16 Nisan 2014 Çarşamba

Bu TAŞ (Tiyatro Tek Ağaç) Bize de Dokunuyor

Sibel Arslan Yeşilay çok önemli bir iş yapıyor. Genç Alman yazarların oyunlarını tercüme ederek tanımamızı sağlıyor. Çevirdiği oyunlar  okuma tiyatrosu olarak sunuluyor.  Kendi sitesinde (http://www.sibelarslanyesilay.com/ ) 2002 yılında Goethe Enstitüsü'nün katkılarıyla İBBŞT’da dört oyunun okuma tiyatrosu olarak sunulduğunu  gördüm. Oyunların yazarları da Türkiye’ye gelmiş, söyleşiler yapmış. Sibel Arslan Yeşilay bu geleneği sürdürüyor. Ben bir süre önce Yeşilay’ın yönettiği onun son tercümelerinden birini, Marianna Salzman tarafından yazılan  Sarı Çıyan Müziği’nin okuma tiyatrosu ve söyleşisini izlemiştim. Çok başarılı bulduğum bir gösteri idi. Yeşilay’ın tercüme ettiği, okuma tiyatrosu da yapılan Almanya doğumlu Hakan Savaş Mican’ın oyunu “Mezbaha Kuğuları”nı da okudum.

Sibel Arslan Yeşilay’ın tercümesini yaptığı genç Alman kadın yazarların oyunlarına daha çok ilgi duyuyorum. Kadının gözü ve algısıyla bir topluma bakışın önemli olduğuna inanıyorum. Özellikle Almanya gibi yurttaşlarımızın yoğun olduğu bir ülkede Yeşilay’ın tercüme ettiği oyunlarda etkinin izlerini doğrudan ya da dolaylı görmek hem ilginç hem önemli. Sarı Çıyan Müziği bu açıdan çok belirgindi. Öte yandan bazı yönlerden itiraz ettiğim hususlar oldu. O gece yazara gösterilen yoğun ilgi  içinde uzayacağını tahmin ettiğim bir tartışmaya girmemek için düşüncelerimi ertesi gün Yeşilay’a aktarmıştım. Bir türlü oyunu yazma fırsatı bulamadım. Bunda oyunun tekrarlı olmamasının da rolü var. Yazmayı istiyorum.

Ben Sibel Arslan Yeşilay’dan metinleri alıp okuma şansına kavuştum. Herkes benim gibi şanslı olamayabilir. Bu nedenle bu oyunların kitap olarak basılmasını isterim.  Ayrıca Sibel Arslan Yeşilay’ın ön ayak olduğu “okuma tiyatrosu”nun tiyatro hayatımıza daha çok girmesinden yanayım.  Hatta sahnelenecek bazı oyunların ilk okumalarının değişik mekânlarda seyirciye açık olması da denenmeli diye düşünüyorum.

Taş, 1972 doğumlu bir  Alman yazara, Marius von Mayenburg’a ait bir oyun. Yazar hakkında metnin arkasına eklenen bilgileri aktarıyorum:
Eski Alman Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Berlin Sanat Yüksek Okulu’nda Dramatik Yazarlık eğitimi aldı. Deutsches Theater’in Baracke adlı oluşumunda dramaturg olarak yer aldı.1999’dan beri Berlin Schaubühne Tiyatrosunda dramaturg ve yazar olarak görev yapmaktadır.
Alman tiyatrosunun oyunları en çok sahnelenen yazarlarının başında gelen Mayenburg ilk çıkışını 1998 yılından Münih Kammerspiele Tiyatrosunda sahnelenen “Ateş Yüzlü” oyunuyla yaptı. Oyun Münih’teki ilk sahnelemenin ardından Almanya’nın çeşitli şehirleri dışında, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Litvanya, Polonya, Fransa, İspanya, Norveç, Portekiz, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Avusturalya, Hollanda, Belçika, Finlandiya gibi dünyanın birçok ülkesinde sahnelenerek 1999/2000 tiyatro sezonunda yurt içi ve yurtdışında en çok sahnelenen alman oyunlarından biri oldu.
OYUNLARI: Fraulein Danzer (1996) Ateş Yüzlü (Münih Kammerspiele 1998) Parasiten ( Deutsches Schauspiel Hamburg, 2000) Haarmann (2001, Schauspiel Hannover) Das kalte Kind ( 2002, Schaubühne Berlin) Eldorado (2004, Schaubühne Berlin) Çirkin (2007 Schaubühne Berlin) Taş (2008 Salzburg Festivali)
ÖDÜLLERİ: Kleist Özendirme Ödülü, Frankfurt/Oder, 1997 (Ateş Yüzlü) Frankfurt Yazarlar Derneği Ödülü, 1998 (Ateş Yüzlü) Yılın Genç Oyun Yazarı, Theater Heute, 1999

