3 Kasım 2009 Salı

İstanbul Bienal 2009 / 11.B – İKSV’nin “Bulabildikleri” – “Dostlar Alışverişte Görsün”

“Dostlukların Son Günü” bir Selim İleri kitabıdır . İçeriği şaşırtsa da isminin çağrıştıkları ile bizim nesli “vurmuş” bir hikayenin kitabıdır. Zira bizim için “Son sığınaktı dostluklar”. Kitabın ilk baskısının arkasındaki devrimci Selim İleri resmi “devrimci bir dostluk” tanımını kışkırtmıştır.
Doğan’dan Everest’e geçen yazarın Doğan'da kalan kitapları şimdi 4 tl ye D&R larda stok temizliğinde. Cumhuriyet ile Zaman’da ayni anda yazmaya başlayan ve bu nedenle Cumhuriyet ile yolları ayrılan Selim İleri tvde bu konuyu anlamadığını yansıtan bir yüz ifadesiyle oturuyor ve sanki TRT 2 deki programına konsantre.
Bilgisayarı nerdeyse anasının karnında öğrenen “Zamane” , “delete” etmenin bir “son” olmadığını biliyor. Bilgisayar ona soruyor “Emin misin?”. “Emin olup” silse bile “delete” edilenleri geri getiren programlar var. Yani “silme”nin anlamı kalmamış. Bu nedenle de dostluğu silerken “Emin misin?” diye sorulacağını sanıyor. “Silinmiş” dostlukların da geri getirilebileceğini sanıyor.
İsim değiştirerek ayni şeyi kerelerce “save” ediyor. Yanlış yazarsa siliyor. Kendisi “başka”sı olabiliyor. Herşey çok kolay. Böyle bir nesle “dostlukları” anlatmak da zor.
“Önce Ekmekler Bozuldu”(Oktay Akbal) sonra “Dostlukların Son Günü” anlamını yitirdi mi ne!
İşte böyle bir “dünya”da 11 yıldır Bienaller yapılmakta .
İstanbul’un 11. Bienal’inin kitabında “istedik vermediler” ile sergi için “Bürokratik,mali veya güvenlikle ilgili nedenlerle” “gerçekleştirilemeyen” mekanlar resimli olarak verilmiş. “Gerçekleştirilenlere” bakarak daha ne yapılacaktı acaba diye düşünüyor insan. Sanki verseler her şey daha başka olacakmış, başka “şahane” projeler varmış da engel olunmuş “hava”sı. “Feriköy Rum Okulu”nu, “Feriköy Greek School” yapanlar neyin eksikliğini duyuyorlar acaba?
Kitapta önce ismi sonra soyadı yazıp sanatçı sıralamasını soyadına göre yapan zihniyet neyi hayal ediyordu da olmadı?
Tersliklerin “Bienal” diliyle protestosu dünya haritasının kitapçığa ters olarak yerleştirilmesi midir? Yoksa ayakların bu topraklara basmamasının getirdiği bir düzlem kayması mı?
Ya da “Beş Soru” diye anket hazırlayıp beşinci soruyu unutmak ya da başlığı İnsan Neyle Yaşar diye atıp başka bir amaçla hazırlanmış anketi ilgisiz yerleri kırmızı boya ile düzelterek cinlik yapmak mıdır hüner?
Herşeye rağmen kitaptaki en anlamlı olan bütçe gelirlerinin verildiği sayfalar. Sanki hesabını verenlerin “dik duruş”(?) ile yüzlere vururcasına verdikleri pasta dilimli grafikte gelirler içinde bilet satışının payı % 10 ile gösterilmiş. Bu Bienal gerçeğini ve de düzenleyenlerin bilinç altını anlatıyor ve “Biz bilet alanlara değil sponsorlarmıza borçluyuz” deniyor. Bir de bu nedenle “Parayı veren düdüğü çalar … Ne getirirsem onu izlersin ” tavrı yani . Ortaya çıkan ise “Ne getirebildilerse” o !
Bugünlerde Türkiye’de sponsorların isimleri aktivitenin kendisini aşmış durumda.
Caz festivali Akbank’ın cazdaki rüştünü kanıtladığı bir aktivite sanki. Tiyatro Uzmanı(?) Efes tiyatroyu “dopingliyor”...
İKSV tarafından sunulan gösteriler de, “bazılarının kendi elit çevrelerindeki konumlarına katkıda bulunmak için yapılan gösteriler halini almaya başladı…..”
“ Toplumsal hayattaki hakim konumlarını, incelikle örülmüş ekonomik ve sosyal ağlar çerçevesinde güçlendirerek sürdürmeye çabalarlar. Yönetmekte oldukları şirketleri sanat ve kültür etkinliklerine dahil etmeleri bu stratejinin ayrılmaz bir parçası. İncelmiş bir sosyal gruba özgü beğenileri benimsediklerinin işaretini göndererek bu gruba hitap etmek isterler.”( “Kültürün Özelleştirilmesi”- Chin-tao Wu- İletişim)
“Dışarıdaki sokakları az önce izlediği filmin devamı olarak algılayan sinema izleyicisinin bu bildik deneyimi yapımcıların esas aldıkları kural haline gelmiştir.
………….
Kulağı alıştırılmış dinleyici şarkının ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir,tahmini doğru çıkınca da sevinir.”( “Kültür Endüstrisi -Kültür Yönetimi”- T.W.Adorno-İletişim)
………..
“ Dev sergiler, imajlarını tazelemek isteyen devletlere, kentsel dönüşüm projelerini satmak isteyen yerel yönetimlere aracılık eder. Kimlik, farklılık, melezlik, "sınırların aşılması" gibi temalar etrafında örgütlenen bienaller de, yeni dünya düzeninin gösterilerinden biri olmaktan öteye gidemez” ( Sanat A.Ş. : Çağdaş Sanat Ve Bienaller - Julian Stallabrass-Tercüme: Esin Soğancılar-İletişim )

