12 Kasım 2009 Perşembe

Bu “O” Sokrates Değil ! İstanbul Devlet Tiyatrosu- Sokrates’in Son Gecesi…

Özetle
Geçen sezon seyirciyle buluşan oyun bu sene de devam ediyor.
Geçen zaman içinde hakkında çok şey yazıldı. Ben beğenmeyene rastlamadım. Bir şeyi mutlaka beğenildi. Oyuncuları ve teknik kurgusu ödüllere aday oldu, ödül aldı.
Bir tek “tiyatroculuk” üzerine görüş belirten Zeki Alasya var olumsuz konuşan . Onu da bırakalım “o/a/rada” kalsın.
Aklımda Kalan Tsanev
Oyunun yazarı ile tanışıklığımız Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü ile başladı.
Oyunu, Oyun Atölyesi’nin Haluk Bilginer,Güven Kıraç ve Tülay Günal’lı ilk kadrosundan izlemiş biri olarak oyunculuk şöleninin keyfini hala duyuyorum. Oyuna başlayan o kadro nedense sonradan değişti. Şimdi nerdeyse herkes Güven Kıraç ve Tülay Günal gittikten sonra yerlerini alan Emre Karayel ve Esra Kızıldoğan Uygur ‘lu kadroyu hatırlıyor. O günden bu yana Tsanev , Jeanne d’Arc ve oyuncu değiştiren Oyun Atölyesi ile aklımda.
Tsanev Tarihi
Tsanev’in bende bıraktığı ilk izlenim , Sokrates’in Son Gecesi’nde de beni şaşırtmayarak devam ediyor.Egemen olana karşı alaylı bir sorgulama..Bu, demokrasi,iktidar,savaş,adalet, din, milliyet, kişilik, ideoloji vb olabilir. Tarihi kendine göre yeniden okuma. Daha doğrusu ortaya çıkan “Tsanev Tarihi”
Oyunun tümünün yarattığı bu genel havanın etkisine bakarak oyun metninin, tutarlılığı , mantık ilişkilerini , akışı çok da dikkate almadığını görüyorsunuz. Oyun üzerinizde “ağır” bir gösteriden çıkmışsınız izi bırakıyor. Entellektüel yanınız gıcıklanıyor. (Var olup olmaması fark etmez. Olmayana da bir an için de olsa kendini entelektüel sanması için bir şans verir.)
Bizim neslimiz, Sokrates’i sahnede ağır başlı, yönetenlere başkaldıran, tarih yazan biri olarak hatırlar.Oyunu izlemiş olanlarda başlayan değişim , biraz öfkeli , biraz asidir. Sokrates’in Son Gecesi ise ezber bozan niteliğinde. (Bu ezber bozmaya da dikkat etmek gerekir. Şimdilerde “ezber bozuculuk” bir meslek oldu) Ama çağın gidişatının ruhu da budur.
Tsanev’in ezber bozuculuğu farklı . Zeki, bilgili ve de özgür. Paganini varyasyonları gibi. Bir temayı kendine göre doğaçlıyor. Ama sonunda ona ait olduğu hemen anlaşılan yeni bir soluk yakalamış.
1936 doğumlu olan Tsanev bugünün adamı değil. Eser bugünün dilini kullanan ama bugünü de yere vuran bir uzaklıkta. Ayni konuyu savaş görmemiş bir yeni yetme bu ağırlıkta yazamazdı. O nedenle eserde olgun kişilerin yakaladığı bilgece bir alay var. Hem dünle hem bugünle.
Sahnedeki Sokrates
Sahne mükemmel bir görsellikle başlıyor.
Siyah platformun önünde, tam ortada şeffaf baldıran kasesi, ölümün simgesi. Biliyorsunuz ki Sokrates baldıran zehrini içecek bu kaseden.
Gardiyan birden kararlı adımlarla sahneye giriyor ve metal çubukları platform üzerindeki deliklere sokarak sahnede hapishaneyi inşa ediyor.(Bir de kendini sıkıştırmasa !)
Bu düzen sanki “Go”nun , “32 Taş”lı zihinsel bulmacanın sahne hali.
Sahneye bir ikinci gerek… O Sokrates…
Sahnenin arkasında beliriyor, gardiyanın biraz önce inşa ettiği “hapi-sahne”ye giriyor kendi isteği ile.
Gardiyanın ilk repliği “Sokrates”, kendini güçlü sananın küçümseyici tonunda mı? Hayır! Bu ilerleyen sahnede Sokrates’in karısının ağzından dökülen sese çok benziyor. (İlk replik için zayıf. )
Artık gardiyan ve mahkum ikilisinin düellosu başlayacak. Oyuncular ellerindeki çubukları sözlerine paralel, platform üzerindeki deliklere sokup çıkararak “kim mahkum kim gardiyan” “gardiyan da mahkum mahkum da gardiyan” sarmalının zihinsel labirentlerinde dönecek,koşacaklar.
Beklenti bu yolda.
Ama o da ne?
Kendi ayakları ile hapi-sahneye giren Sokrates akıl oyunları ile köşeye sıkıştırdığı mahkum karşısında eli kolu bağlı . Metal çubukları oynatma hakkı “gardiyan”da. Oysa Sokrates fikirleri ile o çubukları sanal ortamda oynatıyor zaten.
Başta korkaklık üzerine başlayan konuşma , “Sokrates’in son gecesine tanık olma” keyfini yaşamak isteyen gardiyanın oyunun sonlarına doğru Sokrates’in karısından para alarak kaçmasına yardım edeceğini öğrenmenizle yoldan çıkıyor. Oysa o gardiyan Sokrates’in üzerinde baskı kurarak psikozu yaratmaya uğraşan bir acımasız adamdı hani.
Oyunun Özdeyişleri
Konuşma düşünme üzerine gelişir. Çoğunluğun sesi tartışılır. Çoğunluk iyilerin peşinde iyi kötülerin peşinde kötüdür. Çünkü demogoglarca yanıltılmaktadırlar. Halk kandırılmaya müsaittir,yani.
Eğitimsiz heykel yontulmasında zarar yoktur ama eğitimsiz devlet yönetmek yanlıştır.
İnsan değişirse devlet değişir mi?
İyi yurttaşlarını kötü yurttaşlarından ayırmaktan vazgeçtiği an devletin çöktüğü andır.
Gardiyan sarmallı bir hüküm savurur “Düşünen bir insan gardiyan olmaz” Oysa bu cümle ile gardiyan düşünce atar ortaya. Yazar Sokrates’e “Tiyatro oynuyorsun” dedirterek oyunda, virajı döndürür.
Sokrates kitap bırakmamıştır,fikir bırakmıştır. Tüm kitaplar yakılabilir oysa fikirleri aklına soktuğun insanların tümünü ortadan kaldıramazsın. Fikirler öyle yaşar. Tanrı da yazmıyor .
Gardiyan “Sokrates”leşmeye başlar
O arada Sokrates’in karısı girer sahneye. Onda da metal çubukları oynatma gücü vardır. Sokrates, gardiyan karısına saldırırken çubukları çıkaramaz da Sokrates “gardiyan”laşınca gardiyanın gücüne kavuşur.Gardiyan nedense Sokrates’in karısıyla yatınca Sokrates olur.
Tsanev gardiyanın ağzına “Sokrates olmak meğer ne güzelmiş”i yapıştırır “hain”ce…
Dış kıyafetlerini çıkarınca gardiyan da Sokrates de ayni elbiseler ile sahnede kalırlar. Bu her Sokrates’in içinde bir gardiyan her gardiyanın içinde bir Sokrates vardır mı demektir?
“Koca” Sokrates el ense çeker gardiyana. Alt alta üst üste bir güreş sahnede..Sokrates’in karısı gider mi kim vurduya.
Sokrates’in karısının sahneye girişindeki “Sokrates”, “tv deki dizi tonlamasında” idi. Sahne önüne gelip Baykal’ın Alişan’a sesleniyormuş gibi “Sokrates” demesini anlamadım. Ve de insanlığa mesajın Sokrates’in karısının ağzına yakıştıramadım.
Artık kontrolden (zıvanadan) çıkan oyunda kimin Sokrates olacağına karar verebileceği anlaşılan Sokrates’in karısının ölümünü , beklerdim doğrusu. Oyun çıkmaz doğru sürükleniyordu. “En iyi son” da gardiyan ile Sokrates’in ayni zehri içmeleri olurdu.
Tsanev zekice bulduğu konuyu yazmaya başlamış ama yazdıkça açılmış ve rahatlamış ve de ipleri koyuvermiş. Bir andan itibaren oyun kendi hükmünü vermiş. Karakterler elinden kaçmış.
Gardiyan şahıs mı? Devlet mi?
Sokrates kim?
Ya Sokratesin karısı?
Ne gördüysen altında mana arama. Ne duyduysan dinle ve geç . Tortusu kalmıştır bir yerler/in/de.
Yönetmen(Metin Belgin) de başlangıçtaki ağır ifadeyi oyuna paralel salıvermiş. Zamanımıza ve zamaneye uygun bir çeşitlemeye ulaşmış.Giriş “molla” , çıkış “Nereye yollarsan yolla”.. Belki de böyle başa(metne) böyle…
Peki ama o “muhteşem” başlangıç?
Oyuncuların( Mehmet Ali Kaptanlar,Mustafa Uğurlu,Melek Baykal) çok daha iyi hallerini gördüm. Bu oyun onlar işte leblebi çekirdek. Çok yorulmamışlar.
Dekor-kostüm(Ali Cem Köroğlu) ve özellikle ışık(yüksel Aymaz) çok “alkışlanası”(Ben de kullandım…Ben de…)
Ne Desem Ne Desem…
Şimdi herkesin beğendiği ve dolu oynayan bir oyun için görmeseniz de olur dersem ilahlar ayaklanır. Görün dersem de siz sonradan bana ne dersiniz bilmem.
Aranızda tiyatronun havarileri var. Beğenmezsem “tiyatro “manitu”ları adına” kızıyorlar bana.
Tiyatro sever zaten gidecek.
Ben en iyisi görün de demeyeyim görmeyin de. Zaten seyreden de seyretti.
Ey seyirci ! Allahtan sen kendi kafana göre takılıyorsun. Alışıksın bu tür yoruma.

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme