15 Ocak 2010 Cuma

Adı “Ağır” Gelmiş bir Oyun - Kül Bellek - İstanbul Devlet Tiyatrosu

Devlet Tiyatroları’nın bu yılki “çıkartma”sı 60.Yılda 60 Yeni Yerli Oyun - Dünya Prömiyeri (neden “İlk Gösterim” demezler?) kapsamında Beliz Güçbilmez’in yazdığı Kül Bellek seyircisine kavuştu.
Doçent Beliz Güçbilmez yazılarını zevkle okuduğum bir öğretim üyesi. Önemli makaleleri var. Çeviri yapmış,oyun yazmış .
Kül Bellek , 2006 yılında yayınlanmış.
Oyunu Mahir Günşiray yönetmiş.
Son zamanlarda seyrettiğim Leonce ile Lena ve Beklerken’den sonra Günşiray , gene açık alanı kullanan bir reji yapmış. Oyun bu haliyle Stüdyo Sahnesi gibi belli alanlarda seyircisine ulaşabilir. Bu anlamda oyunun “kara kutu” ile sınırlanmış olduğu söylenebilir.
Süreyya Karacabey’in program dergisi’ndeki “okuma”sını okuduktan sonra oyunu seyretsem fikrim değişir miydi bilmiyorum ama oyun ile gerekli iletişimi kurmak için bir açıklamaya gereksinim duyulması fikrine sıcak bakmadığımı biliyorum.
Tiyatroda oyun , süresi içinde seyirci ile kurulan bir iletişimdir. O süre iyi kullanılmalıdır. Kül Bellek’in bu şansı kullandığını düşünmüyorum.
Hani bestesi içinde şiirler vardır , okudukça beste canlanır içinden. Kül Bellek , içinde kısa filmi saklayan bir metne sahip. Çıkış noktası mükemmel ama bir tiyatro metni olarak sınırlar içinde hapsolmuş.
Oysa bir film için iyi bir sinemacının elinde/ katkıları ve de sinemanın olanakları ile çok etkileyici bir gösteri olabilir(di). Sinema “bellek” takibine daha uygun olanaklar sunuyor.
Sahnedeki uygulamada sinemadan yararlanılsaydı durum daha farklı olur muydu sorusunu cevaplamak çok da kolay değil .
Oyun boyunca oyunun ismi geldi aklıma sık sık. Kül Bellek…Kül Bellek… Kendime hatırlatmam gerekti.
Kül Bellek adı oyunun metninden daha da ağır.
Adı değiştirin oyun değişir . Seyredilmesinde adının çok etkisi vardır. (Bir de “Karacabey okuma”larının.)
Oyunun adı ,ön şartlanmayı yaratıyor zihninizin içinde. Gördüğünüz her şeye o gözle bakmaya başlıyorsunuz. Yakıştırmaya, uydurmaya, anlamlandırmaya çalışıyor zihniniz. Beklentilerinizle karşılaştırıyorsunuz. Ama tat alabilmek ve kendi küllerinizi havalandırmayı becerebilmek için başka bir şey gerekli.
Metnin “matematiksel” yapısı bunun önünde bir engel. İkinci sahneden itibaren kurgu anlaşılıyor. Oysa bellek “matematik” değil. “Silah zoruyla” unutmadığı gibi, “silah zoruyla” da hatırlamıyor.
Bu yapıya bir de rejide önceden hazırlanmış mekanları (Claude Leon keşke 3.boyutu kullansaydı) koyarsanız daha oyunun başında Kül Bellek, esrarını yitiriyor. Tüller arasından uçuşan küller yerine katılaşmış bir yanardağ artığı bir mekanla kalakalıyorsunuz, katılaşmış , taşlaşmış. Oyun sürerken onlara daha en başta yüklediğiniz anlamların izleri sizi rahatsız ediyor boyuna,devamlı şikayet eden çocuk vızıltısı gibi.O zaman fondaki çocuk seslerinin ısıtıcı etkisi kalmıyor ortalarda.
Tek bir sahnede o da çok kısacık “işte” dediğiniz an kayıp gidiyor elinizden. Kaza sahnesinde esmer adam kadına “Düş benim peşimden” derken aslında kadın, kafasındaki adama mı söyletiyor o sözleri? Öyle olsaydı keşke dedim içimden. Ama diğer sahnelerin arasında yapayalnız ve anlamsız kalacaktı.
Bellek , otomatik kapılar gibi açılıp kapanmıyor. Elma dilimler gibi dilimleyemiyorsunuz. Ortada büyük bir bulanık küre var. Bazı sahneleri aydınlanır gibi oluyor.Ama o da sisler içinde. Bazen hatırlayan da bilmiyor neyin neden ve nereden geldiğini .
Kül Bellek’de sahneler bu sertlikte açılıp kapanmasa , bu kadar birbirinden kopuk olmasa, kadının ismi üzerinden sahneler arasında bilinçli bir karışıklık yaşansa belki daha da iyi olur. Kül Bellek’de sanki her sahne ayrı vagonda . Lokomotif, raylar üzerinde vagonları çekiyor.
Kül Bellek’i oluşturan sahneler belli ki yazarın hatırladıkları. Oysa toplumsal bellek daha farklı. Kül B(b)ellek bireysel olandan toplumsal olana geçmeye uğraşıyor ki bu hem zor hem de riskli.
Risk tarihle ilintili daha çok . Tarihini netleştirmemiş bir toplum, bunun önündeki en büyük engel. Hala farklı sınıflar farklı “tarih”lerin peşinde.
Ayrıca bazı olaylar(töre,anarşi,kayıplar,işkence) çok ve aynen tekrar edildiğinden klişe olmuş,sakız olmuş. Onların imgeleri yeni düşünmelere açılım sağlamıyor. Bellekleri canlandırmıyor. “Çürümüşlüğün koku”sunu duymuyoruz. Kül B(b)ellek de duyurmuyor.
Oyuncular(Yeşim Gül, Bedir Bedir) “hikaye etme”yi oynuyorlar. Bu onların oyun dışından rollerine bakmalarını sağlıyor. Ama epik de denemez buna. Zira eleştiri yok bu duruşta. Bu oynayışın yönetmen tercihi olduğunu düşünüyorum. Yeşim Gül ve Bedir Bedir isteneni verebilecek kadar iyi oyuncular. Zaten oyun “iyi” izlenimi bırakıyorsa bunun nedeni , iki oyuncunun seyirciyi saran elektriği.
Işık(Nejat Karaorman) ise metne uymuş. Sınırları olan kesin bir ifade dilini seçmiş. Rejiye uymuş ama kül belleğe uymamış.
Müzik (Ümit Kıvanç) özellikle tangoda yakaladığı duyguyu oyunun tümünde bir “bütün” yapamamış. Tango ise bu tür duygular için hemen akla gelen bir müzik . Kolay bir yakalama çabası gibi geldi bana.

Geldiğimiz gibi çıktık oyundan. Kuş tüyü yastıkların tüyleri omuzlarımızda. Bellek küllerin altında uykuda.

Melih Anık

Not :
Tekel deposunda yapılan renovasyonun gördüğümüz giriş ve stüdyo kısmı başarılı. Akıl edenin aklına , yapanın ellerine sağlık. Tekel’den kalan bazı araç-gereçlerin sergilenmesi de güzel. Bir de küçük bir mekanda da olsa bir Tekel sergisi olsa ve de emeği geçenlerin isimlerini taşıyan bir plaket.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme