16 Haziran 2009 Salı

"The Great Debaters"; Münazara; Shakespeare ve Tiyatroda Özerklik

Neyi tercih edersiniz?

Değiştirmeyi düşündüğünüz bir topluluğa ulaşmaya çalışan bir oyun yaparak yuhalanmayı mı yoksa zaten ayni fikirde olduğunuz topluluğa oyun yaparak onların alkışları ile tatmin olmayı mı?
Şunu söylemek de yanlış olmayabilir: "Sanatçı kendi inandığını yapar. Zira sanatçı zaten daha önce düşünülmeyeni düşünen, görendir . O “kendi” olur. Kendi fikrinin çoğalmasını, taraftar bulmasını ister. Ya da onun için zaten izleyicinin önemi yoktur."

Amaç muhtelif olabilir,yöntem de… Kimisi “güldürerek” kimisi “ağlatarak” amaca ulaşacağını düşünür. Kimisi için amaç kendini kurtarmaktır. İfadesini Brecht’te bulan anlayışta “yabancılaştırarak” değiştirme var. Ve tabi ki insanın değişeceğine olan umut.

Gençliğimizde fikirlerin toplandığı iki odak vardı : “Sanat sanat içindir-Sanat toplum içindir.” Münazaraların da “olmazsa olmazı” idi. Bu öylesine bir ayrımdı ki hem sorunun çözümü hem de sorunun kendisi idi. Bir tarafta olursanız en azından rahat ederdiniz. Şimdi ise o kadar kolay değil.

Yıllar içinde seyircinin “damarını” bilen “sanatçıların”(?) “işlerini” pazarlamaları, bir beceri olarak alkışlanmaya başlandı. Tvler, diziler ve rating anlayışı ağırlık kazandı. Önemli olan "mal"ın satılabilmesi idi kısaca. Sanat ürününün “meta”laşması diye adlandırıldı bu süreç.

Ama eninde sonunda sanat seyirciye ulaşarak anlam kazanır. Sanatın seyirci ile buluşmasında da seçenekler var. Ya merak eden gelecek ve siz geleni ikna etmeye çalışacaksınız, ya da fikrinizi yaymak için siz çaba göstereceksiniz.

Başka sanat dalları ne yapar bilmem ama ben tiyatronun “Merak eden gelsin,isteyen değişir” lüksünde olmadığını düşünenlerdenim.Tiyatro sadece akla seslenen bir sanat da değil. İnsan salt akıldan ibaret bir robot değil ki. Akıl ile gönül beraberliğini sağlamak gerekiyor.

Bugünün atmosferi, “İkna etme”yi ortadan kaldırdı. İkna etmek zor bir iş. Hem ikna edeceğiniz kitleyi ve onun sorunlarını bilmeniz ,hem de kendi fikirlerinizin “oturmuş olması” gerekir. Yani “kendini bilmek” zorunlu. O kadar da kolay değil hani.

Bugün tiyatromuza baktığımızda amacın “Seyirci toplamak” olduğu görülüyor. “Kendini bilmek” ise ikincil kalıyor.Galiba “ikna etmek” de o kadar önemli değil.

“Great Debaters” isimli bir filmi seyrederken aklıma gelenler bunlar. Filmin dikkat çeken vurgusu USA’daki münazara geleneği üzerine . Film 1935’de geçiyor. Liselerde, üniversitelerde yarışmalar yapılıyor. Ülkenin sorunları belli bir disiplin içinde tartışılıyor. Örneğin "Violence"(şiddet,zorbalık) , "Civil disobedience"(sivil itaatsizlik) karşısına konularak toplum hayatına çok önemli bir fikir atılıyor. Tartışma kültürü, “kendini bilmek”,"ikna etmek", "hoşgörü" temeli üzerine yapılanıyor.

Okul karnelerimi çıkardım. Notlarıma değil, neslimizin aldığı derslere bakmak için. Lise 1 ve 2 de biyoloji ; lise 2 de psikoloji ; Lise 3 de felsefe/mantık ,astronomi ve jeoloji almışız. Resim/Sanat tarihi dersi almışız. Edebiyat ve kompozisyon dersleri ayrı derslermiş. Orta okulda ise 3 sene yurttaşlık dersi almışız.
Lise yıllarımda kompozisyon dersleri kapsamında önceden verilen bir konu üzerinde sınıf içi münazara yaptığımızı hatırlıyorum.
Şimdilerde yukarda saydığım dersler verilmiyor. Oysa münazara için mantık, psikoloji, felsefe ve de kendi dilini iyi konuşabilmek gerekli.
Yıllar sonra kızımız ilk okula başlarken yeni açılan bir özel okulun tanıtım toplantısında salondaki “İngilizceyi ne zaman konuşacaklar?” sorusunu merak eden çoğunluk içinde “Türkçeyi doğru dürüst öğrenecekler mi?” sorusunu sorarak kendimi yalnızlığa mahkum etmiştim! O toplantı bana yıllar içinde değişen veli profilini de tanıtmıştı.
Dili iyi bilmek yetmiyor tabi. İçinde yaşanılan toplumun kokusunu iyi tanımak gerek.

“Great Debaters” filminde adam odasına sarhoş dönüyor ve alt yazıya göre, “Benim gönlüm sarhoştur-Yıldızların altında”yı söylüyor(?)
İngilizcesinde “Güzellik su gibi akar” sözünün alt yazıdaki karşılığı “Güzelliğin on para etmez ,bu bendeki aşk olmasa”!(yahu bunlar Aşık Veysel’i de mi biliyorlar?!!!)
Tercüme eden, kendine göre “seyirciye ulaşırken” “uyarlıyor”. Ama filmin geçtiği atmosfere ve karakterlere bakınca bu uyarlama “sırıtıyor”.

Aklıma Türkiye’de yapılan Shakespeare uyarlamaları geldi. Hani oyunlara “takla attıranlar” var ya onlar ! Onların uyarlamaları da o kadar sırıtıyordu. (Taklalar atıyorlar aslında takla attırmak yerine!)

Geçenlerde Shakespere’in “Love’s Labour’s Lost”-Aşkın Boşa Giden Emeği’ndeki bir av sahnesinden çıkarak yazılmış bir inceleme okudum. Oyundaki iki sahnenin aslında Avrupa, tarih,felsefe,din,devlet üzerine nasıl bir gönderme olduğunu öğrenmek hem ufkumu açtı hem de inanılmaz bir keyf aldım.Yazarın kaynak olarak verdiği “okuma”lar , bilginin ve akademik ufkun vardığı sınırların genişliğini gösteriyordu.

Türkiye’de Shakespeare’lerin nasıl bir sığlıkla “Ben yaptım oldu”ya getirildiğini bir kez daha anladım. “Büyük cehalet” karşısında dilim tutuldu yeniden. Kimlere “sanatçı” ve de “yönetmen” diyoruz? Kimler “sanatçı özgürlüğü” , “yorum” kelimelerine sığınarak “sığ”laşıyor.

Bizde yapılan uyarlamalar(yorumlar(?)) bana başka bir “ânı” hatırlattı. Yıllar önce tango ile ilgilenen bir dernek, Arjantin’den bir tango topluluğu getirmişti. Gösterinin ardından topluluk elemanları ile özel bir galaya katılmıştık. O gece bizim tangocularımızdan bir gösteri yapmaları istendi. Ülkemizde tango için “ölçü” sayılan tangocu çift, tüm becerileri ile (belki de o gece seyrettikleri Arjantinlilerden de esinlenerek) danslarını süslediler(?) Arkasından da Arjantinli çift tango yaptı. Aradaki fark bana yeni ufuklar açtı. Bizimkiler tangoyu bize "uyarlamışlardı".

Aslında Shakespeare’i(ve diğer yazarları) zamanımıza uyarlamak isteyenler çok okumalılar. Zira hem geçmişi,hem bugünü ve de geçmişteki bir konunun ,seslendikleri topluma, o toplumun algısı ile nasıl ulaştırılabileceğini de anlama imkanına kavuşurlar belki. Ama asıl zorluk ortak çağrışım ve algının da yaratılması. Yazılarımda üzerinde sıkça durduğum “ortak çağırışım ve algının yok olmasının” ne anlama geldiğinin anlaşılmasını umarım.

İşe, kendi başına anlamı olan söylemlerin hakkını vermekten ve yaşamın vazgeçilmez bir parçası yapmaktan geçiyor. Doğruluk,adalet,özgürlük vb gibi..Anlamlar üzerinde ortak çağrışım ve algılama ile ilgili sarsılmaz bir anlayış birliği kurulmuş olmalı.

Her meslek kendi “anlayış birliği”ni kendi bilgisi üzerine yapılandırmak zorundadır. Örneğin Shakespeare kadın karakterlerinin “özerk”liği üzerine düşünmeye başlasak mı? Kral Lear’in Cordelia’sına ya da Lady Macbeth’e ne dersiniz? (Belki böylelikle “kavramsal uyarlama” lar da yapmaya başlarız.)

Tiyatroda “özerklik” , “eğitim” aracı olarak düşünülüyor. Yani özerklik yasasını çıkardık mı bu insanları disipline eder diye düşünüyoruz. Bu biraz da sütün içinde düşmüş kurbağanın debelene debelene oluşturduğu kaymağın üstünde kalarak kurtulması hikayesine benziyor, ya da bazı iş adamlarının “kendimizi suya attık,çırpına çırpına yüzme öğrendik” demesine.

Özerlik için gerekli olan alt yapısal özellikler ,taşlar, gereksinimler neler ? Önce kendi kişisel yaşamlarımızdaki eylemlerimizden başlıyan bir süreç. Öncelikle onlar uygulamaya koyularak kişisel ve toplumsal yaşamımız içine yerleştirilmeli. Onlar yerleşince özerklik yasasını yazmak çok uzun sürmez.

Bunların en başında da “münazara” geliyor. Tiyatroda da performans..
İkisi de özgürlük üzerine kurulu değil mi?

Melih Anık

Not: (Münazara, bir konuda karşıt görüşleri savunan takımların fikirlerini çarpıştırdıkları bir tartışma platformudur...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme