Özetle
Geçen sezon seyirciyle buluşan oyun bu sene de devam ediyor.
Geçen zaman içinde hakkında çok şey yazıldı. Ben beğenmeyene rastlamadım. Bir şeyi mutlaka beğenildi. Oyuncuları ve teknik kurgusu ödüllere aday oldu, ödül aldı.
Bir tek “tiyatroculuk” üzerine görüş belirten Zeki Alasya var olumsuz konuşan . Onu da bırakalım “o/a/rada” kalsın.
Aklımda Kalan Tsanev
Oyunun yazarı ile tanışıklığımız Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü ile başladı.
Oyunu, Oyun Atölyesi’nin Haluk Bilginer,Güven Kıraç ve Tülay Günal’lı ilk kadrosundan izlemiş biri olarak oyunculuk şöleninin keyfini hala duyuyorum. Oyuna başlayan o kadro nedense sonradan değişti. Şimdi nerdeyse herkes Güven Kıraç ve Tülay Günal gittikten sonra yerlerini alan Emre Karayel ve Esra Kızıldoğan Uygur ‘lu kadroyu hatırlıyor. O günden bu yana Tsanev , Jeanne d’Arc ve oyuncu değiştiren Oyun Atölyesi ile aklımda.
Tsanev Tarihi
Tsanev’in bende bıraktığı ilk izlenim , Sokrates’in Son Gecesi’nde de beni şaşırtmayarak devam ediyor.Egemen olana karşı alaylı bir sorgulama..Bu, demokrasi,iktidar,savaş,adalet, din, milliyet, kişilik, ideoloji vb olabilir. Tarihi kendine göre yeniden okuma. Daha doğrusu ortaya çıkan “Tsanev Tarihi”
Oyunun tümünün yarattığı bu genel havanın etkisine bakarak oyun metninin, tutarlılığı , mantık ilişkilerini , akışı çok da dikkate almadığını görüyorsunuz. Oyun üzerinizde “ağır” bir gösteriden çıkmışsınız izi bırakıyor. Entellektüel yanınız gıcıklanıyor. (Var olup olmaması fark etmez. Olmayana da bir an için de olsa kendini entelektüel sanması için bir şans verir.)
Bizim neslimiz, Sokrates’i sahnede ağır başlı, yönetenlere başkaldıran, tarih yazan biri olarak hatırlar.Oyunu izlemiş olanlarda başlayan değişim , biraz öfkeli , biraz asidir. Sokrates’in Son Gecesi ise ezber bozan niteliğinde. (Bu ezber bozmaya da dikkat etmek gerekir. Şimdilerde “ezber bozuculuk” bir meslek oldu) Ama çağın gidişatının ruhu da budur.
Tsanev’in ezber bozuculuğu farklı . Zeki, bilgili ve de özgür. Paganini varyasyonları gibi. Bir temayı kendine göre doğaçlıyor. Ama sonunda ona ait olduğu hemen anlaşılan yeni bir soluk yakalamış.
1936 doğumlu olan Tsanev bugünün adamı değil. Eser bugünün dilini kullanan ama bugünü de yere vuran bir uzaklıkta. Ayni konuyu savaş görmemiş bir yeni yetme bu ağırlıkta yazamazdı. O nedenle eserde olgun kişilerin yakaladığı bilgece bir alay var. Hem dünle hem bugünle.
Sahnedeki Sokrates
Sahne mükemmel bir görsellikle başlıyor.
Siyah platformun önünde, tam ortada şeffaf baldıran kasesi, ölümün simgesi. Biliyorsunuz ki Sokrates baldıran zehrini içecek bu kaseden.
Gardiyan birden kararlı adımlarla sahneye giriyor ve metal çubukları platform üzerindeki deliklere sokarak sahnede hapishaneyi inşa ediyor.(Bir de kendini sıkıştırmasa !)
Bu düzen sanki “Go”nun , “32 Taş”lı zihinsel bulmacanın sahne hali.
Sahneye bir ikinci gerek… O Sokrates…
Sahnenin arkasında beliriyor, gardiyanın biraz önce inşa ettiği “hapi-sahne”ye giriyor kendi isteği ile.
Gardiyanın ilk repliği “Sokrates”, kendini güçlü sananın küçümseyici tonunda mı? Hayır! Bu ilerleyen sahnede Sokrates’in karısının ağzından dökülen sese çok benziyor. (İlk replik için zayıf. )
Artık gardiyan ve mahkum ikilisinin düellosu başlayacak. Oyuncular ellerindeki çubukları sözlerine paralel, platform üzerindeki deliklere sokup çıkararak “kim mahkum kim gardiyan” “gardiyan da mahkum mahkum da gardiyan” sarmalının zihinsel labirentlerinde dönecek,koşacaklar.
Beklenti bu yolda.
Ama o da ne?
Kendi ayakları ile hapi-sahneye giren Sokrates akıl oyunları ile köşeye sıkıştırdığı mahkum karşısında eli kolu bağlı . Metal çubukları oynatma hakkı “gardiyan”da. Oysa Sokrates fikirleri ile o çubukları sanal ortamda oynatıyor zaten.
Başta korkaklık üzerine başlayan konuşma , “Sokrates’in son gecesine tanık olma” keyfini yaşamak isteyen gardiyanın oyunun sonlarına doğru Sokrates’in karısından para alarak kaçmasına yardım edeceğini öğrenmenizle yoldan çıkıyor. Oysa o gardiyan Sokrates’in üzerinde baskı kurarak psikozu yaratmaya uğraşan bir acımasız adamdı hani.
Oyunun Özdeyişleri
Konuşma düşünme üzerine gelişir. Çoğunluğun sesi tartışılır. Çoğunluk iyilerin peşinde iyi kötülerin peşinde kötüdür. Çünkü demogoglarca yanıltılmaktadırlar. Halk kandırılmaya müsaittir,yani.
Eğitimsiz heykel yontulmasında zarar yoktur ama eğitimsiz devlet yönetmek yanlıştır.
İnsan değişirse devlet değişir mi?
İyi yurttaşlarını kötü yurttaşlarından ayırmaktan vazgeçtiği an devletin çöktüğü andır.
Gardiyan sarmallı bir hüküm savurur “Düşünen bir insan gardiyan olmaz” Oysa bu cümle ile gardiyan düşünce atar ortaya. Yazar Sokrates’e “Tiyatro oynuyorsun” dedirterek oyunda, virajı döndürür.
Sokrates kitap bırakmamıştır,fikir bırakmıştır. Tüm kitaplar yakılabilir oysa fikirleri aklına soktuğun insanların tümünü ortadan kaldıramazsın. Fikirler öyle yaşar. Tanrı da yazmıyor .
Gardiyan “Sokrates”leşmeye başlar
O arada Sokrates’in karısı girer sahneye. Onda da metal çubukları oynatma gücü vardır. Sokrates, gardiyan karısına saldırırken çubukları çıkaramaz da Sokrates “gardiyan”laşınca gardiyanın gücüne kavuşur.Gardiyan nedense Sokrates’in karısıyla yatınca Sokrates olur.
Tsanev gardiyanın ağzına “Sokrates olmak meğer ne güzelmiş”i yapıştırır “hain”ce…
Dış kıyafetlerini çıkarınca gardiyan da Sokrates de ayni elbiseler ile sahnede kalırlar. Bu her Sokrates’in içinde bir gardiyan her gardiyanın içinde bir Sokrates vardır mı demektir?
“Koca” Sokrates el ense çeker gardiyana. Alt alta üst üste bir güreş sahnede..Sokrates’in karısı gider mi kim vurduya.
Sokrates’in karısının sahneye girişindeki “Sokrates”, “tv deki dizi tonlamasında” idi. Sahne önüne gelip Baykal’ın Alişan’a sesleniyormuş gibi “Sokrates” demesini anlamadım. Ve de insanlığa mesajın Sokrates’in karısının ağzına yakıştıramadım.
Artık kontrolden (zıvanadan) çıkan oyunda kimin Sokrates olacağına karar verebileceği anlaşılan Sokrates’in karısının ölümünü , beklerdim doğrusu. Oyun çıkmaz doğru sürükleniyordu. “En iyi son” da gardiyan ile Sokrates’in ayni zehri içmeleri olurdu.
Tsanev zekice bulduğu konuyu yazmaya başlamış ama yazdıkça açılmış ve rahatlamış ve de ipleri koyuvermiş. Bir andan itibaren oyun kendi hükmünü vermiş. Karakterler elinden kaçmış.
Gardiyan şahıs mı? Devlet mi?
Sokrates kim?
Ya Sokratesin karısı?
Ne gördüysen altında mana arama. Ne duyduysan dinle ve geç . Tortusu kalmıştır bir yerler/in/de.
Yönetmen(Metin Belgin) de başlangıçtaki ağır ifadeyi oyuna paralel salıvermiş. Zamanımıza ve zamaneye uygun bir çeşitlemeye ulaşmış.Giriş “molla” , çıkış “Nereye yollarsan yolla”.. Belki de böyle başa(metne) böyle…
Peki ama o “muhteşem” başlangıç?
Oyuncuların( Mehmet Ali Kaptanlar,Mustafa Uğurlu,Melek Baykal) çok daha iyi hallerini gördüm. Bu oyun onlar işte leblebi çekirdek. Çok yorulmamışlar.
Dekor-kostüm(Ali Cem Köroğlu) ve özellikle ışık(yüksel Aymaz) çok “alkışlanası”(Ben de kullandım…Ben de…)
Ne Desem Ne Desem…
Şimdi herkesin beğendiği ve dolu oynayan bir oyun için görmeseniz de olur dersem ilahlar ayaklanır. Görün dersem de siz sonradan bana ne dersiniz bilmem.
Aranızda tiyatronun havarileri var. Beğenmezsem “tiyatro “manitu”ları adına” kızıyorlar bana.
Tiyatro sever zaten gidecek.
Ben en iyisi görün de demeyeyim görmeyin de. Zaten seyreden de seyretti.
Ey seyirci ! Allahtan sen kendi kafana göre takılıyorsun. Alışıksın bu tür yoruma.
Melih Anık
12 Kasım 2009 Perşembe
11 Kasım 2009 Çarşamba
“Caddebostan Kültür Merkezi’ni Protesto Ediyoruz” (mu ?)
Herşey Nedim Saban’ın e-postası ile başladı (7 Kasım 2009):
“Sevgili Tiyatrocu Dostlar,
Bugün Sabah Gazetesinde yayınlanan yazının ardından Caddebostan Kültür Merkezi'nin uzun süre Gazanfer Özcan hocaya tahsis edilmediğini öğrendim.
Ancak Kadıköy Belediye Başkanı, Gazanfer Özcan'ın cenazesinde, yıllarca salon tahsis etmediği, kapıdan kovduğu hocanın adını bir kültür merkezine vereceğini söyleyerek şov yapmış!
Facebook'ta Caddebostan Kültür Merkezi'nden Biz de Yararlanmak İstiyoruz diye bir grup kurduk ve bu hafta bu rezillikleri hep birlikte protesto ederek, bir basın açıklaması yapacağız.
UTANARAK PAYLAŞIYORUM”
Gazanfer Özcan, 17 Şubat 2009 tarihinde öldü.
Cenaze töreninde, yani 19 Şubat 2009’da Belediye Başkanı “şov” yaptı.
Kadıköy Belediye Başkanı 29 Mart 2009 tarihindeki seçimlerde yeniden göreve seçildi.
Nedim Saban 6 Kasım 2009 da Sabah gazetesinde CKM gerçeğini açıkladı.
Nedim Saban , Gazanfer Özcan ile ilgili olayı 7 Kasım 2009 da öğrendi.
Bu tarihleri dikkate alarak ,olayı , bir tiyatro oyunu gibi “okuyalım”.
Gazanfer Özcan CKM ona "uzun süre" tahsis edilmediği zaman “yalnız” değilmiş . (Gazanfer Özcan’a neden tahsis yapılmamış?) Şimdi başkaları bilgiyi paylaştıklarına göre birilerine anlatmış. O “birileri” (kimler?) neden bir şey yapmamış? Yapmışlar ama sonuç alamamışlar. Zaten bir şey yapabilecek durumda değillermiş.(mi ?)
Ama Nedim Saban o “birilerinden” değil ! Tiyatromuz ile ilgili pek çok girişimi başlatan Nedim Saban demek ki o zaman bu konularla ilgili değilmiş. İlgiliymiş de Gazanfer Özcan’ın yaşadıklarını bilecek kadar yakınında olmamış. Tiyatro dünyamız sorunları ancak “deve kendi kapısına çöktüğü zaman” anlıyormuş. (mu ?)
Tiyatro dünyamız, arkasından Niobe gözyaşları döktüğü , cenazesinde “büyük” konuşmalar yaptığı bir büyük ustanın sorunlarını bilememiş.(borcu dışında) Yanında olamamış.(mı ?)
Cenazede bilenler ve bilmeyenler yan yana Belediye Başkanı’nın “şov”unu izlemişler. Bilmeyenlere sözüm yok ama bilenlerden bir “Bilen” çıkıp da “Başkan! Şov yapma” dememiş. “Bilen”ler cenazede değillermiş. “Şov”u da duymamışlar. (mı ?)
Ama bu “Bilen”ler , Başkan , başkanlığa adaylığını koyduğu seçimlerde olayı parti ve seçmen nezdinde dile getirmemiş.Bilgiyi paylaşmamış.Paylaşmış ama etkisiz kişilerle “dedikodu” yapmış. Etkili olanlar da “bulaşmak” istememişler. ( mi ?)
Nedim Saban ,Gazanfer Özcan'ın adını andığı andan itibaren "vefa" geri dönmüş.(mü?)
Buyrun istediğiniz yerden tutun.
Yorumu da kendinize göre yapın , anlatın..
11 Kasım 2009 da Nedim Saban şu mesajı atmış :
“Sevgili Yaşar,
Mayıs ayını kaçırdınız muhabeti tamamen yalandır.
Biz de bu bahaneyle tam bir yıl bekledik. Madem kaçırdık, saygı duyarız dedik. Sonra bir baktık ki, Kasım ayında kurulan Can Gürzap Tiyatrosu'na bir değil, yirmi kez salon tahsis edilmiş.
Can Gürzap çok önemli bir sanatçı, tabi ki salondan yararlanmalı. Ama böyle bir kültür merkezinin yönetimi şeffaf olmalı.
Gelecek yıl Mayıs ayını beklersen yeni bir bahane çıkartacaklardır çünkü halkın parasıyla yapılan bu merkez sadece bir ya da bilemedin iki tiyatro ve organizasyon şirketine peşkeş çekilmektedir.
Örneğin Tiyatro İstanbul burada oynamak için dilekçe vermiş, ancak dilekçesine cevap verilmemiştir. Ancak Aysa Organizasyon aracılığıyla oyunlar oynadığı zaman, 15 yıllık bu tiyatroya salon tahsisi yapılmaktadır. Ne kadar üzücü değil mi ?”
Şimdi “Aysa ile çalışanlar ve çalışmayanlar” diye “nur topu gibi” bir
ayrım “doğdu” tiyatro dünyamıza.
Tiyatro dünyamız yeni yeni tanışmakta olduğu prodüksiyon ve sponsorluk kurumlarını "yönetemediği" için sarsıntı geçiriyor. Seyirci için “pompalanan medyatik ” , gerçek “iyinin/doğrunun” yerini alıyor. Gündemi , tiyatronun “modası” oluşturuyor. Maalesef bu “moda”yı oluşturanlar ve “giyenler” de tiyatrocu !
Melih Anık
Açıklama:
Bu yazının ardından Nedim Saban , Gazanfer Özcan’ın sağlığında onun için açıkhava tiyatrosunun tahsis edilmesinde, sanatçıların organizasyonunda önemli bir payı olduğunu ; vergi borcunun ödenmesi için kurulan komitede 3 ay çalıştığını belirtti.
Ama gene de tiyatro dünyamız, ustanın yanında olmamış. Nedim Saban ve rahmetli Hadi Çaman, Göksel Kortay, Nedim Doğan, Saltuk Kaplangı, Gencay Gürün’ün kişisel çabaları tiyatro dünyamızın çabaları olarak algılanamaz herhalde.
Yazımda Nedim Saban’ın CKM’nin ustaya tahsis edilmediğini yeni öğrendiğini vurguladım. Cenazedeki herkes ustanın vergi borcu olduğunu biliyor ve gözyaşı döküyordu.Nedim Saban eyleme geçenlerdenmiş.
Nedim Saban Türk Tiyatrosu’nda pek çok girişimin başını ve yükünü çekmekte. Onu “birileri” ile ayni kefeye koymadığım yazımda var.
O Gazanfer Özcan’ın adını andıktan sonra “vefa” geri döndü. Ama bu “vefa” Nedim Saban’ın değil ustanın cenazesinde CKM tahsisi konusunu bildikleri halde sesini çıkaramayanların ve de şimdilerde ortalara düşüp “Ustaya yapılır mı” diyerek konuyu saptıranların unuttukları “vefa” dır.
Yazım kendi içinde (bana göre) açık olmakla birlikte yukarıdakilere ek olarak , Nedim Saban hakkında doğabilecek yanlış anlamayı ortadan kaldırmak adına bir cümleyi şöyle değiştirmek isterim : “İlgiliymiş de Gazanfer Özcan’ın CKM tahsisi ile ilgili yaşadıklarını bilecek kadar yakınında olmamış.”
Nedim Saban'ın yaptığı açıklamaların benzerlerini şu "bilen"lerden "birileri" yapsa da metin okumamız daha yerine otursa.
“Sevgili Tiyatrocu Dostlar,
Bugün Sabah Gazetesinde yayınlanan yazının ardından Caddebostan Kültür Merkezi'nin uzun süre Gazanfer Özcan hocaya tahsis edilmediğini öğrendim.
Ancak Kadıköy Belediye Başkanı, Gazanfer Özcan'ın cenazesinde, yıllarca salon tahsis etmediği, kapıdan kovduğu hocanın adını bir kültür merkezine vereceğini söyleyerek şov yapmış!
Facebook'ta Caddebostan Kültür Merkezi'nden Biz de Yararlanmak İstiyoruz diye bir grup kurduk ve bu hafta bu rezillikleri hep birlikte protesto ederek, bir basın açıklaması yapacağız.
UTANARAK PAYLAŞIYORUM”
Gazanfer Özcan, 17 Şubat 2009 tarihinde öldü.
Cenaze töreninde, yani 19 Şubat 2009’da Belediye Başkanı “şov” yaptı.
Kadıköy Belediye Başkanı 29 Mart 2009 tarihindeki seçimlerde yeniden göreve seçildi.
Nedim Saban 6 Kasım 2009 da Sabah gazetesinde CKM gerçeğini açıkladı.
Nedim Saban , Gazanfer Özcan ile ilgili olayı 7 Kasım 2009 da öğrendi.
Bu tarihleri dikkate alarak ,olayı , bir tiyatro oyunu gibi “okuyalım”.
Gazanfer Özcan CKM ona "uzun süre" tahsis edilmediği zaman “yalnız” değilmiş . (Gazanfer Özcan’a neden tahsis yapılmamış?) Şimdi başkaları bilgiyi paylaştıklarına göre birilerine anlatmış. O “birileri” (kimler?) neden bir şey yapmamış? Yapmışlar ama sonuç alamamışlar. Zaten bir şey yapabilecek durumda değillermiş.(mi ?)
Ama Nedim Saban o “birilerinden” değil ! Tiyatromuz ile ilgili pek çok girişimi başlatan Nedim Saban demek ki o zaman bu konularla ilgili değilmiş. İlgiliymiş de Gazanfer Özcan’ın yaşadıklarını bilecek kadar yakınında olmamış. Tiyatro dünyamız sorunları ancak “deve kendi kapısına çöktüğü zaman” anlıyormuş. (mu ?)
Tiyatro dünyamız, arkasından Niobe gözyaşları döktüğü , cenazesinde “büyük” konuşmalar yaptığı bir büyük ustanın sorunlarını bilememiş.(borcu dışında) Yanında olamamış.(mı ?)
Cenazede bilenler ve bilmeyenler yan yana Belediye Başkanı’nın “şov”unu izlemişler. Bilmeyenlere sözüm yok ama bilenlerden bir “Bilen” çıkıp da “Başkan! Şov yapma” dememiş. “Bilen”ler cenazede değillermiş. “Şov”u da duymamışlar. (mı ?)
Ama bu “Bilen”ler , Başkan , başkanlığa adaylığını koyduğu seçimlerde olayı parti ve seçmen nezdinde dile getirmemiş.Bilgiyi paylaşmamış.Paylaşmış ama etkisiz kişilerle “dedikodu” yapmış. Etkili olanlar da “bulaşmak” istememişler. ( mi ?)
Nedim Saban ,Gazanfer Özcan'ın adını andığı andan itibaren "vefa" geri dönmüş.(mü?)
Buyrun istediğiniz yerden tutun.
Yorumu da kendinize göre yapın , anlatın..
11 Kasım 2009 da Nedim Saban şu mesajı atmış :
“Sevgili Yaşar,
Mayıs ayını kaçırdınız muhabeti tamamen yalandır.
Biz de bu bahaneyle tam bir yıl bekledik. Madem kaçırdık, saygı duyarız dedik. Sonra bir baktık ki, Kasım ayında kurulan Can Gürzap Tiyatrosu'na bir değil, yirmi kez salon tahsis edilmiş.
Can Gürzap çok önemli bir sanatçı, tabi ki salondan yararlanmalı. Ama böyle bir kültür merkezinin yönetimi şeffaf olmalı.
Gelecek yıl Mayıs ayını beklersen yeni bir bahane çıkartacaklardır çünkü halkın parasıyla yapılan bu merkez sadece bir ya da bilemedin iki tiyatro ve organizasyon şirketine peşkeş çekilmektedir.
Örneğin Tiyatro İstanbul burada oynamak için dilekçe vermiş, ancak dilekçesine cevap verilmemiştir. Ancak Aysa Organizasyon aracılığıyla oyunlar oynadığı zaman, 15 yıllık bu tiyatroya salon tahsisi yapılmaktadır. Ne kadar üzücü değil mi ?”
Şimdi “Aysa ile çalışanlar ve çalışmayanlar” diye “nur topu gibi” bir
ayrım “doğdu” tiyatro dünyamıza.
Tiyatro dünyamız yeni yeni tanışmakta olduğu prodüksiyon ve sponsorluk kurumlarını "yönetemediği" için sarsıntı geçiriyor. Seyirci için “pompalanan medyatik ” , gerçek “iyinin/doğrunun” yerini alıyor. Gündemi , tiyatronun “modası” oluşturuyor. Maalesef bu “moda”yı oluşturanlar ve “giyenler” de tiyatrocu !
Melih Anık
Açıklama:
Bu yazının ardından Nedim Saban , Gazanfer Özcan’ın sağlığında onun için açıkhava tiyatrosunun tahsis edilmesinde, sanatçıların organizasyonunda önemli bir payı olduğunu ; vergi borcunun ödenmesi için kurulan komitede 3 ay çalıştığını belirtti.
Ama gene de tiyatro dünyamız, ustanın yanında olmamış. Nedim Saban ve rahmetli Hadi Çaman, Göksel Kortay, Nedim Doğan, Saltuk Kaplangı, Gencay Gürün’ün kişisel çabaları tiyatro dünyamızın çabaları olarak algılanamaz herhalde.
Yazımda Nedim Saban’ın CKM’nin ustaya tahsis edilmediğini yeni öğrendiğini vurguladım. Cenazedeki herkes ustanın vergi borcu olduğunu biliyor ve gözyaşı döküyordu.Nedim Saban eyleme geçenlerdenmiş.
Nedim Saban Türk Tiyatrosu’nda pek çok girişimin başını ve yükünü çekmekte. Onu “birileri” ile ayni kefeye koymadığım yazımda var.
O Gazanfer Özcan’ın adını andıktan sonra “vefa” geri döndü. Ama bu “vefa” Nedim Saban’ın değil ustanın cenazesinde CKM tahsisi konusunu bildikleri halde sesini çıkaramayanların ve de şimdilerde ortalara düşüp “Ustaya yapılır mı” diyerek konuyu saptıranların unuttukları “vefa” dır.
Yazım kendi içinde (bana göre) açık olmakla birlikte yukarıdakilere ek olarak , Nedim Saban hakkında doğabilecek yanlış anlamayı ortadan kaldırmak adına bir cümleyi şöyle değiştirmek isterim : “İlgiliymiş de Gazanfer Özcan’ın CKM tahsisi ile ilgili yaşadıklarını bilecek kadar yakınında olmamış.”
Nedim Saban'ın yaptığı açıklamaların benzerlerini şu "bilen"lerden "birileri" yapsa da metin okumamız daha yerine otursa.
7 Kasım 2009 Cumartesi
Antalya Devlet Tiyatrosu’nda Kadeş Gelini- Hüseyin Erdoğan ; Veeee Orhan Alkaya!
Özet
Yeni bir yazarı ve yerli oyunu tanımak için seyredilir.
Ellerinden gelenin en iyisini vermek için tüm gayretleri ile ekip oyunu çıkaran kadro için seyredilebilir.
Bu toprakların derinlerden gelen tarihine bir kapı açmak için seyredilir.
Oyunun yönetmeni Orhan Alkaya. Tekrar “reji masasına dönen” Alkaya’nın yönetmenliğini izlemek ilginç olabilir. Ama Antalya’lılar Orhan Alkaya’nın İBŞB Şehir Tiyatroları geçmişini ne kadar biliyorlar acaba? Onları bilmeden zevk alabilirler mi?
Tiyatro severim diyen ise mutlaka seyretmelidir.
Yazar ve Eseri
Yazar Hüseyin Erdoğan , 1960 doğumlu. Ankara Ü.DTCF Tiyatro Bölümünü 1984 yılında bitirmiş. 1988 yılından beri Devlet Tiyatroları’nda kondüvit olarak çalışıyor.
Gül Güzeli adlı çocuk oyunuyla Kültür Bakanlığının 2005 yılında açtığı yarışmada 1 lik ödülü almış. Gül Güzeli Antalya Devlet Tiyatrosunda 2007-2008-2009 yıllarında oynandı.
Kadeş Gelini , 2007 yılında Devlet Tiyatroları Edebi Kurulu tarafından genel oyun havuzuna alınmış.
Devlet Tiyatroları’nın “60 ıncı yılda 60 yeni oyun projesi” kapsamında 2009 sezonu için Antalya Devlet Tiyatrosu, repertuarına almış. 1 Ekim 2009 Günü Dünya prömiyeri yapılmış.
Devlet Tiyatroları’nın bu girişimine sevinmek ve umutlanmak lazım . 60.yılda Türkiye’de 60 Dünya Prömiyeri girişimi yeni oyunları ve yazarları gündemimize getirecek. Demek ki repertuarında sayısız oyun var. Bu girişim bir anlamda “havuzu boşaltmak” diye de adlandırılabilir. Şimdi bu havuzdan kaç yerli ve yeni yazar çıkacak sorusunun cevabını merak ediyorum.
Yerli oyun yazımının teşvik edilmesi oyunları sahnede sınamak ile olur. Oyun olarak bana eksik gelen yanlarına rağmen Devlet Tiyatrosu’nun bu oyunu sahneleyişini olumlu buluyorum. Darısı daha nice oyuna ve yazara.
Öte yandan Kadeş Gelini , ayakları bu topraklara basan, hikayesini tarihten alan bir oyun. Bu nedenle de benim için daha önceki bir yazımda (www.melihanik.blogspot.com-“ 2009-2010 Tiyatro Dünyası - Hayallerim / Merak Ettiklerim”) bahsettiğim hayallerimden birinin gerçekleşmesi açısından da önemli.
Ama 1960 doğumlu bir yazarın , yaşadığı topraklar ile ilgili “farkındalığı” ve de tiyatronun(yer yer yerel) geniş söylem gücünü ve ufkunu kullanması daha da önemli. Kadeş Gelini bu anlamda üzerinde dikkatle durulması gereken bir eser.
Metnin Didiklenmesi
Hitit kraliçesi Puduhepa, Kadeş Antlaşması'ndan sonra iki ülke arasındaki barışı pekiştirmek için Hitit prensesini , Mısır Firavunu Ramses'e gelin olarak gönderecektir. Prensesin yanında Şausga isimli tapınak rahibesini de göndermek ister. Şausga sözlüdür. Ama Kraliçeye karşı çıkmak da ölümü göze almak demektir.
Puduhepa gücünü sağlamlaştırma çabasını ülkeye korku ve ölüm salarak sürdürmektedir . Puduhepa, kocası Hattuşili’nin hastalığı sırasında ülke yönetiminde iktidarı için bütün değerleri alt üst etmekte, elinden bırakmadığı hem tanrısal hem devlet gücü birbirine karıştırarak hükmünü sürdürmeye çalışmaktadır.
“Kadeş Gelini” , Firavuna , Hattuşili’nin kızının yanında gönderilecek tapınak rahibesi Şausga ve onun sözlüsü Mirza’ya odaklanmış. Bu nedenle daha oyunun ismi ile başlayan bir karışıklık var. (Hattuşili’nin Kızı da oyun boyunca çarkın tepesinde bağdaş kurmuş “vitrinlik” oturuyor.O da oyunun ismine bir saygı herhalde. Çark onun üzerine dönüyor ya!!!)
Ama yazarın dilinden , Kadeş’ten Mısır’a gelin gitmesi hikayesi ile sınırlı olmayan bir cevheri hissettim.
Ancak oyunun tiyatro dünyasındaki, önceki örneklere öykünen söyleminden gelen bir karışıklık var gibi. Bu eserden mi yönetmenden mi kaynaklanıyor bilemem.(Eseri okumak istedim ama piyasada bulamadım)
Klasik eserlerin kurgusu karakterlerin sembolize edildiği insanlık durumları ile tarihe mal olmuştur. Hamlet’in şahsında kararsızlık , Makbet’teki iktidar hırsı vb. gibi. Bu tür oyunları tek cümle hatta tamlamayla özetlemek mümkündür.
Tarihte tanrısal ve devlet egemenliklerinin birbiri ile karıştığı, çarpıştığı, uzlaştığı pek çok örnek görmek mümkündür. Onlar arasındaki ilişki, eylemi, trajediyi,dramı doğurur. Sahnedeki Puduhepa’nın hangi duygularla ”Makbet”leştirilmeye çalıştığını anlamakta zorlandım. Puduhepa oyunun genelinde kadınsal duygularının esiri olarak dolaşan “kıskanç zorba” gibi görünüyor. Bu nedenle oyunun sembolleştirildiği ve zorlanan devlet ve tanrısal erklerin kullanılması vurgulaması anlaşılamamaktadır.
Ama esas itibari ile eksik kalan , “insanlık durumu”na örnek gösterilebilecek bir karakterin yokluğudur.
Eserdeki :
“Hattuşalının dili çözülmüş..Hatti Tanrıları benim ağzımdan ses verir olmuş.”
“İnsan böyledir işte.İsterse hemen öğrenir.”
“Sağı tanrı solu yasa..”
“Halk duysun yasalar arkadan gelir.”
“Asurlu tüccarlar kapıları zorluyor zaten…”
gibi söylemler, Alkaya’nın oyunun genel yorumu ile yapmak istediği vurgu nedeniyle “ özdeyiş antolojisi”nden çıkmış gibi durmakta, oyunu bütünlüğe ulaştırmamaktadır.
Oyunda Puduhepa ile birlikte Rahip ve Mirza karakterleri dengeyi kurmaya çalışıyor. Puduhepa’nın Rahip ile tanrısal gücün paylaşılması , Mirza ile sevginin paylaşılması sorunu var. Ama her iki karakter ve ilişkiler de oyunun dramatik yapısını yaratacak kadar güçlü değil.
Halkın “korosu” yetmemiş olacak ki ayrıca sahnenin her iki yanındaki lastik şeritlerden kafalarını çıkarıp “ ah KAM kesen” Ak Kam ve Kara Kam var. Seyirci Ak Kam ile tanıştıktan sonra ayni oyuncunun köyün doğruları konuşan delisi şeklinde halkın arasında dolaşmasını görmek de tüyleri diken diken ediyor. Neden hep delilere doğruları söyletirler? (“Deli değil! Apdal!”)
Ak Kam ve Kara Kam’ın sözleri kendi içlerinde “bütün” değil. Bu nedenle de kimin/neyin “ağzı” oldukları meçhul.
Bu anlamda dağınıklık söz konusu. Tüm kurgu, anlatıcı,hüküm verici olarak halk korosunda toplanmış olsa daha derli toplu ve de tutarlı bir dramatik yapı sağlanabilir gibime geliyor.
İkinci perdenin başındaki çalgıcı-oyuncular tablosu ve oyunu , ister istemez Shakespare’i hatırlattı. Oyunun tümündeki oynanış stiline de ters düşen bu “boya katılmış” sahnelerin gerekliliğini de sorgulamak lazım. Shakespeare’e göre bu gülünç olsun halkın hoşuna gitsin diye “palyaço”lara oynatılmış bir sahne ! Bu sunum oyunun genel diline ve de anlatılan hikayeye ters.
Yönetim
Orhan Alkaya çok özenmiş. “Reji masasını” özlemiş desek daha doğru. Sahnede tiyatro tarihinin her türlü rengi var.
Oyun metni Shakespeare’i, Sophokles’i hatırlatıyor .
Eski bir konunun güne getirilmesi çabaları yanında klasik tiyatronun “ oyun içinde oyunu” , korosu, çalgıcıları, söylemi , rengi var. ”Horozların ötüşü” de yerini almış.
Alkaya eklemelerle zenginleştirmeye çalışmış. Biraz da kendi için “oynamış”!
Dönen platformlar..Kuzgun Acar taklidi dekor,mask ve tiplemeler . İnsan, çekiç vb aletlerle yapılan ritmik ses çeşitlemeleri . Sahnenin iki yanındaki lastik şeritten yapılma panolar.
Ben ikinci perdenin başındaki çalgıcı-oyuncuların Orhan Alkaya eklemesi/çarpıtması olmasından kuşkuluyum.
Oyun sonunda “68 kuşağı bir yönetmen metni böyle okur” diye de düşündüğümü itiraf ediyorum.
Alkaya Genel Sanat Yönetmeni iken yönetmenlerinden neler beklermiş onu bu vesileyle anlamak da mümkün.
Teknik
Sahne ortasında birbiri içine girmiş her iki yöne dönebilen platform üzerinde yükselen çark ( oyunda ima olduğu için ben de öyle adlandırdım. Demeseler anlaşılmaz) gibi inşa edilmiş mekanlar iyi bir fikir. Ama düzenin hakimi Kraliçe Puduhepa’nın döndürmeye uğraştığı devlet(“kendi”?) çarkı ile halkın çarkının çekişmesi yeterince açık ve düzenli bir kurguda/vurguda değil. Özellikle oyun sonunda halkın hareketi kendi çarkının düzenini egemen kılmak yerine Puduhepa’nın çarkına çomak sokuluyor gibi yansıyor.
Dekor oyunu sahneye mıhlamış. Şimdi sahnenin önü , yanları , üstü kullanılıyor diyecekler olabilir.İyi de o kullanımlar “çok ortada kaldık biraz da açılalım” diye bağırıp duruyor.
Adında devlet olan bir tiyatronun bu kadar “ucuz” kostüm yapmasını çözemedim. Hele muhafızların suni deri “namaz takkelerine”(Yahudi kepi de denebilir) lastik ile tutturulmuş demir görünüşlü yüz koruyucuları çok komik.
Ayaklardaki yemeniler de Antalya bedesteninden mi? O dönem modası da çok renkli imiş anlaşılan. Önerim ayakkabıları sahne üzerine yan yana dizin ve resmini çekin ve sonra resme bakarak düşünün.
Kostümler ayakkabılardan daha tutarlı. Ama bir türlü Makbet kırmızısından kurtulamıyoruz.
(“O Makbet değil! İktidar ve tutkunun rengi!!” Peki! Peki!)
Aydınlatma Işıkçının sorunu değil… Sorun salonda…Daha doğrusu salonun inşaatı sırasındaki “kontrol amiri”nde.
Antalya’da Devlet Tiyatroları
Antalya 1 milyon nüfuslu turistik bir şehir. Turist sayısı 10 milyon.. Salon açısından diğer büyük şehirlerimizden daha şanslı. Şu sıralarda sokaklarında Rus turistler geziniyor.Bu açıdan bakıldığında Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin gösterileri yabancıların ilgisini çekmekte.(Bizim seyrettiğimiz akşam Carmen’i izlemeye gelen çok sayıda yabancı vardı salonda. Laf arasında Gürcü Yönetmenlerin Carmen kareografisi çok çarpıcı.)
Yeni yapıldığı söylenen Devlet Opera’sı (nam-ı diğer Haşim İşcan Kültür Merkezi), binanın üstündeki neonlarla yazılmış ismi ile de “ağırlığını” ortaya koymuş. Haşim İşcan’ın ismi de kaybolmuş gitmiş. Salt yol tabelalarında ve de haritalarda var. Bina da eskimeye başlamış zaten. Bir 10 yıl sonra AKM’ye döner… Yıkılması gerekir. Yanında alışveriş merkezi de hazır.
Antalya Devlet Tiyatrosu da bu binaya “besleme” olarak sıkıştırılmış. İsmi bina içine yazılmış. Kullandığı salonun olanaksızlıkları girer girmez belli oluyor. (Fuaye mekanı , sahnenin boyutları , sofita , akustik vb özellikler)
Aslına bakarsanız bina, tipik bir kamu ihalesi ile yapıldığını “haykırıyor”. Dışardan görkemli olmasına uğraşılmış ama inanın eski komünist rejim tariflerindekilere uyan bir yapı. (Haksızlık olmasın, Rusya’da, Doğu Almanya’daki komünist dönem tiyatro , opera binalarının görkemi kelimelere sığmaz.)
Ben en çok kadın ve erkek tuvaletlerin kapılarının önüne konmuş panolara bayıldım(!) Çok fonksiyonel. Onları koymazsanız içerisi görünüyor da ondan. Bir de salon merdivenlerindeki salkım saçak kablolar hoşuma gitti(!) Ya duvar kaplamaları? Hele hele opera salonundaki sahne ve orkestra çukuru ? Opera salonuna çıkmak için tırmanmak, tiyatroya inmek için sürünmek gerekiyor. Ne hoş buluşlar canım(!!!!!!)
Adres
Antalya’da adres ararken tiyatro/opera nerede diye sormayın “Real” nerede diye sorun. Tiyatro/Opera da “Real Alışveriş Merkezi’nin yanında” zaten… Belki de “otopark”ında. Antalyalı buna alışkın…Hadrian kapısına, “3 kapılar” ; saat kulesine ”Kale Kapısı” diyor zaten…
Antalya’da Tiyatro
Antalya’da ayrıca 1983 yılında kurulmuş Antalya Belediye Tiyatrosu(ABT) var. ABT,bu sene, Dario Fo’nun ‘Ödenmeyecek Ödemiyoruz’ ve Haldun Taner’in ‘Vatan Kurtaran Şaban’ adlı oyunlarıyla perdelerini açıyor.
Antalya Devlet Tiyatrosu(ADT) ise 1993 yılında kurulmuş. ADT, duvarlarına bakılırsa geçmişte iyi işler yapmış.
Her ikisi de kendi salonlarında seyirci ile buluşuyorlar.
Ayrıca Antalya Sanat Tiyatrosu, Avangard , 5. Sokak , Ol Tiyatro gibi özel tiyatro oluşumları varmış.
Bu tiyatroların seyirci sayısı nedir bilmiyorum. (Bilen var mı?) Aralarında iş birliği yaparlar mı? Birbirlerini tamamlarlar mı? Turne ile çevreyi dolaşırlar mı? Aslına bakarsanız bu gibi şehirlerimizde tiyatroyu organize edecek bir kuruma ihtiyaç var.
Ama Carmen’i seyrettiğim gece o gecenin kadrosunun yazılı olması gereken programını bana arattıran ( olmadığını anlayana kadar karşılaştığım durumları anlatmak traji-komik olabilir) “yönetim kafası”nı düşününce ve de bir inşaat mühendisi olarak binaya bakınca umutsuzluğa düşüyorum.
Melih Anık
Notlar:
1-Öneri : Antalya Devlet Tiyatrosu ! Sesiniz yüksek çıksın ki Antalya’da olduğunuz duyulsun.
2-Kadeş Gelini’ni Antalya ile “sınırlamayın” lütfen . Turneye çıkarın!
3-Ben biletlerimi internet üzerinden aldım. Aldığımda yanılmıyorsam tiyatroda 6. , operada 10. koltuk idim . Ama gösterilerde salonlar yarısına kadar dolu idi. Antalyalı son dakikada bilet alıyormuş.
4-Kadeş Anlaşması’nın örijinali İstanbul Arkeoloji Müzesinde. Gençler , bir zahmet gidin ve görün!
Yeni bir yazarı ve yerli oyunu tanımak için seyredilir.
Ellerinden gelenin en iyisini vermek için tüm gayretleri ile ekip oyunu çıkaran kadro için seyredilebilir.
Bu toprakların derinlerden gelen tarihine bir kapı açmak için seyredilir.
Oyunun yönetmeni Orhan Alkaya. Tekrar “reji masasına dönen” Alkaya’nın yönetmenliğini izlemek ilginç olabilir. Ama Antalya’lılar Orhan Alkaya’nın İBŞB Şehir Tiyatroları geçmişini ne kadar biliyorlar acaba? Onları bilmeden zevk alabilirler mi?
Tiyatro severim diyen ise mutlaka seyretmelidir.
Yazar ve Eseri
Yazar Hüseyin Erdoğan , 1960 doğumlu. Ankara Ü.DTCF Tiyatro Bölümünü 1984 yılında bitirmiş. 1988 yılından beri Devlet Tiyatroları’nda kondüvit olarak çalışıyor.
Gül Güzeli adlı çocuk oyunuyla Kültür Bakanlığının 2005 yılında açtığı yarışmada 1 lik ödülü almış. Gül Güzeli Antalya Devlet Tiyatrosunda 2007-2008-2009 yıllarında oynandı.
Kadeş Gelini , 2007 yılında Devlet Tiyatroları Edebi Kurulu tarafından genel oyun havuzuna alınmış.
Devlet Tiyatroları’nın “60 ıncı yılda 60 yeni oyun projesi” kapsamında 2009 sezonu için Antalya Devlet Tiyatrosu, repertuarına almış. 1 Ekim 2009 Günü Dünya prömiyeri yapılmış.
Devlet Tiyatroları’nın bu girişimine sevinmek ve umutlanmak lazım . 60.yılda Türkiye’de 60 Dünya Prömiyeri girişimi yeni oyunları ve yazarları gündemimize getirecek. Demek ki repertuarında sayısız oyun var. Bu girişim bir anlamda “havuzu boşaltmak” diye de adlandırılabilir. Şimdi bu havuzdan kaç yerli ve yeni yazar çıkacak sorusunun cevabını merak ediyorum.
Yerli oyun yazımının teşvik edilmesi oyunları sahnede sınamak ile olur. Oyun olarak bana eksik gelen yanlarına rağmen Devlet Tiyatrosu’nun bu oyunu sahneleyişini olumlu buluyorum. Darısı daha nice oyuna ve yazara.
Öte yandan Kadeş Gelini , ayakları bu topraklara basan, hikayesini tarihten alan bir oyun. Bu nedenle de benim için daha önceki bir yazımda (www.melihanik.blogspot.com-“ 2009-2010 Tiyatro Dünyası - Hayallerim / Merak Ettiklerim”) bahsettiğim hayallerimden birinin gerçekleşmesi açısından da önemli.
Ama 1960 doğumlu bir yazarın , yaşadığı topraklar ile ilgili “farkındalığı” ve de tiyatronun(yer yer yerel) geniş söylem gücünü ve ufkunu kullanması daha da önemli. Kadeş Gelini bu anlamda üzerinde dikkatle durulması gereken bir eser.
Metnin Didiklenmesi
Hitit kraliçesi Puduhepa, Kadeş Antlaşması'ndan sonra iki ülke arasındaki barışı pekiştirmek için Hitit prensesini , Mısır Firavunu Ramses'e gelin olarak gönderecektir. Prensesin yanında Şausga isimli tapınak rahibesini de göndermek ister. Şausga sözlüdür. Ama Kraliçeye karşı çıkmak da ölümü göze almak demektir.
Puduhepa gücünü sağlamlaştırma çabasını ülkeye korku ve ölüm salarak sürdürmektedir . Puduhepa, kocası Hattuşili’nin hastalığı sırasında ülke yönetiminde iktidarı için bütün değerleri alt üst etmekte, elinden bırakmadığı hem tanrısal hem devlet gücü birbirine karıştırarak hükmünü sürdürmeye çalışmaktadır.
“Kadeş Gelini” , Firavuna , Hattuşili’nin kızının yanında gönderilecek tapınak rahibesi Şausga ve onun sözlüsü Mirza’ya odaklanmış. Bu nedenle daha oyunun ismi ile başlayan bir karışıklık var. (Hattuşili’nin Kızı da oyun boyunca çarkın tepesinde bağdaş kurmuş “vitrinlik” oturuyor.O da oyunun ismine bir saygı herhalde. Çark onun üzerine dönüyor ya!!!)
Ama yazarın dilinden , Kadeş’ten Mısır’a gelin gitmesi hikayesi ile sınırlı olmayan bir cevheri hissettim.
Ancak oyunun tiyatro dünyasındaki, önceki örneklere öykünen söyleminden gelen bir karışıklık var gibi. Bu eserden mi yönetmenden mi kaynaklanıyor bilemem.(Eseri okumak istedim ama piyasada bulamadım)
Klasik eserlerin kurgusu karakterlerin sembolize edildiği insanlık durumları ile tarihe mal olmuştur. Hamlet’in şahsında kararsızlık , Makbet’teki iktidar hırsı vb. gibi. Bu tür oyunları tek cümle hatta tamlamayla özetlemek mümkündür.
Tarihte tanrısal ve devlet egemenliklerinin birbiri ile karıştığı, çarpıştığı, uzlaştığı pek çok örnek görmek mümkündür. Onlar arasındaki ilişki, eylemi, trajediyi,dramı doğurur. Sahnedeki Puduhepa’nın hangi duygularla ”Makbet”leştirilmeye çalıştığını anlamakta zorlandım. Puduhepa oyunun genelinde kadınsal duygularının esiri olarak dolaşan “kıskanç zorba” gibi görünüyor. Bu nedenle oyunun sembolleştirildiği ve zorlanan devlet ve tanrısal erklerin kullanılması vurgulaması anlaşılamamaktadır.
Ama esas itibari ile eksik kalan , “insanlık durumu”na örnek gösterilebilecek bir karakterin yokluğudur.
Eserdeki :
“Hattuşalının dili çözülmüş..Hatti Tanrıları benim ağzımdan ses verir olmuş.”
“İnsan böyledir işte.İsterse hemen öğrenir.”
“Sağı tanrı solu yasa..”
“Halk duysun yasalar arkadan gelir.”
“Asurlu tüccarlar kapıları zorluyor zaten…”
gibi söylemler, Alkaya’nın oyunun genel yorumu ile yapmak istediği vurgu nedeniyle “ özdeyiş antolojisi”nden çıkmış gibi durmakta, oyunu bütünlüğe ulaştırmamaktadır.
Oyunda Puduhepa ile birlikte Rahip ve Mirza karakterleri dengeyi kurmaya çalışıyor. Puduhepa’nın Rahip ile tanrısal gücün paylaşılması , Mirza ile sevginin paylaşılması sorunu var. Ama her iki karakter ve ilişkiler de oyunun dramatik yapısını yaratacak kadar güçlü değil.
Halkın “korosu” yetmemiş olacak ki ayrıca sahnenin her iki yanındaki lastik şeritlerden kafalarını çıkarıp “ ah KAM kesen” Ak Kam ve Kara Kam var. Seyirci Ak Kam ile tanıştıktan sonra ayni oyuncunun köyün doğruları konuşan delisi şeklinde halkın arasında dolaşmasını görmek de tüyleri diken diken ediyor. Neden hep delilere doğruları söyletirler? (“Deli değil! Apdal!”)
Ak Kam ve Kara Kam’ın sözleri kendi içlerinde “bütün” değil. Bu nedenle de kimin/neyin “ağzı” oldukları meçhul.
Bu anlamda dağınıklık söz konusu. Tüm kurgu, anlatıcı,hüküm verici olarak halk korosunda toplanmış olsa daha derli toplu ve de tutarlı bir dramatik yapı sağlanabilir gibime geliyor.
İkinci perdenin başındaki çalgıcı-oyuncular tablosu ve oyunu , ister istemez Shakespare’i hatırlattı. Oyunun tümündeki oynanış stiline de ters düşen bu “boya katılmış” sahnelerin gerekliliğini de sorgulamak lazım. Shakespeare’e göre bu gülünç olsun halkın hoşuna gitsin diye “palyaço”lara oynatılmış bir sahne ! Bu sunum oyunun genel diline ve de anlatılan hikayeye ters.
Yönetim
Orhan Alkaya çok özenmiş. “Reji masasını” özlemiş desek daha doğru. Sahnede tiyatro tarihinin her türlü rengi var.
Oyun metni Shakespeare’i, Sophokles’i hatırlatıyor .
Eski bir konunun güne getirilmesi çabaları yanında klasik tiyatronun “ oyun içinde oyunu” , korosu, çalgıcıları, söylemi , rengi var. ”Horozların ötüşü” de yerini almış.
Alkaya eklemelerle zenginleştirmeye çalışmış. Biraz da kendi için “oynamış”!
Dönen platformlar..Kuzgun Acar taklidi dekor,mask ve tiplemeler . İnsan, çekiç vb aletlerle yapılan ritmik ses çeşitlemeleri . Sahnenin iki yanındaki lastik şeritten yapılma panolar.
Ben ikinci perdenin başındaki çalgıcı-oyuncuların Orhan Alkaya eklemesi/çarpıtması olmasından kuşkuluyum.
Oyun sonunda “68 kuşağı bir yönetmen metni böyle okur” diye de düşündüğümü itiraf ediyorum.
Alkaya Genel Sanat Yönetmeni iken yönetmenlerinden neler beklermiş onu bu vesileyle anlamak da mümkün.
Teknik
Sahne ortasında birbiri içine girmiş her iki yöne dönebilen platform üzerinde yükselen çark ( oyunda ima olduğu için ben de öyle adlandırdım. Demeseler anlaşılmaz) gibi inşa edilmiş mekanlar iyi bir fikir. Ama düzenin hakimi Kraliçe Puduhepa’nın döndürmeye uğraştığı devlet(“kendi”?) çarkı ile halkın çarkının çekişmesi yeterince açık ve düzenli bir kurguda/vurguda değil. Özellikle oyun sonunda halkın hareketi kendi çarkının düzenini egemen kılmak yerine Puduhepa’nın çarkına çomak sokuluyor gibi yansıyor.
Dekor oyunu sahneye mıhlamış. Şimdi sahnenin önü , yanları , üstü kullanılıyor diyecekler olabilir.İyi de o kullanımlar “çok ortada kaldık biraz da açılalım” diye bağırıp duruyor.
Adında devlet olan bir tiyatronun bu kadar “ucuz” kostüm yapmasını çözemedim. Hele muhafızların suni deri “namaz takkelerine”(Yahudi kepi de denebilir) lastik ile tutturulmuş demir görünüşlü yüz koruyucuları çok komik.
Ayaklardaki yemeniler de Antalya bedesteninden mi? O dönem modası da çok renkli imiş anlaşılan. Önerim ayakkabıları sahne üzerine yan yana dizin ve resmini çekin ve sonra resme bakarak düşünün.
Kostümler ayakkabılardan daha tutarlı. Ama bir türlü Makbet kırmızısından kurtulamıyoruz.
(“O Makbet değil! İktidar ve tutkunun rengi!!” Peki! Peki!)
Aydınlatma Işıkçının sorunu değil… Sorun salonda…Daha doğrusu salonun inşaatı sırasındaki “kontrol amiri”nde.
Antalya’da Devlet Tiyatroları
Antalya 1 milyon nüfuslu turistik bir şehir. Turist sayısı 10 milyon.. Salon açısından diğer büyük şehirlerimizden daha şanslı. Şu sıralarda sokaklarında Rus turistler geziniyor.Bu açıdan bakıldığında Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin gösterileri yabancıların ilgisini çekmekte.(Bizim seyrettiğimiz akşam Carmen’i izlemeye gelen çok sayıda yabancı vardı salonda. Laf arasında Gürcü Yönetmenlerin Carmen kareografisi çok çarpıcı.)
Yeni yapıldığı söylenen Devlet Opera’sı (nam-ı diğer Haşim İşcan Kültür Merkezi), binanın üstündeki neonlarla yazılmış ismi ile de “ağırlığını” ortaya koymuş. Haşim İşcan’ın ismi de kaybolmuş gitmiş. Salt yol tabelalarında ve de haritalarda var. Bina da eskimeye başlamış zaten. Bir 10 yıl sonra AKM’ye döner… Yıkılması gerekir. Yanında alışveriş merkezi de hazır.
Antalya Devlet Tiyatrosu da bu binaya “besleme” olarak sıkıştırılmış. İsmi bina içine yazılmış. Kullandığı salonun olanaksızlıkları girer girmez belli oluyor. (Fuaye mekanı , sahnenin boyutları , sofita , akustik vb özellikler)
Aslına bakarsanız bina, tipik bir kamu ihalesi ile yapıldığını “haykırıyor”. Dışardan görkemli olmasına uğraşılmış ama inanın eski komünist rejim tariflerindekilere uyan bir yapı. (Haksızlık olmasın, Rusya’da, Doğu Almanya’daki komünist dönem tiyatro , opera binalarının görkemi kelimelere sığmaz.)
Ben en çok kadın ve erkek tuvaletlerin kapılarının önüne konmuş panolara bayıldım(!) Çok fonksiyonel. Onları koymazsanız içerisi görünüyor da ondan. Bir de salon merdivenlerindeki salkım saçak kablolar hoşuma gitti(!) Ya duvar kaplamaları? Hele hele opera salonundaki sahne ve orkestra çukuru ? Opera salonuna çıkmak için tırmanmak, tiyatroya inmek için sürünmek gerekiyor. Ne hoş buluşlar canım(!!!!!!)
Adres
Antalya’da adres ararken tiyatro/opera nerede diye sormayın “Real” nerede diye sorun. Tiyatro/Opera da “Real Alışveriş Merkezi’nin yanında” zaten… Belki de “otopark”ında. Antalyalı buna alışkın…Hadrian kapısına, “3 kapılar” ; saat kulesine ”Kale Kapısı” diyor zaten…
Antalya’da Tiyatro
Antalya’da ayrıca 1983 yılında kurulmuş Antalya Belediye Tiyatrosu(ABT) var. ABT,bu sene, Dario Fo’nun ‘Ödenmeyecek Ödemiyoruz’ ve Haldun Taner’in ‘Vatan Kurtaran Şaban’ adlı oyunlarıyla perdelerini açıyor.
Antalya Devlet Tiyatrosu(ADT) ise 1993 yılında kurulmuş. ADT, duvarlarına bakılırsa geçmişte iyi işler yapmış.
Her ikisi de kendi salonlarında seyirci ile buluşuyorlar.
Ayrıca Antalya Sanat Tiyatrosu, Avangard , 5. Sokak , Ol Tiyatro gibi özel tiyatro oluşumları varmış.
Bu tiyatroların seyirci sayısı nedir bilmiyorum. (Bilen var mı?) Aralarında iş birliği yaparlar mı? Birbirlerini tamamlarlar mı? Turne ile çevreyi dolaşırlar mı? Aslına bakarsanız bu gibi şehirlerimizde tiyatroyu organize edecek bir kuruma ihtiyaç var.
Ama Carmen’i seyrettiğim gece o gecenin kadrosunun yazılı olması gereken programını bana arattıran ( olmadığını anlayana kadar karşılaştığım durumları anlatmak traji-komik olabilir) “yönetim kafası”nı düşününce ve de bir inşaat mühendisi olarak binaya bakınca umutsuzluğa düşüyorum.
Melih Anık
Notlar:
1-Öneri : Antalya Devlet Tiyatrosu ! Sesiniz yüksek çıksın ki Antalya’da olduğunuz duyulsun.
2-Kadeş Gelini’ni Antalya ile “sınırlamayın” lütfen . Turneye çıkarın!
3-Ben biletlerimi internet üzerinden aldım. Aldığımda yanılmıyorsam tiyatroda 6. , operada 10. koltuk idim . Ama gösterilerde salonlar yarısına kadar dolu idi. Antalyalı son dakikada bilet alıyormuş.
4-Kadeş Anlaşması’nın örijinali İstanbul Arkeoloji Müzesinde. Gençler , bir zahmet gidin ve görün!
Etiketler:
antalya devlet tiyatrosu,
Hüseyin Erdoğan,
Orhan Alkaya
3 Kasım 2009 Salı
İstanbul Bienal 2009 / 11.B – İKSV’nin “Bulabildikleri” – “Dostlar Alışverişte Görsün”
“Dostlukların Son Günü” bir Selim İleri kitabıdır . İçeriği şaşırtsa da isminin çağrıştıkları ile bizim nesli “vurmuş” bir hikayenin kitabıdır. Zira bizim için “Son sığınaktı dostluklar”. Kitabın ilk baskısının arkasındaki devrimci Selim İleri resmi “devrimci bir dostluk” tanımını kışkırtmıştır.
Doğan’dan Everest’e geçen yazarın Doğan'da kalan kitapları şimdi 4 tl ye D&R larda stok temizliğinde. Cumhuriyet ile Zaman’da ayni anda yazmaya başlayan ve bu nedenle Cumhuriyet ile yolları ayrılan Selim İleri tvde bu konuyu anlamadığını yansıtan bir yüz ifadesiyle oturuyor ve sanki TRT 2 deki programına konsantre.
Bilgisayarı nerdeyse anasının karnında öğrenen “Zamane” , “delete” etmenin bir “son” olmadığını biliyor. Bilgisayar ona soruyor “Emin misin?”. “Emin olup” silse bile “delete” edilenleri geri getiren programlar var. Yani “silme”nin anlamı kalmamış. Bu nedenle de dostluğu silerken “Emin misin?” diye sorulacağını sanıyor. “Silinmiş” dostlukların da geri getirilebileceğini sanıyor.
İsim değiştirerek ayni şeyi kerelerce “save” ediyor. Yanlış yazarsa siliyor. Kendisi “başka”sı olabiliyor. Herşey çok kolay. Böyle bir nesle “dostlukları” anlatmak da zor.
“Önce Ekmekler Bozuldu”(Oktay Akbal) sonra “Dostlukların Son Günü” anlamını yitirdi mi ne!
İşte böyle bir “dünya”da 11 yıldır Bienaller yapılmakta .
İstanbul’un 11. Bienal’inin kitabında “istedik vermediler” ile sergi için “Bürokratik,mali veya güvenlikle ilgili nedenlerle” “gerçekleştirilemeyen” mekanlar resimli olarak verilmiş. “Gerçekleştirilenlere” bakarak daha ne yapılacaktı acaba diye düşünüyor insan. Sanki verseler her şey daha başka olacakmış, başka “şahane” projeler varmış da engel olunmuş “hava”sı. “Feriköy Rum Okulu”nu, “Feriköy Greek School” yapanlar neyin eksikliğini duyuyorlar acaba?
Kitapta önce ismi sonra soyadı yazıp sanatçı sıralamasını soyadına göre yapan zihniyet neyi hayal ediyordu da olmadı?
Tersliklerin “Bienal” diliyle protestosu dünya haritasının kitapçığa ters olarak yerleştirilmesi midir? Yoksa ayakların bu topraklara basmamasının getirdiği bir düzlem kayması mı?
Ya da “Beş Soru” diye anket hazırlayıp beşinci soruyu unutmak ya da başlığı İnsan Neyle Yaşar diye atıp başka bir amaçla hazırlanmış anketi ilgisiz yerleri kırmızı boya ile düzelterek cinlik yapmak mıdır hüner?
Herşeye rağmen kitaptaki en anlamlı olan bütçe gelirlerinin verildiği sayfalar. Sanki hesabını verenlerin “dik duruş”(?) ile yüzlere vururcasına verdikleri pasta dilimli grafikte gelirler içinde bilet satışının payı % 10 ile gösterilmiş. Bu Bienal gerçeğini ve de düzenleyenlerin bilinç altını anlatıyor ve “Biz bilet alanlara değil sponsorlarmıza borçluyuz” deniyor. Bir de bu nedenle “Parayı veren düdüğü çalar … Ne getirirsem onu izlersin ” tavrı yani . Ortaya çıkan ise “Ne getirebildilerse” o !
Bugünlerde Türkiye’de sponsorların isimleri aktivitenin kendisini aşmış durumda.
Caz festivali Akbank’ın cazdaki rüştünü kanıtladığı bir aktivite sanki. Tiyatro Uzmanı(?) Efes tiyatroyu “dopingliyor”...
İKSV tarafından sunulan gösteriler de, “bazılarının kendi elit çevrelerindeki konumlarına katkıda bulunmak için yapılan gösteriler halini almaya başladı…..”
“ Toplumsal hayattaki hakim konumlarını, incelikle örülmüş ekonomik ve sosyal ağlar çerçevesinde güçlendirerek sürdürmeye çabalarlar. Yönetmekte oldukları şirketleri sanat ve kültür etkinliklerine dahil etmeleri bu stratejinin ayrılmaz bir parçası. İncelmiş bir sosyal gruba özgü beğenileri benimsediklerinin işaretini göndererek bu gruba hitap etmek isterler.”( “Kültürün Özelleştirilmesi”- Chin-tao Wu- İletişim)
“Dışarıdaki sokakları az önce izlediği filmin devamı olarak algılayan sinema izleyicisinin bu bildik deneyimi yapımcıların esas aldıkları kural haline gelmiştir.
………….
Kulağı alıştırılmış dinleyici şarkının ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir,tahmini doğru çıkınca da sevinir.”( “Kültür Endüstrisi -Kültür Yönetimi”- T.W.Adorno-İletişim)
………..
“ Dev sergiler, imajlarını tazelemek isteyen devletlere, kentsel dönüşüm projelerini satmak isteyen yerel yönetimlere aracılık eder. Kimlik, farklılık, melezlik, "sınırların aşılması" gibi temalar etrafında örgütlenen bienaller de, yeni dünya düzeninin gösterilerinden biri olmaktan öteye gidemez” ( Sanat A.Ş. : Çağdaş Sanat Ve Bienaller - Julian Stallabrass-Tercüme: Esin Soğancılar-İletişim )
Avrupa sınırları içine girmek için uğraşan Türkiye’nin , Bienal kapsamında “Orta Doğu” ülkesi sınıfına dahil edilmesi de “Kurbağanın suyunun yavaştan ısıtılarak alıştırılması” hikayesi mi ?
Yukardaki tüm tespitleri doğrulayan İstanbul Bienali 11 yaşında. Başından beri izleyen biri olarak nelerin kaymaya devam ettiğini görecek durumdayım.
Bu yılın teması “İnsan ne ile yaşar”
Brecht’in 3 kuruşluk operasından alınma bir soru. Brecht aslında “nasıl” sorusunu soruyor. Küratörler “yabancı” olduğu için, orijinaline yakın olan İngilizce metni esas alırsak soru: “What keeps mankind alive?” İnsanlığı yaşatan(canlı tutan) nedir ? “İnsan ne ile yaşar?” sorusunun herhalde küratörlerin kafasındaki anlamı yansıtmamaktadır. Bunca yıllık “Nasıl”, olmuş “Ne ile”! Ama Bienal de sorunun bizim kafamızdaki karşılığına çooookkkk uzak!
Bienal’in sunuş yazısındaki karmaşa ise kayda değer:
“Devrimci bir mesajın yokluğunda bu mesaj katıksız bir anarşizm olur” şeklinde tercüme edilen cümlenin orijinali “in the absence of any revolutionary movement,the play’s message is pure anarchism”..Yani “devrimci hareketin yokluğunda”
“Ama bugün de herhangi bir geniş çaplı devrimci harekete rastlamak mümkün değil” tesbitini yaptıktan iki satır sonra “…tüm siyasal güçler bir barış,demokrasi ve insan hakları retoriği çerçevesinde adımlarını atıyor ve diğer mücadele imkanlarından yoksun(doğrusu elinden alınmış) militanlar “terörist” damgası yiyor” saptaması küratörlerin kafa karışıklığından kaynaklanıyor herhalde. Zira devrimci hareketlerin yokluğu değil mücadele imkanları elinden alınan militanlardan söz ediliyor.
“Çağdaş kuram bile siyasal antagonizmadan uzak durmaya dikkat ederek dikkat ederek “münakaşaya dayalı” siyasetten yana tavır belirtiyor ki bunun da kolayca alkolsüz bira,dumansız sigara veya kafeinsiz kahve gibi siyasetsiz siyaset olduğu ortaya çıkarsa şaşmamak gerekir…Günümüzün sınıflı toplumunda antagonizma(bileşenlerin birbirinin etkilerini ters yönde etkilediği bileşim/uzlaşmaz çelişki) olmadan siyaset bir hayaldir.” cümlelerini de İngilizce metinde bulunmaması ise en nazik şekilde “özensizlik” ile açıklanabilir.
Serginin Brecht’in sözlerinin yapıtları izlemek için bir prizma oluşturması fikri herhalde küratörlerin “saf ve temiz” inanışlarından kaynaklanıyor. Brecht’in sanatın siyasi angajmanına (doğrusu “sanattaki siyasal angajman”) duyduğu inanca katılıyor ve bu potansiyeli anlamlı hale getirmeye çalışıyor. “İnsan ne ile yaşar” zaten elimizde var olandan ötede ileriyi gösteren bir yola işaret ediyor muhtemel yönlerin ve yeni okumaların hatlarını çiziyor”muş. Sanki Bienal Brecht’in sözünün savunması için düzenlenmiş. Sanki Brecht’in buna ihtiyacı varmış gibi. Bu Brecht’e ayıp her şeyden önce. Ayrıca ortaya çıkan toplamın ise Brecht’in söyleminden çok çok geride olması böyle bir sözün müdafaasını da güçleştiriyor ve bu cüret karşısında insanda şaşkınlık yaratıyor.
Allah’tan küratörler güdümlü bilgiyle geçen seferki gibi çizmeyi aşan beyanlarda bulunmamışlar.Olsa olsa kendi çizmelerini zorlamışlar.
Ama Türkiye’den sandalye üzerine ayakkabısız çıkacak çok kadın sanatçı bulunurdu gibime geliyor.Hem de onlar sandalyeye değil ayaklarını bu topraklara basardı. Ama sandalyeye çıkanlar kadar sponsor bulurlar mı onu bilemem..
En anlamlı sergi düzenlemesi Feriköy RUM Okulunda. Tek tek parçaların başarısı değil sözünü ettiğim. O da “bilinçsizlik durumu”ndan çıkmış.
Kronolojik Atatürk panosu,İbni Sina, Padişah Mehmet resimleri, şiir okuma yarışmasında alınan ikincilik belgesi, “Okulumuzdan yetişen ünlüler” listesi ile süslenmiş duvarların en dikkati çeken kısmı kum kovalarına ilave olarak yangın tüpleri dizilmiş merdiven basamakları. Tüm bunlar Bienal hazırlıkları içinde duvarlarda unutulmuş , bienale dahil bir sanatçıya ait değil. Okul terk edilip gidilirken duvarlarda kalan ilanların ve dökülen sıva ve boyaların yarattığı hüznün içinde yeşil bir tahta üzerine yazan bienal senaryosuna ait yazı çarpıyor gözümüze : “How to re-inhabit your enemy’s house?” Şaka gibi…
Lavaboda ayaklarını yıkadıktan sonra küf kokulu hücresine giren bekçinin kapıda kalan plastik terlikleri de bienale dahil mi?
Antrepoda Sarkissian’ın fotoğrafları önünde durdurulan bilmem hangi ilk öğretim okulundan seçilmiş gençler, kendilerine soru soran rehbere gördüklerini özetliyorlar. “Tüm resimlerde ayni ağaçlar var.”
Zira “ …geleneksel belgesel tekniklerini kullanır ama ayni zamanda fotoğrafın imkanları ve sınırları konusunda eleştirel bir tavır takınır… Her fotoğraf dizisi görülmüş olanını yeni bir imgesini oluşturan kültürel ve tarihsel notlar bütününü gizler” açıklaması kitapçığın sayfaları arasında okunmayı bekliyor.
Halep,Lazkiye ve Şam’daki infaz meydanları gösteren fotoğraflar, “Bir toplumun patolojisinin şaşkınlık verici bir biçimde ortaya çıktığı son derece simgesel yerler olduğu gerçeğine ipucu sağlayan tek şeydir” açıklaması okunmadan sadece ağaçları ile dikkat çekiyor ve anlamsız olarak duvardan sarkıyor.
Kendi kendine açıklanamayan, yapanın kafasındakini anlamak için açıklanması gerekli ama açıklandığında bile insanın yüreğine ve de beynine dokunmayan bir fotoğrafı açıklamalarla anlamlandırmak nedendir ?
Bienal, sanat eserlerinin sergilendiği yer değildir , olmak zorunda da değildir. O nedenle gösteriye konmuş her şeye sanat eseri muamelesi yapmaktan vazgeçilmelidir.
İyi de tüm sergilenenler kim için ve neden?
“Dünyanın bir yerinde bunu anlayan birileri var” mı demeliyiz. Bu haberi vermek midir amaç ?
Artık “Bienal dili” haline gelmiş karmaşık anlatımlı cümlelerin arka arkaya getirilmesiyle oluşturulan zorlama bir söylem :
“….. projeleri,beden imgesini ve işlevlerini kaçınılmaz bir biçimde genelleştiren,dönüştüren ve parçalayan mekansal çevreler içinde bedeni,çoğunlukla da kadın bedenini konumlandırmanın farklı yollarını keşfediyor.”
“….çalışmaları kadın kimliğini ve cinsel kimlik söylemlerini konu alıyor ve kamusal alanda görünürlük taktiklerini inceliyor.”
“…gündelik hayatın merkezindeki dirençle çekincesiz biçimde birleştiriyor.”
“…bağımlılıklarına meydan okuyor.”
“Eylemleri, çalışmalarının önemli bir teorik boyutunu oluşturan mantık,dilbilimsel gösterge kuramı , praksiyoloji ve matematiksel hesaplamaların analizine dayanan titizlikle planlanmış bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkıyor.”
“….bir yandan sanatla hayat arasındaki sınırları ortadan kaldırma olanağını keşfe çıkan….”
“Keşfediyor”, “inceliyor”, “meydan okuyor” vb …
Sanki bilimsel bir devrim başlıyor…!!!
Ama asıl saptamayı Antrepo’da açılmış deftere düşülen izleyici notlarında bulmak mümkün:
“Aç kal, budala kal, bütün anladığım budur…
“Bu sanat ise sanatın aldığı şekil bu ise siz devam edin biz yokuz”
“Bir kez daha anlıyoruz ki dünyayı satın alan tek şey reklam. Sanat falan her şey kandırmaca olmuş sayenizde. Koç reklam yaptı herkes para kazandı.Para kazanma yönteminize tebrikler.beğenmedim.”
Hep soruyla meşgul olduğumuz için Brecht’in yanıtını unuttuk:( “Üç Kuruşluk Roman”-Brecht- Tercüme : Sema Özkaya-Oda Yayınları)
“Nasıl yaşar insan ? Çiğneyerek,ezerek,
Öbür insanları yiyerek!
Yalnız böyle yaşayabilir insan
İyice unutabilmek için insan olduğunu.
Yanlış düşünmeyin efendiler
İnsan yalnız kötülükle yaşar!”
“Kafasıyla yaşar insan
Yetmez ama bu kafa ona
Bir kere dene istersen senin kafandan
Bitler doyar ancak.”
“Çünkü bu yaşam için
İnsan kurnaz değildir yeterince
……
Çünkü bu yaşam için
İnsan kötü değildir yeterince
…….
Çünkü bu yaşam için
İnsan kanaatkar değil yeterince.
…
Tüm uğraşman senin
Kendini kandırır ancak!”
Melih Anık
Doğan’dan Everest’e geçen yazarın Doğan'da kalan kitapları şimdi 4 tl ye D&R larda stok temizliğinde. Cumhuriyet ile Zaman’da ayni anda yazmaya başlayan ve bu nedenle Cumhuriyet ile yolları ayrılan Selim İleri tvde bu konuyu anlamadığını yansıtan bir yüz ifadesiyle oturuyor ve sanki TRT 2 deki programına konsantre.
Bilgisayarı nerdeyse anasının karnında öğrenen “Zamane” , “delete” etmenin bir “son” olmadığını biliyor. Bilgisayar ona soruyor “Emin misin?”. “Emin olup” silse bile “delete” edilenleri geri getiren programlar var. Yani “silme”nin anlamı kalmamış. Bu nedenle de dostluğu silerken “Emin misin?” diye sorulacağını sanıyor. “Silinmiş” dostlukların da geri getirilebileceğini sanıyor.
İsim değiştirerek ayni şeyi kerelerce “save” ediyor. Yanlış yazarsa siliyor. Kendisi “başka”sı olabiliyor. Herşey çok kolay. Böyle bir nesle “dostlukları” anlatmak da zor.
“Önce Ekmekler Bozuldu”(Oktay Akbal) sonra “Dostlukların Son Günü” anlamını yitirdi mi ne!
İşte böyle bir “dünya”da 11 yıldır Bienaller yapılmakta .
İstanbul’un 11. Bienal’inin kitabında “istedik vermediler” ile sergi için “Bürokratik,mali veya güvenlikle ilgili nedenlerle” “gerçekleştirilemeyen” mekanlar resimli olarak verilmiş. “Gerçekleştirilenlere” bakarak daha ne yapılacaktı acaba diye düşünüyor insan. Sanki verseler her şey daha başka olacakmış, başka “şahane” projeler varmış da engel olunmuş “hava”sı. “Feriköy Rum Okulu”nu, “Feriköy Greek School” yapanlar neyin eksikliğini duyuyorlar acaba?
Kitapta önce ismi sonra soyadı yazıp sanatçı sıralamasını soyadına göre yapan zihniyet neyi hayal ediyordu da olmadı?
Tersliklerin “Bienal” diliyle protestosu dünya haritasının kitapçığa ters olarak yerleştirilmesi midir? Yoksa ayakların bu topraklara basmamasının getirdiği bir düzlem kayması mı?
Ya da “Beş Soru” diye anket hazırlayıp beşinci soruyu unutmak ya da başlığı İnsan Neyle Yaşar diye atıp başka bir amaçla hazırlanmış anketi ilgisiz yerleri kırmızı boya ile düzelterek cinlik yapmak mıdır hüner?
Herşeye rağmen kitaptaki en anlamlı olan bütçe gelirlerinin verildiği sayfalar. Sanki hesabını verenlerin “dik duruş”(?) ile yüzlere vururcasına verdikleri pasta dilimli grafikte gelirler içinde bilet satışının payı % 10 ile gösterilmiş. Bu Bienal gerçeğini ve de düzenleyenlerin bilinç altını anlatıyor ve “Biz bilet alanlara değil sponsorlarmıza borçluyuz” deniyor. Bir de bu nedenle “Parayı veren düdüğü çalar … Ne getirirsem onu izlersin ” tavrı yani . Ortaya çıkan ise “Ne getirebildilerse” o !
Bugünlerde Türkiye’de sponsorların isimleri aktivitenin kendisini aşmış durumda.
Caz festivali Akbank’ın cazdaki rüştünü kanıtladığı bir aktivite sanki. Tiyatro Uzmanı(?) Efes tiyatroyu “dopingliyor”...
İKSV tarafından sunulan gösteriler de, “bazılarının kendi elit çevrelerindeki konumlarına katkıda bulunmak için yapılan gösteriler halini almaya başladı…..”
“ Toplumsal hayattaki hakim konumlarını, incelikle örülmüş ekonomik ve sosyal ağlar çerçevesinde güçlendirerek sürdürmeye çabalarlar. Yönetmekte oldukları şirketleri sanat ve kültür etkinliklerine dahil etmeleri bu stratejinin ayrılmaz bir parçası. İncelmiş bir sosyal gruba özgü beğenileri benimsediklerinin işaretini göndererek bu gruba hitap etmek isterler.”( “Kültürün Özelleştirilmesi”- Chin-tao Wu- İletişim)
“Dışarıdaki sokakları az önce izlediği filmin devamı olarak algılayan sinema izleyicisinin bu bildik deneyimi yapımcıların esas aldıkları kural haline gelmiştir.
………….
Kulağı alıştırılmış dinleyici şarkının ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir,tahmini doğru çıkınca da sevinir.”( “Kültür Endüstrisi -Kültür Yönetimi”- T.W.Adorno-İletişim)
………..
“ Dev sergiler, imajlarını tazelemek isteyen devletlere, kentsel dönüşüm projelerini satmak isteyen yerel yönetimlere aracılık eder. Kimlik, farklılık, melezlik, "sınırların aşılması" gibi temalar etrafında örgütlenen bienaller de, yeni dünya düzeninin gösterilerinden biri olmaktan öteye gidemez” ( Sanat A.Ş. : Çağdaş Sanat Ve Bienaller - Julian Stallabrass-Tercüme: Esin Soğancılar-İletişim )
Avrupa sınırları içine girmek için uğraşan Türkiye’nin , Bienal kapsamında “Orta Doğu” ülkesi sınıfına dahil edilmesi de “Kurbağanın suyunun yavaştan ısıtılarak alıştırılması” hikayesi mi ?
Yukardaki tüm tespitleri doğrulayan İstanbul Bienali 11 yaşında. Başından beri izleyen biri olarak nelerin kaymaya devam ettiğini görecek durumdayım.
Bu yılın teması “İnsan ne ile yaşar”
Brecht’in 3 kuruşluk operasından alınma bir soru. Brecht aslında “nasıl” sorusunu soruyor. Küratörler “yabancı” olduğu için, orijinaline yakın olan İngilizce metni esas alırsak soru: “What keeps mankind alive?” İnsanlığı yaşatan(canlı tutan) nedir ? “İnsan ne ile yaşar?” sorusunun herhalde küratörlerin kafasındaki anlamı yansıtmamaktadır. Bunca yıllık “Nasıl”, olmuş “Ne ile”! Ama Bienal de sorunun bizim kafamızdaki karşılığına çooookkkk uzak!
Bienal’in sunuş yazısındaki karmaşa ise kayda değer:
“Devrimci bir mesajın yokluğunda bu mesaj katıksız bir anarşizm olur” şeklinde tercüme edilen cümlenin orijinali “in the absence of any revolutionary movement,the play’s message is pure anarchism”..Yani “devrimci hareketin yokluğunda”
“Ama bugün de herhangi bir geniş çaplı devrimci harekete rastlamak mümkün değil” tesbitini yaptıktan iki satır sonra “…tüm siyasal güçler bir barış,demokrasi ve insan hakları retoriği çerçevesinde adımlarını atıyor ve diğer mücadele imkanlarından yoksun(doğrusu elinden alınmış) militanlar “terörist” damgası yiyor” saptaması küratörlerin kafa karışıklığından kaynaklanıyor herhalde. Zira devrimci hareketlerin yokluğu değil mücadele imkanları elinden alınan militanlardan söz ediliyor.
“Çağdaş kuram bile siyasal antagonizmadan uzak durmaya dikkat ederek dikkat ederek “münakaşaya dayalı” siyasetten yana tavır belirtiyor ki bunun da kolayca alkolsüz bira,dumansız sigara veya kafeinsiz kahve gibi siyasetsiz siyaset olduğu ortaya çıkarsa şaşmamak gerekir…Günümüzün sınıflı toplumunda antagonizma(bileşenlerin birbirinin etkilerini ters yönde etkilediği bileşim/uzlaşmaz çelişki) olmadan siyaset bir hayaldir.” cümlelerini de İngilizce metinde bulunmaması ise en nazik şekilde “özensizlik” ile açıklanabilir.
Serginin Brecht’in sözlerinin yapıtları izlemek için bir prizma oluşturması fikri herhalde küratörlerin “saf ve temiz” inanışlarından kaynaklanıyor. Brecht’in sanatın siyasi angajmanına (doğrusu “sanattaki siyasal angajman”) duyduğu inanca katılıyor ve bu potansiyeli anlamlı hale getirmeye çalışıyor. “İnsan ne ile yaşar” zaten elimizde var olandan ötede ileriyi gösteren bir yola işaret ediyor muhtemel yönlerin ve yeni okumaların hatlarını çiziyor”muş. Sanki Bienal Brecht’in sözünün savunması için düzenlenmiş. Sanki Brecht’in buna ihtiyacı varmış gibi. Bu Brecht’e ayıp her şeyden önce. Ayrıca ortaya çıkan toplamın ise Brecht’in söyleminden çok çok geride olması böyle bir sözün müdafaasını da güçleştiriyor ve bu cüret karşısında insanda şaşkınlık yaratıyor.
Allah’tan küratörler güdümlü bilgiyle geçen seferki gibi çizmeyi aşan beyanlarda bulunmamışlar.Olsa olsa kendi çizmelerini zorlamışlar.
Ama Türkiye’den sandalye üzerine ayakkabısız çıkacak çok kadın sanatçı bulunurdu gibime geliyor.Hem de onlar sandalyeye değil ayaklarını bu topraklara basardı. Ama sandalyeye çıkanlar kadar sponsor bulurlar mı onu bilemem..
En anlamlı sergi düzenlemesi Feriköy RUM Okulunda. Tek tek parçaların başarısı değil sözünü ettiğim. O da “bilinçsizlik durumu”ndan çıkmış.
Kronolojik Atatürk panosu,İbni Sina, Padişah Mehmet resimleri, şiir okuma yarışmasında alınan ikincilik belgesi, “Okulumuzdan yetişen ünlüler” listesi ile süslenmiş duvarların en dikkati çeken kısmı kum kovalarına ilave olarak yangın tüpleri dizilmiş merdiven basamakları. Tüm bunlar Bienal hazırlıkları içinde duvarlarda unutulmuş , bienale dahil bir sanatçıya ait değil. Okul terk edilip gidilirken duvarlarda kalan ilanların ve dökülen sıva ve boyaların yarattığı hüznün içinde yeşil bir tahta üzerine yazan bienal senaryosuna ait yazı çarpıyor gözümüze : “How to re-inhabit your enemy’s house?” Şaka gibi…
Lavaboda ayaklarını yıkadıktan sonra küf kokulu hücresine giren bekçinin kapıda kalan plastik terlikleri de bienale dahil mi?
Antrepoda Sarkissian’ın fotoğrafları önünde durdurulan bilmem hangi ilk öğretim okulundan seçilmiş gençler, kendilerine soru soran rehbere gördüklerini özetliyorlar. “Tüm resimlerde ayni ağaçlar var.”
Zira “ …geleneksel belgesel tekniklerini kullanır ama ayni zamanda fotoğrafın imkanları ve sınırları konusunda eleştirel bir tavır takınır… Her fotoğraf dizisi görülmüş olanını yeni bir imgesini oluşturan kültürel ve tarihsel notlar bütününü gizler” açıklaması kitapçığın sayfaları arasında okunmayı bekliyor.
Halep,Lazkiye ve Şam’daki infaz meydanları gösteren fotoğraflar, “Bir toplumun patolojisinin şaşkınlık verici bir biçimde ortaya çıktığı son derece simgesel yerler olduğu gerçeğine ipucu sağlayan tek şeydir” açıklaması okunmadan sadece ağaçları ile dikkat çekiyor ve anlamsız olarak duvardan sarkıyor.
Kendi kendine açıklanamayan, yapanın kafasındakini anlamak için açıklanması gerekli ama açıklandığında bile insanın yüreğine ve de beynine dokunmayan bir fotoğrafı açıklamalarla anlamlandırmak nedendir ?
Bienal, sanat eserlerinin sergilendiği yer değildir , olmak zorunda da değildir. O nedenle gösteriye konmuş her şeye sanat eseri muamelesi yapmaktan vazgeçilmelidir.
İyi de tüm sergilenenler kim için ve neden?
“Dünyanın bir yerinde bunu anlayan birileri var” mı demeliyiz. Bu haberi vermek midir amaç ?
Artık “Bienal dili” haline gelmiş karmaşık anlatımlı cümlelerin arka arkaya getirilmesiyle oluşturulan zorlama bir söylem :
“….. projeleri,beden imgesini ve işlevlerini kaçınılmaz bir biçimde genelleştiren,dönüştüren ve parçalayan mekansal çevreler içinde bedeni,çoğunlukla da kadın bedenini konumlandırmanın farklı yollarını keşfediyor.”
“….çalışmaları kadın kimliğini ve cinsel kimlik söylemlerini konu alıyor ve kamusal alanda görünürlük taktiklerini inceliyor.”
“…gündelik hayatın merkezindeki dirençle çekincesiz biçimde birleştiriyor.”
“…bağımlılıklarına meydan okuyor.”
“Eylemleri, çalışmalarının önemli bir teorik boyutunu oluşturan mantık,dilbilimsel gösterge kuramı , praksiyoloji ve matematiksel hesaplamaların analizine dayanan titizlikle planlanmış bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkıyor.”
“….bir yandan sanatla hayat arasındaki sınırları ortadan kaldırma olanağını keşfe çıkan….”
“Keşfediyor”, “inceliyor”, “meydan okuyor” vb …
Sanki bilimsel bir devrim başlıyor…!!!
Ama asıl saptamayı Antrepo’da açılmış deftere düşülen izleyici notlarında bulmak mümkün:
“Aç kal, budala kal, bütün anladığım budur…
“Bu sanat ise sanatın aldığı şekil bu ise siz devam edin biz yokuz”
“Bir kez daha anlıyoruz ki dünyayı satın alan tek şey reklam. Sanat falan her şey kandırmaca olmuş sayenizde. Koç reklam yaptı herkes para kazandı.Para kazanma yönteminize tebrikler.beğenmedim.”
Hep soruyla meşgul olduğumuz için Brecht’in yanıtını unuttuk:( “Üç Kuruşluk Roman”-Brecht- Tercüme : Sema Özkaya-Oda Yayınları)
“Nasıl yaşar insan ? Çiğneyerek,ezerek,
Öbür insanları yiyerek!
Yalnız böyle yaşayabilir insan
İyice unutabilmek için insan olduğunu.
Yanlış düşünmeyin efendiler
İnsan yalnız kötülükle yaşar!”
“Kafasıyla yaşar insan
Yetmez ama bu kafa ona
Bir kere dene istersen senin kafandan
Bitler doyar ancak.”
“Çünkü bu yaşam için
İnsan kurnaz değildir yeterince
……
Çünkü bu yaşam için
İnsan kötü değildir yeterince
…….
Çünkü bu yaşam için
İnsan kanaatkar değil yeterince.
…
Tüm uğraşman senin
Kendini kandırır ancak!”
Melih Anık
1 Kasım 2009 Pazar
Kişi İsimli Kurum Stampası - İBŞB Şehir Tiyatrolarında “Rütbeler” - “Dengeler” - “ Özerklik”
Kişi isimli şirketleri biliriz. Bunlardan en bilindik olanları “Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları” ve “Ali Muhiddin Hacı Bekir”dir. Onlar kadar eski bir sanat kurumunun ismi ve döneme göre değişen bir kişinin ismi ayrılmaz bir bütün olarak kurum stampasını oluşturuyor.
Bu asırlık kurum İBŞB Şehir Tiyatroları…
Kurumun isim stampası ile genel sanat yönetmeninin isim stampası alt alta basıldığı için tek bir stampa görünümü de veriyor olabilir. Kurum ile ilgili olan basılı her evrakın üzerinde bu ayrılmaz beraberliği gördüğümüz için tek bir stampa sanıyor da olabiliriz.
Bu ticari şirketlerde görülmeyen bir özellik. Ticari şirketlerde genel sanat yönetmeninin isminin geldiği yere genellikle kurumun sermayesi yazılıdır. Bu bakış açısıyla , sanat kurumu, sermayesinin Genel Sanat Yönetmeni olduğunu söylüyor sonucunu çıkarmak olası.
Ticari şirketlerde evrak altına , şirket genel müdürü önce ismini yazar altına da çalıştığı kurum ismi ve ünvanı yazılır. Şehir Tiyatrolarında ise bunun tam tersi yapılmış.
Kurumdaki genel sanat yönetmeni o kadar sık değişiyor ki ne neye ait takip etmek güçleştiği için basılı evrak üzerindeki bu damgalarla dönemleri izlemek kolaylaşıyor.
Örneğin bu sene Cabaret’nin Kabare şeklinde yazılmasının kimin tarafından yapıldığını anladık. Bu, biz seyircilere, politikaların nasıl değiştiğinin ip ucunu da verdi. (www.melihanik.blogspot.com/Müzikal Oyuncusu Olmayan “Müzikal”(?) Oyun : Kabare (Yoksa “Cabaret” mi?)-İBŞB Şehir Tiyatroları)
Ama daha ilginç bir kayda Çıkmaz Sokak isimli oyunun program dergisinde rastladım. “Aysel Doğan’ın kostüm tasarımı” başlığı taşıyan sayfadaki oyuncu kostüm eskiz sayfası üzerinde de bu ayrılmaz ikili (yani kurum ismi ve hemen altında Genel Sanat Yönetmeni ismi) birlikte yer almıştı. Altında da bir imza vardı. İmzanın kime ait olduğunu çıkaramadım ama tahminim ve görünüşün doğal sonucu Genel Sanat Yönetmeni’ne ait olduğu yolunda.
Şimdi “iyi de bundan bize ne diyorsunuz” sanırım. Anlatıyorum.
Sayfanın üzerinde oyunun yönetmeni Mazlum Kiper’in 21.08.2009 tarihli imzası açıkça okunuyor.
Bu kamu kuruluşunda silsile-i meratip (rütbe dereceleri) şöyle çalışıyor herhalde. Önce kostüm tasarımcısı eskizini hazırlıyor. Yönetmen imzası ile onayını veriyor ve en sonunda da Genel Sanat Yönetmeni imzası ile belgeyi tarih, muhasebe vb (ne derseniz deyin) nezdinde kayıt altına alıyor.
Bu muhtemelen oyunun muhasebeleştirilmesi aşamasında kullanılan bir kanıt belge. İç tüzük vesaire bunu emrediyor olmalı.
Çok güzel ! Bu düzene hayran kaldım. Ama bir soru sormadan da edemiyorum.
Yönetmen tamam da Genel Sanat Yönetmeni’nin “gölge eden” onayına neden ihtiyaç var ?
Muhasebe açısından baktığımızda herhalde yönetmen oyun onayını alırken bir de bütçe onayı alıyor olmalı. O bütçe içinde kalmak kaydı ile hangi oyuncunun ne giyeceğine de o karar vermez mi ? İlla Genel Sanat Yönetmeni de görmeli mi?
“Aslında görmüyor prosedür gereği o damgayı vuruyoruz” mu diyorsunuz? O zaman ayrılmaz ikiliyi birbirinden ayırıp sadece kurum damgasını basın. (Çok isterseniz yetkili başka biri de imzalasın/paraf etsin.) Kurumun hukuki prosedürü o şekilde de tamamlanmış olmaz mı?
Tüm oyunlarda her kostüm, her dekor(ve parçası) vb Genel Sanat Yönetmeni stampası mı taşıyor?
“Taşısın ne olur yaaanii” diyenler vardır mutlaka.
İşte her şey o noktada başlıyor.
Bu kadar satırı o nokta için yazdım.
O nokta “Özerklik”………..
Hani şu “tepeden tırnağa,köşeden bucağa İstanbul Şehir Tiyatrosu”nda (Bu da Yücel Erten’in yarattığı tanım) hep gündemde kalan ÖZERKLİK !
Olmazsa olmaz denilen Özerklik!
Olursa her şey düzelecek denilen Özerklik!
O sihirli sözcük yani.
İyi de “Yönetmen’in Özerkliği” ne olacak?
Yönetmen eskiz sayfalarını dosyalayıp genel sanat yönetmenine götürüp imzasını alıyorsa onun “Özerkliği” nerede kalıyor? (Zor beğenenler buna da “Yönetmen götürmüyor, geçerken bırakır ya da gönderir. Yönetmen ile Genel sanat Yönetmeni birbirini görmez bile” diyenler de olabilir. Soru değişir mi?)
Çıkmaz Sokak ile ilgili bir başka konu var ki yeri gelmişken onun da altını çizeyim.
Çıkmaz Sokak oyunu Orhan Alkaya döneminde İBŞB Şehir Tiyatroları repertuvarına alınmış. Ocak 2009 da Bakırköy Sanat Merkezi’nde ayni anda sahnelenmesine karşı çıkmamış (sakınca görmemiş) Alkaya. (http://www.tiyatrodunyasi.com/haberdetay.asp?haberno=2630 tarih 13 Ocak 2009) Tuncer Cücenoğlu , Alkaya ile Temmuz’da görüştüğünü ve Mazlum Kiper’in Ekim’de provalara başlayacağını belirtmiş. Yazının ve gelişmelerin gösterdiğine göre bahsedilen Temmuz ve Ekim , 2008 yılı olmalı. Ama oyun İBŞB Şehir Tiyatroları’nda ayni sezon (2008-2009) sahnelenmemiş. Oyun Bakırköy Sanat Merkezi’nde seyirci ile buluşmuş.(Sorunuz varsa sorun! Bana değil tabi.)
Ayşe Nil Şamlıoğlu 29 Mayıs 2009 da göreve getirildi. Anlaşılan Şamlıoğlu, Ekim 2009'da başlayan yeni sezon için “eldekileri” değerlendirmiş (!)
Göreve yeni gelen Genel Sanat Yönetmeni , 4 ay sonra başlayacak sezon için kendi repertuvarını yapamamış ve de Bakırköy Sanat Tiyatrosu’nda 9 ay önce sahnelenen bir oyunu yeniden sahneye çıkarmakta sakınca görmemiş. Ya da “dengeleri” (?) dengelemekte dikkatli.
Bu durum stampa kadar önemli değil mi?
Bu konulara “ayrıntı” diyorsanız unutun gitsin. Demiyorsanız şu stampalara, “silsile-i meratib”e, “mevzuat”a ve “dengelere” bir dokunun.
Bu stampadan başlıyor ve değiştirilmesi kolay bir iş! Önce onu değiştirin sonra…
Sonra “Özerlik… Özerklik…” diyorsanız deyin!
Melih Anık
Ek Bilgi:
isim (ısta'mpa) İtalyanca stampa
1 . Ağaç, metal vb. üzerine oyulduktan sonra bir yere basılan biçim.
2 . Bu tür biçim veya resimleri basmaya yarayan kalıp, damga, mühür.
3 . İçinde, mühür, damga vb.ni mürekkeplemeye yarayan çuha bulunan kutu:
"Sol elinin başparmağını ıstampada mürekkepleyip pulun üstüne bastırdılar."- N. Cumalı.
http://www.msxlabs.org/forum/x-sozluk/136411-istampa-istampa-nedir-istampa-hakkinda.html
Stampanın bloke etmek tahdit etmek diye bir anlamı da var.
Bu asırlık kurum İBŞB Şehir Tiyatroları…
Kurumun isim stampası ile genel sanat yönetmeninin isim stampası alt alta basıldığı için tek bir stampa görünümü de veriyor olabilir. Kurum ile ilgili olan basılı her evrakın üzerinde bu ayrılmaz beraberliği gördüğümüz için tek bir stampa sanıyor da olabiliriz.
Bu ticari şirketlerde görülmeyen bir özellik. Ticari şirketlerde genel sanat yönetmeninin isminin geldiği yere genellikle kurumun sermayesi yazılıdır. Bu bakış açısıyla , sanat kurumu, sermayesinin Genel Sanat Yönetmeni olduğunu söylüyor sonucunu çıkarmak olası.
Ticari şirketlerde evrak altına , şirket genel müdürü önce ismini yazar altına da çalıştığı kurum ismi ve ünvanı yazılır. Şehir Tiyatrolarında ise bunun tam tersi yapılmış.
Kurumdaki genel sanat yönetmeni o kadar sık değişiyor ki ne neye ait takip etmek güçleştiği için basılı evrak üzerindeki bu damgalarla dönemleri izlemek kolaylaşıyor.
Örneğin bu sene Cabaret’nin Kabare şeklinde yazılmasının kimin tarafından yapıldığını anladık. Bu, biz seyircilere, politikaların nasıl değiştiğinin ip ucunu da verdi. (www.melihanik.blogspot.com/Müzikal Oyuncusu Olmayan “Müzikal”(?) Oyun : Kabare (Yoksa “Cabaret” mi?)-İBŞB Şehir Tiyatroları)
Ama daha ilginç bir kayda Çıkmaz Sokak isimli oyunun program dergisinde rastladım. “Aysel Doğan’ın kostüm tasarımı” başlığı taşıyan sayfadaki oyuncu kostüm eskiz sayfası üzerinde de bu ayrılmaz ikili (yani kurum ismi ve hemen altında Genel Sanat Yönetmeni ismi) birlikte yer almıştı. Altında da bir imza vardı. İmzanın kime ait olduğunu çıkaramadım ama tahminim ve görünüşün doğal sonucu Genel Sanat Yönetmeni’ne ait olduğu yolunda.
Şimdi “iyi de bundan bize ne diyorsunuz” sanırım. Anlatıyorum.
Sayfanın üzerinde oyunun yönetmeni Mazlum Kiper’in 21.08.2009 tarihli imzası açıkça okunuyor.
Bu kamu kuruluşunda silsile-i meratip (rütbe dereceleri) şöyle çalışıyor herhalde. Önce kostüm tasarımcısı eskizini hazırlıyor. Yönetmen imzası ile onayını veriyor ve en sonunda da Genel Sanat Yönetmeni imzası ile belgeyi tarih, muhasebe vb (ne derseniz deyin) nezdinde kayıt altına alıyor.
Bu muhtemelen oyunun muhasebeleştirilmesi aşamasında kullanılan bir kanıt belge. İç tüzük vesaire bunu emrediyor olmalı.
Çok güzel ! Bu düzene hayran kaldım. Ama bir soru sormadan da edemiyorum.
Yönetmen tamam da Genel Sanat Yönetmeni’nin “gölge eden” onayına neden ihtiyaç var ?
Muhasebe açısından baktığımızda herhalde yönetmen oyun onayını alırken bir de bütçe onayı alıyor olmalı. O bütçe içinde kalmak kaydı ile hangi oyuncunun ne giyeceğine de o karar vermez mi ? İlla Genel Sanat Yönetmeni de görmeli mi?
“Aslında görmüyor prosedür gereği o damgayı vuruyoruz” mu diyorsunuz? O zaman ayrılmaz ikiliyi birbirinden ayırıp sadece kurum damgasını basın. (Çok isterseniz yetkili başka biri de imzalasın/paraf etsin.) Kurumun hukuki prosedürü o şekilde de tamamlanmış olmaz mı?
Tüm oyunlarda her kostüm, her dekor(ve parçası) vb Genel Sanat Yönetmeni stampası mı taşıyor?
“Taşısın ne olur yaaanii” diyenler vardır mutlaka.
İşte her şey o noktada başlıyor.
Bu kadar satırı o nokta için yazdım.
O nokta “Özerklik”………..
Hani şu “tepeden tırnağa,köşeden bucağa İstanbul Şehir Tiyatrosu”nda (Bu da Yücel Erten’in yarattığı tanım) hep gündemde kalan ÖZERKLİK !
Olmazsa olmaz denilen Özerklik!
Olursa her şey düzelecek denilen Özerklik!
O sihirli sözcük yani.
İyi de “Yönetmen’in Özerkliği” ne olacak?
Yönetmen eskiz sayfalarını dosyalayıp genel sanat yönetmenine götürüp imzasını alıyorsa onun “Özerkliği” nerede kalıyor? (Zor beğenenler buna da “Yönetmen götürmüyor, geçerken bırakır ya da gönderir. Yönetmen ile Genel sanat Yönetmeni birbirini görmez bile” diyenler de olabilir. Soru değişir mi?)
Çıkmaz Sokak ile ilgili bir başka konu var ki yeri gelmişken onun da altını çizeyim.
Çıkmaz Sokak oyunu Orhan Alkaya döneminde İBŞB Şehir Tiyatroları repertuvarına alınmış. Ocak 2009 da Bakırköy Sanat Merkezi’nde ayni anda sahnelenmesine karşı çıkmamış (sakınca görmemiş) Alkaya. (http://www.tiyatrodunyasi.com/haberdetay.asp?haberno=2630 tarih 13 Ocak 2009) Tuncer Cücenoğlu , Alkaya ile Temmuz’da görüştüğünü ve Mazlum Kiper’in Ekim’de provalara başlayacağını belirtmiş. Yazının ve gelişmelerin gösterdiğine göre bahsedilen Temmuz ve Ekim , 2008 yılı olmalı. Ama oyun İBŞB Şehir Tiyatroları’nda ayni sezon (2008-2009) sahnelenmemiş. Oyun Bakırköy Sanat Merkezi’nde seyirci ile buluşmuş.(Sorunuz varsa sorun! Bana değil tabi.)
Ayşe Nil Şamlıoğlu 29 Mayıs 2009 da göreve getirildi. Anlaşılan Şamlıoğlu, Ekim 2009'da başlayan yeni sezon için “eldekileri” değerlendirmiş (!)
Göreve yeni gelen Genel Sanat Yönetmeni , 4 ay sonra başlayacak sezon için kendi repertuvarını yapamamış ve de Bakırköy Sanat Tiyatrosu’nda 9 ay önce sahnelenen bir oyunu yeniden sahneye çıkarmakta sakınca görmemiş. Ya da “dengeleri” (?) dengelemekte dikkatli.
Bu durum stampa kadar önemli değil mi?
Bu konulara “ayrıntı” diyorsanız unutun gitsin. Demiyorsanız şu stampalara, “silsile-i meratib”e, “mevzuat”a ve “dengelere” bir dokunun.
Bu stampadan başlıyor ve değiştirilmesi kolay bir iş! Önce onu değiştirin sonra…
Sonra “Özerlik… Özerklik…” diyorsanız deyin!
Melih Anık
Ek Bilgi:
isim (ısta'mpa) İtalyanca stampa
1 . Ağaç, metal vb. üzerine oyulduktan sonra bir yere basılan biçim.
2 . Bu tür biçim veya resimleri basmaya yarayan kalıp, damga, mühür.
3 . İçinde, mühür, damga vb.ni mürekkeplemeye yarayan çuha bulunan kutu:
"Sol elinin başparmağını ıstampada mürekkepleyip pulun üstüne bastırdılar."- N. Cumalı.
http://www.msxlabs.org/forum/x-sozluk/136411-istampa-istampa-nedir-istampa-hakkinda.html
Stampanın bloke etmek tahdit etmek diye bir anlamı da var.
Etiketler:
ibb şehir tiyatroları
23 Ekim 2009 Cuma
Romeo Hazır… Jüliet Aranıyor!
Shakespeare’in Romeo ve Jüliet adlı oyununda koro, müzisyenler, askerler ,hizmetçiler vb dışında ismen anılmış 20 nin üstünde karakter var.
İBŞB Şehir Tiyatroları ilanla Jüliet arıyor.
Demek ki en az 20 kişi hazır Jüliet yok!
İlanı okuduğumda “Bu ne iştir?” dedim kendi kendime. Düşünmeye başladım.
(Tüm Jüliet’ler “Tarla Kuşu” mu oldu?)
O kadar kadron olsun da içinden bir Jüliet bulama..
(Kötü düşünme!)
İlanı bir daha okudum.
“İyi düşünerek” dedim ki kendime “Dışardan değil kurum içinden de müracaata açık bunlar”
Zira “İ.B.B. Şehir Tiyatroları oyuncuları dışında” olanlardan “özgeçmiş, mezuniyet belgesi ve 1 adet resim” isteniyor.
Bu şu anlama geliyor herhalde: “İçimizden müracaat edenlerin evrakı zaten elimizde. Onları tanıyoruz”
(Tanıyorsan bir Jüliet bulamadın mı diye kıpırdıyor içimdeki şeytan. Sus otur yerine! Oturdu şimdilik)
“İ.B.B. Şehir Tiyatroları oyuncuları dışında”kiler için “Üniversitelerin tiyatro bölümleri ve konservatuarların oyunculuk bölümü mezunu olmak” şartı var. “Kadroda olanlar, tiyatro bölümü ve konservatuar mezunu olmasa da olur. İBŞB Şehir Tiyatroları bir okul”dur mu denmekte ?
Demezler herhalde. Ama Jüliet’in “okumuş kız” olması önemli zahir ! Romeo “mezun” herhalde..
(Oğluna kız arayan bile bu kadar ince elemez..)
İBŞB Şehir Tiyatroları önem verdiği konuya açıklık getirdi böylelikle . “Üniversitelerin tiyatro bölümleri ve konservatuarların oyunculuk bölümü mezunu” olmak önemli. “Özel kurslardan falan almam” diyor.(Bunu da “Özel kurs sahipleri ” ve “mezunları” düşünsün.)
İyi de kadrodaki herkes “Üniversitelerin tiyatro bölümleri ve konservatuarların oyunculuk bölümü mezunu” mu?
(Şeytan kıpırdadı gene. OTUR! dedim.. Oturdu.)
Diğer şartlar ne? 20-28 yaş ve 1.60-1.70 boy aralığında olmak.
Bildiğime göre “Gerçek” Jüliet 20 yaşın altında..14 gibi..20-28 biraz yaşlı değil mi? Romeo’yu da ona göre seçtiyseniz (Erkek kızdan 2-3 yaş büyük olmalı.) Romeo da 23-31 arasında olacak(!) 31 yaşındaki Romeo için tek aday kalıyor. Salih Güney. Hala yakışıklı ve bakımlı ! (Aklıma o anda Salih Güney geldi. Özel bir niyetim yok. Hani Türk filmlerinde hep yakışıklı genci oynatırlardı ya,ondan ! Sizin daha iyi bir adayınız vardır mutlaka. )
Ama şimdi Romeo’yu merak ettim doğrusu!
(Şeytan!.ŞeYTANNNN!!)
Ama iş son şartta düğümleniyor:
“Seçmeler "Mülakat" ve "Sahne" olmak üzere iki aşamalıdır. Katılacak olanların "Romeo ve Juliet" oyunu, "Juliet" rolüyle ilgili bir tiradı hazırlamaları gerekmektedir.”
Kendine güvenen baş vurur görürsün. Bakarsın 30 yaşında ama 20 gösteriyor. 1.60 dan kısa ama için ısındı , uzatırsın , uzun ise Romeo’yu uzatırsın!
Aklıma gelen bir ihtimal de şu: Kurum içinden birkaç kişiye teklif ettiler kabul etmedi ya da seçtiler “birinin adamı” damgası yedi . Onlar da “hakça olsun bari” dediler ilan verdiler.(Demek ki diğer 20 kişi üzerinde “mutabakat” var) Hem “bu yolu da denemiş olurlar böylece”.
Belki de boyu boyuna, yaşı yaşına uygun tiradı hazır biri var onu tarif edip “mevzuat”a uyduruyorlar.
(ŞEYTANnnn! dedim sana!)
Kesinlikle inanmam böyle bir şeye!
Mutlaka onlarca Jüliet var, işin içinden çıkamadılar bari seçim yapalım dediler. Bu arada “dışarı açılalım” geldi akıllarına. Bu da “İBŞB Şehir Tiyatroları Açılımı”.
Ya da… Öyle bir yorum çıkacak ki ortaya oyun Jüliet üzerine kurulmuş , Romeo bile figüran…
Belki de tüm şartlar “mevzuat”ın zorlaması .
Siz bu “mevzuatla” nasıl “özerk” olacaksınız?
Aslında “kafayla” demek daha doğru ama!
Melih Anık
İBŞB Şehir Tiyatroları ilanla Jüliet arıyor.
Demek ki en az 20 kişi hazır Jüliet yok!
İlanı okuduğumda “Bu ne iştir?” dedim kendi kendime. Düşünmeye başladım.
(Tüm Jüliet’ler “Tarla Kuşu” mu oldu?)
O kadar kadron olsun da içinden bir Jüliet bulama..
(Kötü düşünme!)
İlanı bir daha okudum.
“İyi düşünerek” dedim ki kendime “Dışardan değil kurum içinden de müracaata açık bunlar”
Zira “İ.B.B. Şehir Tiyatroları oyuncuları dışında” olanlardan “özgeçmiş, mezuniyet belgesi ve 1 adet resim” isteniyor.
Bu şu anlama geliyor herhalde: “İçimizden müracaat edenlerin evrakı zaten elimizde. Onları tanıyoruz”
(Tanıyorsan bir Jüliet bulamadın mı diye kıpırdıyor içimdeki şeytan. Sus otur yerine! Oturdu şimdilik)
“İ.B.B. Şehir Tiyatroları oyuncuları dışında”kiler için “Üniversitelerin tiyatro bölümleri ve konservatuarların oyunculuk bölümü mezunu olmak” şartı var. “Kadroda olanlar, tiyatro bölümü ve konservatuar mezunu olmasa da olur. İBŞB Şehir Tiyatroları bir okul”dur mu denmekte ?
Demezler herhalde. Ama Jüliet’in “okumuş kız” olması önemli zahir ! Romeo “mezun” herhalde..
(Oğluna kız arayan bile bu kadar ince elemez..)
İBŞB Şehir Tiyatroları önem verdiği konuya açıklık getirdi böylelikle . “Üniversitelerin tiyatro bölümleri ve konservatuarların oyunculuk bölümü mezunu” olmak önemli. “Özel kurslardan falan almam” diyor.(Bunu da “Özel kurs sahipleri ” ve “mezunları” düşünsün.)
İyi de kadrodaki herkes “Üniversitelerin tiyatro bölümleri ve konservatuarların oyunculuk bölümü mezunu” mu?
(Şeytan kıpırdadı gene. OTUR! dedim.. Oturdu.)
Diğer şartlar ne? 20-28 yaş ve 1.60-1.70 boy aralığında olmak.
Bildiğime göre “Gerçek” Jüliet 20 yaşın altında..14 gibi..20-28 biraz yaşlı değil mi? Romeo’yu da ona göre seçtiyseniz (Erkek kızdan 2-3 yaş büyük olmalı.) Romeo da 23-31 arasında olacak(!) 31 yaşındaki Romeo için tek aday kalıyor. Salih Güney. Hala yakışıklı ve bakımlı ! (Aklıma o anda Salih Güney geldi. Özel bir niyetim yok. Hani Türk filmlerinde hep yakışıklı genci oynatırlardı ya,ondan ! Sizin daha iyi bir adayınız vardır mutlaka. )
Ama şimdi Romeo’yu merak ettim doğrusu!
(Şeytan!.ŞeYTANNNN!!)
Ama iş son şartta düğümleniyor:
“Seçmeler "Mülakat" ve "Sahne" olmak üzere iki aşamalıdır. Katılacak olanların "Romeo ve Juliet" oyunu, "Juliet" rolüyle ilgili bir tiradı hazırlamaları gerekmektedir.”
Kendine güvenen baş vurur görürsün. Bakarsın 30 yaşında ama 20 gösteriyor. 1.60 dan kısa ama için ısındı , uzatırsın , uzun ise Romeo’yu uzatırsın!
Aklıma gelen bir ihtimal de şu: Kurum içinden birkaç kişiye teklif ettiler kabul etmedi ya da seçtiler “birinin adamı” damgası yedi . Onlar da “hakça olsun bari” dediler ilan verdiler.(Demek ki diğer 20 kişi üzerinde “mutabakat” var) Hem “bu yolu da denemiş olurlar böylece”.
Belki de boyu boyuna, yaşı yaşına uygun tiradı hazır biri var onu tarif edip “mevzuat”a uyduruyorlar.
(ŞEYTANnnn! dedim sana!)
Kesinlikle inanmam böyle bir şeye!
Mutlaka onlarca Jüliet var, işin içinden çıkamadılar bari seçim yapalım dediler. Bu arada “dışarı açılalım” geldi akıllarına. Bu da “İBŞB Şehir Tiyatroları Açılımı”.
Ya da… Öyle bir yorum çıkacak ki ortaya oyun Jüliet üzerine kurulmuş , Romeo bile figüran…
Belki de tüm şartlar “mevzuat”ın zorlaması .
Siz bu “mevzuatla” nasıl “özerk” olacaksınız?
Aslında “kafayla” demek daha doğru ama!
Melih Anık
Etiketler:
ibb şehir tiyatroları
22 Ekim 2009 Perşembe
Tiyatro Stüdyosu’nda “ Şölen ” - Ahmet Levendoğlu’nun “Buffini Menü”sünü “Okuması”
Özet
Oyun , yılın oyunu, yönetmeni, oyuncusu, sahne ve kostüm tasarımı dallarında ödül alacak düzeyde .
Yılın keyifli ve sanatsal niteliği yüksek oyunlarından biri . Yönetmen adayının, oyuncunun ve tiyatro severin kaçırmaması gerek.
2 saatlik tiyatro “Şölen”i . “Absurd” tatları ile bir yemek ziyafeti ; acı gerçeğin şaka gibi işlenmesi ile hayata hüzünlü bir gülümseme.
Menü
Sürprizlerle dolu oyunu anlatmak “seyrin keyfini” kaçırmak olur. O nedenle ayrıntı vermeden genel hatları ile oyundan bahsetmek gerekiyor.
Şölen, kocasının(Lars-Payidar Tüfekçioğlu)) son kitabının başarısını kutlamak üzere Paige(Zuhal Olcay) tarafından dostlara verilen bir akşam yemeği davetinde geçer.
Şölen’in davetlileri Lars’ın eski sevgilisi Wynne(Funda İlhan) ve depresyon geçirdiği için son anda yemeğe gelemeyen ama gıyabında yapılan konuşmalarla oyuna katılan , Paige’in de yakın arkadaşı olan kocası ; Lars’ın arkadaşı Hal (Özgür Yalım) ve onun seksi ama “iki kulağı arası boş” karısı Sian (Ayça Bingöl) dır. Kendisini bir hırsız olarak tanıtan , sosyal sınıfı farklı genç bir adam,Mike(Gökçer Genç) ve oyunun sessiz tanığı ama sanki “özeti”, garson (Güçlü Yalçıner) oyunun diğer karakterleri . (Bir tek garsonun ismi yok)
Oyun menüye paralel yürür. 2 saat arasız oynanan oyun , menüdeki yemeklere paralel kararır, aydınlanır, değişir , gelişir. Aperitif ile rahat bir atmosferde başlayan oyun , ana yemeğe doğru ısınır, yemek sonundaki tatlı ile “tatsızlaşmaya” başlar.
Aslında bu anlatım biçimi , yazarın oyunda ifadesini bulan anlatımına çok uygundur. “Dondurulmuş atık tatlısı”nın lezzet ile yenmesini duymak çene kaslarınızda nasıl bir duygu yaratıyorsa yazar oyun boyunca böyle zor bir menüyü seyircinin önüne koyar.
Aslında dekoru ve ilk cümlelerdeki “tonlaması” ile oyun, seyirciye bir şeylerin olacağını haber verir. (Bu , müziği ve Muammer Esi’nin sesiyle, dinleyenleri polisiye bir oyuna hazırlayan “Radyo Tiyatrosu” günlerini hatırlattı bana.) Paige’in öve öve bitiremediği garsonun rahatsızlık verici “sessiz duruşu” önünde geçen Paige ile Lars’ın nezaket ile zarflanmış iğneli diyalogları olacakların habercisidir sanki.
Oyun dergisinde Ahmet Levendoğlu’nun da vurguladığı gibi yazar , pek çok yere doğru çekilmeye (sürüklenmeye?) müsait bir metin oluşturmuştur. Görünen ile keyif alabilirsiniz ya da metaforları “okuyarak” keyfi , oyundan sonraya da taşıyan çeşitlemeler yapabilirsiniz.
Ama bu durum , oyunu yönetecek olana zor bir görev vermektedir.Kontrolü kaybetmeden, altında kalıp, sürüklenip dağılmadan oyunu sağ salim sona ulaştırmak için usta bir yönetmen olmak gerek , Ahmet Levendoğlu gibi.
Yönetmen okumuş, dinlemiş ve kendi bildiği yönü/kontrolü kaybetmeden ,fırtınalardan geçirerek gemiyi limana ulaştırmış. Bu da onun usta kaptanlığından .
Tüm bunlara ve de yazarın kazandığı ödüllere bakarak , Şölen(Dinner)’in metin olarak kusursuz bir oyun olduğu sanılmamalı . Şölen iyi yazılmış ama bazı sahneleri fazla uzun bir eser. Sanki yazar atmaya , yönetmen de budamaya kıyamamış.
Bu nedenle özellikle başlangıçtaki tempo düşüklüğü metinden kaynaklanıyor. Oyun ilerledikçe toparlanıyor. Belki bazı sahnelerin kısaltılması tempoyu arttırabilir ve nisbeten zor geçen ilk bir saati daha zevkli hale getirebilir. Ama bu haliyle bile oyunda gitgide artan keyfin hatırına seyirci şölene katılmalı.
Ustalar Geçidi
Yönetmen adaylarının “yeni okuma” adı altında yaptıkları “atraksiyon”ların hakim olduğu tiyatromuzda usta bir yönetmenin “okuyarak” metni ortaya çıkaran çalışması , “ders” niteliğinde.
7 iyi (mükemmel desem de abartmamış olurum) oyuncunun karakterleri ince ince çözerek sergiledikleri bir tiyatro keyfi var oyunda. Hiç kuşkusuz bu sahneleme, oyunu kaynağında (İngiltere’de) bile zevkle seyrettirir.
Zuhal Olcay, Paige’i bize kazandırırken , Paige de bize Zuhal Olcay’ı yeniden kazandırıyor . Onun sahneden ışık yayan , benzeri az olan kadın oyunculardan biri olduğunu hatırlıyoruz yeniden. “Yeni yetmeler” , onu şarkıcı sanacaklardı nerdeyse.
Payidar Tüfekçioğlu sesi ,fiziği ile önemli bir oyuncu.
Funda İlhan ve Ayça Bingöl , oyunun , Türk Tiyatrosu’nun aldıkları sayısız ödülü hak etmiş kadın oyuncuları.
Özgür Yalım yönetmenliğinin yanında iyi bir oyuncuymuş meğerse .
Gökçer Genç ve Güçlü Yalçıner bu takımın başarılı genç erkek oyuncuları.
Teknik
Işık atmosferi anlatmaya bu kadar yardımcı olur. Hem “karanlık” hem aydınlık. Olur mu? Oluyor!
Kostümler titiz bir çalışmanın ürünü. Karakterleri , sözlerinden önce tanıtıyor.
Dekor oyuna çok yardımcı oluyor. Dönen platform yerinde bir çözüm. Şeffaflığı sağlayan duvar yapısı oyunun atmosferine çok uygun.
Ahmet Levendoğlu’nun derlediği ve oyuna çok yakışan barok müziklerin bir cd’si yapılsa da alsak.
Göze Batan
Garson kapıyı açmaya giderken ayni koridoru kullansa ; tercümedeki bilerek seçilmiş de olsa “linkimiz”, “helal mal” üzerinde yeniden düşünülse…
İpucu
Oyun hayat, ölüm, öç alma üzerine soru ve sorunları “açan” bir felsefi derinliği tartışan bir eser.
Birbirine paralel koşan ve gidişatları ile birbirini dengeleyen ama bir kişi etrafında bütünlenen hikayelerin toplamı. Güneşin doğuşu ile alnınızda gezinen sabah rüzgarını duyarken günün sonundaki batışı hatırlamanın iç burkan dokunuşları var içinde.
Yıllar yılı biriktirilmiş, içe atılmış kabuk bağlamış kılıç yaralarının artık alışılmaya başlanan sızısını yüksek sesle paylaşmak . Ve giderken geride kalan şaşkınlık anının şoke eden tokadı.
Başka bir bakış açısıyla tuzu kuru olanların renkli yaşamlarının nasıl bir “atık tatlısı” kıvamında olduğu. İçiçe geçmiş ilişkilerin yıllar sonra paylaşılması ya da eski defterlerin açılmasıyla insan denen yaratığın dayanma sınırlarının hayret verici genişliği..
Herşey doğal . Bulutlar var ama yağmursuzluğun yarattığı sıkıntılı bir hava . Ama………..İlerleyen gece, sakladığı sırları ve kişiler , eteklerindeki taşları dökmeye başladıklarında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve şişeden çıkan cin geri dönmeyecek. Gece gebe.. Ölüm mü doğacak yoksa ?
Yazar
Yazar Moira Buffini , 1965 doğumlu. Bazı kaynaklarda “in-yr-face” içinde anılıyor. Anlatımında acımasız bir keskinlik, dudaklara kondurduğu gülümsemeyi bıçak ile oyuyormuş gibi bir hal var. Dialoglar ile yarattığı karakterlerin derinliği , hikaye diliyle bile ancak bu kadar iyi anlatılır . Özellikle karakterler arasında tez ve antitezleri sadece söyledikleri sözlerle değil temsil ettikleri sınıfsal konumları ile veriyor. Ayni akış içinde sınıfsal ve kişisel gelişmelerin birbirleri ile ilişkileri çok iyi düşünülmüş. Bir karakterin ölüme yürümesine paralel bir doğumun müjdelenmesi ; bir yalancının oyunun içinde acı , karamsar gerçekleri vurgulaması ; ağızdaki zevk sözcüklerinin sözün içindeki tatlar ile çelişmesi sonucunda ortaya çıkan durumun bıraktığı acılı ve derin iz... Atık yiyen birinin bundan zevk aldığını söylemesine paralel ölümün şölene dönüştürülmesi.. “Tatsız” tatlı , “doğal” hırsızlık, “acımasız” ahlaksızlık , “hain” öpücük ile yaratılan labirentler..
Telefona Mesaj – Posta Kutusu’larına e-mail
Ey insanlar ! Yakından dinlerseniz mutlaka kendi hayatınızla benzer bulacağınız anlar, yanlar var sahnede. Tıpatıp değil elbette ama içinde sizin de hikayeniz var.
Melih Anık
Not:
Affediş
Oyunun prodüksiyonu’nda Aysa var. Bu oyunu seyrettikten sonra , geçen sezonlardan birinde oyunu son anda iptal ederek aldığım bilet ile beni tiyatronun kapısında bırakan Aysa Prodüksiyonu affettim.
Oyun , yılın oyunu, yönetmeni, oyuncusu, sahne ve kostüm tasarımı dallarında ödül alacak düzeyde .
Yılın keyifli ve sanatsal niteliği yüksek oyunlarından biri . Yönetmen adayının, oyuncunun ve tiyatro severin kaçırmaması gerek.
2 saatlik tiyatro “Şölen”i . “Absurd” tatları ile bir yemek ziyafeti ; acı gerçeğin şaka gibi işlenmesi ile hayata hüzünlü bir gülümseme.
Menü
Sürprizlerle dolu oyunu anlatmak “seyrin keyfini” kaçırmak olur. O nedenle ayrıntı vermeden genel hatları ile oyundan bahsetmek gerekiyor.
Şölen, kocasının(Lars-Payidar Tüfekçioğlu)) son kitabının başarısını kutlamak üzere Paige(Zuhal Olcay) tarafından dostlara verilen bir akşam yemeği davetinde geçer.
Şölen’in davetlileri Lars’ın eski sevgilisi Wynne(Funda İlhan) ve depresyon geçirdiği için son anda yemeğe gelemeyen ama gıyabında yapılan konuşmalarla oyuna katılan , Paige’in de yakın arkadaşı olan kocası ; Lars’ın arkadaşı Hal (Özgür Yalım) ve onun seksi ama “iki kulağı arası boş” karısı Sian (Ayça Bingöl) dır. Kendisini bir hırsız olarak tanıtan , sosyal sınıfı farklı genç bir adam,Mike(Gökçer Genç) ve oyunun sessiz tanığı ama sanki “özeti”, garson (Güçlü Yalçıner) oyunun diğer karakterleri . (Bir tek garsonun ismi yok)
Oyun menüye paralel yürür. 2 saat arasız oynanan oyun , menüdeki yemeklere paralel kararır, aydınlanır, değişir , gelişir. Aperitif ile rahat bir atmosferde başlayan oyun , ana yemeğe doğru ısınır, yemek sonundaki tatlı ile “tatsızlaşmaya” başlar.
Aslında bu anlatım biçimi , yazarın oyunda ifadesini bulan anlatımına çok uygundur. “Dondurulmuş atık tatlısı”nın lezzet ile yenmesini duymak çene kaslarınızda nasıl bir duygu yaratıyorsa yazar oyun boyunca böyle zor bir menüyü seyircinin önüne koyar.
Aslında dekoru ve ilk cümlelerdeki “tonlaması” ile oyun, seyirciye bir şeylerin olacağını haber verir. (Bu , müziği ve Muammer Esi’nin sesiyle, dinleyenleri polisiye bir oyuna hazırlayan “Radyo Tiyatrosu” günlerini hatırlattı bana.) Paige’in öve öve bitiremediği garsonun rahatsızlık verici “sessiz duruşu” önünde geçen Paige ile Lars’ın nezaket ile zarflanmış iğneli diyalogları olacakların habercisidir sanki.
Oyun dergisinde Ahmet Levendoğlu’nun da vurguladığı gibi yazar , pek çok yere doğru çekilmeye (sürüklenmeye?) müsait bir metin oluşturmuştur. Görünen ile keyif alabilirsiniz ya da metaforları “okuyarak” keyfi , oyundan sonraya da taşıyan çeşitlemeler yapabilirsiniz.
Ama bu durum , oyunu yönetecek olana zor bir görev vermektedir.Kontrolü kaybetmeden, altında kalıp, sürüklenip dağılmadan oyunu sağ salim sona ulaştırmak için usta bir yönetmen olmak gerek , Ahmet Levendoğlu gibi.
Yönetmen okumuş, dinlemiş ve kendi bildiği yönü/kontrolü kaybetmeden ,fırtınalardan geçirerek gemiyi limana ulaştırmış. Bu da onun usta kaptanlığından .
Tüm bunlara ve de yazarın kazandığı ödüllere bakarak , Şölen(Dinner)’in metin olarak kusursuz bir oyun olduğu sanılmamalı . Şölen iyi yazılmış ama bazı sahneleri fazla uzun bir eser. Sanki yazar atmaya , yönetmen de budamaya kıyamamış.
Bu nedenle özellikle başlangıçtaki tempo düşüklüğü metinden kaynaklanıyor. Oyun ilerledikçe toparlanıyor. Belki bazı sahnelerin kısaltılması tempoyu arttırabilir ve nisbeten zor geçen ilk bir saati daha zevkli hale getirebilir. Ama bu haliyle bile oyunda gitgide artan keyfin hatırına seyirci şölene katılmalı.
Ustalar Geçidi
Yönetmen adaylarının “yeni okuma” adı altında yaptıkları “atraksiyon”ların hakim olduğu tiyatromuzda usta bir yönetmenin “okuyarak” metni ortaya çıkaran çalışması , “ders” niteliğinde.
7 iyi (mükemmel desem de abartmamış olurum) oyuncunun karakterleri ince ince çözerek sergiledikleri bir tiyatro keyfi var oyunda. Hiç kuşkusuz bu sahneleme, oyunu kaynağında (İngiltere’de) bile zevkle seyrettirir.
Zuhal Olcay, Paige’i bize kazandırırken , Paige de bize Zuhal Olcay’ı yeniden kazandırıyor . Onun sahneden ışık yayan , benzeri az olan kadın oyunculardan biri olduğunu hatırlıyoruz yeniden. “Yeni yetmeler” , onu şarkıcı sanacaklardı nerdeyse.
Payidar Tüfekçioğlu sesi ,fiziği ile önemli bir oyuncu.
Funda İlhan ve Ayça Bingöl , oyunun , Türk Tiyatrosu’nun aldıkları sayısız ödülü hak etmiş kadın oyuncuları.
Özgür Yalım yönetmenliğinin yanında iyi bir oyuncuymuş meğerse .
Gökçer Genç ve Güçlü Yalçıner bu takımın başarılı genç erkek oyuncuları.
Teknik
Işık atmosferi anlatmaya bu kadar yardımcı olur. Hem “karanlık” hem aydınlık. Olur mu? Oluyor!
Kostümler titiz bir çalışmanın ürünü. Karakterleri , sözlerinden önce tanıtıyor.
Dekor oyuna çok yardımcı oluyor. Dönen platform yerinde bir çözüm. Şeffaflığı sağlayan duvar yapısı oyunun atmosferine çok uygun.
Ahmet Levendoğlu’nun derlediği ve oyuna çok yakışan barok müziklerin bir cd’si yapılsa da alsak.
Göze Batan
Garson kapıyı açmaya giderken ayni koridoru kullansa ; tercümedeki bilerek seçilmiş de olsa “linkimiz”, “helal mal” üzerinde yeniden düşünülse…
İpucu
Oyun hayat, ölüm, öç alma üzerine soru ve sorunları “açan” bir felsefi derinliği tartışan bir eser.
Birbirine paralel koşan ve gidişatları ile birbirini dengeleyen ama bir kişi etrafında bütünlenen hikayelerin toplamı. Güneşin doğuşu ile alnınızda gezinen sabah rüzgarını duyarken günün sonundaki batışı hatırlamanın iç burkan dokunuşları var içinde.
Yıllar yılı biriktirilmiş, içe atılmış kabuk bağlamış kılıç yaralarının artık alışılmaya başlanan sızısını yüksek sesle paylaşmak . Ve giderken geride kalan şaşkınlık anının şoke eden tokadı.
Başka bir bakış açısıyla tuzu kuru olanların renkli yaşamlarının nasıl bir “atık tatlısı” kıvamında olduğu. İçiçe geçmiş ilişkilerin yıllar sonra paylaşılması ya da eski defterlerin açılmasıyla insan denen yaratığın dayanma sınırlarının hayret verici genişliği..
Herşey doğal . Bulutlar var ama yağmursuzluğun yarattığı sıkıntılı bir hava . Ama………..İlerleyen gece, sakladığı sırları ve kişiler , eteklerindeki taşları dökmeye başladıklarında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve şişeden çıkan cin geri dönmeyecek. Gece gebe.. Ölüm mü doğacak yoksa ?
Yazar
Yazar Moira Buffini , 1965 doğumlu. Bazı kaynaklarda “in-yr-face” içinde anılıyor. Anlatımında acımasız bir keskinlik, dudaklara kondurduğu gülümsemeyi bıçak ile oyuyormuş gibi bir hal var. Dialoglar ile yarattığı karakterlerin derinliği , hikaye diliyle bile ancak bu kadar iyi anlatılır . Özellikle karakterler arasında tez ve antitezleri sadece söyledikleri sözlerle değil temsil ettikleri sınıfsal konumları ile veriyor. Ayni akış içinde sınıfsal ve kişisel gelişmelerin birbirleri ile ilişkileri çok iyi düşünülmüş. Bir karakterin ölüme yürümesine paralel bir doğumun müjdelenmesi ; bir yalancının oyunun içinde acı , karamsar gerçekleri vurgulaması ; ağızdaki zevk sözcüklerinin sözün içindeki tatlar ile çelişmesi sonucunda ortaya çıkan durumun bıraktığı acılı ve derin iz... Atık yiyen birinin bundan zevk aldığını söylemesine paralel ölümün şölene dönüştürülmesi.. “Tatsız” tatlı , “doğal” hırsızlık, “acımasız” ahlaksızlık , “hain” öpücük ile yaratılan labirentler..
Telefona Mesaj – Posta Kutusu’larına e-mail
Ey insanlar ! Yakından dinlerseniz mutlaka kendi hayatınızla benzer bulacağınız anlar, yanlar var sahnede. Tıpatıp değil elbette ama içinde sizin de hikayeniz var.
Melih Anık
Not:
Affediş
Oyunun prodüksiyonu’nda Aysa var. Bu oyunu seyrettikten sonra , geçen sezonlardan birinde oyunu son anda iptal ederek aldığım bilet ile beni tiyatronun kapısında bırakan Aysa Prodüksiyonu affettim.
Etiketler:
tiyatro,
tiyatro stüdyosu,
zuhal olcay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)