Yazarı tanıtan bilgilere bizim tiyatromuzun genç yazarları açısından bakmanızı rica ederim. Bu noktada şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bu yazarları tanıyınca ister istemez aynı yaştaki Türk yazarlarla karşılaştırma yapıyorum. Benim kanaatim şudur ki ülke atmosferi ve koşulları  onlar gibi yazarların çıkmasını engelliyor. Sadece yazar mı? Her iş, her meslek, (eleştirmenlik de) bu atmosferden payını alıyor, bileşik kaplar gibi.

2002 yılındaki okuma tiyatrosu akşamlarında sergilenen Ateş Yüzlü ülkemizde 2010 yılında  “Siyah Beyaz Renkli” tarafından sahnelenmiş. Son yıllarda İstanbul DT tarafından sahnelenen Çirkin epey ilgi gördü.

Taş, inandırıldığımız ya da inanmak istediğimiz hikâye ile gerçekler arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir oyun. Bunu bir aile içi hesaplaşması olarak ve kadınların gözünden anlatıyor. Bir evin beş ayrı zaman içindeki tarihi üzerinden oluşturulan hikâyede kişilerin nasıl kandı(rıldı)klarını görmek mümkün. Yaratılan sahte kahramanları, kanlı madalyaları, aile içi yalanları, kutsal bilinen “ev”in aslında nasıl kirli olabileceğini gösteriyor. Evler kirliyse toplum da kirlidir. Evlerin temelinde yalan varsa toplumun temelleri de çürüktür. Bu, kör ve sağı değilseniz bir anlamda kendimizle yüzleşmeye davet ediyor bizi. Taş bize de dokunuyor yâni. Eğer o yüzleşme samimi olarak yapılabilirse sorgulama başlayabilir ancak. Samimi sorgulamalar ile de çıkış yolu bulunabilir.
Tiyatro Tek Ağaç’ın kurucusu ile yapılan bu röportajı okumanızı öneririm. (http://siyasihaber.org/haber/tiyatro-tek-agacin-tas-oyunu-gosterimde)

Bu vesile ile şunu belirtmek isterim ki son seyahatimde Polonya’da da Hitler korkusunun devam ettiğini gördüm. Bu toplum içinde Hitler yandaşlarının çoğalmakta olmasından ileri geliyordu. Çok yakın bir zamanda(2008) yazılmış bir oyunun Almanya’da da aynı konuyla meşgul olması üzerinde de düşünülmesi gerektiği kanısındayım. Dünyanın toprağı, diktatör üretmeye müsait. Dünyada eşitsizlik, cehalet, kapitalizm, emperyalizm böyle oldukça tohumlar yeşeriyor. Küresellik, tohumları kolaylıkla dağıtıyor dünyaya.

Tiyatro Tek Ağaç, 2012 yılında kurulmuş. Başarısız denemelerden geçtiklerini söylüyor Murat Akdağ. Taş, başarılı bir çalışma. Sonunda başarmışlar yâni.  Başarıda esas pay rejinin. Metni okuduğum için bu kanaatteyim. Metin, tarihlerle bölünmüş sahnelerden oluşuyor. Değişik uzunlukta 35 sahne var. Senaryo gibi yazılmış bir metin. Her bir sahne kendi içinde özgür ama oyunun bütününe tutsak.  Metinde sahnenin hangi tarihte olduğu yazılı olduğu için takip etmek nispeten daha kolay. Ancak çok git gelli. Bunun sahnede verilmesi için en kolay çözüm tarihi sahneye yansıtmak olurdu. Akdağ öyle yapmamış. Öncelikle oyuna müzik eklemiş. Sahne değişimlerini, şarkı sözlerini kendi yazdığı bestelerle yapmış. Dekor(döner ayna..) ve kostümdeki(gözlük, şal..) ufak aksesuarlarla anlatımını desteklemiş. Akdağ’ın  anlatmaya verdiği önemi çok beğendim.  Murat Akdağ’ın gösterdiği “epik”, benim kafamdakine çok uydu. Sadece aklı değil, duyguları da dikkate alan, seyirciyi de “yakalayan” bir epik bu.       

Oyunun başarısında ikinci öğe, müzik. Oyun müziğinin oyuna etkisini görmenizi isterim. Müzik, Barış Güvenenler’e ait. Güvenenler’e sordum. Onun kadar iyi anlatamayacağım için  kendisinden özür dileyerek ama çok beğendiğim için(ve de örnek olması gerektiğini düşündüğüm için) paylaştığıma inanacağını umarak bana verdiği bilgiyi sunuyorum:
Metni okuduğumda içinde geçen “Bruder Jakob” şarkısı bana direkt olarak kendisi de bir Yahudi olan Mahler in 1. Senfonisinin "Funeral March" bölümünü hatırlattı. Bu bölümde Mahler, anonim bir halk ezgisi olan ( ayni zamanda çocuk sarkısı) ve birçok dilde de rastlayabileceğimiz " Bruder Jacob" temasını minörleştirerek çeşitler. Minorleşmiş ve ağırlaşmış  çocuk şarkısının(tekerlemesinin) etkisi oyunumuza ihtiyacı olan dramatizmi verebilirdi. Sonrasında oyunumuzda bulunan altı karakter için altı ayrı şarkı yazma düşüncesiyle hareket ettik. Her kişinin karakteristik özelliklerine göre şarkıları düzenledim ve ayrıca her şarkının içinde “Bruder Jakob” temasını kullanmaya ve hatırlatmaya çalıştım. Oyunun son şarkısı evin küçük kızı Hannah’a ait ve parçamızın majör ve orijinal hâlini burada bulabiliyoruz. Parçaların içinden seçtiğimiz ve sahne geçişlerinde kullandığımız ezgiler bize oyunun gittiği yolu vermekten ziyade bir sonraki sahnede vurgulanacak karakteri belirtmek ya da dramatik yapıyı vurgulamak üzere seçilmiştir. Oyunun içinde solo çello ve solo trompet bölümlerini (intihar mektubu ve Stefanie nin evden kovulma sahnesi) doğaçlama olarak çaldık.”

Gördünüz mü? Oyun müziği nasıl oluyor? Siz ey ödül jürileri, nasıl ödül veriyorsunuz? Kulakla mı? Bu oyunun müziği listelerinizde yok. Gerekçe ne? Takviminize göre 15 kez oynanmadı diye mi?  Acaba oyunu gördünüz mü?

Barış Güvenenler 2002-2004 yılları arasında İstanbul Üniversitesi ÖKM Sahnesi’nde Dario Fo kadın oyunları ve Lorca’dan “Don Cristobita ile Donna Rosita’nın acıklı güldürüsü oyunlarına müzik yapmış. Sonrasında uzunca bir süre çello öğretmenliği ve müzisyenlik yapmış.”

Bizzat Barış Güvenenler’in çellosu ile içinde olduğu orkestranın diğer müzisyenleri: Can Ömer Uygan(trompet), Alican Soydan (Gitar), Mahmut Turgut (Piyano). Enstrümanların birlikteliğini ve yorumlarını çok beğendiğim bu orkestra, akustik olarak konser verse, ben de dinlesem.

Müziğin böyle bilinçli bir müzisyene teslim edilmesinde Murat Akdağ’ın payı büyük. Şarkı sözleri de çok başarılı.

Murat Akdağ’ın bir diğer başarısı da kurduğu ekip. Gülsüm Soydan(Witha), Özlem Çınar(Mieze), Cüneyt Karadurak (Wolfgang), Elif Sümbül Sert (Stefanie), Aliye Karahan (Heidrun), Selin Zafertepe (Hannah) Hepsi çok iyi oyuncular hepsi çok başarılı. Murat Akdağ’ın denediği bu tür bir epik sahnelemeyi ekip olarak çok iyi başarıyorlar. Üslup birliği var.

Kendi tiyatrosu kapandıktan sonra Gülsüm Soydan’ı yeniden sahnede görmekten çok memnun oldum.  Cüneyt Karadurak’ın şarkı söylemesini de çok beğendim.

Oyunun dar olanaklarla yapıldığı dekor ve kostümünden belli oluyor. Tiyatro tek Ağaç da bunun farkında, oyunun künyesinde hepsini Murat Akdağ yapmış görünüyor, özel sorumluların isimleri yok. Bu bence oyunun önemini azaltmıyor. Bu oyunun metnini bilerek ve de sahnesine bakarak dramaturgun(Buket Türkmen) çalıştığını düşünüyorum.

Oyunun görevini yapan  ışık tasarımı( Emine Akbucak) var.   

Oyuna katkı sunanlar  Filiz Takes Bailey (afiş tasarımı), Ege Özgür( oyun fotoğrafları), Adem Tosunoğlu (vokal koçu).

Taş, dikkat çekmesi ve tartışılması gereken bir oyun.


Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme