınız olur, onlar için bir okul bulursunuz.  Evinizde memleket minderi üzerine bağdaş kurar, memleket çorbasını kaşıklarsınız. Konsere gidersiniz, cd’lerden memleket havalarını dinlersiniz, filmlerini seyredersiniz. İnternetten memleket  haberlerini okursunuz, sevdiklerinizle haberleşir hatta yüz yüze görüşürsünüz. Yapamayacağınız tek şey kendi ülkenizin tiyatrosunu seyretmektir.

Alex “Lisan bilmediğim için tiyatroya gidemiyorum” demiş ama siz ona bakmayın Türkçe bilse de çok şey fark etmez. Kaldığınız ülkenin dilini bilmek o dilde seyredeceğiniz oyuna kendi dilinizdeki oyun kadar hâkim olmanızı, oyundan o ölçüde keyif almanızı sağlamaz. Yabancı mekânlarda seyrettiğiniz turne ile gelen tiyatrolar ya da yerel gruplar ayni keyfi vermez. Çünkü  tiyatro, 'tanıdık' salonlarda seyircilerle yaşayan, yaşanan,  ‘anadilli’ bir sanattır. Kapıdaki bilet keseni, yerinizi göstereni, ses çıkaran koltuğu, oyuna sokaktan 'katılan' bir sesi bile özler insan. ‘Yerinde ağırdır’ tiyatro. Yanınızdakinin nefesi, kıpırtısı etki eder seyre. İnce bir esprinin zamanlaması, bir damla göz yaşının sırası, alkışın nerede geldiği  önemlidir.  Oyun sonunda ayağa kalkarak alkışlamak ‘global’dir ama bizim seyircinin ‘ayaklanması’ hiçbirine benzemez.

Tiyatro salonlarının etkisi ve dili vardır, anlayana. Bazı salonların ‘ana kucağı’ gibi kokusu vardır. İçlerinde beni en çok etkileyen –elimizde son kalan- Fatih Reşat Nuri Sahnesi’dir. Ne oyunlar seyrettim ne oyuncular gördüm o sahnede. Onların seslerini duyarım o salonda. O havayı yaratan,  ‘yaşanmışlık’, perdelerine sinen replikler, oraya gelen insanlardır. O salona gittiğimde, artık gitgide azalsa da  özel bir seyirci bulurum . Kadını erkeği ile tiyatro için özenle giyinmiş orta halli insanlardır onlar. Fısıltıyla konuşurlar, beğenilerini gönülden  alkışlarıyla gösterirler. ‘Cebi’ açık kalanlar onlar değildir, öksürmesini ‘ara’ya saklar onlar, ceplerinde nane şekeri vardır zamansız bir ‘gıcığa’ karşı. O salona gidilince, oyundan önce veya sonra Vefa Bozacısı’nda bir mola verilir, ailece boza içilir, bir ‘ritüel’ tamamlanır sanki.  Üsküdar Musahipzâde Tiyatrosu da böyle bir salondu. Onu yıktık, sanırım sırada Fatih Reşat Nuri Sahnesi  var.  Daha yeni ve modern  salonlar yapılıyor  ama eski tat yok oluyor. Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu “sahne” oldu. AKM tarih olma yolunda.

AKM’nin inşaatına  1946 yılında başlandı. 12 Nisan 1969 da açıldı. Bizim neslimizin ömrü ‘beklemek’le geçti. 27 Kasım 1970’de Arthur Miller’in Cadı Kazanı adlı oyun oynanırken çıkan yangında harap oldu. AKM’nin yandığı gece Taksim’de ‘tiyatrodan dönen bir genç’tim. Otobüsün içinden yanışını titreyerek seyrettim, eve ağlayarak geldim. Soluk aldığımız ciğerimiz yandı.

Biz Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nun  yandığını da gördük. 1970'in Nisan ayında birinci yangın, yetmedi ertesi yıl ikinci yangın... Kül oldu kentin belleğine nüfuz etmiş en köklü tiyatro binası. Yenisini yapacağız dediler, katlı otopark yaptılar.

Şimdi yıkılmasında sakınca görmeyenler, çocukken o salonlarda  hiç oyun seyretmediler, tiyatroya ait bir anıları da yok o salonlarda belki.  Aileleri ile birlikte oyun öncesi ve sonrası boza içmediler, leblebi doldurulmuş bardaklardan; Taksim’de sosisli sandviç  yiyip,  şıra tatmadılar anne babalarının ellerini tutarak. Tiyatroya giderken derli toplu giyinmediler, ceplerinde nane şekeri yoktu.

Çocukluğumuz, gençliğimiz kayboluyor, kaybolan mekânlarla birlikte. Giden, soluklarımızı birleştirerek seyrettiğimiz oyunların büyüsüdür kim bilir.

Şimdilerde bir ‘dünya şehri’ olmaktır gidiyor. 'Dünya şehri' olmak ne demektir bilir misiniz? 'Dünya şehri'nde sevgilinizle altında öpüştüğünüz heykel, gölgesinde soluklandığınız çınar ağacı, önünde fotoğraf çektirdiğiniz tiyatro  hep yerinde kalacak; birisi aklına esip ağaçları kesip, heykelleri park park dolaştırmayacak, tiyatroyu yıkmayacak  demektir. Zira onlar ‘emanet’tir; şehri yönetenler öyle kabul etmiştir.  Önceki seyahatten kalan haritadan geçtiğiniz sokağı 30 sene sonra da olsa bulacak, yemek yediğiniz lokantada tadı damağınızda kalmış yemeği yiyeceksiniz;  tiyatroda ayni koltuğa bilet alacak ve salona ayni heyecanla bakacaksınız demektir. ‘Dünya vatandaşı” olmanın yolu  “Dünya şehri”ne sahip çıkmaktan geçer. Sizde “tüm dünya insanlarının övündüğü bir şey varsa ve siz ona gözünüz gibi bakıyorsanız”  dünya da sizi hatırlar.

İstanbul’a turist gözüyle bakıyorum arada bir. Biz azar azar yaşanan değişime alışıyoruz, kanıksıyoruz  da o misafirlere acıyorum. Kim bilir ne zaman, bir daha yolları düşerse, İstanbul’da her şey değişmiş olacak onlar için. Çınar ağacı kesilmiş, heykel (parçalanmamışsa) 'taşınmış', tiyatro yıkılmış, şehir haritasının yeni baskıları yapılmış olacak. (Topkapı Sarayı yerinde duruyor diyen olursa terbiyesizlik etmemek için,  “O da dursun artık” derim.  Ama o bile ‘yalnız’laşıyor, görmüyor musunuz!)

Tiyatro ‘sıla’dır. Tiyatroyu kalbinin gözüyle göremeyenin  şehri  “kalp” olur, her şey birbirine bağlı çünkü. Bu duygunun ne demek olduğunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, bilmiyorlar çünkü.  

Melih Anık

Not:  Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ve Galatasaray’lı futbolcu Arda Turan çorbacının açılışında karşılaşmış. Bir gün tiyatroda karşılaşırlarsa her şey daha farklı olacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme