16 Haziran 2009 Salı

"The Great Debaters"; Münazara; Shakespeare ve Tiyatroda Özerklik

Neyi tercih edersiniz?

Değiştirmeyi düşündüğünüz bir topluluğa ulaşmaya çalışan bir oyun yaparak yuhalanmayı mı yoksa zaten ayni fikirde olduğunuz topluluğa oyun yaparak onların alkışları ile tatmin olmayı mı?
Şunu söylemek de yanlış olmayabilir: "Sanatçı kendi inandığını yapar. Zira sanatçı zaten daha önce düşünülmeyeni düşünen, görendir . O “kendi” olur. Kendi fikrinin çoğalmasını, taraftar bulmasını ister. Ya da onun için zaten izleyicinin önemi yoktur."

Amaç muhtelif olabilir,yöntem de… Kimisi “güldürerek” kimisi “ağlatarak” amaca ulaşacağını düşünür. Kimisi için amaç kendini kurtarmaktır. İfadesini Brecht’te bulan anlayışta “yabancılaştırarak” değiştirme var. Ve tabi ki insanın değişeceğine olan umut.

Gençliğimizde fikirlerin toplandığı iki odak vardı : “Sanat sanat içindir-Sanat toplum içindir.” Münazaraların da “olmazsa olmazı” idi. Bu öylesine bir ayrımdı ki hem sorunun çözümü hem de sorunun kendisi idi. Bir tarafta olursanız en azından rahat ederdiniz. Şimdi ise o kadar kolay değil.

Yıllar içinde seyircinin “damarını” bilen “sanatçıların”(?) “işlerini” pazarlamaları, bir beceri olarak alkışlanmaya başlandı. Tvler, diziler ve rating anlayışı ağırlık kazandı. Önemli olan "mal"ın satılabilmesi idi kısaca. Sanat ürününün “meta”laşması diye adlandırıldı bu süreç.

Ama eninde sonunda sanat seyirciye ulaşarak anlam kazanır. Sanatın seyirci ile buluşmasında da seçenekler var. Ya merak eden gelecek ve siz geleni ikna etmeye çalışacaksınız, ya da fikrinizi yaymak için siz çaba göstereceksiniz.

Başka sanat dalları ne yapar bilmem ama ben tiyatronun “Merak eden gelsin,isteyen değişir” lüksünde olmadığını düşünenlerdenim.Tiyatro sadece akla seslenen bir sanat da değil. İnsan salt akıldan ibaret bir robot değil ki. Akıl ile gönül beraberliğini sağlamak gerekiyor.

Bugünün atmosferi, “İkna etme”yi ortadan kaldırdı. İkna etmek zor bir iş. Hem ikna edeceğiniz kitleyi ve onun sorunlarını bilmeniz ,hem de kendi fikirlerinizin “oturmuş olması” gerekir. Yani “kendini bilmek” zorunlu. O kadar da kolay değil hani.

Bugün tiyatromuza baktığımızda amacın “Seyirci toplamak” olduğu görülüyor. “Kendini bilmek” ise ikincil kalıyor.Galiba “ikna etmek” de o kadar önemli değil.

“Great Debaters” isimli bir filmi seyrederken aklıma gelenler bunlar. Filmin dikkat çeken vurgusu USA’daki münazara geleneği üzerine . Film 1935’de geçiyor. Liselerde, üniversitelerde yarışmalar yapılıyor. Ülkenin sorunları belli bir disiplin içinde tartışılıyor. Örneğin "Violence"(şiddet,zorbalık) , "Civil disobedience"(sivil itaatsizlik) karşısına konularak toplum hayatına çok önemli bir fikir atılıyor. Tartışma kültürü, “kendini bilmek”,"ikna etmek", "hoşgörü" temeli üzerine yapılanıyor.

Okul karnelerimi çıkardım. Notlarıma değil, neslimizin aldığı derslere bakmak için. Lise 1 ve 2 de biyoloji ; lise 2 de psikoloji ; Lise 3 de felsefe/mantık ,astronomi ve jeoloji almışız. Resim/Sanat tarihi dersi almışız. Edebiyat ve kompozisyon dersleri ayrı derslermiş. Orta okulda ise 3 sene yurttaşlık dersi almışız.
Lise yıllarımda kompozisyon dersleri kapsamında önceden verilen bir konu üzerinde sınıf içi münazara yaptığımızı hatırlıyorum.
Şimdilerde yukarda saydığım dersler verilmiyor. Oysa münazara için mantık, psikoloji, felsefe ve de kendi dilini iyi konuşabilmek gerekli.
Yıllar sonra kızımız ilk okula başlarken yeni açılan bir özel okulun tanıtım toplantısında salondaki “İngilizceyi ne zaman konuşacaklar?” sorusunu merak eden çoğunluk içinde “Türkçeyi doğru dürüst öğrenecekler mi?” sorusunu sorarak kendimi yalnızlığa mahkum etmiştim! O toplantı bana yıllar içinde değişen veli profilini de tanıtmıştı.
Dili iyi bilmek yetmiyor tabi. İçinde yaşanılan toplumun kokusunu iyi tanımak gerek.

“Great Debaters” filminde adam odasına sarhoş dönüyor ve alt yazıya göre, “Benim gönlüm sarhoştur-Yıldızların altında”yı söylüyor(?)
İngilizcesinde “Güzellik su gibi akar” sözünün alt yazıdaki karşılığı “Güzelliğin on para etmez ,bu bendeki aşk olmasa”!(yahu bunlar Aşık Veysel’i de mi biliyorlar?!!!)
Tercüme eden, kendine göre “seyirciye ulaşırken” “uyarlıyor”. Ama filmin geçtiği atmosfere ve karakterlere bakınca bu uyarlama “sırıtıyor”.

Aklıma Türkiye’de yapılan Shakespeare uyarlamaları geldi. Hani oyunlara “takla attıranlar” var ya onlar ! Onların uyarlamaları da o kadar sırıtıyordu. (Taklalar atıyorlar aslında takla attırmak yerine!)

Geçenlerde Shakespere’in “Love’s Labour’s Lost”-Aşkın Boşa Giden Emeği’ndeki bir av sahnesinden çıkarak yazılmış bir inceleme okudum. Oyundaki iki sahnenin aslında Avrupa, tarih,felsefe,din,devlet üzerine nasıl bir gönderme olduğunu öğrenmek hem ufkumu açtı hem de inanılmaz bir keyf aldım.Yazarın kaynak olarak verdiği “okuma”lar , bilginin ve akademik ufkun vardığı sınırların genişliğini gösteriyordu.

Türkiye’de Shakespeare’lerin nasıl bir sığlıkla “Ben yaptım oldu”ya getirildiğini bir kez daha anladım. “Büyük cehalet” karşısında dilim tutuldu yeniden. Kimlere “sanatçı” ve de “yönetmen” diyoruz? Kimler “sanatçı özgürlüğü” , “yorum” kelimelerine sığınarak “sığ”laşıyor.

Bizde yapılan uyarlamalar(yorumlar(?)) bana başka bir “ânı” hatırlattı. Yıllar önce tango ile ilgilenen bir dernek, Arjantin’den bir tango topluluğu getirmişti. Gösterinin ardından topluluk elemanları ile özel bir galaya katılmıştık. O gece bizim tangocularımızdan bir gösteri yapmaları istendi. Ülkemizde tango için “ölçü” sayılan tangocu çift, tüm becerileri ile (belki de o gece seyrettikleri Arjantinlilerden de esinlenerek) danslarını süslediler(?) Arkasından da Arjantinli çift tango yaptı. Aradaki fark bana yeni ufuklar açtı. Bizimkiler tangoyu bize "uyarlamışlardı".

Aslında Shakespeare’i(ve diğer yazarları) zamanımıza uyarlamak isteyenler çok okumalılar. Zira hem geçmişi,hem bugünü ve de geçmişteki bir konunun ,seslendikleri topluma, o toplumun algısı ile nasıl ulaştırılabileceğini de anlama imkanına kavuşurlar belki. Ama asıl zorluk ortak çağrışım ve algının da yaratılması. Yazılarımda üzerinde sıkça durduğum “ortak çağırışım ve algının yok olmasının” ne anlama geldiğinin anlaşılmasını umarım.

İşe, kendi başına anlamı olan söylemlerin hakkını vermekten ve yaşamın vazgeçilmez bir parçası yapmaktan geçiyor. Doğruluk,adalet,özgürlük vb gibi..Anlamlar üzerinde ortak çağrışım ve algılama ile ilgili sarsılmaz bir anlayış birliği kurulmuş olmalı.

Her meslek kendi “anlayış birliği”ni kendi bilgisi üzerine yapılandırmak zorundadır. Örneğin Shakespeare kadın karakterlerinin “özerk”liği üzerine düşünmeye başlasak mı? Kral Lear’in Cordelia’sına ya da Lady Macbeth’e ne dersiniz? (Belki böylelikle “kavramsal uyarlama” lar da yapmaya başlarız.)

Tiyatroda “özerklik” , “eğitim” aracı olarak düşünülüyor. Yani özerklik yasasını çıkardık mı bu insanları disipline eder diye düşünüyoruz. Bu biraz da sütün içinde düşmüş kurbağanın debelene debelene oluşturduğu kaymağın üstünde kalarak kurtulması hikayesine benziyor, ya da bazı iş adamlarının “kendimizi suya attık,çırpına çırpına yüzme öğrendik” demesine.

Özerlik için gerekli olan alt yapısal özellikler ,taşlar, gereksinimler neler ? Önce kendi kişisel yaşamlarımızdaki eylemlerimizden başlıyan bir süreç. Öncelikle onlar uygulamaya koyularak kişisel ve toplumsal yaşamımız içine yerleştirilmeli. Onlar yerleşince özerklik yasasını yazmak çok uzun sürmez.

Bunların en başında da “münazara” geliyor. Tiyatroda da performans..
İkisi de özgürlük üzerine kurulu değil mi?

Melih Anık

Not: (Münazara, bir konuda karşıt görüşleri savunan takımların fikirlerini çarpıştırdıkları bir tartışma platformudur...)

11 Haziran 2009 Perşembe

Sayın Ayşe Nil Şamlıoğlu’na Açık Mektup

Sayın Şamlıoğlu,
“Kabul etmiş olduğunuz” görev nedeniyle sizi kutlar , başarılı olmanızı dilerim.

40 yıldır İstanbul Şehir Tiyatroları’nı takip eden bir seyirciyim. Öğrenimimde tiyatronun ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nın önemli bir yeri olduğunu söylemeliyim.
Geçen bu 40 yıl içinde nesnel olarak yorumlayabileceğim, empati kurabileceğim bir döneme tanıklık etmiş olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum.
Tiyatronun geniş yelpazesinden seçilmiş oyunları Türk Tiyatrosu’nun “çınar”larından seyretmek şansına kavuştum. Yitirilen salonların ardından bakakaldım. Sahnelerinizde seyrettiğim nice sanatçıyı özlüyorum. Yerleri doldurulmamış olanlar için hüzünleniyorum.
Gidenin yerine geleni (şahıs,mekan,oyun vb) daha iyi anlıyabiliyor ve karşılaştırma yapabiliyorum.
Elbette bu çağın sarmaladığı her şey eskisi gibi olamaz. Ama öyle bir şey var ki, yitirdiğimiz … Artık hiçbir şey “saf ve samimi ” değil ! (“Herkes hesap peşinde”)
Bu dönem de kendi ifade biçimini bulacak doğal olarak. Aslında geleceği kuruyoruz. Çağ ve söylemi bizden güçlü . Bizler onu kendimiz şekillendirdik sanma iyimserliği ile avunacağız galiba.
Her şeye rağmen hala yapılacak bir şeyler de var. Ben bunun tiyatro ile başlayacağına inanıyorum.
“Dışardan” bakan bir insan olarak düşünce ve önerilerimi sizinle paylaşmak istedim.
Tiyatro Mekanları
Tiyatro mekanları yapısal olarak gitgide bozulmakta.Yeni yapılanların fiziksel olarak sanat mekanı olduklarını söylemek zor. Dıştan apartmana benzeyen, akustiği bozuk , kullanılan malzemeleri yapıya uymayan, iç mekan düzenlemeleri ve dekorasyonu kötü, dıştan ve içten ulaşımı sorunlu vb binalar yapılıyor. Bazı salonlar dış seslere açık. (Mekanlar, içinde ses kaydı yapılmaya uygun olmalıdır.)
Mekanların büyüklüklerine, içinde bulunulan bölge dikkate alınarak karar verilmeli, “tek tip” tiyatro mekanı tercih edilmemelidir. (Ama her durumda İstanbul’a “orta sahneli” serbest mekan gereklidir. )
Estetik değerlendirme olarak mevcut sanat yapıları sanat ile “tanışmış” değildir.
Yeni yapılar eskinin ruhunu da yoketmektedir.
Tiyatro mekanları başka sanat ürünleri ile kalıcı olarak “süslenmelidir”
En azından bir mekan, tarihi ve teknik olanakları ile “turistik turlar” düzenlenecek şekilde hazırlanmalıdır.
İstanbul’un eski tiyatro mekanları envanteri ve de haritası çıkarılmalıdır. Canlandırılması mümkün olanlar için projeler üretilmelidir.
Tiyatronun Yeri
Kamunun kullanımında olan yapıların yerleri önemlidir. Zira bu yapılar kültürel ve fiziksel olarak çevreyi etkiler. Sanat yapılarının yerleri ise daha da önemlidir. Bu nedenle yer seçim ve kullanımı “uzmanca” yapılmalıdır. Halk kolaylıkla ulaşabilmeli ve mekan ile samimi ilişkiler kurabilmelidir.
Gözlemim şudur ki yeni tiyatro yapıları için “gerçek” uzmanların yardımına ihtiyaç vardır.
Teknik Donanım
Örneğin döner sahne gibi bir teknik donanım , oyunlar turne yapacağı için kullanılamamaktadır.Zira her salonda döner sahne yoktur. Döner sahneler de zamanla devreden çıkmaktadır. Bu durum dekor tasarımcısını da pratik çözümlere zorlamaktadır.
Salonlar güvenli ; ilk yardım hizmeti tesis edilmiş ; ışık ve ses düzeni yeterli ; kullanılan dekor , kostüm özenli olmalıdır.
Teknik bakım ve güncelleştirilme için devamlı takip halinde olunmalı, çağın gelişmelerinden ve olanaklarından yararlanılmalıdır.
Repertuvar
Oyun seçimlerinde tiyatronun tarihine yönelik örneklerin de yer alacağı geniş bir yelpazeden seçim yapılmalıdır. Türkiye edebiyatının klasikleri yeni bir tiyatro anlayışı ile sahnelenmelidir.
Türkiye folklorundan yararlanılmalıdır. Ortak çağrışımın ve imgenin yaratılmasında bu kökten beslenilmelidir.
Seyirci oyuna gitmeden önce oyunun klasik,uyarlama vb gibi nasıl sahnelendiğini bilmeli; mümkünse önceden “nesnel olarak” bilgilenebilmelidir.
Performans Tiyatrosu önemsenmelidir.
Her yıl mutlaka bir veya iki “ilk oyun” sahnelenmelidir.
Uygulama/Uyarlama yapacak yönetmen mutlaka başka disiplinler/kurumlar ile yardımlaşmalıdır. Örneğin Shakespeare oynanacaksa neden İngiliz Dili ve Edebiyatından bir uzmandan ; ya da Polonya Tiyatrosu’ndan oyun oynanacaksa neden Polonya Kültür Ateşeliğinden yardım alınmasın?
Ayni bağlamda dekor,kostüm alanında ülkenin başka alanlarındaki sanatçı ,tasarımcı ve üreticileri ile ortak çalışmalar yapılabilir.
Tüm kadro için sürekli “meslek içi eğitim” verilmelidir.
Dünya Tiyatrosu’nun “saygın” yönetmenlerinden oyun sahnelemesi istenmelidir.
Mutlaka her oyunun, görevini hakkıyla yapan bir dramaturgu olmalıdır.
Tiyatro Dergileri, Kitapları, Afişler, Müzikli Oyun CD’leri, Fotoğrafları , Hediyelik Eşya
Para ile satılacak oyun dergileri hazırlanmalıdır. Oyunlar için hatıra eşya tasarımı yapılmalıdır. Tarihi değeri olan kişi ve oyunlar için hatıra “sanat pul ve para” serileri tasarlanabilir. Fotoğraf albümleri hazırlanabilir. (Örneğin Lüküs Hayat’a ait pul var mıdır? Lüküs Hayat müzik cd’si yapılmış mıdır? 25.Genç Günler’den ne kalmıştır? ) “İlk Gece” anı nesnelerinin satışı ile maddi kaynak yaratılabilir. “İlk Gece”ler anlamlı ve değerli olaylar olarak şehrin hayatına sokulabilir. Radyo tiyatrosu örneği, cd kayıtları hazırlanabilir. Afişler sanat değeri olan ürünler olmalıdır. Bunların satışı için özel bir satış alanı düzenlenebilir. Oyun kitapları,dergileri fuayelerdeki “stand”larda satılabilir,sergilenebilir.Tiyatronun "Sesli tarihi" hazırlanabilir. Böylelikle tiyatronun “belleği” oluşturulmuş ve canlı tutulmuş olur.
Tiyatro Müzesi
İstanbul Tiyatro Müzesi gecikmiş bir kurumsal gereksinimdir. Bunu öncelikle kendi tarihinden başlatarak gerçekleştirmek İstanbul Şehir Tiyatroları’nın omuzlarındadır.
Tiyatro Kütüphanesi
Halka açık ve tiyatro kitaplarının yoğun olarak bulundurulduğu bir kütüphane hazırlanmalıdır. Kitap, belge bağışları özenlendirilmelidir.
Geçmiş oyunlara ait dvd kayıtların yayımlanması sağlanmalıdır.
Yeni oyun yazma yarışmaları düzenlenmeli ve kitap haline getirilmeleri desteklenmelidir.
İnternet Sayfası
Yeniden düzenlenmeli ve sürekli aktif ve güncel tutulmalıdır.
Turne ve Çevre İlişkileri
İstanbul Şehir Tiyatroları özellikle tiyatrosu olmayan illerimize turne yapmalıdır .
Gerek İstanbul gerekse Türkiye turnelerinde , yerli/ yabancı sanatçılar bölgedeki okulları ziyaret etmeli , öğrencilerle tiyatro sohbetleri yapmalıdır.
İstanbul içindeki yerleşik salonların tüm bölgeleri kapsayacak sorumluluk alanları tanımlanmalı ; çevre okullarla ilişki kuracak tiyatro eğitmenleri olmalıdır.
Çocuklardan oluşan küçük guruplar oyun öncesi , sırasında ve sonrasında sahne arkasında ağırlanmalıdır.
Park ve Meydanlarda Tiyatro
Tiyatro sadece salonda yapılan bir sanat değildir. Bilindiği gibi parklar bahçeler de tiyatro alanına dahildir. Örneğin Gülhane Parkında, yerinde oluşturulan kukla vb oyunlar, çocukların/halkın katılımı ile yapılabilir.
Sürpriz dans gösterileri , meydanları , garları, vapurları vb şenlendirebilir.
Bu kapsamda tarihi yarımada içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği içinde tarihi bilen ve en azından bir yabancı dili konuşabilen oyuncular tarafından turizme yönelik performanslar yapılabilir. Tarihi kişilikler, ziyaretçiler ile “buluşturulabilir”, “konuşturulabilir”.
Diğer Topluluklara Destek
Diğer tiyatro topluluklarına salon, kostüm ve teknik donanım vb konularda yardım edilmelidir.
Gösteri Zamanları
Genel olarak klasik gösteri saati anlayışından çıkılmalı ,şehrin yaşayışına(trafiğine) uygun, yeni gösteri saatleri araştırılmalıdır. Tatil günlerinde gösteri sayısı arttırılmalıdır.
“Sabah Tiyatrosu”, “Pazar Tiyatrosu” ,”Tiyatro Söyleşisi”, “Şiir Matineleri” , “Anma Gösterileri”düzenlenmelidir.
Kurslar,Sergiler vb
Yeteneklerini paylaşmak isteyen öğreticilere mekan ve imkanlar açılmalıdır. Mekanlarda süreli kurslar düzenlenmelidir. Böylelikle çevre ile ilişki ve onları tiyatroya alıştırma olanağı doğacaktır. Mekanlarda süreli sergiler düzenlenmelidir.
Akademik Söylem
Tiyatronun “akademik dili ve söylemi” geliştirilmelidir. Yıllardır “ayni” olanın tekrarlanmasına son verilmelidir. Bu nedenle eğitim kurumları ile yakın iş birliklerine ihtiyaç vardır. Araştırma projeleri desteklenmelidir. Bilgi birikimi , akademik tezlerde kullanılmak üzere paylaşılmalıdır. Tiyatronun sorunları ve açmazları üzerine akademik çevrelerle ortak projeler yapılmalıdır.
Bu kapsamda ulusal ve uluslar arası çalışmalar değerlendirilmeli , desteklenmelidir.
Emekli Ustalar
Her sene yaşayan en azından bir emekli “usta”yı sahneye çıkaracak bir sahneleme yapılmalıdır. Emekli “Usta”lardan oluşturulacak bir kadro ile oyun sahnelemek de bir seçenek olabilir.
Sanatçının Sosyal Güvencesi
İstanbul Şehir Tiyatroları , kendinden yetişmişlerin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için sosyal hakların da güvence altına alındığı bir ortamı ve de örneği yaratmak zorundadır.
Bilet Fiyatı, Tiyatro Ekonomisi
Bilet fiyatı öğrenciler için ucuz ama diğer seyirciler için “makul” olmalıdır. Çok ucuz bilet özel tiyatroların yaşamasını güçleştirecektir. Kamu kurumlarının amacı, yan gelirlerin arttırılması için ellerinde bulunan olanakları iyi değerlendirerek ekonomik dengeyi sağlamak olmalıdır.
Tiyatro İşletmesi
Tiyatro işletmesi özel bir alandır. Her bir salon çağdaş tiyatro işletmesi anlayışı ile organize edilmelidir.
Özerklik
Özerkliğin ancak “yaşamdan ve uygulamadan” geçtiğine ve de sadece tiyatrocuların omuzlarında olmadığına inanıyorum . İstanbul halkı , Şehir Tiyatroları /nı "benim"derse/serse "özerklik" de gelecektir. Onun için de tiyatrocularımızın tiyatroyu "yaşamın merkezine" koymak gibi bir sorumlulukları ve öncelikleri vardır. Önemli olan “atmosfer”in yaratılmasıdır.
Bu da yıkılan binaların, taşınan tiyatroların ve de gidenin arkasından “ağlamaktan” ziyade , “günün hakkını vermekten” geçer.

Elbetteki tüm yazılanlar ve de fazlası tarafınızdan bilinmektedir.
Aslına bakarsınız ben “Bayrak yarışını devralmak”, “Görev için nöbete gelmek”, “Tiyatromuza borçlu olmak” gibi söylemleri sevmiyorum. (Anlamıyorum da.) Siz “kararlı” olduğunuzu gösterirseniz “izleyeniniz” de çoğalacaktır.
Umarım ki gerçekleştirmek için zamanınız ; olmayacaksa ,” görevden alınmayı” beklemeden “istifa etmek” tercihiniz olur.


Bir konuda ayni düşünceleri paylaştığımıza eminim : Kamuya ait kurumlar ve de “tiyatrocular” , öncü olmak zorundadır. İşte o zaman “halkın vergileri” de yerinde kullanılmış olacaktır.
Saygılarımla.

Melih Anık

2 Haziran 2009 Salı

İBB Şehir Tiyatroları’nda “Güle Güle…Hoş Geldin….” Atama…Görevden Alma…. / Tiyatronun Yönetimi

Gençlikte,insan terfi ettiğinde , bunun nedenini ve gerekçesini kendinde bulur: ”Tabi … Adamın iyisinden anlıyorlar canım. Benden iyisini mi bulacaklar?”
Aklına şu soru gelen ise azdır : “Neden ben?” Ya da o mevkiinin önceki sahibine gidip şu soru sorulmaz : “Neyi yapamadın da senden vazgeçtiler?”
Dışardan bakanlar için “her zaman” sorunun cevabı açıktır . Ya da görünen o kadar nettir ki kimse soru sorma zahmetine de katlanmaz. “Görevden alınan” , gidişatı ve sonucu görmekte geçici “körlük” yaşamıştır. “Atanan” ile birlikte değişim/atılım başlamıştır.
Ama daha açık ve net olan bir şey vardır ki o da “Kaderinizin, siz daha onu bilmeden başka yerlerde yazılmaya başlamış olmasıdır” Siz biraz geç yaşarsınız sadece. Bu insanın en büyük trajedisidir. (Ahmet Altan)
“…..….. görevden alındı.Yerine ………… atandı.” haberi durumu ortaya koymaktadır zaten.
“Görevden alınan” için de “atanan” için de onların bilmediği ve kaderlerinin çizildiği bir an vardır.
İBB Şehir Tiyatroları’ndaki Genel Sanat Yönetmeni değişikliğinde önce bunlar aklımıza geldi .