Avrupa sınırları içine girmek için uğraşan Türkiye’nin , Bienal kapsamında “Orta Doğu” ülkesi sınıfına dahil edilmesi de “Kurbağanın suyunun yavaştan ısıtılarak alıştırılması” hikayesi mi ?

Yukardaki tüm tespitleri doğrulayan İstanbul Bienali 11 yaşında. Başından beri izleyen biri olarak nelerin kaymaya devam ettiğini görecek durumdayım.
Bu yılın teması “İnsan ne ile yaşar”
Brecht’in 3 kuruşluk operasından alınma bir soru. Brecht aslında “nasıl” sorusunu soruyor. Küratörler “yabancı” olduğu için, orijinaline yakın olan İngilizce metni esas alırsak soru: “What keeps mankind alive?” İnsanlığı yaşatan(canlı tutan) nedir ? “İnsan ne ile yaşar?” sorusunun herhalde küratörlerin kafasındaki anlamı yansıtmamaktadır. Bunca yıllık “Nasıl”, olmuş “Ne ile”! Ama Bienal de sorunun bizim kafamızdaki karşılığına çooookkkk uzak!
Bienal’in sunuş yazısındaki karmaşa ise kayda değer:
“Devrimci bir mesajın yokluğunda bu mesaj katıksız bir anarşizm olur” şeklinde tercüme edilen cümlenin orijinali “in the absence of any revolutionary movement,the play’s message is pure anarchism”..Yani “devrimci hareketin yokluğunda”
“Ama bugün de herhangi bir geniş çaplı devrimci harekete rastlamak mümkün değil” tesbitini yaptıktan iki satır sonra “…tüm siyasal güçler bir barış,demokrasi ve insan hakları retoriği çerçevesinde adımlarını atıyor ve diğer mücadele imkanlarından yoksun(doğrusu elinden alınmış) militanlar “terörist” damgası yiyor” saptaması küratörlerin kafa karışıklığından kaynaklanıyor herhalde. Zira devrimci hareketlerin yokluğu değil mücadele imkanları elinden alınan militanlardan söz ediliyor.
“Çağdaş kuram bile siyasal antagonizmadan uzak durmaya dikkat ederek dikkat ederek “münakaşaya dayalı” siyasetten yana tavır belirtiyor ki bunun da kolayca alkolsüz bira,dumansız sigara veya kafeinsiz kahve gibi siyasetsiz siyaset olduğu ortaya çıkarsa şaşmamak gerekir…Günümüzün sınıflı toplumunda antagonizma(bileşenlerin birbirinin etkilerini ters yönde etkilediği bileşim/uzlaşmaz çelişki) olmadan siyaset bir hayaldir.” cümlelerini de İngilizce metinde bulunmaması ise en nazik şekilde “özensizlik” ile açıklanabilir.
Serginin Brecht’in sözlerinin yapıtları izlemek için bir prizma oluşturması fikri herhalde küratörlerin “saf ve temiz” inanışlarından kaynaklanıyor. Brecht’in sanatın siyasi angajmanına (doğrusu “sanattaki siyasal angajman”) duyduğu inanca katılıyor ve bu potansiyeli anlamlı hale getirmeye çalışıyor. “İnsan ne ile yaşar” zaten elimizde var olandan ötede ileriyi gösteren bir yola işaret