10 Şubat 2010 Çarşamba

100 Yazıda Düşüncelerimi Paylaştım – “Eleştiren” , “Eleştirmen”

Bu herkesle paylaştığım 100.yazı.
www.tiyatrodunyası.com ’a gönderdiğim ilk yazının (“Şeylerin Şekli”) 23 Ocak 2008 de yayımlanmasından bu yana 2 sene geçmiş.
Öncelikle tiyatroyu sevdiğim için yazıyorum.
40 Yıl
Sürekli tiyatro izleyiciliğimin başlangıcı 1965 yılına gider. 40 yılı aşkın bir süre..
Üniversite yıllarında Haldun Taner, Aziz Nesin, Bekir Yıldız, Hilmi Yavuz gibi yazarlarla tanışmam ve onların eserlerinden yaptığım uyarlamalar ve takdirleri benim tiyatro ile ilişkimin sürmesine neden oldu. Tiyatroyu meslek olarak seçme aşamasındayken son anda planlarım değişti . Ama seyirci ve okuyucu olarak tiyatro ile ilgim hep sürdü.
1965 yılından bu yana tiyatro üstüne yazılmış yazıları, eleştirileri, kitapları okumaya çalıştım. Seçimlerimde bana yardımcı oldu bu yazılar. Başlangıçta okuduğum olumlu yazıların etkisi ile oyunlarını izlerdim . Zamanla okuduğum yazılar ile seyrettiklerimi karşılaştırarak bir kriter oluşmaya başladı. “Kötü” denilen bazı oyunları “iyi” bulduğumu fark edince o yazıları da okumaya başladım ! Bu arada tiyatro dünyasını anlamaya başlıyordum.
Bazı yazarların “tiyatroyu kurtarma” ile görevli olduklarını düşündükleri ; bazılarının “dostları”na yardım etme gayreti içinde çabaladıklarını ; bazılarının gala gecelerinde bulunmayı çok önemsediklerini , elini sıktıkları yönetmenin,oyuncunun oyununa kötü de olsa kötü diyemediklerini ; bazı hoca-eleştirmenlerin öğrencilerine destek olma sorumlulukları olduğuna inandıklarını ; ödüllerin doğrunun göstergesi olmadığını ; oyun hakkında “kötü” diyenin en basitinden dışlanacağını vb anlamaya başladım.
Ama en önemlisi , bir seyirci olarak , “hesap kitap”lı yazıların , yanlış yönlendirdiğini farkettim. Bu nedenle düşüncelerimi “hesap kitap”sız paylaşmayı denemek istedim . İlk yazım bu şekilde ortaya çıktı.
www.tiyatrodunyasi.com
Can Törtop yönetimindeki Tiyatro Dünyası -beni hiç tanımadığı halde-ilk yazımı yayımladı. Bir süre sonra ismimi yazarları içine aldı. Yayımlamak için fotoğrafımı istedi . Yazılarıma devam edebileceğimden kuşkuda olduğum için “Hele bir 10 yazı olsun ondan sonra” dedim. Aslında tanınmak da istemiyor/d/um. Ama bir süre sonra (10 yazıyı geçmiştim) “saklanma”nın yanlış anlaşılacağını düşündüğüm için resmimi de gönderdim. (Sokakta , tiyatro kapısında tanısınlar, davetiye versinler diye değil !)
Zamanla yazma hızım , (çok yazara açık olan bir sitede doğal olarak) yazımın yayımlanma hızını geçti. Ayrıca yazılarımın bazı çevrelerde yarattığı huzursuzluktan dolayı “tiyatro dünyası”nı zor durumda bırakmamak için kendi adımla bir adres belirleyerek yazılarımı orada yayımlamaya başladım. “Tiyatro dünyası”nın istediği yazımı yayımlama konusunda serbest kalmasının doğru olacağını düşündüm.
“Biz”
Başlangıçta yazılarımı 1.çoğul şahıs ağzından yazmaktaydım. Bu söylemin bence haklı nedenleri vardı.
Herşeyden önce yıllarca ekip liderliği , üst düzey yöneticilik yapmış biri olarak başarıların mutlaka ekibe bağlı olduğu inancı ile yerleşmiş bir alışkanlıktan kaynaklanıyordu.
Bir oyun seyrettikten sonra toplumumuzda çok da alışılmadık şekilde eşim, kızım , arkadaşlarım ile yaptığımız tartışmalar elbette ki yazımı oluşturmama çok katkı sağlıyor.
Öte yandan kitaplardan, araştırmalardan (yani benden önce emek vermişlerden) yararlanıyorum.
Yıllardır seyretmiş olduğum oyunlar, gösteriler de bir birikim sağladı.
Bu nedenle sonuç olarak ortaya çıkan yazı benim imzamı taşıyor ama arkasında unutmuş olmaktan korktuğum pek çok katkı var. O katkıların somut olanlarını , yazılarımda kaynak olarak vermekle beraber benden önce söylenmiş ve unutmuş olabileceklerime ve de kaynak olarak verilemez ama bende “tortusu” kalmış olanlara bir saygıdan kaynaklanıyordu “BİZ”.
Ayrıca yazıların altına yorumlar yazılıyordu. Benimle ayni görüşü bir kişi daha paylaşmış olsa artık o yazı sadece benim değil “bizim” yazımız olur düşüncesindey/d/im.
Bir yazının başkaları tarafından paylaşılacak olması hayali bile güzel. Ben bir anlamda o insanları da temsil ettiğimi düşünüyorum.
Bu “Biz” söylemi bazılarına “tuhaf” geldi. “Biz” söylemi arkasında - bazı “ham beyinler” tarafından- “teşkilat” aranınca hassasiyetimin kötü niyetlerle yanlış bir noktaya doğru sürüklenmekte olduğunu düşündüğüm için “Biz”den vazgeçtim.
“Düşünceler” / www.melihanik.blogspot.com
Son yıllarda eskisi kadar önem verilmediği için rol dağılım sayfasına inen (bazılarında o da yok) tiyatro dergileri koleksiyonum var. Zaman zaman geriye dönüp bakıyorum. Daha o yıllarda oyun dergilerinde yıldızlar vererek , kısa notlar yazarak düşüncelerimi kaydetmişim. Zamanın beni yanıltmadığını görmekten mutluyum.
Tek amacım “düşüncemi” özgürce ifade etmektir. Bu alışkanlık büo (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) yıllarından kaynaklanmakta galiba. Uzun saatler boyunca ve de acımasızca yaptığımız öfkeli ve sınırsız tartışmalardan sonra o arkadaşlarımla birlikte ve omuz omuza olabilmenin mutluluğunu yaşadım. Ama bu ayni zamanda tüm insanları öyle sanma gibi bir algıya da yol açtı. Her ne kadar ayni “saflıkla” inanmak istesem de zaman içinde yanıldığımı kabul etmek zorundayım. Bunu özellikle alışkanlıkları nedeniyle, her şeyin ( yazılarımın da) “kendilerine karşı” olduğunu zanneden pek çok kişinin yorumlarını okudukça anlıyorum.
Oysa en büyük zenginliğimiz , düşüncelerimizdir. Her düşünceyi beğenmesek de.
Hatırlatma Listem
Masamın üstünde bir kağıt duruyor. Üzerinde şunlar yazılı:
Gördüğünü,düşündüğünü söyle
Tepkini dile getir
Samimi ol
Teorilere aldırma , kendi teorini yarat
İyi olanı belirtmeyi unutma
Sorgula
At aklını kullan
Mesleğimin (Mühendislik) duayeni Fevzi Akkaya’nın hiç unutamadığım bir öğüdüdür : “Problemi önce “at aklı”nı kullanarak çöz ” . ”At aklı” kendi birikiminizle , düşünerek , işin patronu kendinizmişsiniz gibi çözüm bulduran bir yöntemdir. (Eksiğinizi de buldurur!)
Her geçen gün bu listeyi yeniden okuyor ve geliştirmeye çalışıyorum. Ayni yazdığım yazılarda olduğu gibi. Düşüncelerimi yazmada yeni yollar öğreniyorum. Kelimeleri “kullanmak” bana keyif veriyor. Özellikle tiyatro yazılarımda , seyrettiğim oyuna özgü söylem taşıyan bir ifadenin peşindeyim.
Yazdığım her yazının arkasında saatler süren bir araştırma ve okuma var. Birlikte seyrettiğimiz oyunları eşimle tartışıyoruz . Yazımı yayımlamadan önce ona okuyorum. Bir kopyası kızıma gidiyor. Her yazı en az bir hafta beklemiş ve kerelerce okunmuş oluyor.
İstiyorum ki yazımı okuyan herkes , benim ulaştığıma daha kolay ulaşsın , gördüğüme baksın , duyduğumu işitsin . Yazım,ilerde de başvurulabilir olsun .
Yazılarımı tabi ki okunsun diye yazıyorum. Ama kaç kişinin okuduğunun önemi yok.
Cinler,Cinlikler
Yaptıklarını beğenmesem de tiyatroda samimi çaba gösterene, araştırana ,yaptığında mantık ve emek olana saygı duyuyorum . Bence beş para etmeyen yönetmenini /patronunu öven tiyatrocu genci bile anlıyorum.
Ama kandırma çabası içinde olan “cin”lere ve “cinliklere” , hesaplı yazı ve oyunlara ve de onları yazan ve yaratanlara çok kızıyorum. Böyle bir oyunu seyrettiğimde kendime hakaret edilmiş sayıyorum. (Hakaret, sadece küfür edilerek yapılmaz)
Özellikle gençlerin “kullanılmasını” kabul edemiyorum. Çocukları yanlış yönlendirenleri sevmiyorum.
“Eleştirmen”,”Eleştiren”,”Yazı Yazan”, “Düşünce Paylaşan”
Ülkemizde genellikle düşüncesini paylaşana “eleştirmen “ deniyor. Sayfalarda öyle yer buluyorlar. Ama her yazı “Eleştiri”, her yazan “Eleştirmen” midir?
“Eleştirmenlik” mesleği başkadır. Ülkemizde eleştirilerini okuduğumuz kişilerin çoğu , başka mesleklerden gelmiştir. Uzun yılların sonunda onlara eleştirmen deniyor. Bazıları mesleğin temel taşlarını dizmiş ve mesleği saygınlaştırmış. Öte yandan eleştirmenlik eğitimi almışların , imzasını “Eleştirmen“ diye atanların çoğunu da “eleştirmen”den saymak olanaklı değildir. “Eleştirmen” olmak kolay değildir. Sonunda okuyucu karar verir. Ama kesin olarak bildiğim ve inandığım tek şey şudur : “Eleştirmen”, “promotör” değildir , olmamalıdır. “Hesap kitaplı” yazılara da “eleştiri” denmez. Kaldı ki “Eleştirmen” , “ölüyü diriltmez” ; “yaşayacak olanı da öldüremez”.
Oyunlarda “dünya, insan ve hayat ” kadar geniş bir ufuk var . Yazar ilgi alanına göre geniş bir okumayla ve kendi açısından oyununu yazar.
Oyunu seyirciye ulaştırmak için salt yazılanı değil konu ile ilgili dünyayı da iyi anlamak,bilmek gerekir. Kimse , (eleştirmen de yönetmen de) her konuyu bilemez. Bu nedenle eleştirmen ve yönetmen her oyun ile ilgili yardım almak zorundadır. Bu yardım alma okumak , danışmak , tartışmak, izlemek, seyahat etmek vb şekillerde olabilir. Bizde çoğunlukla , öncelikle yönetmen yardım almıyor sonra da eleştirmen. Ortaya çıkan da “Ben yaptım oldu” oluyor ve kuzgun “yavrusunu” çok seviyor. Oysa ki her yazı her yorum her oyun kendinden sonrası için bir başlangıçtır. (olmalıdır)
Ben bu düşüncelerle , “yazı” yazıyorum . Bilmediğimde , bulabildiğim "bilen"den yardım alıyorum. Amacım , sürece katkıda bulunmak ve benden sonrakinin işini kolaylaştırmak , yola ,bir çakıl tanesi olsun koyabilmektir. Ben “Eleştirenim”. Daha hoşuma giden ise “Düşünce paylaşan”dır.
Tiyatromuz çok sayıda eleştireni olmadığı için bu haldedir , ”Eleştirmeni” olmadığı için değil.
Hesap kitap içinde olmadan sadece “Düşünce”lerimi yazarak 100’e ulaşmanın mutluluğunu yaşıyorum.


Melih Anık

1 yorum:

  1. yeni bir blog kullanıcısıym ve karşılaştığım ilk yazılardan bir tanesiydi bu,gerçekten içtenlikle yazılmış.tebrik ederim..:)

    YanıtlayınSil