“Atanan”, bir gün, onun için de “Görevden alındı” ifadesinin kullanılmasını bekliyorsa , daha baştan kaybetmiştir. Bu nedenle, “istifa” ile gideceğini aklına koymalı ve “duruşu” ile göstermelidir ki aslında “atanmamış” ama “görevi kabul etmiş”tir.
Giden ise “istifa etmemiş” olabilir ama belki de bilerek yaptığı, o görevden alınmasını kolaylaştıracak eylemleri ile “kendi kaderinin efendisi” olmayı seçmiştir.(Görevden almaya zorlamak da pekala bir “istifa” sayılabilir)
“Görevden alındı”-”Atandı”
Öte yandan duyuruların bu tür bir söylem ile sızdırılmasına da ihtiyaç yoktur. Doğru olan iki tarafın anlaşarak beraberliklerini bitirmeleridir. Zira her iki taraf için de saygınlık önemli bir meseledir.
Bir zamanlar Genel Sanat Yönetmeni diye bir mevkii ve kurumu teslim ettiğiniz birini “kapıya koyma” havası yaratmamanız gerekir. Zira bu -en azından- “yanıldığınızı” gösterir. Eğer toplumdaki baskılara boyun eğdiğiniz izlenimi doğarsa yeni durum sizi “manşet” yapabilir. Ya da o kişiyi “söylediklerinizi yapması” için getirdiğinizin düşünülmesine neden olabilir. Her durumda sizi yıpratacak bir neden, (doğru olması gerekmeyen) bir gerekçe “yaratılabilir”.
Tiyatro camiası için de hoş değildir. Zira bu tiyatro camiası hakkında, “için için kaynayan” , sanat ile değil “ayak oyunları” ile meşgul olduğu gibi bir izlenimin doğmasına neden olur ( gerçek öyle değilse bile)
Genel Sanat Yönetmeni olarak çalışmış kişilerin de ayrıldıkları kurumu zedeleyecek açıklamalardan, imalardan kaçınması kendileri için olduğu kadar camiaları ve de meslekleri için de yerinde bir davranış olacaktır.
Ama herkes için dikkat edilmesi gereken husus , duruma, kaldıramayacağı ağırlıkları yüklememek olmalıdır. Herkes kişisel beklenti ve umutlarını kişiler üzerinde somutlaştırarak kurumlarımızı yıpratmamaya özen göstermelidir.
Biz, Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun “atanmış” değil, “görevi kabul etmiş” ; Orhan Alkaya’nın da “istifa etmiş” olduğunu düşünmek istiyoruz.
Göreve başladığınızda , mevkinizin altı oyulmaya başlanır. Bunu somut bir şey bildiğimiz için değil Türkiye’yi ve tiyatro camiasını tanıdığımız için söylüyoruz. Gelecekteki olası spekülasyonları önlemenin yolu bugün ne yaptığınızla yakından ilintilidir, geçmişte hatalar yapmış olsanız bile.
Ayşe Nil Şamlıoğlu’nu “atayan”ların gerekçesi nedir? Bunu anlamanın bir yolu Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun özgeçmişine bakmaktır. Ayşe Nil Şamlıoğlu, çok beğendiğimiz bir yönetmen. Onun özelliklerinden biri “yönetmen tiyatrosu”nun bir temsilcisi olarak algılanması. Gayri Resmi Hürrem’deki başarısını unutmak mümkün mü! Sahnelediği oyunlardaki imzasını tanımamak mümkün değil. Onun imzası yazarın da kurumun da oyuncunun da önüne geçmiştir.
Bu yönden bakınca , tiyatromuz için bir kayıp olduğunu düşünüyoruz. Ama onun bu yönünün yeterince değerlendirilmediğini düşündüğümüzde söylediğimizi de hemen geri alıyoruz. Ancak Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun tiyatrodaki “yönetim anlayışı” onun , iş yapma tutumu konusunda da bir ipucu vermiyor mu? Ufku geniş ama “dediği dedik” ,aklına koyduğunu, inandığını yapan bir yönetici ! Yönetmen olarak haklı karşılanacak bu durum, tiyatro yöneticisi profilinde nasıl durur?
Bu çözümlemeden İBB Şehir Tiyatroları’nın stratejisini anlayabilir miyiz ?
Ne olduğunun anlaşılması için -adı ne olursa olsun (atama,kabul etme,gönderme,istifa)- İBB Şehir Tiyatroları, aldığı bu kararın gerekçelerini toplumla paylaşmalıdır. Zira bu karar bir özel şirketin sahibine ait değildir. Kamu kurumlarında -genellikle olmaz ya- göreve gelen hakkında önce kamuoyu hazırlanmalıdır. Kurumun seyircileri ve de öncelikle çalışanları vicdanlarında bu kararı sindirebilmelidir. Bu önerimiz “tuhaf” bulunabilir ama en azından üstünde düşünülmeye değmez mi?
Gerçi bunu yapmamak kurumları yönetenlerin hareket kabiliyetini arttırır. Zira her açıklama ilerde yapılabilecek manevranın önünde engeldir.
Kurumun sanatsal olarak nereye doğru gitmekte olduğunu öğrenmek seyircilerin ve çalışanların haklarıdır. Gereksiz dedikoduları önlemenin yolu en azından yeni görevlendirmenin gerekçelerini açıklamaktan geçer.Bu ayni zamanda birlikte çalışmanın çerçevesini ve kurallarını ortaya koyacağı için her iki tarafa da kolaylık sağlar.Ve geçmiş kararların temize çekilmesi anlamına geleceği için de değerli bir öz eleştiridir.
“Tiyatronun Yönetimi”
Profillerine bakıldığında Ayşe Nil Şamlıoğlu ve Orhan Alkaya farklı öz geçmişleri olan kişiler.Bu farka bakarak kurumsal anlamda yapılacak yorumlar yanlış da olabilir.
Ancak kişilerin “tartılma”sından ziyade kurumsal olarak “tiyatronun yönetimi”ne bakmak daha doğru olacaktır. Ülkemizde tiyatro yönetimi , kurumsal değildir.Sorun yapısaldır. 2318 koltuğa sahip İBB Şehir Tiyatroları “Bağlı Şirket” statüsü ile yönetilemez. Yeni bir yasa ile yeniden yapılanma şarttır.
Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun Devlet Tiyatroları’nda Genel Sekreterlik yapmış olduğunu biliyoruz. Bu yeni görevi için olumlu bir özelliktir. Ancak ülkemizde sanatın yönetilmesinde en önemli eksikliğin idari ve sanatsal yönetimin gereken organizasyonel yapıya kavuşturulmamış olmasından ve de kurumların yasal statülerinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Bu durum Sanat Yönetmeni’nin üzerinde ağır bir yüktür ve de onun kişiliğinden bağımsız olarak işlerin yolunda gitmesinin önemli engellerinden biridir.
Aslında….
Tiyatro dünyamız, Genel Sanat Yönetmenleri’ni yıpratarak aslında kendi camialarının yıpratıldığını anlamak zorundadır.

Ödenekli tiyatrolarımız yönetim modeli üzerinde daha çok düşünmeli ve ülkemizin tiyatrosu için kişilerle kaim olmayan yeni bir modeli tartışmaya açmalı ve kısa sürede uygulamaya koymalıdır.

Sanat Yönetmen’lerimiz de görevi kabul etme ve bırakmaları gereken zamanı bilmelidir.

Melih Anık

31 Mayıs 2009 Pazar

Bir Sempozyum Üzerine “Tatsız” Düşünceler , “Tatlı” Düşler…….

2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında Sahne ve Gösteri Sanatları başlığı altında yapılan çalışmaların yönetmeni Prof.Dr.Dikmen Gürün.
Herşeyden önce Prof.Dr.Dikmen Gürün’ün çabalarını alkışlıyoruz. Özellikle 15-30 Mayıs 2009 tarihleri arasında gerçekleştirilen Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği 2009 için yaptıklarını takdir ediyoruz. Ancak danışmanları ve yardımcıları da olsa , görünen gerçek şu ki tüm yük Prof.Gürün’ün omuzlarında kalmış. Bu onun tercihi mi yoksa çaresizliği mi bilmiyoruz. Temenni etmiyoruz ama bu şekilde devam etmesi hem o hem de hedefi 2010 olan organizasyon için sağlıklı olmayacak.
Bu yazımızda Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği kapsamında 28-29 Mayıs 2009 tarihlerinde İstanbul Küçük Sahne’de düzenlenen “Tiyatro Eğitiminin Dünü,Bugünü,Yarını” başlıklı sempozyumdan söz etmek istiyoruz.
Amblem
Şölenin amblemi olan ve dokümanlarda kullanılan, gözü bantlı ve kaldırdığı sol elinin ayasında tek göz olan kız neyi anlatmaya çalışıyor ? Bizce açık ve net olmayan , dolambaçlı bir anlatım seçilmiş.
Sempozyum Nedir?
Sempozyum, bilimsel, sanatsal ya da düşünsel bir konunun, alanlarında uzmanlar tarafından izleyici önünde sunulmasıdır. Bir bilgi alış-verişi niteliğini taşıdığı için sempozyum, alandaki diğer insanları ilgilendirir. Dinleyici kümesi ,daha çok alandakiler ve alana ilgi duyanlardır.
Sempozyumda açıkoturumdaki gibi bir başkan konuyu açıklar ve konuşmacıları tanıtır, söz söyleme sırasını belirler, sonunda da konuyu özetleyip soru sormak isteyen izleyicilere söz verir. Konuşmacılar konuyu ele alış biçimlerine göre sunarlar.
Burada amaç tartışmak değil durumu saptamak veya çözüm getirmektir. Sempozyum bir kaç gün sürebilir. Bu konuşmalar ve varılan sonuçlar bilimsel bir değer taşıdığı için yazıya geçirilerek sonradan yayımlanır.
Şekil olarak yukarıdaki tanıma ait gerekler yerine getirildi (bazılarının salt fikirsel çerçeve hazırlıkları vardı) ama “durumu saptamak ve çözüm getirmek” konularında amaca ulaşıldığını söylemek pek doğru olmayacaktır.
Doğrusunu isterseniz bu, düzenleyiciler ve konuşmacılarla sınırlı değil. Geniş bir sektörel / toplumsal katılım ve “temiz” bir iklim istiyor.
Katılım
2 gün süren toplantılarda katılım, salonu ancak doldurur sayıda idi. (200 kişi)
Medyamızın (tv, gazete, dergilerde resimlerini ve yazılarını, internet sayfalarında “kavga”larını okuduğumuz ) temsilcileri yoktu. Sektörün tüm temsilcileri yoktu. Türkiye’de sanat eğitiminin düzenlemesi ile görevli olan , sorumlu kişiler yoktu.
Salon, “yoklama” korkusu ile “kalabalık” yapmak üzere zorla getirilen öğrencilere kalmıştı . Onlar da “just for a change-ders olarak hocalarını dinlemek istemedikleri” için “sıkıldılar” ve salonda adap bilmeyen hareketleri ile umudumuzu tükettiler ve yoklamaya imza atıp sıvıştılar.
Bizi en çok şaşırtan ise Hocalarını (hani sıkışınca yaptıklarının tanıklığını ve de onayını istedikleri) yalnız bırakanlar oldu.
Dizi çekimleri vardı , turnedeydiler , gece geç yatmışlardı , hastaydılar, daha önce çoookkk dinlemişlerdi, ödüller başlarını döndürmüştü, “facebook” daki sayfalarındaki “tık”ları sayıyorlardı , oyunları kapalı gişe oynamıştı , “olmuş”lardı, sponsorları sırtlarını okşamıştı , artık onlar da “Hoca”ydı, Avrupa fonları üzerinde “konuşlanmış”tılar , konuşulanlar basılır oradan okuruz diye düşündüler. “Hem canım onlara neydi?”
Mesaj
Sempozyum, katılımcılarının kişilikleri ile bir mesaj veriyordu: “Tiyatro eğitimi üniversitelerin işidir” . Bu mesajı “sahiplenme” olarak anlamak da olanaklı.
İşte bu, başlı başına bir katılmama, “yok sayma” nedeni olmuştu bazıları için herhalde.Kendileri yok sayılmıştı,onlar ve “öğrenci”leri de “yok saymak” zorundaydılar.
Onlar , oyunculuk eğitim kursu ya da konservatuara hazırlık kursu düzenleyenler, “her tiyatro zaten bir okuldur” anlayışı sahipleri , “konservatuar eğitimi gereksizdir” hükmünü verenler, gencecik çocukları kendisi öğrenmeye muhtaç yeni mezunların elinde oyuncak edenler, başka üniversitelere itiraz eden başka üniversiteler vb idi.
Onları tanımış olduk bir kez daha.
Ülkemizde Tiyatro Eğitim Kurumları
Ülkemizde 36 adet tiyatro ile ilgili bölüm var. Ama sorular ve sorunlar daha çok:
O kadara yetecek öğretim elemanı var mı? Çoklu disiplinli bir eğitim için üniversite yapısı uygun mu? Tiyatro , sahne sanatlarının değil iletişimin içinde mi olmalıdır? Tiyatro eğitimi görenlerin diğer bölüm derslerinden yararlanması mı ,yoksa diğer bölümlerde okuyanların tiyatro dersleri ile kendi mesleklerini daha iyi yapma olanağına kavuşturulması mı amaç olmalı? (Örneğin tiyatro dersi almış halkla ilişkilerci,işletmeci..) Sağlam bir edebiyata dayanmayan tiyatro olur mu? Nerdeyse her evden bir oyuncunun çıktığı ülkemizde tiyatro bu kadar çok eğitim fakültesi ile halka götürüldü mü ? Tiyatrolar içinde bulundukları çevreye(okullara) eğitimcileri ile tiyatroyu götürüyorlar mı? Deneyimli oyuncudan yararlanılıyor mu? Uluslar arası iletişim için yeterli maddi kaynak var mı? Eğitimde “minimum”lar standardı var mı?
Yapısal olarak fakülte statüsünde olanlar da var konservatuar statüsünde olanlar da.Vakıf üniversiteleri,sertifika dağıtan kurslar var. Model sayılanlar daha o model “rüştünü” kanıtlamadan başka kuruluşlara model olmuş. (20 yıllık bir eğitim rüştünü ispatlamış bir model sayılamaz. ) Lisans üstü eğitimler verilmeye başlanmış. Başka eğitim disiplinlerinden gelenler tiyatroda yollarına devam ediyorlar.
Öğrencilerin Kaderi
Ama tiyatro seyretmemiş , geldiği yöre kültürünü bilmeyen,geleneklerin var ettiği,bir oyunu bir kere okumaktan sıkılan, dizi arasında eğitim alan(?) , “bohem sanatçı” havalarında , ezberci eğitimin “defo”lu ürünü ,tarihi kendisi ile başlamış sanan, “derdi” ve felsefesi olmayan, çok oyunda oynadıkça keşfedeceğini ve sanatçı olacağını düşünen, güdülmeye alışmış,kendini kurtarma telaşında vb olan öğrenciler önce “adam” sonra “tiyatrocu” yapılmak zorunda. (Heykeltraşın elindeki “çamur”…!)
Bu çocuğa tasavvur ile tahayyülü anlatmak çok zor olacak eminiz ki.”Kaliteli ihanet”i “Kurtlar Sofrası” ile mi anlatsak!
Kaldı ki Adorno, Guy Debard,Locke,Burke ,Alice Robinson, Richard Schechner , “abi ve abla”lara, ”Hocacık”lara bile zor geliyor.
Tüm çabalarla “şekil” verilenlerin pek çoğu batıyı kopya eden ; bilmediği için,kendi özünden yaratamayan ; “sığ ve cahil” olduğu için yerelleşmenin anlamını bilmeyen “Apoletli Balon”!
Sektörün takip etmediği bu çocuklar “sinekler” gibi oradan oraya uçarak şişenin çıkış ağzını bulmaya mahkum edilmişler.
“Yaratıcı, özgün, özgür, öğrenci odaklı özel ” eğitim , kulağa güzel gelen bir düş sadece! “Hepimizi” sarmalamış atmosfer içinde akademik, kültürlü tiyatro sanatçısı nasıl oluşacak? “Eseri yeniden çiçeklendiren” dramaturji neyle beslenecek? Sempozyumda bu düşü dillendirenlerin kendileri ve yaydıkları hava “geleneksel”den besleniyor sanki ! Bu, bazı konuşmacıların tez savunması yapar gibi ön iki sıraya konuşmalarından başlıyor. Belki de “öyle “olmak zorunda .
Oturumlar
İki başlık altında toplanan oturumların, iki başlığın (“Tiyatro Eğitiminin Yapısı ve Sorunları” ile “Yeni Olanaklar ve Beklentiler”) hakkını verdiğini söylememiz zor. Bu oturumlar içine şenliğe katılan üniversitelerin temsilcilerinden oluşan bir oturum ile “konfeksiyoner”lerin oturumunun katılması belki “okul” anfisi havasını dağıtırdı. Kültürü ve eğitimi planlayanların katılacakları oturum da iyi olurdu.
“Konfeksiyonerler”
Ama en önemlisi üniversite şemsiyesi dışında kalanların (yani “konfeksiyon” oyuncu üreten ticari işletmelerin ) da “sayılması” konusudur.
Zira ne kadar uzakta durulmaya çalışılırsa çalışılsın ,tiyatroyu besleyen kaynakları kimine göre bulandırıyor(”gündelikçi”) , kimine göre zenginleştiriyor (”bir eksikliği dolduruyor”) olsa da ülkemizin (belki de dünyanın) “gerçek”lerinden birine kapımızı kapatmalı mıyız?.
Öte yandan “Konfeksiyonerler” de bilmeli ki içine girmeye çalıştıkları “dünya”, üniversitelerdeki o hocaları dinliyor ve dinleyecek. Ya da o Hocalar ne kadar güçlü olursa saygınlık görürlerse o ülke tiyatrosu o derece saygın olacak.
Şenlik Programı
Şenliğe 90 başvuru arasından seçilen 42 üniversiteli tiyatronun içinde tiyatro bölümleri olan kaç tanedir bilmiyoruz. Ama 42 topluluk içinde 16 yerli oyun ; 6 Brecht, 3 Shakespeare ,3 Dürrenmatt; 10 soyut oyun olmasını ve de gurupların nedense içinde yaşadıkları çevre , kültür ve folklora ilgi duymamalarını nasıl anlamalı ve anlatmalıyız acaba? (2 adet de “Tanrı” oyunu var)
Ama önce üniversite tiyatrolarının hedefi ne olmalıdır sorusuna da cevap aramak gerekmiyor mu? Tiyatro onlar için “Yaşamlarını anlamlandıran bir uğraş” mıdır sadece?
Tiyatronun Gerçeği
Üniversitelerimiz maddi olanaksızlıklar ile boğuşurken onlardan deneme sahneleri açmalarını istememiz çok mu “lüks” olur ?
Sempozyumun son gününde Prof.Mehmet Birkiye’nin “Ben mutfağından geliyorum” sözü bilerek yapılan bir vurgulama mı idi bilmiyoruz ama çok da önemli bir “gerçeğin” ortaya konması açısından anlamlı oldu. O, “Hangi seyirci için?” sorusunu konuşmasına temel almıştı. Bu tiyatronun zenaat yönünün sanat ile nasıl birleştirilmesi gerektiği hususunu önümüze bıraktı. Kültürel fakirleşme içinde sanatı, hem dış(gişe/seyirci ) hem de iç (dizi oyuncuları ile tiyatro yapmak) dinamiklerle nasıl ayni potada eriteceğiz? Kim için tiyatrocu yetiştireceğiz ? “Manzara resmi içinde piknik mi yapacağız?”
Bu konuda sanayi ile buluşamayan akademi sorunu, ülkemizin en baş sorunlarından biri. Üniversitelerimiz , araştırma ve deneyimlerini “gerçek” tiyatro hikayeleri üzerinden kazansalar nasıl olur ?
Belki de üniversitelerdeki tiyatro bölüm sayıları azaltılmalı ,her bölüm kendi tiyatro anlayışını geliştirmeli. Özel/ ödenekli tiyatrolar da akademik söylem ile beslenen “kişilikli”,”trend yaratacak” okullar olmak zorunda.
Tiyatronun 50 Yılı
Katılımcılar kendi aralarında uzlaşabilecekleri yol haritasına sahip değillerdi .İçinde yaşanılan ortam , ekonomik ve kültürel iklim, özlem ve hayaller için çok “karmaşık” olsa da , sahnede Türk Tiyatrosu’nun son 50 yılı vardı. Beğenseniz de beğenmeseniz de onların , olanaksızlıklar içinde başardıkları yadsınamaz bir gerçektir. Kaldı ki şimdi ortalarda “Ben yönetmenim, ben sanatçıyım vb” diye dolaşanlar, “algılanmalarını” o hocalara borçlular. Keşke gelselerdi de kafaları karışsa da ortaya konulan fikirlerden yararlansalardı , zihinlerindeki “yenilenmenin” keyfini yaşasalardı. (Artık basılınca bildirileri okurlar(?))
Gelecek Senenin Provası
Gelecek seneki uluslar arası tiyatro buluşması için prova niteliği taşıyan bu şenliğin edindirdiği deneyimin çok iyi yorumlanması ve şimdiden kolların sıvanması gerekiyor. Görünen şu ki , bu yılki çabalar gelecek seneye yetmeyebilir. Özellikle de genel tanıtım, gösterilerin yapıldığı salonlardaki flama ve bayrakların hazırlanması , şenliğin imajı üzerinde ciddi bir çalışma yapılması gerekebilir. Ev sahipliğinin üniversitelere paylaştırılması ; uluslar arası alana görsel bir zenginliğin sunulmasının hedeflenmesi ile müracaatlar beklenmeksizin üniversitelerin ilgi ve olanaklarına göre, toplulukların seçilerek tekil ya da ortak gösteriler için alt yapının hazırlanması ; kurum ve gurupların bugünden görevlendirilmesi, yönlendirilmesi , yönetilmesine başlanılması ; oturum konularının geniş bir ilgi alanına seslenmesi amacıyla düşünülmesi gerekir. Örneğin “Tiyatronun iş hayatında kullanımı” başlıklı oturum hem sponsor hem de seyirci bulur.
Sonuç
G.Kaufman “Synecdoche , New York” filminin bir yerinde “Tiyatro düşüncenin başlangıcıdır. Henüz konuşulmamış gerçekliktir.Bir kavanoza kıstırılan insanın hissettikleridir. En büyük karmaşa içindeki , aşktır” diyor.
Ülkemizde toplumsal imge, çağrışım yok oluyor. Düşünme’yi yeniden öğrenemezsek hepimize yazık olacak. Tiyatronun görevi ve sorumluluğu ağır. Şenlik , ateşin yakılması ve yeni bir ivmenin kazanılması için bir olanak olabilir.
Melih Anık

26 Mayıs 2009 Salı

Tiyatroda Günlük 26 Mayıs 2009

Kenter Tiyatrosu İlanı ve Tiyatronun Yönetimi
2 Mayıs 2009 Cumartesi günü , Hürriyet Keyf’de iki Kent Oyuncuları-Cimri ilanı çıktı, bir sayfa arayla.(3 Mayıs’da ayni ilanlar ayni sayfada alt alta yayımlandı.)
İlanlardan birinde “Bu sezon için Cimri oyununa yer kalmamıştır. Yeni sezonda görüşmek dileğiyle.İlginize teşekkür ederiz” yazıyordu. İlan 2 ve 3 Mayıs 2009 tarihlerindeki gösteriler için verilmişti.
İkinci ilan da ise Cimri oyunun 9 Mayıs 2009 da Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki gösterisini duyuruyordu.
Demek ki sezon bitmemişti. Oyun devam ediyordu. Ama neden “Bu sezon Cimri oyununa yer kalmamıştır”?
Dikkatle bakınca iki farklı ilanın nedenini anladım.
Birinci ilanı Kent Oyuncuları vermişti. Onlar kendi salonlarında sezonu kapattıklarını ilan ediyorlardı ama ilanda salonun ismi yoktu.
İkinci ilanı ise organizasyon şirketi vermişti.
İlanlardaki bilet satış şirketleri farklıydı.
Tiyatronun ilanında kendi özel sponsorunun logosu vardı. Her ikisinde de “T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın maddi katkılarıyla” ibaresi yer alıyordu.
Her sektörde olduğu gibi tiyatroda da kurumsal imaj önemli olmalıdır. Ancak tiyatromuzda çok da önemsenmediğini bu ilan örneği ile görmüş olduk. “Sezonu kapattığını” ilan eden tiyatro “gerçekten” kapatmış olmalıdır.
Bu durumun maddi , manevi , bürokratik bir çok mazereti mutlaka ortaya konacaktır. Ama tek bir ilanda çözülebilecek bir durumun iki ayrı ilan ile kafa karıştırmasını önlemek o kadar da zor olmasa gerek ? İlanı okuyan için tiyatronun kendisi ya da organizatörü ne fark eder?
Pek çok örnekte tiyatrolarımızın “yönetilmediğini” görmekteyiz.
Tiyatronun yönetimi, tiyatro salonuna kafe ilave ederek ya da sahneyi kiralayarak (paylaşarak) yeni kaynak yaratma çabaları ile sınırlı bir iş değildir.
Tiyatronun özellikle teknik altyapısının (elektrik , mekanik ihtiyaçlarının) korunması, bakımı ve yeni çağdaş olanaklarla donatılması ; yangın vb risklere karşı hem salonun hem de seyircinin korunması ; yangın,deprem gibi durumlar için panik tahliye planlarının hazırlanması ; gösteri sırasındaki acil sağlık yardımının önceden düşünülmesi vb gibi pek çok konunun dikkate alınması gerekir.
Berlin’de bir gösteri sırasında orta sırada fenalaşan bir kişiye nasıl yol açıldığını görerek şaşırmıştım. Sıra başına en yakın çıkış yönüne doğru oturanlar sessizce yerlerinden kalktılar, yolu açtılar ve duvar dibinde tek sıra oldular. O sırada salona sağlık memuru girdi ve kişiyi sessizce dışarı taşıdılar. Duvar dibinde sıralananlar ayni düzende sırayla yerlerine oturdular. Oyun arasında, kişinin salon dışında sağlık memurunun denetiminde takip edildiğini gördüm. Bunlar olurken gösteri devam etti.
Bu toplumun içine sinmiş (otomatikleşmiş) , öğretilmiş bir tepki biçimi idi.
Ayni gece, güvenlik ekibinin gösteri sırasında sessizce salonu kontrol ettiklerini gördüm.
Bu yazıyı tamamlarken Bursa’da hastane yangını haberi geldi. Tiyatrolarımızda da ayni tehlike var.
Levent Üzümcü bir tv programında sahne arkasında yaşanan bir kazayı anlattı. Korkuluksuz merdivenden düşen sanatçı(Güzin Özyağcılar) sakatlanmış,oyun da kalkmış. O merdiven hala korkuluksuzmuş.
Tiyatro binalarımızın çağdaş işletme anlayışı ile hazır tutulduğunu söylemek çok zor.
Belediyelerin , tiyatro yapılarına bu gözle bakmalarını ve ona göre ruhsat vermelerini umut ediyorum. Hatta tiyatro yöneticilerinin ehil insanlardan seçilmesi ve onlar için periyodik sertifika programlarının düzenlenmesi gerekiyor.
Ayrıca tiyatronun sanatsal vizyon ve imajının da şekillendirilmesi gerekir.
Ama “imaj” yapacağım diye çok da kasmamalı. Her “imaj” ülke gelenekleri ile “örülmeli.
(Almanya’da asırlık sanat binalarında oyun arasında fuayede toplanan seyirciler uzun kuyruklar bekleyerek bir bardak şarap, şampanya, bira,su her neyse içeceğini alıyordu. Fuayede sokaktan gelen brezel (alman simidi) satıcısı da taze “brezel” satıyordu. İçeceğin yanında “brezel” yemek bir gelenek olmuştu demek ki. Özenle giyinmiş -hatta bazılarında gece kıyafetleri vardı- seyirciler şampanya yanında brezel yiyorlardı.
AKM’nin içinde simit satıcısı hayal edebiliyor musunuz? (Hayal edememeniz, AKM’yi unutmuş olmanızdan kaynaklanıyor olmasın ! ))
Bizdeki “sanat hayranlığı” göstergesi de fuaye , salon duvarlarına karikatür asmak. (Şimdilerde kebapçı duvarlarında bile karikatür var) Sanata ait mekanlarda diğer sanat dallarına olan saygı bununla sınırlı kalmamalı. Resim,heykel vb diğer sanat ürünleri de sergilenmeli.
Tiyatronun vizyonu ise yurt dışına gidip gelenlerin gördükleri, bizzat duydukları ya da duyanlardan duydukları oyunları sezon programına almaktan ibaret bir uğraş değildir. "Ah..Tam sana göre oyun!" , "Bu oyun tutar" dan daha derin değerlendirmelerin yapılması gerekir.
Bazı tiyatrolarda, ya tiyatro yöneticisinin akrabasının ya da edebiyat fakültesi ya da tiyatro mezunlarının bu işlerle (tiyatro yönetimi , yer gösterme) görevlendirildiğini görüyoruz. Bizde özel –kamu fark etmez , tiyatro yöneticisi, üniversite mezunu da olsa “memur”.
Her şeyi bilen yönetmenler ve tiyatro yöneticileri yerine, bilmediğini bilen, bilene danışabilen , disiplinlerarası ortak çalışmalar ile “trend” yaratabilen tiyatro adamlarına gereksinim vardır.
Artık uluslar arası vizyonu ve yeterli derinliği olmayanlar ile dünya tiyatrosunun önemli bir parçası olmak mümkün değildir. Seyircinizi güldürürsünüz ama kendi kaderinizin efendisi olmak yerine yazılmasında ufacık da olsa katkınızın olmadığı bir oyunun aktörü olup verilen rolü oynarsınız o kadar.

Melih Anık

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Anı: Sahipsizler-Bekir Yıldız

İnternette dolaşırken nispeten yeni tarihli yazılarda Bekir Yıldız’ın ismine rastlıyorum.Benim kastettiğim romancı,hikayeci,senaryo yazarı,matbaacı Bekir Yıldız.
1933 Urfa doğumlu Bekir Yıldız matbaacılık okulunu bitirince Almanya’ya işçi olarak gider.Almanya’da dört yıl fabrikalarda çalışır. Dönüşünde Asya Matbaasını açar.

Kara Vagon kitabıyla hikaye dalında May Edebiyat Ödülü’nü, Kaçakçı Şahan kitabı ile de 1971 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. Allah’ın Gölgesinde Koşanlar adlı ropörtajıyla 1991 Yunus Nadi Ropörtaj Ödülü’nü almıştır.
Roman ,hikaye,senaryo dallarında pek çok eser bıraktı.Pek çok eseri sinemaya uyarlandı.Eserlerinden bazıları:
Halkalı Köle,Aile Savaşları,Demir Bebek,Evlilik Şirketi,Alman Ekmeği,Arılar Ordusu,Baba,Beyaz Türkü,Bozkır Gelini,Darbe,Kara Çarşaflı Gelin,Çark,Kerbela,Kara Vagon,Harran,Kaçakçı Şahan, Sahipsizler,Dünyadan Bir Atlı Geçti.
Süreyya Duru onun kimi öykülerinden yola çıkarak “Bedrana” (1974) ve “Kara Çarşaflı Gelin” (1975); Ümit Efakan, Halkalı Köle adlı romanından “Halkalı Köle” adlı filmleri yaptı.
1970 li yıllarda çok okunan bir yazardı.
Doğan Hızlan’a göre “Bekir Yıldız'ı okumadan ne Almanya bilinir, ne Güneydoğu”
Doğan Hızlan’ın yazısından bir bölüm onu çok iyi anlatıyor:
“Mahmut Makal, Bekir Yıldız'a gördüğü ilginin nedenini sorduğunda (1969, Varlık) romancı, öykücü doğru biçimde yanıtlamıştır:
"Eğer öykülerim ilgi görmüşse, nedeni süte su katmamış olmamdır. Bir de ele aldığım konuların bugüne dek işlenmemiş konular olmasını düşünmeliyiz. Bizim Urfa köyleri hakkında, hatta bölge olarak Anadolu'nun Güneydoğusu hakkında pek eser yoktur."
Kaçakçı Şahan, benim Güneydoğu ile ilgili her öyküde, romanda yeniden okuma isteği duyduğum bir öyküdür.
Çok sevdiğim öykülerden Reşo Ağa'nın başında yer alan bir cümle, eserlerine bakış, yaklaşım zenginliği taşıyor:
"Doğunun insanı sevdiği için ölür, yaşamak için öldürür."
…………………
Behçet Necatigil'in Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü'nde dediği gibi; "Almanya'ya işçi göçünde karşılaşılan durumları, bu göçün ortaya çıkardığı sorunları düşündürmesi bakımından, bu doğrultuda derinleşebilecek Türk romanı için bir başlangıç noktasıdır."”

Doğan Hızlan’ın şu görüşüne katılmamak mümkün değildir:
“BEKİR YILDIZ'ın kitaplarını okumadan ne Almanya'daki işçilerimizi anlarsınız, ne de Güneydoğu'yu, orada yaşan insanların hal ve ahvalini.”

Bekir Yıldız 1998 yılında aramızdan ayrılmıştır.

Onunla ilgili anımı paylaşmamın sırasıdır diye düşündüm.
1975 yılında onun hikayelerinden bir oyun hazırladım.
İt Ağası, Obaların Yasası, Köpek, Kaçakçı Şahan, Akyavuz, Gaffar ile Zara hikayelerini , Enver Gökçe,Hasan Hüseyin,Nâzım Hikmet,Ahmed Arif’in şiirleri ile bir araya getirerek bir oyun yaptım.
Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları (büo) oyunu çalışmaya başladı.
Bir gün bir arkadaşım Bekir Yıldız’dan izin alıp almadığımı sordu. Ben almadığımı söyleyince “Başına iş alma” dedi. “Biz amatörüz bize niye kızsın” deyince “Bekir Yıldız ters bir adammış. Git konuş önünden geç” diye beni uyardı.
Aradım sordum , matbaasının yerini öğrendim. Cağaloğlu’nda bir yerde.. Şimdi neresi hatırlamıyorum. Korka korka matbaaya gittim. Kapıda duruyorum içeri giremiyorum. Ne düşündüm bilmiyorum. Biraz heyecanlıyım.
İçerde sırtı kapıya dönük bir adam matbaa makinasının önünde oturuyor. Bekir Yıldız’ın fotoğrafını bile görmemişim daha önce. Sesimin titremesini kontrol etmeye çalışarak “Bekir Yıldız burada mı?”dedim. Sırtı dönük adam başını çevirdi “Ne yapacaksın?” dedi. Ben anlattım Boğaziçi Üniversitesi'nden geliyorum. Oyun yaptım falan..
Meğerse o imiş.Yüzünde Halep çıbanı izini fark ettim.Biraz da "ters" galiba. Yüzü gülmüyor.
Bana yer gösterdi. Bir daha anlattırdı. “Oyunu görmem lazım” dedi. Ben bir taraftan seviniyorum bir taraftan da korkuyorum : Ya seyrettikten sonra olmaz derse!
Bir cumartesi için anlaştık. Onu alacağım ve üniversiteye provaya götüreceğim.
Gittim onu aldım üniversiteye getirdim. Arkadaşlar da heyecanlı. Genel provayı seyretti. Ben yandan ona bakıyorum.
Prova sonunda “İyi olmuş” dedi. “Dialekti abartmamanız da iyi”
Oyuna hiç karışmadı. “Ters”lenmedi. Çok konuşmadı. Yüzümüze gülmedi ama onun bizi sevdiğini anlamıştık. Yüzünün asıklığı yaşadıklarına idi bize değil. Ne yaptı bilmiyorum ama bize “umut” olduğumuzu hissettirdi. Güven verdi.
Oyunu seyretmeye bir daha gelmedi. Ama çevresindekilere haber vermiş. Pek çok kişi oyunu oynamak için beni aradı. Bizden sonra oynayan çıkmadı ama.
Şimdi Doğan Hızlan’a hak veriyorum. Bugün hala geç değil. Bekir Yıldız’ı okumak gerek yeniden. Almanya’daki ve güneydoğudaki insanımızı anlamanın yollarından biri de o.
Ben onun sarsıcı ,insanın suratına tokat gibi inen gerçeklerinde ve kurgusunda ,acımasız görünen hikayelerinde sımsıcak insan sevgisini yakalarım her zaman.
Tiyatromuz Bekir Yıldız’ı yeniden okursa içinde yaşadığımız topraklara ait iyi bir çıkış bulacaktır sanırım.
İnsanımızı tanırsak,anlarsak sorunlar daha kolay çözülecek.
Bekir Yıldız’ı sevgiyle, saygıyla anıyorum.
Melih Anık

Anı : 'Ay Işığında Çalışkur' Hikayesinin "Hikayesi"

Haldun Taner’in Ay Işığında Çalışkur hikayesinden yapılan oyunun kitabında, Prof.Dr. Ayşegül Yüksel, Haldun Taner’den sağlanan yayımlanmamış sahne yazısını ilgi göstererek oyunun ilk kez , 1977 yılında İBB Şehir Tiyatrosu tarafından , Zihni Küçümen yönetiminde ve Mehmet Abut’un müzikleri ile oynandığını belirtiyor.
Ay Işığında Çalışkur hikayesinden yapılan oyun , 25-26-27 Nisan 1974 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları tarafından ilk kez oynandı.
Nerden baktığınıza bağlı olarak Prof.Dr.Yüksel’in verdiği bilgi de doğru kabul edilebilir. İBB Şehir tiyatrosunda oynanan , Haldun Taner uyarlaması . İsmi de Ayışığında Şamata..
Ay Işığında Çalışkur hikayesi, ilk kez tarafımızdan uyarlanmıştır.
Galiba , geçmişi hatırlatmanın yararı var.
Hikayeyi 1973-74 yılı sezonuna hazırlamak için çalışmaya başlamıştım. Okuldan(Boğaziçi Üniversitesi) mezuniyet yılımın(1974) getirdiği yoğun program nedeniyle uyarlama gecikiyordu. Bu dönemde arkadaşım Haluk Görgün’ün yüreklendirmesi (ittirmesi) ile uyarlamayı tamamladım , oyuncu seçmelerini yaptım ve oyunu yönettim. Oyunda anlatıcıyı oynadım. Oyun 1974 yılının Nisan ayında seyirci ile buluştu.
Çalışmalarım sırasında Haluk Görgün’den gördüğüm destek nedeniyle, ona olan manevi borcumu oyunun program sayfasına onun ismini kendi ismimin yanında uyarlayan ve yöneten olarak koyarak ödemeye çalıştım. Oyunun afişinin bastırılmasından Haluk sorumlu olduğu için, o da oyunun afişinde uyarlayan olarak sadece benim ismimi yazdırmıştı. Yani o günlerin atmosferinde dostluk ve karşılıklı iyiniyetli jestler hakimdi.
Haluk Görgün daha sonraki yıllarda Sabancı suikastında katledildi. Sanatsever , aydın bir insan toprak oldu. Anısını, sevgisini ve de unutulmaz acısını kalbimde hala taşıyorum.(Haluk ile o olaydan 2 gün önce bir araya gelmiş ve o gün buluşmak için sözleşmiştik. Ölüm haberi geldi.)
Bilindiği gibi Haldun Taner , hikayeyi büyük bir zeka ile kurgulamıştır . 5 kat ve bir annexe’den oluşan Çalışkur apartmanı çerçevesinde Türkiye’nin toplumsal çeşitliliğini resmetmiş , farklılıklara sevgi ile bakmıştır. Haldun Taner seyirci, toplum üzerine yaptığı gözlemi zeka dolu bir ironi ile önümüze koyarken hikayenin biçiminde de bir deneme yapmış. Yazdığı hikayeye gelen hayali okuyucu tepkilerini kendisi kaleme almış , okuyucu tepkilerine göre hikayeyi ayni sırayla yeniden yazmış. Hatta kitapta sol tarafta hikayenin ilk, sağ tarafta ikinci halini vererek görsel olarak da iki yazılış arasındaki farkları vurgulamıştır. Ayni olayların farklı yazılmasından kaynaklanan komediyi ortaya çıkarmıştır.
Benim uyarlamamda bir sahne oynandıktan sonra , o anda salonda bizden ve seyirci arasında oturmakta olan seyirci-oyuncular oyuna müdahale ediyor, eleştirilerini sıralıyor ve ayni sahne sıcağı sıcağına seyirci eleştirilerine göre (yani Haldun Taner’in yazdığı ikinci biçimiyle) yeniden oynanıyordu. Bu 1974 yılında, oyuna seyircinin interaktif katılımı sahnede deneniyordu. Oyuna , o günün okul ve İstanbul gündemine uygun bir ön oyun da eklemiştim. Oyun, Haldun Taner’in hikayesindeki Epilog ile bitiyordu.
Haldun Taner, uyarlamasında ilk perdeyi tümüyle hikayenin ilk biçimine ikinci perdeyi de ikinci biçimine ayırmıştı. Seyirci eleştirileri iki perde arasında bir ara oyun ile veriliyordu.
Boğaziçi Üniversitesi'ndeki oyunun 27 Nisan 1974 tarihli gösterisine Haldun Taner önceden çiçek göndermiş ve yanında Gülriz Sururi ve Engin Cezzar olmak üzere izlemeye gelmişti.
Takdir edersiniz ki amatör tiyatro gurubu olarak elimiz ayağımıza karışmıştı. Heyecanımızın bir sebebi de oyunu sahneye çıkarırken yazardan izin almamış olmamızdı. O gece için oyuna bir ön oyun daha ilave ettik. Sahnede Haldun Taner’in hikayesine ek olarak yazdığı hayali kahraman Oğuz N.Başak’ın mektubuna benzer “Biz rolleri dağıttık,hatta provamsı bir şey de yaptık.Sizi biraz geç haberdar ettiğimiz için özür diler esirgemeyeceğinizden emin olduğumuz müsaadeniz için şimdiden teşekkürlerimizi sunarız.Derin saygılarımızla.” diye bir mektup yazarak en ön sırada oturan Haldun Taner’e sunmuş ve böylelikle yaptığımız hatayı(?) herkesin gözü önünde onun da hoşgörüsüne sığınarak kapatmaya çalışmıştık. Haldun Taner de bu davranışımızı gülerek ve anlayışla karşılamıştı. Belli ki Haldun Taner bu hikayeden bir oyun çıkarılabileceğini, amatörlerin de böyle “utanmazlıklar”(!) yapacağını da çok önceden düşünmüştü.
Bizim utanmazlığımızda(!), biraz gençlik biraz da oyunda rol alan bir arkadaşımızın ,Âli Yalaz’ın yeğeni olmasından duyduğumuz güvenin de rolü vardı. Âli Yalaz, Devekuşu Kabare’nin ve de Türk Tiyatro ve sinemasının ünlü aktörlerinden biriydi. Yanılmıyorsam Haldun Taner’i oyuna davet etmemizde bize yardımcı olan da Âli Yalaz’dı.
O akşamki gösteride Engin Cezzar’ın bize güven vermek için attığı abartılı kahkahaları ve salonu peşinde sürüklemesini hiç unutmadım.
Oyun sonunda Haldun Taner sahnede hepimizi tek tek tebrik etti ve “Macarlar bu oyunu sahneye uyarlamak istediler. Ama senin bulduğun yöntemi bulamamışlardı. Çok iyi olmuş” diyerek beni yüreklendirmek nezaketini gösterdi.
Takip eden günlerde beni Divan otelinde yemeğe davet etti. Bir amatörü destekleme, cesaretlendirme niyetini anlamıştım.
Haldun Taner,daha sonraki oyunlarımız için yaptığımız davetleri reddetmedi . “Akşam Erken İner Mahpushaneye” ve “Şeyh Bedrettin Destanı” isimli deneysel oyunlarımızı seyretmeye geldi. Nazik bir şekilde yazmam için bana cesaret verdi.
Ben mühendislik ile tiyatro arasında kalmıştım. Bu kararsızlık inşaat mühendisliğinde yüksek lisans eğitimim sona erene kadar devam etti.
1977 yılında İBB Şehir Tiyatroları, oyunu oynamaya karar verdiğinde, Haldun Taner, beni buldu. Üsküdar Şehir Tiyatrosunun fuayesinde yapılacak oyunun ilk okumasına davet etti. Askerlik görevimi yapıyordum. O zaman nişanlım olan eşimle gittik.
Meğer Haldun Taner oyunlarının ilk okumasını yapmaktan büyük keyif alırmış. Heyecanla ve gözleri parlayarak oyunu okuyor , “Burada şu müzik giriyor” diyerek yerinden kalkıyor beraberinde getirdiği müziklerle(galiba plaklar idi) kumanda odasına gidiyor, çaldırıyordu. Büyük bir enerjisi ve çocuksu bir heyecanı vardı. Ay Işığı sonatını hala hatırlarım.
Bizden başka Zihni Küçümen ve Tijen Par (galiba Engin Uludağ da) vardı. O gün yaşadığımız “profesyonel”(?) tiyatro tecrübesinin bize göre olmadığını düşünüp,hissettiğimiz için Haldun Taner’in oyun içinde bir görev almam yolunda yaptığı teklifi nazikçe reddetmek zorunda kalmıştım.
Yıllar sonra, Ergin Orbey yönetiminde Ankara Devlet Tiyatrosu, oyunu repertuvarına aldı. Orbey , 19 Ekim 1987 tarihinde televizyonda, Günaydın Türkiye programında oyunun daha önce Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları tarafından sahnelendiğini belirtti. Ben de ona kadirbilirliği için teşekkür faksı(21 Ekim 1987) gönderdim.
2004 yılında Prof.Dr.Ayşegül Yüksel’e Ay Işığında Çalışkur’un hikayesini anlatan bir faksı (29 Aralık 2004)Haldun Taner’in bize yazdığı teşekkür mektubunun kopyası ile birlikte gönderdim. Faksı göndermeden Sayın Yüksel ile telefonda da görüştüm. Bana faksı aldıktan sonra gerekirse , ilerdeki kitap baskılarında düzeltme yapabileceğinden bahsetti.
Şimdi kitapçı raflarında Ayışığında Şamata’nın yeni baskılarını gördükçe geçmişte yaşadıklarımı hatırlıyorum.
Haldun Taner’in uyarlamasında ufacık da olsa katkım olduğunu düşünerek mutlu oluyorum.

Melih Anık

Not: 30 Nisan 1974 tarihinde büo adına Haldun Taner'e bir mektup yazarak amatör tiyatrolara verdiği destek için teşekkür ettim ve de oyun nedeniyle gördüğümüz ilginin onun hikayesinin mükemmelliğinden kaynaklandığını belirttim.