ediyor muhtemel yönlerin ve yeni okumaların hatlarını çiziyor”muş. Sanki Bienal Brecht’in sözünün savunması için düzenlenmiş. Sanki Brecht’in buna ihtiyacı varmış gibi. Bu Brecht’e ayıp her şeyden önce. Ayrıca ortaya çıkan toplamın ise Brecht’in söyleminden çok çok geride olması böyle bir sözün müdafaasını da güçleştiriyor ve bu cüret karşısında insanda şaşkınlık yaratıyor.
Allah’tan küratörler güdümlü bilgiyle geçen seferki gibi çizmeyi aşan beyanlarda bulunmamışlar.Olsa olsa kendi çizmelerini zorlamışlar.
Ama Türkiye’den sandalye üzerine ayakkabısız çıkacak çok kadın sanatçı bulunurdu gibime geliyor.Hem de onlar sandalyeye değil ayaklarını bu topraklara basardı. Ama sandalyeye çıkanlar kadar sponsor bulurlar mı onu bilemem..
En anlamlı sergi düzenlemesi Feriköy RUM Okulunda. Tek tek parçaların başarısı değil sözünü ettiğim. O da “bilinçsizlik durumu”ndan çıkmış.
Kronolojik Atatürk panosu,İbni Sina, Padişah Mehmet resimleri, şiir okuma yarışmasında alınan ikincilik belgesi, “Okulumuzdan yetişen ünlüler” listesi ile süslenmiş duvarların en dikkati çeken kısmı kum kovalarına ilave olarak yangın tüpleri dizilmiş merdiven basamakları. Tüm bunlar Bienal hazırlıkları içinde duvarlarda unutulmuş , bienale dahil bir sanatçıya ait değil. Okul terk edilip gidilirken duvarlarda kalan ilanların ve dökülen sıva ve boyaların yarattığı hüznün içinde yeşil bir tahta üzerine yazan bienal senaryosuna ait yazı çarpıyor gözümüze : “How to re-inhabit your enemy’s house?” Şaka gibi…
Lavaboda ayaklarını yıkadıktan sonra küf kokulu hücresine giren bekçinin kapıda kalan plastik terlikleri de bienale dahil mi?
Antrepoda Sarkissian’ın fotoğrafları önünde durdurulan bilmem hangi ilk öğretim okulundan seçilmiş gençler, kendilerine soru soran rehbere gördüklerini özetliyorlar. “Tüm resimlerde ayni ağaçlar var.”
Zira “ …geleneksel belgesel tekniklerini kullanır ama ayni zamanda fotoğrafın imkanları ve sınırları konusunda eleştirel bir tavır takınır… Her fotoğraf dizisi görülmüş olanını yeni bir imgesini oluşturan kültürel ve tarihsel notlar bütününü gizler” açıklaması kitapçığın sayfaları arasında okunmayı bekliyor.
Halep,Lazkiye ve Şam’daki infaz meydanları gösteren fotoğraflar, “Bir toplumun patolojisinin şaşkınlık verici bir biçimde ortaya çıktığı son derece simgesel yerler olduğu gerçeğine ipucu sağlayan tek şeydir” açıklaması okunmadan sadece ağaçları ile dikkat çekiyor ve anlamsız olarak duvardan sarkıyor.
Kendi kendine açıklanamayan, yapanın kafasındakini anlamak için açıklanması gerekli ama açıklandığında bile insanın yüreğine ve de beynine dokunmayan bir fotoğrafı açıklamalarla anlamlandırmak nedendir ?
Bienal, sanat eserlerinin sergilendiği yer değildir , olmak zorunda da değildir. O nedenle gösteriye konmuş her şeye sanat eseri muamelesi yapmaktan vazgeçilmelidir.
İyi de tüm sergilenenler kim için ve neden?
“Dünyanın bir yerinde bunu anlayan birileri var” mı demeliyiz. Bu haberi vermek midir amaç ?
Artık “Bienal dili” haline gelmiş karmaşık anlatımlı cümlelerin arka arkaya getirilmesiyle oluşturulan zorlama bir söylem :
“….. projeleri,beden imgesini ve işlevlerini kaçınılmaz bir biçimde genelleştiren,dönüştüren ve parçalayan mekansal çevreler içinde bedeni,çoğunlukla da kadın bedenini konumlandırmanın farklı yollarını keşfediyor.”
“….çalışmaları kadın kimliğini ve cinsel kimlik söylemlerini konu alıyor ve kamusal alanda görünürlük taktiklerini inceliyor.”
“…gündelik hayatın merkezindeki dirençle çekincesiz biçimde birleştiriyor.”
“…bağımlılıklarına meydan okuyor.”
“Eylemleri, çalışmalarının önemli bir teorik boyutunu oluşturan mantık,dilbilimsel gösterge kuramı , praksiyoloji ve matematiksel hesaplamaların analizine dayanan titizlikle planlanmış bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkıyor.”
“….bir yandan sanatla hayat arasındaki sınırları ortadan kaldırma olanağını keşfe çıkan….”
“Keşfediyor”, “inceliyor”, “meydan okuyor” vb …
Sanki bilimsel bir devrim başlıyor…!!!
Ama asıl saptamayı Antrepo’da açılmış deftere düşülen izleyici notlarında bulmak mümkün:
“Aç kal, budala kal, bütün anladığım budur…
“Bu sanat ise sanatın aldığı şekil bu ise siz devam edin biz yokuz”
“Bir kez daha anlıyoruz ki dünyayı satın alan tek şey reklam. Sanat falan her şey kandırmaca olmuş sayenizde. Koç reklam yaptı herkes para kazandı.Para kazanma yönteminize tebrikler.beğenmedim.”

Hep soruyla meşgul olduğumuz için Brecht’in yanıtını unuttuk:( “Üç Kuruşluk Roman”-Brecht- Tercüme : Sema Özkaya-Oda Yayınları)
“Nasıl yaşar insan ? Çiğneyerek,ezerek,
Öbür insanları yiyerek!
Yalnız böyle yaşayabilir insan
İyice unutabilmek için insan olduğunu.
Yanlış düşünmeyin efendiler
İnsan yalnız kötülükle yaşar!”

“Kafasıyla yaşar insan
Yetmez ama bu kafa ona
Bir kere dene istersen senin kafandan
Bitler doyar ancak.”

“Çünkü bu yaşam için
İnsan kurnaz değildir yeterince
……
Çünkü bu yaşam için
İnsan kötü değildir yeterince
…….
Çünkü bu yaşam için
İnsan kanaatkar değil yeterince.

Tüm uğraşman senin
Kendini kandırır ancak!”

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme