Alkışlanan Değil Alkışlayanlar
Üstün Akmen “Tiyatro sanatçısı koşulları ne olursa olsun, aydınlığa doğru senin daima bir adım önünden gider” demiş. (“Tiyatromuzda Mustafabey Ödülleri ve Açtığı Kör kuyu”)
“Senin” dediği genel anlamda “politikacı”, özel anlamda da Mustafa Sarıgül..
Üstün Akmen’in “Mustabey Tiyatro Ödülleri–2009” dediği “Muhsin Ertuğrul Tiyatro Ödülleri” jürisinde kimler varmış:
Tayfun Kâhyaoğlu (Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı), Dilek Tekintaş (İBŞT Temsilcisi/Dramaturg), Turgay Tanülkü (İstanbul Devlet Tiyatrosu Temsilcisi/Oyuncu), Dilek Türker (Tiyatro Ayna’nın Sahibi/Oyuncu), Zafer Ergin (Oyuncu), Hale Kuntay (Çevirmen), Tuncer Cücenoğlu (Oyun Yazarı/Müjdat Gezen Sanat Merkezi Okutmanı), Sadık Kızılağaç (Sahne-Giysi Tasarımcısı), Arda Aydoğan (CRR Eski Sanat Yönetmeni)
Yani başlarında bir “politikacı” ve etrafında toplanmış “sanatçı”, “tiyatrocu”…
Ödül alanlar da tören akşamı çoğunlukla ordaymışlar değil mi ? O akşamın “çoşkusunu” paylaşmışlar. (mı?)
Oduncu baltayı ağacın gövdesine indirdikçe ağaç ağlıyormuş, oduncu teselli etmek istemiş:“Haklısın, canını acıtıyorum ama, ne yapayım, ekmek parası, çoluk çocuk evde...”Ağaç gözyaşlarını silmiş:“Yok, yok üzülme, ben senin yaptığına değil, elindeki baltanın sapı benden, ona ağlıyorum!”
“Mahsun Kırmızıgül Tiyatro Yardım Fonu”
Mahsun Kırmızıgül’ün “Beyaz Melek” filminde Yıldız Kenter, Suna Selen, Cezmi Baskın, Cihat Tamer , Hüseyin Avni Danyal , Ali Sürmeli , Arif Erkin , Cezmi Baskın, Erol Günaydın, Fadik Atasoy, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur; “Güneşi Gördüm” filminde Demet Evgar, Emre Kınay, Altan Erkekli, Alper Kul, Zafer Ergin, Deniz Oral, Ali Sürmeli, Cezmi Baskın, Cihat Tamer, Nurseli İdiz gibi tiyatro kökenli oyuncular rol almış.
Bu oyuncuların kimisi “okullu” kimisi “alaylı”. Ama her biri tiyatromuzun önemli isimleri..
Mahsun Kırmızıgül, tiyatromuzun önemli oyuncularını yönetmiş.
Mahsun Kırmızıgül’ün sanatçılara ve de tiyatromuza destek olmasını alkışlayabilirsiniz. Malum tiyatrocularımız dizi ve filmden kazandıklarını tiyatro yapmaya harcıyor . (Ya da geçmişte yaptıkları tiyatro için birikmiş borçlarını temizlemeye!)
Mahzun Kırmızıgül, sanatçılara, Kültür Bakanlığı tiyatro yardım paketinden daha fazla ödeme yapıyor bile olabilir.
Pek tabi ki tiyatro dünyamızın “dev” isimlerinin katkısı ile Mahzun Kırmızıgül filmlerinin bu kadar ilgi çekmesi doğaldir. Mahsun Kırmızıgül’ün iki yönetmenlik denemesinde bu oyuncular öneri,görüş ve oyunculukları ile yardım etmiş, işini kolaylaştırmış olabilirler.
Tiyatro çalışmalarında her konuda seçici olan tiyatrocularımızın sinemada daha “toleranslı” davranabilmelerini salt ekonomi ile açıklayabilir miyiz ? Bu yanıtı pek de kolay olmayan bir sorudur. Ama konunun, filmlerde rol alan tiyatrocularımız tarafından anlatılması, yanıtı bulmamızı kolaylaştıracak ve tiyatromuza bir yol gösterecektir.
Kahraman Acehan
Maskeliler oyunu öncesi Haldun Taner Sahnesi’ndeki kafede Kahraman Acehan’a rastladım. İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nden 1964 yılında mezun olan sanatçı, ses tonu, kendine özel tonlaması ve de tiyatroya olan tutkusunun yansıdığı oyunculuğu ile çok kişinin belleğindedir.
Hasta görünüyordu. Yanına gittim. “Geçmiş olsun” dedim. Yüzünde hoş bir gülümseme belirdi. Hala gözleri pırıl pırıl, sevecen.. Bir yıl önce kalp ameliyatı geçirmiş(Amerika’da değil,Çamlıca’da) ve halen iyileşme sürecini yaşıyormuş. Onu,bir seyircisi olarak çok yıllar öncesinden hatırlıyorum. Oynadığı bazı oyunlar gözlerimin önünden geçti : Düğün ya da Davul, İki Efendinin Uşağı, Monserrat, Bahar Noktası… Kulaklarımda onun yaptığı seslendirmeler…Ona da söyledim: “Biz (seyirciler) onu seviyoruz. Ve yeniden sahneye dönmesini bekliyoruz.”
Tiyatromuz, bu değerli sanatçımızın hatırını ve ihtiyacını soruyordur herhalde.
Melih Anık
5 Mart 2009 Perşembe
Tiyatroda Günlük 5 Mart 2009
Etiketler:
kahraman acehan,
mahzun kırmızıgül,
ödül,
tiyatro
2 Mart 2009 Pazartesi
Kafka’yı Yakmışlar (!) : “Dönüşüm” / İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları
Oyun, ilk kez 14 Ocak 2009 da seyirci ile buluşmuş.(Oyunu uyarlayan: Ümit Denizer –yöneten: Turgut Denizer . Oyunda Ahmet Cemal’in çevirisi kullanılmış.)
Oyun dergisinde , çocuk oyunu “Benim Arkadaşım Yok”; gençlik oyunu “Her Şeyin bir Sınırı Var” ve yetişkinlere “Dönüşüm” oyunlarının, dünyada ilk kez uygulanan bir yaklaşım ile “Değişim Üçlemesi” başlığı altında sunulduğu belirtiliyor.
“Dönüşüm” isimli oyunun bir “Değişim” üçlemesi altında verilmesini yadırgadık. Malum üst başlıklar içeriği tanımlar. O halde “Dönüşüm”, bir “Değişim” mi demek istenmiştir ?
Yıllardır ismi üzerinde uzun uzun tartışılmış bir eser ile ilgili bu yaklaşım bizi şaşırttı.
Kısaca
Herhangi bir tiyatro eleştirmeninin, Kafka’yı ve de Dönüşüm’ü okumuş birinin, tiyatroya meraklı bir seyircinin bu oyundan mutlu ayrılabileceğinden kuşkuluyuz . Oyunu yan yana seyrettiğimiz ev hanımı da - ki sorduğu sorulardan anlaşıldığı kadarıyla tiyatroya ve edebiyata çok da yakın değildi- beğenmedi.
Oyunu Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde çarşamba matinesinde seyrettik. Salonda çoğu öğrenci ve ev kadınlarından oluşan bir seyirci topluluğu vardı. Onları görünce içimiz sızladı. Bu oyunu “Kafka” sanacaklar, “uyarlama” sanacaklardı . Belki edebiyat dersinde tartışacaklar, belki de konu komşu ile sohbet ederken “Böcek” olmuş adamın hayret verici ama asla anlamadıkları hikayesini ballandırarak, anlamış gibi anlatacaklardı. Başkalarının da “canını yakacak”lardı.
Salondan çıkarken kulak misafiri olduğumuz , bu anlamış gibi yapanların söyledikleri - oyunun düzeyini düşündüğümüzde - içimizi acıttı ; ruhumuzu daralttı.
Biliyoruz ki okullarda edebiyat öğretmenleri oyun vesilesiyle bir taşla iki kuş vurmuş olmak için, öğrencilerini Dönüşüm’e götürmek ve Kafka’yı tanıtmak için çaba harcayacaklar.
İşte bu yazı o nedenle yazıldı.
Yapabildiğimiz kadarıyla gördüğümüz yanlışı anlatmaya çalışacağız. Böylelikle, eğer bu oyun sahnede kalmaya devam edecekse o zaman neyi “izlemedikleri” konusunda bilgilendirerek seyircilere yardım etmiş olacağımızı düşünüyoruz..
Franz Kafka
Kafka 3 Temmuz 1883’de Prag’da doğmuş , 3 Haziran 1924’de Kierling, Viyana’da ölmüş.
Modern dünya edebiyatına, belki de en çok tartışılan, yorumlanması ve biçim yönünden bir edebiyat akımına mal edilebilmesi zor eserler bırakmış.
Eserlerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:Bir Savaşın Tasviri(1905-1906);Taşrada Düğün Hazırlıkları (1906-1907)); Gözlem(1913); Kayıp(1911-1914) ;1912 Dönüşüm/Değişim-Die Verwandlung (1912);Ceza Sömürgesi(1914); Dava(1914);Köy Öğretmeni (1915); Şato(1922)Yayımcısı Max Brod’a yazdığı mektupta Kafka şöyle der:
“Yazdıklarımdan sadece Yargı,Ateşçi,Değişim,Ceza Sömürgesi,Köy Hekimi, kitaplarıyla Açlık Cambazı adındaki hikaye kalsın.Kalsın dedimse bunların yeniden basılıp yarınlara iletilmesini diliyor değilim.Tersine bunların büsbütün kaybolup gitmeleri benim gerçek isteğime uygun düşerdi. ..Bütün yazılarımı yak ve hiç zaman geçirmeden yap bunu.” (Kafka-Dava-Cem Yayınevi-1974 s 319)
Eserin İsmi - Değişim/Dönüşüm
Orijinal ismi “Die Verwandlung” olan eser İngilizceye “The Metamorphosis” olarak çevrilmiş.
Sözlüklerde “Metamorfoz: Canlının yumurtadan çıktıktan sonra, tam bir ergin görünümüne erişinceye kadar geçirdiği evrelerin bütünü, başkalaşım.” şeklinde açıklanmaktadır.
Türkçede ilk 3 tercümesi(Vedat Günyol, Arif Gelen,Kâmuran Şipal ) “Değişim” adıyla yayımlanmış ; Ahmet Cemal 1986 da kitabın adının “Dönüşüm” olmasını tercih etmiş. 2000 li yıllarda “Dönüşüm” ismiyle , Vedat Çorlu çevirisi var.
“Kafka'nın bahsettiği "die verwandlung" rutininden çıkartılan insanın yaşadığı dönüşüm sürecidir. Önemli olan değişerek bir böcek olma durumu değildir asla. Aksine Kafka bundan özenle kaçmış ve bir insanın dönüşüm sürecini kaygılı korkulu bir iç daralması ile tıpkı Josef K. 'da olduğu gibi uyanma ile başlatmış ve bu dönüşümü sorgulamıştır.”
Ahmet Cemal, ilk basımı 1986'da yapılan ilk çevirinin önsözünde, Kafka'nın anlatısının , özgün adı olan Die Verwandlung'un, Almanca'da bir değişimden çok daha köktenci bir olguyu, tümüyle değişip başkalaşmayı dile getiren bir sözcük olduğunu söylüyor ki bu tercihin eserin içerdiği anlama uyduğunu söyleyebiliriz.
Konu
Kafka ,bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesini 3 bölümde anlatmıştır :
1.Bölüm- Böcekleşme. Gregor’u baskı altına alan çevrenin ve kaygılarının anlatılması.
2.Bölüm Ailenin (anne,baba,kız kardeş) yeni duruma uyum sancıları ile eskiye dönüşüm umudu ve her şeye rağmen böcek-insan’ı kabul etme çabaları ; aile içi dayanışmanın ortaya çıkması ; böcek-insanın yeni durumunu algılaması , sonun başlangıcı.
3.bölüm ise Böcek-insan’ın çevredeki insanları , olayları yeniden algılaması; ailenin, içine düştüğü maddi ve manevi açmazdan kurtulmak için “dönüşme”si , değişmesi. Aile içi dayanışmanın pekişmesi , yeni bir dönemin başlaması.
Zaman, ilk bölümde dakika/saat, ikinci bölümde gün 3 bölümde ise ay ile ölçülür, geniş zaman ile biter.Olayın bitişi Mart’ın sonuna denk gelir.Yani ilkbaharın başlaması ile aile Gregor’dan kurtulmuş (?) , bir umuda(!) doğru yürümektedir.
Kafka aileyi böceğin duyduğu seslerle çizer.Yani yaşananlara böcek-insanın dünyasından bakarız.
Dönüşüm – Böcekleşme - Başkalaşma
Dönüşüm,bireyin , aileden başlayarak yaşadığı tüm çevre ve ilişkiler içindeki trajedisini anlatır. Toplum içinde “Uyumlu” kişilikler olarak anılan “Uslu” bireyler, başkalaşım geçirdikleri andan itibaren çevre için “Böcek” olarak görü(l/n)meye başlarlar.
Gregor Samsa aslında böcekleşerek bilinçaltındaki başkaldırısını ortaya koymaktadır.
Ama dönüşüm ayni zamanda bir “içe kapanma” olarak da yorumlanabilir.
Daha da ileri giderek “Dönüşüm” bütünüyle bir rüya olarak da algılanabilir.
Ama her ne ise, otorite ve hiyerarşi baskısını hisseden bireyin bilinçaltının köpürmesidir.
Böcekleşme ayni anda bir özgürleşme de olabilir, otorite ve hiyerarşiyi takmama ile ortaya çıkan bireysel bağımsızlığın ilanı da..
“Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin -onu tutsak kılan- beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi, sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir.”(Ahmet Cemal)Ama özgürleşme mutlak anlamıyla “sonsuz” değildir. Birey özgürleşirken onun sınırlarını belirleyen bedensel engeller/kısıtlamalar ortaya çıkar. Arada kalmış böcek-insan hangi çevreye ait olabileceği konusunda çelişkiler yaşar.
Zira “Gregor Samsa’nın özgürlük, bağımsızlık tasarımı, belli bir durumu arkada bırakmaktan ibarettir sadece, tasarlayamadığı bir durumun özlemini bile çekememektedir o, ama üçüncü bölümde göreceğimiz gibi, “hep aradığı”, belki de bulmaktan korktuğu bir “besin” söz konusudur.” (Veysel Atayman)
Eserde Gregor’un böcek olmasındaki (varsa) suçunun ne olduğu tartışılmaz. Bu durum olduğu gibi kabul edilmelidir.
“Kafka’nın, bu öyküsüyle ilgili olarak, kitabına kapak resmi yapılacaksa, böceğin kesinlikle gösterilmemesi gerektiğini hatırlatması boşuna değildir elbette. Çünkü böcek ya da böcekleşme, bir durumdur: İçine çekilinmiş bir durum ya da içten dışarıya bakmanın durumu.” (Veysel Atayman)
Gregor’un Çevresi
Kitapta,Gregor’un çevresindeki anne baba ve kız kardeş Grete’den oluşan ailesi, müdürü , 3 kiracı ve temizlikçi ihtiyar kadın anlatılır..
Eserde, aile ilk anda korkar, şaşırır, panikler. Ama ailenin korkusu, düzenin eskisi gibi devam etmeyeceğine yöneliktir. “Düzen”(?) içinde dengenin bozulması söz konusudur. Bir süre sonra eski hale gelineceği umudunu taşıdıkları için böcek-insan ile geçici bir iyilik ve uzlaşma dönemi yaşarlar. Hatta Gregor’un odasını o rahat etsin diye yeniden düzenlerler. Ama bir taraftan da Gregor eski haline dönerse odasını eskisi gibi bulsun diye de çaba harcarlar. Yaşananları bir gün unutacaklarına inanırlar. Gregor yaşadıklarını unutmalı, bu “bağımsız” dönemden çıkarak eskisi gibi onların istediği bir “evlat” olmayı sürdürmelidir. Grete , Gregor rahat etsin diye çaba harcarken anne ve baba kendi hayatlarını düzenleme çabası içindedirler.
Eserdeki önemli kişi kız kardeş Grete’dir. Kardeşler arasında çıkar değil sevgi bağı vardır. Anne-baba olayın kendi yaşantılarına olan etkisi üzerine yoğunlaşırken Grete ,Gregor’un kişisel felaketi ile ilgilidir. Ailenin maddi krizinde Gregor’un yerini Grete alır. Gregor ile anne-baba arasındaki köprü de Grete’dir.
Gregor, Grete’nin keman çalışı ile müziği “keşfeder” ve kendisi için anlamının ne büyük olduğunu hisseder. Müzik yaşadığı hayatın anlamsızlığını fark etmesine yardımcı olur. Böylelikle böcekleşirken ,Gregor’un insan tarafının kaldığını anlarız. Kız kardeşini konservatuara gönderme düşüncesi olduğunu öğreniriz. Bu kendi içinde bastırılmış,gizli kalmış (yaşadığı hayat nedeniyle) bir arzunun kız kardeşin hayalleri üzerinden tatmin edilmesi midir?
Anne baba olayı “Bunu bize yapamazsın! / Bu bize yapılır mı!” olarak alırlar. “Eyvah!” “Olamaz!” bağrışları aslında kendi durumlarına yöneliktir.
Bir süre sonra aile içine düştüğü ekonomik durum nedeniyle eve 3 kiracı bey alır. Gregor’un odası evdeki öte berinin tıkıldığı bir oda haline gelmeye başlamıştır. Kiracılar eve yayıldıkça yayılırlar. Aile ,bu yeni durum karşısında (yani kendisi rahatsızlaştıkça) suçlu olarak Gregor’u görmeye başlar. Gregor’un cezalandırılması / hak ettiğini bulması gerekir.
Baba elindeki elmalarla böcek oğlunu yaralar.Bu Gregor’un sonu olacaktır. Baba aslında “karısının” bayılmasına neden olan bu “yaratıktan” kurtulmak için gerekeni yapmıştır.
Müdür, sistemin temsilcisidir. Tüm ilgi alanı işten ibarettir. Hayata o açıdan bakar. Ona göre önce vazife gelir; insanların önemi, iş yaptıkları sürece vardır.
Temizlikçi ihtiyar kadın böcek-insan ile ironik şekilde konuşan bir karakterdir. Yaptığı iş ve böceğe umursamaz/kayıtsız bir bakış açısı vardır. Belki de çevredeki karakterler içinde bir tek o, yaşanılan durumu doğal bir olay olarak karşılar .Zira kendi düzenine yönelik bir tehdit söz konusu değildir. Böcek-insanı salt böcek olarak algılayan odur. Onun temsil ettiği sınıf ve değerleri Gregor’un “böcek”leşmesindeki anlama yabancıdır. Bu bir anlamda aydının halk ile ilişkisine de ayna tutmaktadır.
Bu kadar karakterin içinde en az onlar kadar Gregor’un kimliğini ortaya çıkaran karakter duvarda asılı tablodur.
Eserin başında Gregor’un odasında asılı olduğu anlatılan bu tabloda boynunda boa yılanı biçiminde, uzun bir kürk atkı bulunan, dimdik oturmuş kadın resmedilmiştir.
Gregor için bu resim çok önemlidir,özel olarak çerçeveletmiştir.Bekar odasının cinsel nesnesidir. Odası boşaltılırken o, insan tarafıyla bu tabloyu bedeniyle örter. Bu “ben hala insanım” demektir. Hem kendine hem de çevresindekilere sunulan bir kanıttır sanki bu davranışı.
Uyarlama Yöntemi
Kafka eserinde kendi aile çevresine; içinde yaşadığı toplumun kurumlarına (din , iş yaşamı vb) ; insanlar arası ilişkilere göndermeler yapıyor.
Uyarlayıcı , doğaldır ki kendine göre bir yol seçecektir. Ancak bu yolun eserde anlatılanlara, eserin ruhuna uygun ; oyun “çatı”sının kesin olması yani bakış yönünün doğru olması gerekir.
Uyarlama dili seçtiğiniz türün özelliklerine göre değişecektir elbet. Ancak uyarlayan eserin yorumunu yaparken öze uygun yeni bir söylem(yerel ve global ) getirmelidir.
(Bu günlerde İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde “Gölgeye Övgü” sergisi kapsamında Kafka’nın Katarina Lillqwist tarafından yapılan Köy Hekimi eserinin animasyon filmi gösteriliyor.Ne demek istediğimiz bu filmde açıkça görülmektedir.Bu sözsüz filmin global dili yakalaması da ayrıca bir başarıdır.)
Eğer bazı göndermeler oyunun oynandığı topluma yabancı ise , uyarlayıcı, onların karşılıklarının temsil ettiği sembolleri bulabilmeli ve toplumun ortak çağrışımlarını kullanma ve de yaratımına katkı yapabilmelidir. “Bok böceği” , “3 uzun sakallı kiracı” “Temizlikçi kadın” sembollerinin özel ilgi ile ele alınması gerektiği gibi..
Ama temel olarak olayın hangi açıdan alınacağına ve hangi sahnelerle verileceğine karar vermelidir.
Oyunda sahne kuruluşları açık değil.. Birbirleri ile ilintili değil.. Akıcı değil.. Bakış açısı bulanıktır.
Ön ve son oyunda uyarlayıcı/yönetmen kendini öne çıkarmaktadır. Soyut bir anlatımın şifresini çözmüş gibidir. Kendisi gibi düşünülmesini istemektedir sanki. (Kafka bile yapmamış , olayı ortaya koymuş.Yıllardır tartışılıyor.) Seyircinin işlevini “yok”a indirmiştir. Bu bile “Kafka ruhunu” yok etmiştir.
Anlatım biçiminiz ne olacak? Epik,dramatik ya da diğer? Oyunda epik başlayan anlatım sonra dramatik olarak akmış ve tamamlanmıştır.
Bu durumda oyunculuk nasıl olacak ? Esas kaybolunca oyuncular da kaybolmuş. Dekor,kostüm , ışık vb de…
Hangi duruma dialog yazılacak ? Eserde geçen “Eve kiracı alındı”dan yola çıkarak kiralama üzerine yazılan dialog ; “Annemle babamın patrona olan borçlarını ödemeye yetecek parayı bir kez biriktirdim mi-ki daha beş-altı yıl sürebilir bu” için yazılan dialog, esasın kaçırılmasına ve gereksiz ayrıntıya girilmesine neden olmuş. Ayrıca iki olay arasında fark var. Biri olayların akışının içinde diğeri ise anlatılan zamanın öncesinde.. Ama her ikisi de salt “bilgi”. Gerekli ama “sahne” olacak kadar değil .
Oyunun “Yorum”u(?)
Yukarda çerçevesi çizilen bir eserin sahneye uyarlanmasında da bu özelliklerin doğru bir şekilde yansıtılması gerekirdi . Uyarlamada esas olan eserin özüne sadakattir.
Bu hem yazara hem de seyirciye saygının gereğidir.
Şimdi bazı hususları dikkate sunalım:
1.Böcek eserdeki tanımıyla büyük bir böcektir. Bu nedenle çevredeki insanların boylarını sırıklar üzerinde uzatarak göreceli olarak böceği küçültmenin bir anlamı yoktur. Yönetmen sadece temizlikçi kadının boyunu uzatmamıştır.(!)
Bir bakış açısıyla Gregor böcekleşerek “insanlaşmaktadır”. Aslında böcek-insan gözünden kendisinin her anlamda “küçüldüğüne” dair bir ipucu da yoktur ki çevresindekileri “büyük” görsün. Yönetmenin yaptığını yerinde bir yorum olarak alamıyoruz. Ayrıca oyunda bir rüya yaşandığına dair bir iz de yoktur. Bu nedenle bir karabasanın ortaya çıkması olarak da yorumlamak da olanaklı değil.
2. Böcek kimi tercümelerde hamam böceği olarak da isimlendirilmiştir. ( Bknz-Vedat Günyol çevirisi) Tüm çevirilerde olduğu gibi temizlikçi yaşlı kadın sıklıkla “bok böceği” diyor ki bu seyirciyi güldürüyor. Sanırız ki bu halk ağzına yakıştırılan bir söylemdir.
Bok böceği bizim dilimizde değersizleştirmeyi vurgulayan bir aşağılama olarak kullanılmaktadır. Ancak Kafka, böcek-insanı aşağılamamaktadır. Gregor da kendisini öyle görmemektedir.
Bok böceği başka kültürlerde erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirilmiştir.
Bok böcekleri sert kabuklu böceklerdendir ve bir çoğu parlak metalik renklerde ve 5-60 mm büyüklüğündedir. Bu böcek, küre imal edebilen tek böcektir. 30 adet parmağa sahiptir. Ön ayaklarının yardımıyla dışkıdan iri bir küre yapar, bu kürenin içine yumurtalarını aşılar ve küreyi başı hep doğuya dönük olarak, arka ayaklarıyla yuvasına itip gömer. Yirmidört gün sonra yavruları belirmeye başlayınca, küreyi topraktan çıkarıp suya götürür. Küre suda eridiği zaman da yavrular serbest kalır.
Böceğin yumurtalarını koyduğu ve itme gücüyle yuvarladığı küre, kozmozda bir güçle yuvarlanıp giden bir ateş küresi olan ve tohumlarını Sirius’ten alan Güneş’i simgeler. Sembolün bu anlamdaki kullanımında, sembole genellikle Güneş’i simgeleyen bir diskin eşlik ettiği görülür.
Her şey bir yana, yukardaki çerçeve içinde “bok böceği” vurgulaması bile müthiş bir yorum olurdu. (Tek başına kalmaması koşuluyla) Oysa ki yönetmen böceğin oyun boyunca taşıdığı sepetin içinden ( öyle bir iz yok ama belki de o da bok böceğinin küresine bir gönderme yapıyor (mu?)) kahkahalarla gülen ve ön oyunda da vurgulanan oyuncak “şaklabanı” çıkarmıştır ki bunun neye hizmet ettiğini ve de oyun ile nasıl bir ilişki kurulduğunu anlamakta zorluk çekiyoruz.En yakın bulabildiğimiz yorum mutluluğun kaybedilmesine yapılan göndermedir.Eğer öyleyse bu yorum da yanlıştır. Zira Gregor için kahkahanın(mutluluğun) kaybedilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Böyle bir son ve de zavallı(?) böceğin el arabasında sahneden dışarı taşınması yanlış bir melodramatik bir etki yaratmaktadır.
3. Eser üç bölümde gelişmektedir. Oyun içinde zaman algılaması bölümler arasında değişiktir.
İlk bölümde dakika/saat,ikinci bölümde gün üçüncü bölümde ay zamanı belirler. İlkbahar ile biter. Oyunun temposunda giderek ağırlaşan ve de mevsimi dikkate alan bir sahneleme incelikli bir çalışma olurdu. Uyarlayan bu gerçeği de dikkate almamıştır. 50 dakikalık oyun, titiz bir uyarlama yapılmadığı düşüncesini güçlendirmektedir.
4.Karakterlerin eser içinde gelişmesi/değişmesi verilmemiştir. Özellikle aile fertleri önce korkmuş, Gregor ,işe gidemeyecek diye kaygılanmış,sonra umutlu(tekrar eski halini alacağı umudu) en sonda kendilerini düşünen davranış ve düşünce biçimleri verilmemiştir.Kız kardeş Grete’nin başlangıçtaki sempatik davranışları gösterilmemiştir.Diğer karakterlerin konumlandırılması da açık değildir.
En önemli husus ailenin “Bu bize yapılır mı?” “Eyvah!” “Aman Allahım!” gibi sözlerle açıklanabilecek konumlarını yönetmen “Sen ne biçim insansın Gregor?” tekerlemesi ile vermiştir ki bu bile tek başına eserin ruhunu anlamamanın bir göstergesidir. Kaldı ki tekerlemenin dakikalar boyunca tekrarı da oyunu müsamereleştirmiştir.
5.Olay aslında böcek-insan algılaması ile anlatılmışken, uyarlayan nedense olaylara dışarıdan bakmayı seçmiştir. Bu nedenle böcek-insanın oyun boyunca zavallı halini ve onun karşısındakilerin anlamsız hezeyanlarını seyretmek zorunda kaldık.
6.Böcek-insanın diğer karakterlerle ilişkisi eserde anlatılana uygun değildir. Böcek-insanın ne düşündüğü anlatılmamıştır ki eserdeki durumu anlaşılabilsin? Oyun boyunca böcek-insan sessiz sedasız yerde yuvarlanmaktadır. Sonunda da el arabası ile sahneden taşınır. Gregor Samsa’yı oynayan oyuncunun selama çıkmayışı da ilginçtir. (Yanımızda oturan ev hanımı en çok bunu merak etti.) Özellikle başlangıçtaki epik ögeleri düşündüğünüzde…
7.Eserde böcek-insanın zamanla duvarlarda tavanda gezindiği hele tavandan asılmayı çok sevdiği belirtiliyor. Böcek-insanı yerde süründürmek, bu beceriyi sergileyecek dekorun kurulamamasından mıdır, oyuncunun bulunamamasından mıdır? Oysa ki bu oyuna inanılmaz bir görsellik katardı. (Bir dansçının oynamasına ne dersiniz?) Bu açıdan bakıldığında oyunun teknik sahneleme tarafı da sığlıktan kurtulamamaktadır.Oysa ki eser insan hayaline ne olanaklar sunmaktadır.
8.Eserde kızın keman çalışı kiracılar için “berbat”, Gregor için ise “güzel”dir. Kaldı ki kiracılar keman sesini uzaktan duymuş ve kendilerini rahatsız etmediğini söylemişlerdir. Oyunda kiracılar müziği “Kapı gıcırtısına“ benzetiyor . Oyuncu da gerçekten öyle çalıyor. Bu icra(!) Gregor’un ruhunda uyanışı nasıl sağlar ? (Böcekler müzikten anlamaz nasılsa mı?) Müzik teması insan tarafının yaşadığını göstermek için kullanılmıştır . Vurgulanmak istenen müzik ile sembolleşen özgürlük düşüncesidir. Oyunun hangi açıdan ele alındığı ise belli değildir.
9.Benzer semboller böcek-insanın yemek seçmesi ile de vurgulanır. Aradığı besini bulamama duygusu, insanın yemeğine ağzını sürmeme ile de ortaya çıkıyor. Özgürlük ve bağımsızlık arayışı değil bulunulan durumdan çıkma düşüncesine gelir. Ama o durum önceden tasarlanmış bir durum değildir. O yeni durumdan korku, besine el dokundurmama ile verilir.Belki de kendini insan sanırken de böcek gibi yaşamaktaydı?(Veysel Atayman) Oyunda bu sembol de ıskalanmıştır.
10.Kiracıların evi kiralamaları esnasındaki dialog –diğer bazı dialoglar (Ailenin müdürden borç alması) gibi- uyarlayıcının hayal gücünün ürünüdür. Uyarlama oyunlarda dialoglar eserin özüne, ruhuna bağlı olmak zorundadır. Uyarlayıcının keyfine göre dialog yazma özgürlüğü yoktur. Kafka kiracıların 3 uzun sakallı adam olduğunu vurgular. Bu dinsel bir gönderme olabilir. Oyunda ise bir kadın bir erkektir. Kaldı ki her duruma bir dialog yazma da gerekmeyebilir. Tiyatronun sözsüz ifade biçimleri (pandomim,dans vb); diğer sanatların yaratıları ve ifade biçimleri kullanılabilirdi.
11. Oyunun ön oyun ile başlatılması , Gregor’un poz almış(donmuş) oyuncuların arasına bavulu yerleştirme, sahnede makyaj gibi epik ögeler oyunun ve Kafka’nın çıkış noktasını silikleştirmiştir. Kaldı ki bu yorum oyunun tümünde kullanılan söylem ile bütünlük içinde değildir. Aynen tahta bavuldan çıkan büyük örtü ve arkasından yansıtılan ışık ile yaratılan atmosferin(?) oyunun genel havası içinde yalnız(!) ve eğreti kalması gibi.
12.Kafka’nın anlattığı hikaye , adamın böcek olarak uyanması ile başlar. Uyanma Kafka’da çok vurgulanan bir temadır. Bu nedenle sahnede çarpıcı başlangıç insan olarak yatan adamın böcek-insan olarak uyanması ile yaratılabilir , eserin ruhuna uyardı.
13. Genel bir not olarak belirmemiz gereken bir husus da “Toplumsal Çağrışımın Yaratılması”dır. Bu oyunda da bir kez daha gördük ki “Ortak çağrışım” yaratmakta ve de kullanmakta sorun yaşamaktayız.
Oyun , eserdeki karmaşık yapının içerdiği derin felsefeye rağmen, uyarlamanın da derinliksiz olmasının da etkisi ile çocuk oyunu bile olamayacak bir yaklaşım ile sahnelenmiş. Böcek-insanın iç seslerle aktarılan düşünceleri saldırgan bağrış çığrışlarla harcanmış. Başka sanat dallarından yararlanılarak görsel ve entelektüel bir şölene dönüşebilecek bir oyun maalesef sığ bir gösteri haline gelmiş.
Böyle olunca da dekor kostüm,müzik,ışık gibi diğer öğelerin kendi başlarına bir anlamı kalmamış.
Üç tarafı siyah perde ile kapatılmış; arkadan gelen ışık gelsin diye perde yırtılarak yerleştirilen bir spot ( başka yolları yok mu bu işin?) ile ışığın yansıtıldığı oyunda böceğe giydirilen yelek çok yavan kalmış. Diğer dekor parçaları da şunlar: Gregor’un satıcı olmasını vurgulayan abartılarak büyütülmüş (herhalde amaç Gregor’un angaryalarını anlatmak içindi) tahta bavul ve bavul içinden çıkan sahneyi kapatan büyük örtü , kumaş örnekleri ve üstünde yürünen sırıklar, bastonlar…
Böyle bir uyarlamayı, tiyatronun diğer ögelerinde ne yaparsanız yapın, “kurtaramazsınız”. O nedenle dekor,kostüm,ışık vb ögelerin sorumlularını mazur görüyoruz. Oyuncuları da…..Ancak kadronun oyunculuk puanının ortalamanın altında olduğunu söylememiz gerekir.
Oyunu bu haliyle oynayacak özel tiyatro bulunur mu acaba? Amatör tiyatrolar da dahil!
Kaçırılmış Fırsat
Bitirirken, Ahmet Cemal’in şu tesbitini hatırlatalım:
"Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları, yeryüzünden silinene değin, Kafka'nın Dönüşüm'ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır."
Ne yazık ki bu oyun, büyük bir düşüncenin seyirciye ulaştırılması fırsatını harcamıştır.
Kafka’nın Yakılışı
Bu oyunu gördükten sonra Kafka’nın, “Eserlerim yakılsın” diye vasiyet etmesini daha iyi anlıyoruz. Anlaşılan Kafka, bir gün birisi, eserini “okur” da hiç olmadık bir yorumla “uyarlar” diye korkmuştur.
Melih Anık
Kaynaklar :
Değişim-Franz Kafka-Vedat Günyol- Ataç Kitapevi
Dönüşüm-Kafka - Ahmet Cemal-Can Yayınları
Değişim-F.Kafka- Kâmuran Şipal-Cem Yayınları
Dönüşüm-Franz Kafka-Vedat Çorlu-İthaki
Sevgili Milena-Kafka-Adalet Cimcoz-Say Yayınları
Dava-Kafka-Kâmuran Şipal-Cem Yayınları
http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=31 veysel atayman
http://franzkafka.0fra.com/franz-kafka-b0-32.htm celal üster
http://records.viu.ca/~johnstoi/stories/kafka-E.htm
http://mitoloji.info/franz-kafka/franz-kafka-hayati-ve-eserleri.nedir
http://www.amazon.com/review/RIHTWVSVTFW90
http://www.felsefeekibi.com/forum/forum_posts.asp?TID=35862&PN=1
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kafka%20nin%20romani%20degisim%20mi%20donusum%20mu%20tartismasi (ribelle, 05.06.2004 16:50 ~ 06.06.2004 02:19)
Oyun dergisinde , çocuk oyunu “Benim Arkadaşım Yok”; gençlik oyunu “Her Şeyin bir Sınırı Var” ve yetişkinlere “Dönüşüm” oyunlarının, dünyada ilk kez uygulanan bir yaklaşım ile “Değişim Üçlemesi” başlığı altında sunulduğu belirtiliyor.
“Dönüşüm” isimli oyunun bir “Değişim” üçlemesi altında verilmesini yadırgadık. Malum üst başlıklar içeriği tanımlar. O halde “Dönüşüm”, bir “Değişim” mi demek istenmiştir ?
Yıllardır ismi üzerinde uzun uzun tartışılmış bir eser ile ilgili bu yaklaşım bizi şaşırttı.
Kısaca
Herhangi bir tiyatro eleştirmeninin, Kafka’yı ve de Dönüşüm’ü okumuş birinin, tiyatroya meraklı bir seyircinin bu oyundan mutlu ayrılabileceğinden kuşkuluyuz . Oyunu yan yana seyrettiğimiz ev hanımı da - ki sorduğu sorulardan anlaşıldığı kadarıyla tiyatroya ve edebiyata çok da yakın değildi- beğenmedi.
Oyunu Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde çarşamba matinesinde seyrettik. Salonda çoğu öğrenci ve ev kadınlarından oluşan bir seyirci topluluğu vardı. Onları görünce içimiz sızladı. Bu oyunu “Kafka” sanacaklar, “uyarlama” sanacaklardı . Belki edebiyat dersinde tartışacaklar, belki de konu komşu ile sohbet ederken “Böcek” olmuş adamın hayret verici ama asla anlamadıkları hikayesini ballandırarak, anlamış gibi anlatacaklardı. Başkalarının da “canını yakacak”lardı.
Salondan çıkarken kulak misafiri olduğumuz , bu anlamış gibi yapanların söyledikleri - oyunun düzeyini düşündüğümüzde - içimizi acıttı ; ruhumuzu daralttı.
Biliyoruz ki okullarda edebiyat öğretmenleri oyun vesilesiyle bir taşla iki kuş vurmuş olmak için, öğrencilerini Dönüşüm’e götürmek ve Kafka’yı tanıtmak için çaba harcayacaklar.
İşte bu yazı o nedenle yazıldı.
Yapabildiğimiz kadarıyla gördüğümüz yanlışı anlatmaya çalışacağız. Böylelikle, eğer bu oyun sahnede kalmaya devam edecekse o zaman neyi “izlemedikleri” konusunda bilgilendirerek seyircilere yardım etmiş olacağımızı düşünüyoruz..
Franz Kafka
Kafka 3 Temmuz 1883’de Prag’da doğmuş , 3 Haziran 1924’de Kierling, Viyana’da ölmüş.
Modern dünya edebiyatına, belki de en çok tartışılan, yorumlanması ve biçim yönünden bir edebiyat akımına mal edilebilmesi zor eserler bırakmış.
Eserlerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:Bir Savaşın Tasviri(1905-1906);Taşrada Düğün Hazırlıkları (1906-1907)); Gözlem(1913); Kayıp(1911-1914) ;1912 Dönüşüm/Değişim-Die Verwandlung (1912);Ceza Sömürgesi(1914); Dava(1914);Köy Öğretmeni (1915); Şato(1922)Yayımcısı Max Brod’a yazdığı mektupta Kafka şöyle der:
“Yazdıklarımdan sadece Yargı,Ateşçi,Değişim,Ceza Sömürgesi,Köy Hekimi, kitaplarıyla Açlık Cambazı adındaki hikaye kalsın.Kalsın dedimse bunların yeniden basılıp yarınlara iletilmesini diliyor değilim.Tersine bunların büsbütün kaybolup gitmeleri benim gerçek isteğime uygun düşerdi. ..Bütün yazılarımı yak ve hiç zaman geçirmeden yap bunu.” (Kafka-Dava-Cem Yayınevi-1974 s 319)
Eserin İsmi - Değişim/Dönüşüm
Orijinal ismi “Die Verwandlung” olan eser İngilizceye “The Metamorphosis” olarak çevrilmiş.
Sözlüklerde “Metamorfoz: Canlının yumurtadan çıktıktan sonra, tam bir ergin görünümüne erişinceye kadar geçirdiği evrelerin bütünü, başkalaşım.” şeklinde açıklanmaktadır.
Türkçede ilk 3 tercümesi(Vedat Günyol, Arif Gelen,Kâmuran Şipal ) “Değişim” adıyla yayımlanmış ; Ahmet Cemal 1986 da kitabın adının “Dönüşüm” olmasını tercih etmiş. 2000 li yıllarda “Dönüşüm” ismiyle , Vedat Çorlu çevirisi var.
“Kafka'nın bahsettiği "die verwandlung" rutininden çıkartılan insanın yaşadığı dönüşüm sürecidir. Önemli olan değişerek bir böcek olma durumu değildir asla. Aksine Kafka bundan özenle kaçmış ve bir insanın dönüşüm sürecini kaygılı korkulu bir iç daralması ile tıpkı Josef K. 'da olduğu gibi uyanma ile başlatmış ve bu dönüşümü sorgulamıştır.”
Ahmet Cemal, ilk basımı 1986'da yapılan ilk çevirinin önsözünde, Kafka'nın anlatısının , özgün adı olan Die Verwandlung'un, Almanca'da bir değişimden çok daha köktenci bir olguyu, tümüyle değişip başkalaşmayı dile getiren bir sözcük olduğunu söylüyor ki bu tercihin eserin içerdiği anlama uyduğunu söyleyebiliriz.
Konu
Kafka ,bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesini 3 bölümde anlatmıştır :
1.Bölüm- Böcekleşme. Gregor’u baskı altına alan çevrenin ve kaygılarının anlatılması.
2.Bölüm Ailenin (anne,baba,kız kardeş) yeni duruma uyum sancıları ile eskiye dönüşüm umudu ve her şeye rağmen böcek-insan’ı kabul etme çabaları ; aile içi dayanışmanın ortaya çıkması ; böcek-insanın yeni durumunu algılaması , sonun başlangıcı.
3.bölüm ise Böcek-insan’ın çevredeki insanları , olayları yeniden algılaması; ailenin, içine düştüğü maddi ve manevi açmazdan kurtulmak için “dönüşme”si , değişmesi. Aile içi dayanışmanın pekişmesi , yeni bir dönemin başlaması.
Zaman, ilk bölümde dakika/saat, ikinci bölümde gün 3 bölümde ise ay ile ölçülür, geniş zaman ile biter.Olayın bitişi Mart’ın sonuna denk gelir.Yani ilkbaharın başlaması ile aile Gregor’dan kurtulmuş (?) , bir umuda(!) doğru yürümektedir.
Kafka aileyi böceğin duyduğu seslerle çizer.Yani yaşananlara böcek-insanın dünyasından bakarız.
Dönüşüm – Böcekleşme - Başkalaşma
Dönüşüm,bireyin , aileden başlayarak yaşadığı tüm çevre ve ilişkiler içindeki trajedisini anlatır. Toplum içinde “Uyumlu” kişilikler olarak anılan “Uslu” bireyler, başkalaşım geçirdikleri andan itibaren çevre için “Böcek” olarak görü(l/n)meye başlarlar.
Gregor Samsa aslında böcekleşerek bilinçaltındaki başkaldırısını ortaya koymaktadır.
Ama dönüşüm ayni zamanda bir “içe kapanma” olarak da yorumlanabilir.
Daha da ileri giderek “Dönüşüm” bütünüyle bir rüya olarak da algılanabilir.
Ama her ne ise, otorite ve hiyerarşi baskısını hisseden bireyin bilinçaltının köpürmesidir.
Böcekleşme ayni anda bir özgürleşme de olabilir, otorite ve hiyerarşiyi takmama ile ortaya çıkan bireysel bağımsızlığın ilanı da..
“Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin -onu tutsak kılan- beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi, sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir.”(Ahmet Cemal)Ama özgürleşme mutlak anlamıyla “sonsuz” değildir. Birey özgürleşirken onun sınırlarını belirleyen bedensel engeller/kısıtlamalar ortaya çıkar. Arada kalmış böcek-insan hangi çevreye ait olabileceği konusunda çelişkiler yaşar.
Zira “Gregor Samsa’nın özgürlük, bağımsızlık tasarımı, belli bir durumu arkada bırakmaktan ibarettir sadece, tasarlayamadığı bir durumun özlemini bile çekememektedir o, ama üçüncü bölümde göreceğimiz gibi, “hep aradığı”, belki de bulmaktan korktuğu bir “besin” söz konusudur.” (Veysel Atayman)
Eserde Gregor’un böcek olmasındaki (varsa) suçunun ne olduğu tartışılmaz. Bu durum olduğu gibi kabul edilmelidir.
“Kafka’nın, bu öyküsüyle ilgili olarak, kitabına kapak resmi yapılacaksa, böceğin kesinlikle gösterilmemesi gerektiğini hatırlatması boşuna değildir elbette. Çünkü böcek ya da böcekleşme, bir durumdur: İçine çekilinmiş bir durum ya da içten dışarıya bakmanın durumu.” (Veysel Atayman)
Gregor’un Çevresi
Kitapta,Gregor’un çevresindeki anne baba ve kız kardeş Grete’den oluşan ailesi, müdürü , 3 kiracı ve temizlikçi ihtiyar kadın anlatılır..
Eserde, aile ilk anda korkar, şaşırır, panikler. Ama ailenin korkusu, düzenin eskisi gibi devam etmeyeceğine yöneliktir. “Düzen”(?) içinde dengenin bozulması söz konusudur. Bir süre sonra eski hale gelineceği umudunu taşıdıkları için böcek-insan ile geçici bir iyilik ve uzlaşma dönemi yaşarlar. Hatta Gregor’un odasını o rahat etsin diye yeniden düzenlerler. Ama bir taraftan da Gregor eski haline dönerse odasını eskisi gibi bulsun diye de çaba harcarlar. Yaşananları bir gün unutacaklarına inanırlar. Gregor yaşadıklarını unutmalı, bu “bağımsız” dönemden çıkarak eskisi gibi onların istediği bir “evlat” olmayı sürdürmelidir. Grete , Gregor rahat etsin diye çaba harcarken anne ve baba kendi hayatlarını düzenleme çabası içindedirler.
Eserdeki önemli kişi kız kardeş Grete’dir. Kardeşler arasında çıkar değil sevgi bağı vardır. Anne-baba olayın kendi yaşantılarına olan etkisi üzerine yoğunlaşırken Grete ,Gregor’un kişisel felaketi ile ilgilidir. Ailenin maddi krizinde Gregor’un yerini Grete alır. Gregor ile anne-baba arasındaki köprü de Grete’dir.
Gregor, Grete’nin keman çalışı ile müziği “keşfeder” ve kendisi için anlamının ne büyük olduğunu hisseder. Müzik yaşadığı hayatın anlamsızlığını fark etmesine yardımcı olur. Böylelikle böcekleşirken ,Gregor’un insan tarafının kaldığını anlarız. Kız kardeşini konservatuara gönderme düşüncesi olduğunu öğreniriz. Bu kendi içinde bastırılmış,gizli kalmış (yaşadığı hayat nedeniyle) bir arzunun kız kardeşin hayalleri üzerinden tatmin edilmesi midir?
Anne baba olayı “Bunu bize yapamazsın! / Bu bize yapılır mı!” olarak alırlar. “Eyvah!” “Olamaz!” bağrışları aslında kendi durumlarına yöneliktir.
Bir süre sonra aile içine düştüğü ekonomik durum nedeniyle eve 3 kiracı bey alır. Gregor’un odası evdeki öte berinin tıkıldığı bir oda haline gelmeye başlamıştır. Kiracılar eve yayıldıkça yayılırlar. Aile ,bu yeni durum karşısında (yani kendisi rahatsızlaştıkça) suçlu olarak Gregor’u görmeye başlar. Gregor’un cezalandırılması / hak ettiğini bulması gerekir.
Baba elindeki elmalarla böcek oğlunu yaralar.Bu Gregor’un sonu olacaktır. Baba aslında “karısının” bayılmasına neden olan bu “yaratıktan” kurtulmak için gerekeni yapmıştır.
Müdür, sistemin temsilcisidir. Tüm ilgi alanı işten ibarettir. Hayata o açıdan bakar. Ona göre önce vazife gelir; insanların önemi, iş yaptıkları sürece vardır.
Temizlikçi ihtiyar kadın böcek-insan ile ironik şekilde konuşan bir karakterdir. Yaptığı iş ve böceğe umursamaz/kayıtsız bir bakış açısı vardır. Belki de çevredeki karakterler içinde bir tek o, yaşanılan durumu doğal bir olay olarak karşılar .Zira kendi düzenine yönelik bir tehdit söz konusu değildir. Böcek-insanı salt böcek olarak algılayan odur. Onun temsil ettiği sınıf ve değerleri Gregor’un “böcek”leşmesindeki anlama yabancıdır. Bu bir anlamda aydının halk ile ilişkisine de ayna tutmaktadır.
Bu kadar karakterin içinde en az onlar kadar Gregor’un kimliğini ortaya çıkaran karakter duvarda asılı tablodur.
Eserin başında Gregor’un odasında asılı olduğu anlatılan bu tabloda boynunda boa yılanı biçiminde, uzun bir kürk atkı bulunan, dimdik oturmuş kadın resmedilmiştir.
Gregor için bu resim çok önemlidir,özel olarak çerçeveletmiştir.Bekar odasının cinsel nesnesidir. Odası boşaltılırken o, insan tarafıyla bu tabloyu bedeniyle örter. Bu “ben hala insanım” demektir. Hem kendine hem de çevresindekilere sunulan bir kanıttır sanki bu davranışı.
Uyarlama Yöntemi
Kafka eserinde kendi aile çevresine; içinde yaşadığı toplumun kurumlarına (din , iş yaşamı vb) ; insanlar arası ilişkilere göndermeler yapıyor.
Uyarlayıcı , doğaldır ki kendine göre bir yol seçecektir. Ancak bu yolun eserde anlatılanlara, eserin ruhuna uygun ; oyun “çatı”sının kesin olması yani bakış yönünün doğru olması gerekir.
Uyarlama dili seçtiğiniz türün özelliklerine göre değişecektir elbet. Ancak uyarlayan eserin yorumunu yaparken öze uygun yeni bir söylem(yerel ve global ) getirmelidir.
(Bu günlerde İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde “Gölgeye Övgü” sergisi kapsamında Kafka’nın Katarina Lillqwist tarafından yapılan Köy Hekimi eserinin animasyon filmi gösteriliyor.Ne demek istediğimiz bu filmde açıkça görülmektedir.Bu sözsüz filmin global dili yakalaması da ayrıca bir başarıdır.)
Eğer bazı göndermeler oyunun oynandığı topluma yabancı ise , uyarlayıcı, onların karşılıklarının temsil ettiği sembolleri bulabilmeli ve toplumun ortak çağrışımlarını kullanma ve de yaratımına katkı yapabilmelidir. “Bok böceği” , “3 uzun sakallı kiracı” “Temizlikçi kadın” sembollerinin özel ilgi ile ele alınması gerektiği gibi..
Ama temel olarak olayın hangi açıdan alınacağına ve hangi sahnelerle verileceğine karar vermelidir.
Oyunda sahne kuruluşları açık değil.. Birbirleri ile ilintili değil.. Akıcı değil.. Bakış açısı bulanıktır.
Ön ve son oyunda uyarlayıcı/yönetmen kendini öne çıkarmaktadır. Soyut bir anlatımın şifresini çözmüş gibidir. Kendisi gibi düşünülmesini istemektedir sanki. (Kafka bile yapmamış , olayı ortaya koymuş.Yıllardır tartışılıyor.) Seyircinin işlevini “yok”a indirmiştir. Bu bile “Kafka ruhunu” yok etmiştir.
Anlatım biçiminiz ne olacak? Epik,dramatik ya da diğer? Oyunda epik başlayan anlatım sonra dramatik olarak akmış ve tamamlanmıştır.
Bu durumda oyunculuk nasıl olacak ? Esas kaybolunca oyuncular da kaybolmuş. Dekor,kostüm , ışık vb de…
Hangi duruma dialog yazılacak ? Eserde geçen “Eve kiracı alındı”dan yola çıkarak kiralama üzerine yazılan dialog ; “Annemle babamın patrona olan borçlarını ödemeye yetecek parayı bir kez biriktirdim mi-ki daha beş-altı yıl sürebilir bu” için yazılan dialog, esasın kaçırılmasına ve gereksiz ayrıntıya girilmesine neden olmuş. Ayrıca iki olay arasında fark var. Biri olayların akışının içinde diğeri ise anlatılan zamanın öncesinde.. Ama her ikisi de salt “bilgi”. Gerekli ama “sahne” olacak kadar değil .
Oyunun “Yorum”u(?)
Yukarda çerçevesi çizilen bir eserin sahneye uyarlanmasında da bu özelliklerin doğru bir şekilde yansıtılması gerekirdi . Uyarlamada esas olan eserin özüne sadakattir.
Bu hem yazara hem de seyirciye saygının gereğidir.
Şimdi bazı hususları dikkate sunalım:
1.Böcek eserdeki tanımıyla büyük bir böcektir. Bu nedenle çevredeki insanların boylarını sırıklar üzerinde uzatarak göreceli olarak böceği küçültmenin bir anlamı yoktur. Yönetmen sadece temizlikçi kadının boyunu uzatmamıştır.(!)
Bir bakış açısıyla Gregor böcekleşerek “insanlaşmaktadır”. Aslında böcek-insan gözünden kendisinin her anlamda “küçüldüğüne” dair bir ipucu da yoktur ki çevresindekileri “büyük” görsün. Yönetmenin yaptığını yerinde bir yorum olarak alamıyoruz. Ayrıca oyunda bir rüya yaşandığına dair bir iz de yoktur. Bu nedenle bir karabasanın ortaya çıkması olarak da yorumlamak da olanaklı değil.
2. Böcek kimi tercümelerde hamam böceği olarak da isimlendirilmiştir. ( Bknz-Vedat Günyol çevirisi) Tüm çevirilerde olduğu gibi temizlikçi yaşlı kadın sıklıkla “bok böceği” diyor ki bu seyirciyi güldürüyor. Sanırız ki bu halk ağzına yakıştırılan bir söylemdir.
Bok böceği bizim dilimizde değersizleştirmeyi vurgulayan bir aşağılama olarak kullanılmaktadır. Ancak Kafka, böcek-insanı aşağılamamaktadır. Gregor da kendisini öyle görmemektedir.
Bok böceği başka kültürlerde erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirilmiştir.
Bok böcekleri sert kabuklu böceklerdendir ve bir çoğu parlak metalik renklerde ve 5-60 mm büyüklüğündedir. Bu böcek, küre imal edebilen tek böcektir. 30 adet parmağa sahiptir. Ön ayaklarının yardımıyla dışkıdan iri bir küre yapar, bu kürenin içine yumurtalarını aşılar ve küreyi başı hep doğuya dönük olarak, arka ayaklarıyla yuvasına itip gömer. Yirmidört gün sonra yavruları belirmeye başlayınca, küreyi topraktan çıkarıp suya götürür. Küre suda eridiği zaman da yavrular serbest kalır.
Böceğin yumurtalarını koyduğu ve itme gücüyle yuvarladığı küre, kozmozda bir güçle yuvarlanıp giden bir ateş küresi olan ve tohumlarını Sirius’ten alan Güneş’i simgeler. Sembolün bu anlamdaki kullanımında, sembole genellikle Güneş’i simgeleyen bir diskin eşlik ettiği görülür.
Her şey bir yana, yukardaki çerçeve içinde “bok böceği” vurgulaması bile müthiş bir yorum olurdu. (Tek başına kalmaması koşuluyla) Oysa ki yönetmen böceğin oyun boyunca taşıdığı sepetin içinden ( öyle bir iz yok ama belki de o da bok böceğinin küresine bir gönderme yapıyor (mu?)) kahkahalarla gülen ve ön oyunda da vurgulanan oyuncak “şaklabanı” çıkarmıştır ki bunun neye hizmet ettiğini ve de oyun ile nasıl bir ilişki kurulduğunu anlamakta zorluk çekiyoruz.En yakın bulabildiğimiz yorum mutluluğun kaybedilmesine yapılan göndermedir.Eğer öyleyse bu yorum da yanlıştır. Zira Gregor için kahkahanın(mutluluğun) kaybedilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Böyle bir son ve de zavallı(?) böceğin el arabasında sahneden dışarı taşınması yanlış bir melodramatik bir etki yaratmaktadır.
3. Eser üç bölümde gelişmektedir. Oyun içinde zaman algılaması bölümler arasında değişiktir.
İlk bölümde dakika/saat,ikinci bölümde gün üçüncü bölümde ay zamanı belirler. İlkbahar ile biter. Oyunun temposunda giderek ağırlaşan ve de mevsimi dikkate alan bir sahneleme incelikli bir çalışma olurdu. Uyarlayan bu gerçeği de dikkate almamıştır. 50 dakikalık oyun, titiz bir uyarlama yapılmadığı düşüncesini güçlendirmektedir.
4.Karakterlerin eser içinde gelişmesi/değişmesi verilmemiştir. Özellikle aile fertleri önce korkmuş, Gregor ,işe gidemeyecek diye kaygılanmış,sonra umutlu(tekrar eski halini alacağı umudu) en sonda kendilerini düşünen davranış ve düşünce biçimleri verilmemiştir.Kız kardeş Grete’nin başlangıçtaki sempatik davranışları gösterilmemiştir.Diğer karakterlerin konumlandırılması da açık değildir.
En önemli husus ailenin “Bu bize yapılır mı?” “Eyvah!” “Aman Allahım!” gibi sözlerle açıklanabilecek konumlarını yönetmen “Sen ne biçim insansın Gregor?” tekerlemesi ile vermiştir ki bu bile tek başına eserin ruhunu anlamamanın bir göstergesidir. Kaldı ki tekerlemenin dakikalar boyunca tekrarı da oyunu müsamereleştirmiştir.
5.Olay aslında böcek-insan algılaması ile anlatılmışken, uyarlayan nedense olaylara dışarıdan bakmayı seçmiştir. Bu nedenle böcek-insanın oyun boyunca zavallı halini ve onun karşısındakilerin anlamsız hezeyanlarını seyretmek zorunda kaldık.
6.Böcek-insanın diğer karakterlerle ilişkisi eserde anlatılana uygun değildir. Böcek-insanın ne düşündüğü anlatılmamıştır ki eserdeki durumu anlaşılabilsin? Oyun boyunca böcek-insan sessiz sedasız yerde yuvarlanmaktadır. Sonunda da el arabası ile sahneden taşınır. Gregor Samsa’yı oynayan oyuncunun selama çıkmayışı da ilginçtir. (Yanımızda oturan ev hanımı en çok bunu merak etti.) Özellikle başlangıçtaki epik ögeleri düşündüğünüzde…
7.Eserde böcek-insanın zamanla duvarlarda tavanda gezindiği hele tavandan asılmayı çok sevdiği belirtiliyor. Böcek-insanı yerde süründürmek, bu beceriyi sergileyecek dekorun kurulamamasından mıdır, oyuncunun bulunamamasından mıdır? Oysa ki bu oyuna inanılmaz bir görsellik katardı. (Bir dansçının oynamasına ne dersiniz?) Bu açıdan bakıldığında oyunun teknik sahneleme tarafı da sığlıktan kurtulamamaktadır.Oysa ki eser insan hayaline ne olanaklar sunmaktadır.
8.Eserde kızın keman çalışı kiracılar için “berbat”, Gregor için ise “güzel”dir. Kaldı ki kiracılar keman sesini uzaktan duymuş ve kendilerini rahatsız etmediğini söylemişlerdir. Oyunda kiracılar müziği “Kapı gıcırtısına“ benzetiyor . Oyuncu da gerçekten öyle çalıyor. Bu icra(!) Gregor’un ruhunda uyanışı nasıl sağlar ? (Böcekler müzikten anlamaz nasılsa mı?) Müzik teması insan tarafının yaşadığını göstermek için kullanılmıştır . Vurgulanmak istenen müzik ile sembolleşen özgürlük düşüncesidir. Oyunun hangi açıdan ele alındığı ise belli değildir.
9.Benzer semboller böcek-insanın yemek seçmesi ile de vurgulanır. Aradığı besini bulamama duygusu, insanın yemeğine ağzını sürmeme ile de ortaya çıkıyor. Özgürlük ve bağımsızlık arayışı değil bulunulan durumdan çıkma düşüncesine gelir. Ama o durum önceden tasarlanmış bir durum değildir. O yeni durumdan korku, besine el dokundurmama ile verilir.Belki de kendini insan sanırken de böcek gibi yaşamaktaydı?(Veysel Atayman) Oyunda bu sembol de ıskalanmıştır.
10.Kiracıların evi kiralamaları esnasındaki dialog –diğer bazı dialoglar (Ailenin müdürden borç alması) gibi- uyarlayıcının hayal gücünün ürünüdür. Uyarlama oyunlarda dialoglar eserin özüne, ruhuna bağlı olmak zorundadır. Uyarlayıcının keyfine göre dialog yazma özgürlüğü yoktur. Kafka kiracıların 3 uzun sakallı adam olduğunu vurgular. Bu dinsel bir gönderme olabilir. Oyunda ise bir kadın bir erkektir. Kaldı ki her duruma bir dialog yazma da gerekmeyebilir. Tiyatronun sözsüz ifade biçimleri (pandomim,dans vb); diğer sanatların yaratıları ve ifade biçimleri kullanılabilirdi.
11. Oyunun ön oyun ile başlatılması , Gregor’un poz almış(donmuş) oyuncuların arasına bavulu yerleştirme, sahnede makyaj gibi epik ögeler oyunun ve Kafka’nın çıkış noktasını silikleştirmiştir. Kaldı ki bu yorum oyunun tümünde kullanılan söylem ile bütünlük içinde değildir. Aynen tahta bavuldan çıkan büyük örtü ve arkasından yansıtılan ışık ile yaratılan atmosferin(?) oyunun genel havası içinde yalnız(!) ve eğreti kalması gibi.
12.Kafka’nın anlattığı hikaye , adamın böcek olarak uyanması ile başlar. Uyanma Kafka’da çok vurgulanan bir temadır. Bu nedenle sahnede çarpıcı başlangıç insan olarak yatan adamın böcek-insan olarak uyanması ile yaratılabilir , eserin ruhuna uyardı.
13. Genel bir not olarak belirmemiz gereken bir husus da “Toplumsal Çağrışımın Yaratılması”dır. Bu oyunda da bir kez daha gördük ki “Ortak çağrışım” yaratmakta ve de kullanmakta sorun yaşamaktayız.
Oyun , eserdeki karmaşık yapının içerdiği derin felsefeye rağmen, uyarlamanın da derinliksiz olmasının da etkisi ile çocuk oyunu bile olamayacak bir yaklaşım ile sahnelenmiş. Böcek-insanın iç seslerle aktarılan düşünceleri saldırgan bağrış çığrışlarla harcanmış. Başka sanat dallarından yararlanılarak görsel ve entelektüel bir şölene dönüşebilecek bir oyun maalesef sığ bir gösteri haline gelmiş.
Böyle olunca da dekor kostüm,müzik,ışık gibi diğer öğelerin kendi başlarına bir anlamı kalmamış.
Üç tarafı siyah perde ile kapatılmış; arkadan gelen ışık gelsin diye perde yırtılarak yerleştirilen bir spot ( başka yolları yok mu bu işin?) ile ışığın yansıtıldığı oyunda böceğe giydirilen yelek çok yavan kalmış. Diğer dekor parçaları da şunlar: Gregor’un satıcı olmasını vurgulayan abartılarak büyütülmüş (herhalde amaç Gregor’un angaryalarını anlatmak içindi) tahta bavul ve bavul içinden çıkan sahneyi kapatan büyük örtü , kumaş örnekleri ve üstünde yürünen sırıklar, bastonlar…
Böyle bir uyarlamayı, tiyatronun diğer ögelerinde ne yaparsanız yapın, “kurtaramazsınız”. O nedenle dekor,kostüm,ışık vb ögelerin sorumlularını mazur görüyoruz. Oyuncuları da…..Ancak kadronun oyunculuk puanının ortalamanın altında olduğunu söylememiz gerekir.
Oyunu bu haliyle oynayacak özel tiyatro bulunur mu acaba? Amatör tiyatrolar da dahil!
Kaçırılmış Fırsat
Bitirirken, Ahmet Cemal’in şu tesbitini hatırlatalım:
"Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları, yeryüzünden silinene değin, Kafka'nın Dönüşüm'ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır."
Ne yazık ki bu oyun, büyük bir düşüncenin seyirciye ulaştırılması fırsatını harcamıştır.
Kafka’nın Yakılışı
Bu oyunu gördükten sonra Kafka’nın, “Eserlerim yakılsın” diye vasiyet etmesini daha iyi anlıyoruz. Anlaşılan Kafka, bir gün birisi, eserini “okur” da hiç olmadık bir yorumla “uyarlar” diye korkmuştur.
Melih Anık
Yazan:
Franz Kafka
Çeviren: Ahmet Cemal
Uyarlayan: Ümit Denizer
Yöneten: Turgut Denizer
Sahne ve Kostüm Tasarımı: Gamze Kuş
Müzik: Uskan Çelebi
Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu
Efekt Tasarımı: Ersin Aşar
OYUNCULAR
Ceren Hacımuratoğlu, Şeyda Aslan, A. Yağmur Ulusoy, Zeynep Göktay, Nazan
Yatgın, Seza Güneş, Ömer Barış Bakova, Özgür Atkın, Mert Aykul, Çağatay
Çakıroğlu,
Murat Yatman, Can Alibeyoğlu
Kaynaklar :
Değişim-Franz Kafka-Vedat Günyol- Ataç Kitapevi
Dönüşüm-Kafka - Ahmet Cemal-Can Yayınları
Değişim-F.Kafka- Kâmuran Şipal-Cem Yayınları
Dönüşüm-Franz Kafka-Vedat Çorlu-İthaki
Sevgili Milena-Kafka-Adalet Cimcoz-Say Yayınları
Dava-Kafka-Kâmuran Şipal-Cem Yayınları
http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=31 veysel atayman
http://franzkafka.0fra.com/franz-kafka-b0-32.htm celal üster
http://records.viu.ca/~johnstoi/stories/kafka-E.htm
http://mitoloji.info/franz-kafka/franz-kafka-hayati-ve-eserleri.nedir
http://www.amazon.com/review/RIHTWVSVTFW90
http://www.felsefeekibi.com/forum/forum_posts.asp?TID=35862&PN=1
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kafka%20nin%20romani%20degisim%20mi%20donusum%20mu%20tartismasi (ribelle, 05.06.2004 16:50 ~ 06.06.2004 02:19)
Etiketler:
ibb şehir tiyatroları,
kafka
26 Şubat 2009 Perşembe
Tiyatroda Günlük - 26 Şubat 2009
Muhsin Ertuğrul Ödülleri
Tiyatro Dünyası’nın ileti gurubunda bir ödül haberi verildi : Muhsin Ertuğrul Tiyatro Ödülleri’nin sonucu açıklanmış. Bu listeye Tuncer Cücenoğlu’dan tepki geldi.
“Ödüller eksik ve yanlış..
Örneğin en başarılı yazar ödülü'nü Mustafam Kemalim oyunuyla Tuncer Cucenoglu aldı..
O kadar çok yanlış var ki hangisi yazayım?
Üzücü ...” diyordu.
Tuncer Cücenoğlu 24 Şubat’da listeyi gönderdi.
Tuncer Cücenoğlu’nun yaptığı üç düzeltme vardı. İlk listede “En Başarılı Kadın Oyuncu” olarak gösterilen Tilbe Saran’ın ismi “En başarılı Kadın Oyuncu(dram)” şeklinde düzeltilmiş ; ilk listede unutulan “En Başarılı Yazar” ödülüne layık görülmüş Tuncer Cücenoğlu’nun adı eklenmişti. “En Başarılı Yeni Tiyatro” ise ” Tiyatro Ada “ değil “Tiyatro Adam” dı .Tuncer Cücenoğlu ödül alanların isimleri ile birlikte ait oldukları oyunların isimlerini de vermişti.
Cumhuriyet gazetesinde çıkan 25 Şubat 2009 tarihli habere göre “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” verilen Mücap Ofluoğlu; “Tiyatroya Emek Ödülü”ne layık görülen Necla Uygur ve Yılmaz Öğüt; “Tiyatroya Destek Ödülü” verilen Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay, Bahçeşehir Belediye Başkanı Kemal Aydın, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Tuncer Cücenoğlu’nun listesinde yoktu.
Şişli Belediyesince düzenlenen Muhsin Ertuğrul Tiyatro Ödülleri ile ilgili belediyenin internet sitesinde yapılan açıklamada ise Mücap Ofluoğlu ve “Tiyatroya Destek Ödülleri” verildiği belirtilen Belediye Başkanlarından bahsedilmiyordu.
Cumhuriyet gazetesinde ayrıca seçici kurul üyelerinin isimleri verilmişti :
“Şişli Belediye Başkan vekili Tayfun Kahyaoğlu,Orhan Alkaya,Osman Wöber,Dilek Türker,Halit Güntay ve Tuncer Cücenoğlu”
Bu ödülle ilgili olarak diğer husus, sadece “En Başarılı Özel Tiyatro” dalında birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödüllerinin verilmiş olmasıydı. Bu, bana, liselerarası tiyatro yarışmalarında yapılan derecelendirmeyi hatırlattı.
Tiyatroda Bilet Fiyatları
Tiyatromuzun itici güçlerinden biri üniversite gençliğidir. Ev dışında sosyal yaşantısı olan bu zümre tiyatronun en yakın takipçilerindendir.
Bir başka zümre de ilgili edebiyat öğretmenlerinin yönlendirmesi ile (ödev veya başka nedenle) tiyatroya giden liseli öğrencilerdir.
Tiyatro salonunda seyirci profilinde çoğunluk kadınlardadır.Kadınlar toplumumuzun en aktif ve öğrenmeye meraklı kesimini oluşturmaktadır.
Tiyatromuzda ilgiyi ve ekonomik durumu dikkate alan bilet fiyatı saptanmasında yarar yok mudur?
Bu nedenle bilet fiyatlarının öğrencilere çok özel olarak saptanması (mesela 5TL); “Son dakika bilet” (oyun başlamadan mesela 10 dakika önce satışa sunulan bilet) gibi bir seçeneğin sunulması salonların dolmasına yardım edecektir diye düşünüyorum.
İnternetten ya da doğrudan ortak satış gibi uygulamalar gibi seçenekler de gündeme getirilebilir. Bu husus ile ilgili olarak tüm gösteriler için hizmet veren bilet satım ve dağıtım şirketlerinin katkısı da alınabilir. Öğrenci için bilet satım şirketlerine ödenecek olan hizmet masrafı (1 TL bile olsa) çok geliyor olabilir.
Hem oyuncu hem de seyirci için 2-3 sıraya oynanan oyun yerine dolu salonu hissetmek çok önemli değil midir?
(Bu kapsamda seans ve oyun seçiminin de katkısı da unutulmamalıdır.)
Özel Tiyatrolara Destek
Gazanfer Özcan’ın ölümüyle ayni konu gene gündeme geldi:
”Özel tiyatrolara daha çok destek verilmeli”
Aslına bakılacak olursa konu salt özel tiyatroların değil Türk Tiyatrosu’nun sorunudur.
Dinlediğim,okuduğum haber,yorum ve konuşmalarda somut bir çözüm önerisi yoktu.
Nasıl bir destek bekleniyor?
Bazılarının “Yıllardır söylüyoruz,usandık” dediklerini duyar gibiyim.(Bilet fiyatları üzerinde vergi çok ; salon yok ya da kiralar pahalı ; seyirci gelmiyor ; tv dizileri ; yardımlar yetersiz ve de haksız dağıtılıyor ; sponsor yok ; sanat politikası yok vb.)
Peki bunları kim düzeltecek ? Tiyatromuzun bir “yol haritası” var mı ? Tiyatrocularımız kendi içlerinde yeterince organize olmuş mu ? Kendilerini yeterince eleştiriyorlar mı ? Tiyatromuzun düşünce havuzu, birikimi kadar dolu mu ? Var olan düş gücünü ateşleyebilecek kor nerelerde ?
İşin özü, tiyatrocunun “Tiyatroya destek verilmeli” sözünde düğümlenip kalmıyor mu?
Zira bu sözün altında “Ben muhtacım ve bir şey yapamıyorum” yok mu ?
Tiyatro diğer sanat dalları gibi toplumun gelişmesini sağlayan bir kaynak. İsterseniz buna tedavi yolu da diyebilirsiniz. Bir doktor , acı diye verdiği ilacı yutmayan hastaya “Ne olursan ol” diyebilir mi ? Bu anlamda sanatçı olmanın toplumsal bir görev olduğunu hatırlıyor muyuz ?
Tiyatrocu kendi sorunlarını çözmek için cenaze törenlerini mi beklemelidir ?
Tiyatromuz “Kurtarılmaya muhtaç” görünümünden kurtulmalıdır. Toplumları sanat kurtarır. Sanatı da sanatçının kendisi…
Melih Anık
Tiyatro Dünyası’nın ileti gurubunda bir ödül haberi verildi : Muhsin Ertuğrul Tiyatro Ödülleri’nin sonucu açıklanmış. Bu listeye Tuncer Cücenoğlu’dan tepki geldi.
“Ödüller eksik ve yanlış..
Örneğin en başarılı yazar ödülü'nü Mustafam Kemalim oyunuyla Tuncer Cucenoglu aldı..
O kadar çok yanlış var ki hangisi yazayım?
Üzücü ...” diyordu.
Tuncer Cücenoğlu 24 Şubat’da listeyi gönderdi.
Tuncer Cücenoğlu’nun yaptığı üç düzeltme vardı. İlk listede “En Başarılı Kadın Oyuncu” olarak gösterilen Tilbe Saran’ın ismi “En başarılı Kadın Oyuncu(dram)” şeklinde düzeltilmiş ; ilk listede unutulan “En Başarılı Yazar” ödülüne layık görülmüş Tuncer Cücenoğlu’nun adı eklenmişti. “En Başarılı Yeni Tiyatro” ise ” Tiyatro Ada “ değil “Tiyatro Adam” dı .Tuncer Cücenoğlu ödül alanların isimleri ile birlikte ait oldukları oyunların isimlerini de vermişti.
Cumhuriyet gazetesinde çıkan 25 Şubat 2009 tarihli habere göre “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” verilen Mücap Ofluoğlu; “Tiyatroya Emek Ödülü”ne layık görülen Necla Uygur ve Yılmaz Öğüt; “Tiyatroya Destek Ödülü” verilen Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay, Bahçeşehir Belediye Başkanı Kemal Aydın, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Tuncer Cücenoğlu’nun listesinde yoktu.
Şişli Belediyesince düzenlenen Muhsin Ertuğrul Tiyatro Ödülleri ile ilgili belediyenin internet sitesinde yapılan açıklamada ise Mücap Ofluoğlu ve “Tiyatroya Destek Ödülleri” verildiği belirtilen Belediye Başkanlarından bahsedilmiyordu.
Cumhuriyet gazetesinde ayrıca seçici kurul üyelerinin isimleri verilmişti :
“Şişli Belediye Başkan vekili Tayfun Kahyaoğlu,Orhan Alkaya,Osman Wöber,Dilek Türker,Halit Güntay ve Tuncer Cücenoğlu”
Bu ödülle ilgili olarak diğer husus, sadece “En Başarılı Özel Tiyatro” dalında birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödüllerinin verilmiş olmasıydı. Bu, bana, liselerarası tiyatro yarışmalarında yapılan derecelendirmeyi hatırlattı.
Tiyatroda Bilet Fiyatları
Tiyatromuzun itici güçlerinden biri üniversite gençliğidir. Ev dışında sosyal yaşantısı olan bu zümre tiyatronun en yakın takipçilerindendir.
Bir başka zümre de ilgili edebiyat öğretmenlerinin yönlendirmesi ile (ödev veya başka nedenle) tiyatroya giden liseli öğrencilerdir.
Tiyatro salonunda seyirci profilinde çoğunluk kadınlardadır.Kadınlar toplumumuzun en aktif ve öğrenmeye meraklı kesimini oluşturmaktadır.
Tiyatromuzda ilgiyi ve ekonomik durumu dikkate alan bilet fiyatı saptanmasında yarar yok mudur?
Bu nedenle bilet fiyatlarının öğrencilere çok özel olarak saptanması (mesela 5TL); “Son dakika bilet” (oyun başlamadan mesela 10 dakika önce satışa sunulan bilet) gibi bir seçeneğin sunulması salonların dolmasına yardım edecektir diye düşünüyorum.
İnternetten ya da doğrudan ortak satış gibi uygulamalar gibi seçenekler de gündeme getirilebilir. Bu husus ile ilgili olarak tüm gösteriler için hizmet veren bilet satım ve dağıtım şirketlerinin katkısı da alınabilir. Öğrenci için bilet satım şirketlerine ödenecek olan hizmet masrafı (1 TL bile olsa) çok geliyor olabilir.
Hem oyuncu hem de seyirci için 2-3 sıraya oynanan oyun yerine dolu salonu hissetmek çok önemli değil midir?
(Bu kapsamda seans ve oyun seçiminin de katkısı da unutulmamalıdır.)
Özel Tiyatrolara Destek
Gazanfer Özcan’ın ölümüyle ayni konu gene gündeme geldi:
”Özel tiyatrolara daha çok destek verilmeli”
Aslına bakılacak olursa konu salt özel tiyatroların değil Türk Tiyatrosu’nun sorunudur.
Dinlediğim,okuduğum haber,yorum ve konuşmalarda somut bir çözüm önerisi yoktu.
Nasıl bir destek bekleniyor?
Bazılarının “Yıllardır söylüyoruz,usandık” dediklerini duyar gibiyim.(Bilet fiyatları üzerinde vergi çok ; salon yok ya da kiralar pahalı ; seyirci gelmiyor ; tv dizileri ; yardımlar yetersiz ve de haksız dağıtılıyor ; sponsor yok ; sanat politikası yok vb.)
Peki bunları kim düzeltecek ? Tiyatromuzun bir “yol haritası” var mı ? Tiyatrocularımız kendi içlerinde yeterince organize olmuş mu ? Kendilerini yeterince eleştiriyorlar mı ? Tiyatromuzun düşünce havuzu, birikimi kadar dolu mu ? Var olan düş gücünü ateşleyebilecek kor nerelerde ?
İşin özü, tiyatrocunun “Tiyatroya destek verilmeli” sözünde düğümlenip kalmıyor mu?
Zira bu sözün altında “Ben muhtacım ve bir şey yapamıyorum” yok mu ?
Tiyatro diğer sanat dalları gibi toplumun gelişmesini sağlayan bir kaynak. İsterseniz buna tedavi yolu da diyebilirsiniz. Bir doktor , acı diye verdiği ilacı yutmayan hastaya “Ne olursan ol” diyebilir mi ? Bu anlamda sanatçı olmanın toplumsal bir görev olduğunu hatırlıyor muyuz ?
Tiyatrocu kendi sorunlarını çözmek için cenaze törenlerini mi beklemelidir ?
Tiyatromuz “Kurtarılmaya muhtaç” görünümünden kurtulmalıdır. Toplumları sanat kurtarır. Sanatı da sanatçının kendisi…
Melih Anık
21 Şubat 2009 Cumartesi
Van Gogh - Tiyatro Gerçek / İkarus’un Uçuşu….Ya da Ateş Denizlerinden Mumdan Gemilerle Geçmek..
Hocam ne der?
Oyunu hocamdan seyretmiş olanlar ne der?
Arkadaşlarım ne der? Öğrencilerim ne der?
Uzun yıllarını tiyatroya vermiş bir oyuncu, artık kendisinin patronu olduğu tiyatronun ilk oyunundan önce yukarıdaki soruları geçirmiş midir aklından ?
Zor bir karar vermiştir !
Hele size “Hocam” diyenler de varsa.
Ama İkarus, güneşe uçmayı denemeli artık.. Düşerse denize düşer. Ama bu sefer ölüm yok…Zira o iyi bir oyuncu…
Hem olmazsa olmaz. Ne çıkar! Hep “o günün” düşü ile yaşayacağına, denersin ve görürsün.
Bu “al-ver” leri kerelerce yapmıştır içinde. Ama artık sahnede ve tek başına.. Çevresi kalabalık olsa da o yalnız.
20 yıllık bir düşü gerçekleştiriyor. Bir zamanlar asistanlık yaptığı oyunu yönetiyor ve oynuyor . Yıllardır ezberinde zaten tüm oyun.
Perde açıldığında , salonun karanlığına alıştırıyor gözlerini. Pek çok kez yaşadı bu anı. Ama şimdi farklı.
İlk replik ile geri dönüşsüz bir akışa kaptıracak kendini. Nehirler akacak, sular düşecek yükseklerden.. Yıldızlar kayacak..
Önceden kerelerce tekrarladığı sözler dudaklarının kuruluğuna yapışmıştır sanki. Nefes almak bile zordur. Korkar insan kendi sesinden bile...Ama gene de oyuncular o anı çok sever.Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz zevk anıdır o.
Durup bakıyor salona..O an çok uzun sürebilse keşke..
Nefes, bekliyor derinlerde. Kelime olacak önce ; sonra ses gene nefes ..…
O söz, ses olup dağılınca karanlığa, tuhaf olur insan. Bu ben miyim? Tutup yakalamak ister sesini ama bir başladı mı kesilmez..Kelimeler…Kelimeler…Cümleler…
Ah! Uzasa o an..Salonu dinlese…Uzun uzun…
Bir öksürük, kapatılması unutulmuş bir telefon, bir fısıltı, koltukların çıtırtısı..…
Nabız gibi atıyor salon.. Kendi nabzı ise yok.. Ne zevkli bir heyecan var içinde..Hiç bitmese…
Sahnenin serinliği ile salonun sıcaklığı buluşuyor.
“Sevgi ekledi yüzüne..”
İşte o an, ilk nefes ilk kelimeye can veriyor.… Olgun..Yumuşak bir örtü gibi düşüyor seyircinin üstüne.
Seyircinin tek kulak olduğunu hissetti.
Şimdi arka arkaya koşuyor kelimeler.. Biraz hızlıca galiba.. Durdurulamazlarmış gibi..Yerine oturmayan bir vurgu !! Ah…Böyle planlamamıştı.
Karşıda tepede soluk ışıklı bir odada gölgeler kıpırtısız.
İlk efektin yerinde girişi ile biraz rahatlar insan..İlk ışığın değişmesi ile.. Evet yalnız değilim. Birileri var benimle ayni yürek atışında..
Sahne arkasındaki nefesi hissediyor. Dikkatlice atılsa da adımlar , bedendeki bir kasın ya da döşeme tahtasının “kalleş”(!) , ufacık ,kontrol edilmez çıtırtısı çalınır kulağına ..
Hem salonun yüreğini dinliyor,hem sahne arkasındaki hareketlerin yarattığı rüzgarı duyuyor ve Van Gogh akıyor damarlarında.
Dakikalar geçtikçe daha güveniyor artık kendine..İşler yolunda..Ama tam o anda dilin ağızda ağırlaştığı , nefesin tıkandığı o anda cümle karışır. Farkedildi mi ?
Heyecan insanı esir alır. Ne kadar tecrübeli olsan da..
Fırçalar koyduğu yerde mi ? Ya lamba? Yanacak mı o dokununca..
Perdeye düşecek mi Van Gogh’un resimleri sözlerle ayni anda?
İç sesi, iğne gibi, batmakta ..
Resim sehpasının üstündeki kamera aktaracak mı yüzümü perdeye? Belli bir açıdan bakmalı o kameraya.. Çok yaklaşmamalı, parazit yapıyordu provada..Resim sehpasını dikkatle taşı ki kamera kaymasın yerinden..
Kaç kere kontrol etti sahnedeki her şeyi oyundan önce.
Bir bir düşüyor resimleri Van Gogh’un, perdeye.. O üstüne konuşuyor. Perdeye bakmıyor ama görüyor, perdedeki ışığın sahne döşemesine,salondaki insan yüzlerine yansımasından. Söz ile resim buluşuyor..
İlk yarının sonuna bir koşuda ulaştı. Perde kapanınca kaldı bir süreliğine , öylece..
Elindekini,sırtındakini bıraktı yerlerine. Sahneden çıktı.
Kimse yaklaşmadı yanına.. Kimse bir şey sormadı, bir şey demedi. Göz göze değmedi.
Sıcak bir bardak çay sessizce beklemekteydi onu.
Ama havada sessiz bir mutluluk .. Galiba iyi gidiyor..
Düşünce yok oldu şimdi..Unuttu sanki oyunun geri kalanını..
Haber geldi : Seyirci yerine döndü.Onu bekliyor ..
Tek bir lambanın sarı ışığı ile aydınlanan sahneye girdi. Yerini aldı. Belki hafifçe başını eğdi belki elini kaldırdı “Hazırım” yerine.
Gözleri kapalı ama biliyor sahnenin karardığını. Bir kaç saniyede aklından geçirdi ilk sözleri. Perde oynadı yerinden…Nefesi girdi sahneye seyircinin.. Açtı gözlerini..
Şimdi daha sakin.. Tadına varıyor kelimelerin, akide şekerinin erimesi gibi ağızda.. Çıkan her kelimede daha emin kendinden. Sesi daha oturmuş.
Şapkanın üstündeki mumları yaktı..Şapkayı dikkatlice koydu başına…
Bir an hocanın o halini hatırladı.. En kısa zaman ne kadardır, o kadardan daha da kısa süre içinde.. Ne kadar doğaldı hoca..
Hocayı düşündüğünde, fark etti ki sesi, vurgulaması tıpkı hoca..
Artık sona doğru gidiyor. Son söz bekliyor onu . Onunla buluşacak.
Ve o son söz…
O söze ulaşmamakta direnir sanki beyin.. O da başka bir korku.. Nasıl tonlanacak? Hangi seviyede ve hangi renkte?
İşte! Son söz ! Kasılı duran beden hala çözülmüş değil.. Perde ağır ağır kapanırken alkışlar ve alkışlar ve alkışlar… “Bravo” lar… Perdenin iki ucu tam önünde kavuşana kadar birbirine, ardı ardına fotoğraf çeker gözler telaş içinde. Beyin kaydetmeye çalışır… Kaçırmamalı her bir anı ! Ama beden kaskatı..
Perde kapanır.. Birkaç saniye daha kımıldayamaz insan yerinden. Kalkmalı ayağa.. Seyirci ile buluşma zamanı.
Oyun sonu yorgunluğu, tatminsizlik olarak çöker içine.. Tebrikler yağarken, oyuncu hala sahnede yapamadıkları ile meşgul , bir sonraki gösteriye hazırlanmaya başlamıştır çoktan.
Bir başka yalnızlığa düşer insan.Tek tek takılır aklına sahnede yaşadıkları ..
“ Tempo hızlı mı ? Dekor çok mu ağır oldu? Çok mu geride kaldım ? Ya sofitadan gelen ışık? Dekorun gölgesi düştü perdeye , resimler soluklaştı. Video iyi idi.. Özellikle “Patates Yiyenler” resminde söze koşut düşen parçalar.. İyi ki buldum bunu.. Müzik nasıl da besliyor beni..Efektler yerinde girdi. Rahattım giysilerin içinde. Daha rahat olmalıyım yanan mumların süslediği şapkayı taşırken başımın üstünde. ”
Ferhat misali kendi elleriyle sıvazlıyor sırtını.
Ama bitmedi daha… Her gece yeniden yazılacak oyun..Her gece yeni baştan …
Umutla üretecek oyuncu… “Hiçbir şey harcamıyor,kendinden başka..”
Uykuyu unutur oyuncu, o ilk akşam, sabaha kadar…
Hayalinde dingin bir göl sessizliği…Hareketsiz bir kayık…Kürekler sahipsiz…
Mumdan gemileri ateş denizlerine soktu.. Saldı göklere , gönlündeki İkarus’u ..
Yanacakmış..
Olsun! Sanat böyle bir şey değil mi zaten?
Melih Anık
Not: (Bu yazı Gerçek Tiyatro’nun Hakan Gerçek tarafından oynanan tek kişilik oyunu Van Gogh’un 16 Şubat 2009 tarihindeki ilk gecesi için yazılmıştır. Belki gerçek belki bir düştür.)
Oyunu hocamdan seyretmiş olanlar ne der?
Arkadaşlarım ne der? Öğrencilerim ne der?
Uzun yıllarını tiyatroya vermiş bir oyuncu, artık kendisinin patronu olduğu tiyatronun ilk oyunundan önce yukarıdaki soruları geçirmiş midir aklından ?
Zor bir karar vermiştir !
Hele size “Hocam” diyenler de varsa.
Ama İkarus, güneşe uçmayı denemeli artık.. Düşerse denize düşer. Ama bu sefer ölüm yok…Zira o iyi bir oyuncu…
Hem olmazsa olmaz. Ne çıkar! Hep “o günün” düşü ile yaşayacağına, denersin ve görürsün.
Bu “al-ver” leri kerelerce yapmıştır içinde. Ama artık sahnede ve tek başına.. Çevresi kalabalık olsa da o yalnız.
20 yıllık bir düşü gerçekleştiriyor. Bir zamanlar asistanlık yaptığı oyunu yönetiyor ve oynuyor . Yıllardır ezberinde zaten tüm oyun.
Perde açıldığında , salonun karanlığına alıştırıyor gözlerini. Pek çok kez yaşadı bu anı. Ama şimdi farklı.
İlk replik ile geri dönüşsüz bir akışa kaptıracak kendini. Nehirler akacak, sular düşecek yükseklerden.. Yıldızlar kayacak..
Önceden kerelerce tekrarladığı sözler dudaklarının kuruluğuna yapışmıştır sanki. Nefes almak bile zordur. Korkar insan kendi sesinden bile...Ama gene de oyuncular o anı çok sever.Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz zevk anıdır o.
Durup bakıyor salona..O an çok uzun sürebilse keşke..
Nefes, bekliyor derinlerde. Kelime olacak önce ; sonra ses gene nefes ..…
O söz, ses olup dağılınca karanlığa, tuhaf olur insan. Bu ben miyim? Tutup yakalamak ister sesini ama bir başladı mı kesilmez..Kelimeler…Kelimeler…Cümleler…
Ah! Uzasa o an..Salonu dinlese…Uzun uzun…
Bir öksürük, kapatılması unutulmuş bir telefon, bir fısıltı, koltukların çıtırtısı..…
Nabız gibi atıyor salon.. Kendi nabzı ise yok.. Ne zevkli bir heyecan var içinde..Hiç bitmese…
Sahnenin serinliği ile salonun sıcaklığı buluşuyor.
“Sevgi ekledi yüzüne..”
İşte o an, ilk nefes ilk kelimeye can veriyor.… Olgun..Yumuşak bir örtü gibi düşüyor seyircinin üstüne.
Seyircinin tek kulak olduğunu hissetti.
Şimdi arka arkaya koşuyor kelimeler.. Biraz hızlıca galiba.. Durdurulamazlarmış gibi..Yerine oturmayan bir vurgu !! Ah…Böyle planlamamıştı.
Karşıda tepede soluk ışıklı bir odada gölgeler kıpırtısız.
İlk efektin yerinde girişi ile biraz rahatlar insan..İlk ışığın değişmesi ile.. Evet yalnız değilim. Birileri var benimle ayni yürek atışında..
Sahne arkasındaki nefesi hissediyor. Dikkatlice atılsa da adımlar , bedendeki bir kasın ya da döşeme tahtasının “kalleş”(!) , ufacık ,kontrol edilmez çıtırtısı çalınır kulağına ..
Hem salonun yüreğini dinliyor,hem sahne arkasındaki hareketlerin yarattığı rüzgarı duyuyor ve Van Gogh akıyor damarlarında.
Dakikalar geçtikçe daha güveniyor artık kendine..İşler yolunda..Ama tam o anda dilin ağızda ağırlaştığı , nefesin tıkandığı o anda cümle karışır. Farkedildi mi ?
Heyecan insanı esir alır. Ne kadar tecrübeli olsan da..
Fırçalar koyduğu yerde mi ? Ya lamba? Yanacak mı o dokununca..
Perdeye düşecek mi Van Gogh’un resimleri sözlerle ayni anda?
İç sesi, iğne gibi, batmakta ..
Resim sehpasının üstündeki kamera aktaracak mı yüzümü perdeye? Belli bir açıdan bakmalı o kameraya.. Çok yaklaşmamalı, parazit yapıyordu provada..Resim sehpasını dikkatle taşı ki kamera kaymasın yerinden..
Kaç kere kontrol etti sahnedeki her şeyi oyundan önce.
Bir bir düşüyor resimleri Van Gogh’un, perdeye.. O üstüne konuşuyor. Perdeye bakmıyor ama görüyor, perdedeki ışığın sahne döşemesine,salondaki insan yüzlerine yansımasından. Söz ile resim buluşuyor..
İlk yarının sonuna bir koşuda ulaştı. Perde kapanınca kaldı bir süreliğine , öylece..
Elindekini,sırtındakini bıraktı yerlerine. Sahneden çıktı.
Kimse yaklaşmadı yanına.. Kimse bir şey sormadı, bir şey demedi. Göz göze değmedi.
Sıcak bir bardak çay sessizce beklemekteydi onu.
Ama havada sessiz bir mutluluk .. Galiba iyi gidiyor..
Düşünce yok oldu şimdi..Unuttu sanki oyunun geri kalanını..
Haber geldi : Seyirci yerine döndü.Onu bekliyor ..
Tek bir lambanın sarı ışığı ile aydınlanan sahneye girdi. Yerini aldı. Belki hafifçe başını eğdi belki elini kaldırdı “Hazırım” yerine.
Gözleri kapalı ama biliyor sahnenin karardığını. Bir kaç saniyede aklından geçirdi ilk sözleri. Perde oynadı yerinden…Nefesi girdi sahneye seyircinin.. Açtı gözlerini..
Şimdi daha sakin.. Tadına varıyor kelimelerin, akide şekerinin erimesi gibi ağızda.. Çıkan her kelimede daha emin kendinden. Sesi daha oturmuş.
Şapkanın üstündeki mumları yaktı..Şapkayı dikkatlice koydu başına…
Bir an hocanın o halini hatırladı.. En kısa zaman ne kadardır, o kadardan daha da kısa süre içinde.. Ne kadar doğaldı hoca..
Hocayı düşündüğünde, fark etti ki sesi, vurgulaması tıpkı hoca..
Artık sona doğru gidiyor. Son söz bekliyor onu . Onunla buluşacak.
Ve o son söz…
O söze ulaşmamakta direnir sanki beyin.. O da başka bir korku.. Nasıl tonlanacak? Hangi seviyede ve hangi renkte?
İşte! Son söz ! Kasılı duran beden hala çözülmüş değil.. Perde ağır ağır kapanırken alkışlar ve alkışlar ve alkışlar… “Bravo” lar… Perdenin iki ucu tam önünde kavuşana kadar birbirine, ardı ardına fotoğraf çeker gözler telaş içinde. Beyin kaydetmeye çalışır… Kaçırmamalı her bir anı ! Ama beden kaskatı..
Perde kapanır.. Birkaç saniye daha kımıldayamaz insan yerinden. Kalkmalı ayağa.. Seyirci ile buluşma zamanı.
Oyun sonu yorgunluğu, tatminsizlik olarak çöker içine.. Tebrikler yağarken, oyuncu hala sahnede yapamadıkları ile meşgul , bir sonraki gösteriye hazırlanmaya başlamıştır çoktan.
Bir başka yalnızlığa düşer insan.Tek tek takılır aklına sahnede yaşadıkları ..
“ Tempo hızlı mı ? Dekor çok mu ağır oldu? Çok mu geride kaldım ? Ya sofitadan gelen ışık? Dekorun gölgesi düştü perdeye , resimler soluklaştı. Video iyi idi.. Özellikle “Patates Yiyenler” resminde söze koşut düşen parçalar.. İyi ki buldum bunu.. Müzik nasıl da besliyor beni..Efektler yerinde girdi. Rahattım giysilerin içinde. Daha rahat olmalıyım yanan mumların süslediği şapkayı taşırken başımın üstünde. ”
Ferhat misali kendi elleriyle sıvazlıyor sırtını.
Ama bitmedi daha… Her gece yeniden yazılacak oyun..Her gece yeni baştan …
Umutla üretecek oyuncu… “Hiçbir şey harcamıyor,kendinden başka..”
Uykuyu unutur oyuncu, o ilk akşam, sabaha kadar…
Hayalinde dingin bir göl sessizliği…Hareketsiz bir kayık…Kürekler sahipsiz…
Mumdan gemileri ateş denizlerine soktu.. Saldı göklere , gönlündeki İkarus’u ..
Yanacakmış..
Olsun! Sanat böyle bir şey değil mi zaten?
Melih Anık
Not: (Bu yazı Gerçek Tiyatro’nun Hakan Gerçek tarafından oynanan tek kişilik oyunu Van Gogh’un 16 Şubat 2009 tarihindeki ilk gecesi için yazılmıştır. Belki gerçek belki bir düştür.)
Etiketler:
hakan gerçek,
tiyatro
17 Şubat 2009 Salı
GAZANFER ÖZCAN’I KAYBETTİK….
Gazetede bir haber: Gazanfer Özcan’ı Kaybettik….
“Tutun ellerimizden tutun da yürüyelim.Geleceğimizden yiyoruz.Yiyeceğimiz gelecek yıllar azalıyor” dedi.. Yalnızdı…
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ….
“Tiyatrocu ülkemizde "...bin ton tiyatro aşkı dolu yürek ve buna karşılık yarım avuç mali güçle seyircisinin karşısına çıkar ve iki avucun birbirine çarpıp çıkardığı sesle doyar” dedi…Yanında mıydık?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….…. BİZ…
Gazanfer Özcan Türk Tiyatrosu'nda Kavuklu’ydu..,Pişekar’dı..Bican Efendi'ydi… Rüstem Bey, Amberi'ydi…Tek başına…
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….…. BİZ…
O hep bizden birisi idi. Halkı bilirdi, tanır ve çizdiği tiplerle onlarca canı sahnede sempatik,sevecen hale getirirdi. Şefkatle kucaklar ve kucağınıza bırakırdı. Emaneti aldınız mı?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….…BİZ…
Onun tiplerini tanıyınca sokakta, otobüste,trende, vapurda,sinemada yanınızda oturan insana nefret duyamazdınız. Aptallığına , bencilliğine kızamazdınız. Seyirci onu seyrederken birleşir,tek yürek olurdu. Kahkahalarını katardı birbiri üstüne. Duydunuz mu ?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ………
O ,Türk Tiyatrosu'nun zenginliği idi . Türk Tiyatrosu'nun özüydü. Farkında mısınız?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ………
Başka bir ülkede olsa, sırtta taşınır, inanılmaz payelerle onurlandırılır, heykelleri dikilir, sevgiyle kucaklanır ve adeta bir mücevher gibi gözden sakınılırdı.Bildiniz mi değerini?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ………
Ağlayalım şimdi…
BİZ’im olduğunu anladığımız anda gitti. Ya da o giderken anladık BİZ’im olduğunu..
Bu son olsun isterim…
Ama bakınca geçmişe… Korkarım olmayacak…
Ey tiyatrocular ! Ey Seyirciler ! Usta'yı omuzlarınıza alın. Çünkü o tiyatromuzun babasıdır.
Ve ….
BİZ olmak için beklemeyin ölümü!
Melih Anık
“Tutun ellerimizden tutun da yürüyelim.Geleceğimizden yiyoruz.Yiyeceğimiz gelecek yıllar azalıyor” dedi.. Yalnızdı…
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ….
“Tiyatrocu ülkemizde "...bin ton tiyatro aşkı dolu yürek ve buna karşılık yarım avuç mali güçle seyircisinin karşısına çıkar ve iki avucun birbirine çarpıp çıkardığı sesle doyar” dedi…Yanında mıydık?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….…. BİZ…
Gazanfer Özcan Türk Tiyatrosu'nda Kavuklu’ydu..,Pişekar’dı..Bican Efendi'ydi… Rüstem Bey, Amberi'ydi…Tek başına…
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….…. BİZ…
O hep bizden birisi idi. Halkı bilirdi, tanır ve çizdiği tiplerle onlarca canı sahnede sempatik,sevecen hale getirirdi. Şefkatle kucaklar ve kucağınıza bırakırdı. Emaneti aldınız mı?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….…BİZ…
Onun tiplerini tanıyınca sokakta, otobüste,trende, vapurda,sinemada yanınızda oturan insana nefret duyamazdınız. Aptallığına , bencilliğine kızamazdınız. Seyirci onu seyrederken birleşir,tek yürek olurdu. Kahkahalarını katardı birbiri üstüne. Duydunuz mu ?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ………
O ,Türk Tiyatrosu'nun zenginliği idi . Türk Tiyatrosu'nun özüydü. Farkında mısınız?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ………
Başka bir ülkede olsa, sırtta taşınır, inanılmaz payelerle onurlandırılır, heykelleri dikilir, sevgiyle kucaklanır ve adeta bir mücevher gibi gözden sakınılırdı.Bildiniz mi değerini?
Gazanfer Özcan’ı KaybettiK….… BİZ………
Ağlayalım şimdi…
BİZ’im olduğunu anladığımız anda gitti. Ya da o giderken anladık BİZ’im olduğunu..
Bu son olsun isterim…
Ama bakınca geçmişe… Korkarım olmayacak…
Ey tiyatrocular ! Ey Seyirciler ! Usta'yı omuzlarınıza alın. Çünkü o tiyatromuzun babasıdır.
Ve ….
BİZ olmak için beklemeyin ölümü!
Melih Anık
Etiketler:
gazanfer ozcan,
tiyatro
13 Şubat 2009 Cuma
Duru Tiyatro- “Bana bir Picasso Gerek”
Duru Tiyatro “Bana bir Picasso Gerek” isimli oyunu oynuyor.
Her şeyden önce Emre Kınay’ın İstanbul’a yeni bir tiyatro mekanı kazandırma gayretini alkışlamak istiyoruz. Umudumuz ve dileğimiz Emre Kınay’ın çıktığı bu yolda pişman olmamasıdır.Daha gerçekçi bir söyleyişle dileriz onu pişman etmeyiz.
Oyun 2008 Afife Jale Tiyatro Ödülleri’nde En Başarılı Kadın ve Erkek Oyuncu; 2008 Sadri Alışık Tiyatro ödülleri’nde En Başarılı Kadın Oyuncu; 2008 Lions Tiyatro ödülleri’nde En Başarılı Erkek Oyuncu ve En Başarılı Dekor Tasarımı dallarında büyük ödülleri almış.
Yeni bir mekanda, ilk oyunun ödüllere boğulması iyi bir şanstır.Her zaman iyi ve güzelin takdir edilmesi bu kadar denk düşmez. Duru Tiyatro’nun bu şansı yarattığına ve de iyi yönettiğine inanıyoruz.
Oyunu Arif Akkaya yönetmiş. Kınay-Akkaya işbirliğinin başarısına , Amelie Nothomb’un bir romanından sahneye uygulanan “Kara Sohbet” İsimli oyunda daha önce tanık olmuştuk.
Sanıyoruz bu işbirliğinin başarısında her iki tiyatrocunun da disiplinli kişilikleri ve de tiyatroya olan saygıları önemli bir yer tutmaktadır.
Bu vesile ile belirtelim ki “Kara Sohbet” ,tadı damaklarda kalan bir oyundur ve mutlaka yeniden seyirci ile buluşturulması gerekir.
Oyunun Adı
İsmi orijinalinde “A Picasso” , kitap kapağında “Bir Picasso Lütfen” olan oyun Bursa Devlet Tiyatrosu’nda da ayni isimle sahnelenmiş. Oyunun tercümanı Şükran Yücel, Arif Akkaya’nın önerisi üzerine oyunun Duru Tiyatro’da “Bana bir Picasso Gerek” ismiyle oynanmasına izin vermiş. Arif Akkaya’nın önerisinin çok yerinde olduğunu düşünüyoruz.
Zorda kalmış bir insanın karşısındakinden ricası, “Bir Picasso…..Lütfen” , doğru tonlama ile oyunu anlatan bir isim olabilir. Eğer vurguları doğru yerlere koymazsanız , “Bir çay lütfen” deki anlama kaçması çok kolaydır. “Bana Bir Picasso Gerek” ise tek taraflı bir niyetin belirtilmesidir.Bir kafaya takmışlığı ima etmektedir ki oyundaki karakterin ağzına da çok yakışmaktadır. Tablo piyasasındaki koleksiyoncu jargonuna da çok uygun. Öte yandan oyun hakkında ön bilgisi olmayan bir kişi için oyun ilerledikçe anlam kazanan bir ifade olmaktadır.
Arif Akkaya’nın bu değişiklik önerisinin Şükran Yücel tarafından da kabul edilmesi iyi bir işbirliğine örnektir. Her ikisini de kutlarız.
Bu konu üzerinde duruşumuzun nedeni yönetmenin ayrıntı gibi görünen bir konuda gösterdiği titizliği anlatmak içindir.Bu titizlik oyun içinde pek çok noktada kendini göstermektedir.
Yazar
“Jeffrey Hatcher,son yıllarda oyunları en çok sahnelenen Amerika’lı oyun yazarlarından biridir. “Bir Picasso Lütfen” 2003 yılından bu yana Amerika’da en önemli tiyatrolarda en seçkin oyuncular tarafından yüzlerce kez sahnelenmiştir. 2003 Barrymore En iyi yeni Oyun Ödülü’nü kazandı.”( Şükran Yücel’in kitaptaki ön sözü)
“Sahne Güzeli” oyunun da senaristi olan Hatcher’in en dikkat çekici özelliklerinden biri zekice diyaloglarıdır. Sahne Güzeli’nde gerçekten yaşamış olan bir aktörle o yıllarda Londra’da sahneye ilk çıkan kadın olduğu pek çok yazar tarafından kabul edilen Margaret Hughes arasındaki “olası” bir ilişkiyi eğlenceli bir şekilde kurgular. “Bana Bir Picasso Gerek” de tarihsel olarak bilinen bazı olayların üstüne zekice kurgulanan kurmaca bir hikayedir.(a.g.e.)
Hatcher ayni zamanda “Casanova”(Lasse Hallstrom) “Secretary” (Steven Shainberg) “Boys Don’t Cry”(Kim Pierce) ve “Columbo” ve “E!” İsimli TV dizilerinin senaryo yazarıdır.
Oyun
Oyun, Paris’in işgal edilmesinden bir süre sonra 1941 Ekim’inde geçer.Picasso her zaman gittiği kafeden alınarak sorgulanmak üzere , Gestapo’nun mahzenine getirilir.Picasso’yu sorgulayan genç ve güzel bir kadındır.
Kadının amacı , Gestapo’nun elinde tuttuğu Picasso resimlerinden en az birinin “Gerçek Picasso” olduğunun birinci ağızdan kanıtlanmasını sağlamaktır. Kadının sevdiklerinin güvenliği bunun başarılmasına bağlıdır. Picasso için ise durum, işbirliği yapmayacak olursa, hayat memat meselesidir. Picasso resminin Gestapo tarafından yoz sanat örneği olarak yakılacağını anlayınca işbirliğini reddeder. İki kişi arasında oyun boyunca devam eden bir psikolojik savaş başlar. Oyun iki kişi arasındaki incelikli bir tahtıravalli dengesine döner.(a.g.e den özet)
Gestapo ve Picasso hakkında kabul gören anlayış(tarihi gerçekler) bu oyundaki tezin önündeki en büyük engeldir. Zira Gestapo kötü bir iş yapmak için mutlaka birinci ağzın tanıklığına ihtiyaç duyacak , kendini tarihe karşı hesap vermek durumunda sayan bir teşkilat değildir. Picasso da sanatın baş vermez savaşçısı olarak çok da inandırıcı durmamaktadır.
Picasso
Picasso 1 ve 2. Dünya Savaşları ile İspanya İç Savaşlarında bir tarafı tutmayı reddetmiştir.Çağdaşları tarafından bu pasifist tavır onun prensiplerden ziyade korkaklığı ile anlatılmak istenmiştir.The New Yorker onu,arkadaşları ölürken oturan bir korkak olarak tanımlamıştır.
Öte yandan Franco ve Faşistlere karşı eline silah almamış bile olsa onlara olan öfkesini açıkça ifade etmiş; Katalan bağımsızlık mücadelesinde de taraf olanlar ile dostça bir yakınlık içinde olmuştur.
Eşlerinden biri olan Francoise Gilot tanıdığı en despot, en hükmedici, en kaprisli ve en sadakatsiz adamla 10 yıl niye yaşadığını anlayamadığını yazar. "Kadınlar paspas gibidir" diyen ve paspas gibi kullanan Picasso feministlerin gazabına uğramamıştır.
Picasso resimlerine çok bağlıdır, bazen yüzbinlerce dolar ödemeye hazır galeri sahiplerini eli boş yollar. Sevdiği eserleri satınca huzursuz olur, hiç yoktan kendini hırpalar.
Alkollüyken eli açılır, resimlerini masa arkadaşlarına dağıtır. İşte böyle bir karambolde tablo kapan bir uyanık, eseri satmaya kalkınca üzerinde imza olmadığını fark eder ve tekrar Picasso'ya koşar. Usta imza koymak yerine "bu sahte" der, topu taca atar. Adam kıvranmaya başlar, "ama nasıl olur? Filanca gün, filancanın yanında, siz, şahsen, bizzat..."-Ne yani... Bir sürü taklitçi sahte Picasso yapıyor, ben yapamaz mıyım?(“İz Bırakanlar”-Ahmet Sırrı Arvas)
Marina Picasso, yüzyılımızın dahi ressamı Picasso'nun torunudur. Torun Picasso, anılarını "Picasso, mi abuelo / Dedem Picasso" başlığıyla İspanya'da yayımladı. "Onun öldüğüne inanamadım. Sanki sonsuza kadar bir kâbus olarak hayatımda yer alacaktı. Dedeme tapıyorum, ama ondan ölesiye de nefret ediyorum" diyen Marina, dedesinin ne kadar egoist, narsist ve zalim olduğunu da anlatıyor.
Picasso'nun çevresindeki insanlara değer vermediğinin, yalnızca sanatını önemsediğinin, hatta babasını sürekli aşağıladığının altını çizen torun Marina, dedesinin "aşk"la ilişkisi üzerine de şunları yazıyor: "Bir sanatçı olarak âşık olmuş olabilir, ama bir erkek olarak asla! Kadınlara değer vermediği için hep terk edildi. Resme harcadığı zaman, onun için her şeyden daha önemliydi."
Oyundaki Yorum
Oyunun metninde anlatılan Gestapo ve Picasso, inceliği olmayan bir yönetim elinde, gerçek kimlikleri vurgulanarak verilmiş olsaydı taraflar ve de olay onların kimliklerinde kemikleştirilmiş (sıkıştırılmış) gibi olurdu.
Arif Akkaya’nın incelikli yorumu bu tehlikeyi ortadan kaldırmış ve iki iyi oyuncunun da katkıları ile oyunu , seyirciye bu boyutu (Sanat ve düşmanları) ile genişleterek ulaştırmayı başarmış.
Oyun, her iki tarafı da tarihsel tanımlamaları dışında birer ideal figür olarak kullanmayı seçmiştir. Oyun, Gestapo’nun kimliğinde, elindeki gücü sınır tanımayacak şekilde kullanan taraf ile Picasso kimliğinde , onun karşısında ezilmeyecek olan sanat arasındaki mücadele olarak verilmiştir.
Oyunda her iki taraf arasında denge oyunundaki git- gel’ler yaşanmaktadır.
Kadın önce hükmedicidir,sonra rahatlar.. Picasso başta tedirgin sonra hükmedendir.
Oyunun ana dengesi, kadının “Gerçek Picasso”yu araması ile eserinin yakılacağını öğrenen Picasso’nun diretmesi üstüne kurgulanmıştır. Bu mükemmel bir denge ve akıl oyununu oluşturur. Ancak bu denge, kadının Picasso tarafından hemen orada yapılmış ve kimsenin gerçekliğinden şüphe edemeyeceği resmin kadının eline verilmesi noktasında bitirilse amaca daha da ulaşılmış olurdu kanısındayız. Zira o noktadan sonraki diyaloglar oyunu kişiselleştirmeye başlamaktadır ve oyun “climax”ında(doruk) değil tansiyonun düşüşü ile tamamlanmaktadır. Oysa önerdiğimiz noktada bitirilse karar seyirciye bırakılmış , seyirciye üzerinde düşüneceği bir soru verilmiş olurdu.
Bu sonun, oyuncuların yorumlarına başka bir boyut getireceğini düşünüyoruz.
Metnin aslına bağlı kalmayı tercih eden bir yönetmen için tercih yapmak son derece zordur.
Her tiyatro oyunu bir orkestra performansına benzer.Orkestradan farklı olarak tiyatroda sessiz enstrümanlar vardır.Tiyatroda eser yönetmen,oyuncu,kostüm,dekor,müzik vb ögelerin uyum içinde “ses”(?) vermeleri ile bir anlam kazanır.Galiba bu oyun, orkestrasyonda bütünlüğe en çok yaklaşan bir performansı ortaya koyduğu için başarılıdır.
Oyun Mekanı
Mekan, eserde anlatılana çok uygundur.Çevre tasarımı da işlevseldir. Ancak mekan kullanımı üzerine birkaç hususun tartışılması gerekir diye düşünüyoruz.
Seyirci atmosferin içine doğru alınmaktadır. Sanki oyunun bir parçasıdır. Duygusal olarak birazdan başlayacak oyunun ruhu aktarılmak istenmiştir. Bu tür hazırlanmış ortamlar seyirciyi duygusal olarak taraf tutmaya zorlar. Aklın kontrolü bir süreliğine durur. Bu bazı seyirciye “orijinal” gelebilir; bazı seyirci için eğlencelidir, bazıları içinse kaotik olabilir. Zira mekan bizi değiştirir.
İyi ki, Arif Akkaya bu uygulamayı uzun tutmamış,oyun başlar başlamaz fondan verilen müzik bu algılamayı kırmış.
Bu satırların yazarı 1970 lerde Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları tarafından denenen ve cezaevi müdürünün karşısında suçlarını(?) itiraf ederek hapishane koğuşuna konulan seyirciler ile yapılan bir oyunu(“Akşam Erken İner Hapishaneye”) hatırlamaktadır. Belki de Türkiye tiyatrosunda “ilk”lerden biri olan bu denemede, psikolojik olarak sıkıntıya düşen bazı seyirciler oyundan bir an önce çıkmak istemişler; bazıları suçlarından utanmış(?) oyun sonunda “tahliye” edilirlerken “havaya girip” af dilemişlerdir.
“Deneme” adına yapılan uygulamaların sonuçlarının daha iyi irdelenmesi ve de bu oyunda önceden mutlaka düşünülmüş olduğuna inanmış olmakla beraber dikkatle kullanılması (önceden seyirciyi uyarı dahil) gerektiğini düşünüyoruz.
Oyunculuk
Her iki oyuncunun yönetim disiplinine bağlılığı gözden kaçmayacak kadar açıktır. Oyun süresince önceden belirlenmiş anlarda yapacakları bellidir ve oyuncular bunu rastlantıya bırakmamaktadırlar.
Sezai Altekin’in tecrübeden gelen sanki kolaymış gibi gelen oyunculuğu ; Ayça Bingöl’ün masa üzerindeki her şeyi hastalıklı bir titizlikle düzgün tutma takıntısı ile verdiği sahneler unutulacak gibi değil.
Başlangıçtaki kendilerinden emin gibi görünen iki karakterin aslında içlerinde yaşattıkları tedirginliği bu dozda vermeleri kolayca başarılacak bir oyunculuk değil.
Tüm oyun boyunca “Ben bir Picasso’yum” duruşundaki karakterin bir sahnede,kadının elindeki resmin peşinden koşmasını yadırgadık. Bir de zaman zaman kontrolden çıkan seslerini kontrol etseler diye geçirdik içimizden. Oyunun finalindeki karakterlerin davranışlarını ise eserin orijinalinin bir zorlaması olması nedeniyle oyunculara bağlamadık.
Bu arada, seyirciyi karşılayan ve de ara sıra birkaç kelimeyle oyuna dahil olan görevlilerden, sınırlı birkaç kelime “Einen Problem?” ,”Stop” dışında daha uzun cümleler kurabilmeleri beklendiğini belirtmek isteriz. Aksi durum, oyunun gerilimine olumsuz etki yapmaktadır.
Picasso :‘‘Hepimiz biliriz ki sanat gerçeklik değildir. Sanat bize gerçekliği, en azından bize anlamak için verilen gerçekliği kabul ettiren yalandır. Sanatçı başkalarını yalanlarının doğruluğuna inandırmanın yolunu bulmalıdır’ diyor.’ Oyun sanki bu sözleri ana eksenine almıştır.
“Bana Bir Picasso Gerek” iyi ve dürüst bir oyun. Görmelisiniz.
Melih Anık
Her şeyden önce Emre Kınay’ın İstanbul’a yeni bir tiyatro mekanı kazandırma gayretini alkışlamak istiyoruz. Umudumuz ve dileğimiz Emre Kınay’ın çıktığı bu yolda pişman olmamasıdır.Daha gerçekçi bir söyleyişle dileriz onu pişman etmeyiz.
Oyun 2008 Afife Jale Tiyatro Ödülleri’nde En Başarılı Kadın ve Erkek Oyuncu; 2008 Sadri Alışık Tiyatro ödülleri’nde En Başarılı Kadın Oyuncu; 2008 Lions Tiyatro ödülleri’nde En Başarılı Erkek Oyuncu ve En Başarılı Dekor Tasarımı dallarında büyük ödülleri almış.
Yeni bir mekanda, ilk oyunun ödüllere boğulması iyi bir şanstır.Her zaman iyi ve güzelin takdir edilmesi bu kadar denk düşmez. Duru Tiyatro’nun bu şansı yarattığına ve de iyi yönettiğine inanıyoruz.
Oyunu Arif Akkaya yönetmiş. Kınay-Akkaya işbirliğinin başarısına , Amelie Nothomb’un bir romanından sahneye uygulanan “Kara Sohbet” İsimli oyunda daha önce tanık olmuştuk.
Sanıyoruz bu işbirliğinin başarısında her iki tiyatrocunun da disiplinli kişilikleri ve de tiyatroya olan saygıları önemli bir yer tutmaktadır.
Bu vesile ile belirtelim ki “Kara Sohbet” ,tadı damaklarda kalan bir oyundur ve mutlaka yeniden seyirci ile buluşturulması gerekir.
Oyunun Adı
İsmi orijinalinde “A Picasso” , kitap kapağında “Bir Picasso Lütfen” olan oyun Bursa Devlet Tiyatrosu’nda da ayni isimle sahnelenmiş. Oyunun tercümanı Şükran Yücel, Arif Akkaya’nın önerisi üzerine oyunun Duru Tiyatro’da “Bana bir Picasso Gerek” ismiyle oynanmasına izin vermiş. Arif Akkaya’nın önerisinin çok yerinde olduğunu düşünüyoruz.
Zorda kalmış bir insanın karşısındakinden ricası, “Bir Picasso…..Lütfen” , doğru tonlama ile oyunu anlatan bir isim olabilir. Eğer vurguları doğru yerlere koymazsanız , “Bir çay lütfen” deki anlama kaçması çok kolaydır. “Bana Bir Picasso Gerek” ise tek taraflı bir niyetin belirtilmesidir.Bir kafaya takmışlığı ima etmektedir ki oyundaki karakterin ağzına da çok yakışmaktadır. Tablo piyasasındaki koleksiyoncu jargonuna da çok uygun. Öte yandan oyun hakkında ön bilgisi olmayan bir kişi için oyun ilerledikçe anlam kazanan bir ifade olmaktadır.
Arif Akkaya’nın bu değişiklik önerisinin Şükran Yücel tarafından da kabul edilmesi iyi bir işbirliğine örnektir. Her ikisini de kutlarız.
Bu konu üzerinde duruşumuzun nedeni yönetmenin ayrıntı gibi görünen bir konuda gösterdiği titizliği anlatmak içindir.Bu titizlik oyun içinde pek çok noktada kendini göstermektedir.
Yazar
“Jeffrey Hatcher,son yıllarda oyunları en çok sahnelenen Amerika’lı oyun yazarlarından biridir. “Bir Picasso Lütfen” 2003 yılından bu yana Amerika’da en önemli tiyatrolarda en seçkin oyuncular tarafından yüzlerce kez sahnelenmiştir. 2003 Barrymore En iyi yeni Oyun Ödülü’nü kazandı.”( Şükran Yücel’in kitaptaki ön sözü)
“Sahne Güzeli” oyunun da senaristi olan Hatcher’in en dikkat çekici özelliklerinden biri zekice diyaloglarıdır. Sahne Güzeli’nde gerçekten yaşamış olan bir aktörle o yıllarda Londra’da sahneye ilk çıkan kadın olduğu pek çok yazar tarafından kabul edilen Margaret Hughes arasındaki “olası” bir ilişkiyi eğlenceli bir şekilde kurgular. “Bana Bir Picasso Gerek” de tarihsel olarak bilinen bazı olayların üstüne zekice kurgulanan kurmaca bir hikayedir.(a.g.e.)
Hatcher ayni zamanda “Casanova”(Lasse Hallstrom) “Secretary” (Steven Shainberg) “Boys Don’t Cry”(Kim Pierce) ve “Columbo” ve “E!” İsimli TV dizilerinin senaryo yazarıdır.
Oyun
Oyun, Paris’in işgal edilmesinden bir süre sonra 1941 Ekim’inde geçer.Picasso her zaman gittiği kafeden alınarak sorgulanmak üzere , Gestapo’nun mahzenine getirilir.Picasso’yu sorgulayan genç ve güzel bir kadındır.
Kadının amacı , Gestapo’nun elinde tuttuğu Picasso resimlerinden en az birinin “Gerçek Picasso” olduğunun birinci ağızdan kanıtlanmasını sağlamaktır. Kadının sevdiklerinin güvenliği bunun başarılmasına bağlıdır. Picasso için ise durum, işbirliği yapmayacak olursa, hayat memat meselesidir. Picasso resminin Gestapo tarafından yoz sanat örneği olarak yakılacağını anlayınca işbirliğini reddeder. İki kişi arasında oyun boyunca devam eden bir psikolojik savaş başlar. Oyun iki kişi arasındaki incelikli bir tahtıravalli dengesine döner.(a.g.e den özet)
Gestapo ve Picasso hakkında kabul gören anlayış(tarihi gerçekler) bu oyundaki tezin önündeki en büyük engeldir. Zira Gestapo kötü bir iş yapmak için mutlaka birinci ağzın tanıklığına ihtiyaç duyacak , kendini tarihe karşı hesap vermek durumunda sayan bir teşkilat değildir. Picasso da sanatın baş vermez savaşçısı olarak çok da inandırıcı durmamaktadır.
Picasso
Picasso 1 ve 2. Dünya Savaşları ile İspanya İç Savaşlarında bir tarafı tutmayı reddetmiştir.Çağdaşları tarafından bu pasifist tavır onun prensiplerden ziyade korkaklığı ile anlatılmak istenmiştir.The New Yorker onu,arkadaşları ölürken oturan bir korkak olarak tanımlamıştır.
Öte yandan Franco ve Faşistlere karşı eline silah almamış bile olsa onlara olan öfkesini açıkça ifade etmiş; Katalan bağımsızlık mücadelesinde de taraf olanlar ile dostça bir yakınlık içinde olmuştur.
Eşlerinden biri olan Francoise Gilot tanıdığı en despot, en hükmedici, en kaprisli ve en sadakatsiz adamla 10 yıl niye yaşadığını anlayamadığını yazar. "Kadınlar paspas gibidir" diyen ve paspas gibi kullanan Picasso feministlerin gazabına uğramamıştır.
Picasso resimlerine çok bağlıdır, bazen yüzbinlerce dolar ödemeye hazır galeri sahiplerini eli boş yollar. Sevdiği eserleri satınca huzursuz olur, hiç yoktan kendini hırpalar.
Alkollüyken eli açılır, resimlerini masa arkadaşlarına dağıtır. İşte böyle bir karambolde tablo kapan bir uyanık, eseri satmaya kalkınca üzerinde imza olmadığını fark eder ve tekrar Picasso'ya koşar. Usta imza koymak yerine "bu sahte" der, topu taca atar. Adam kıvranmaya başlar, "ama nasıl olur? Filanca gün, filancanın yanında, siz, şahsen, bizzat..."-Ne yani... Bir sürü taklitçi sahte Picasso yapıyor, ben yapamaz mıyım?(“İz Bırakanlar”-Ahmet Sırrı Arvas)
Marina Picasso, yüzyılımızın dahi ressamı Picasso'nun torunudur. Torun Picasso, anılarını "Picasso, mi abuelo / Dedem Picasso" başlığıyla İspanya'da yayımladı. "Onun öldüğüne inanamadım. Sanki sonsuza kadar bir kâbus olarak hayatımda yer alacaktı. Dedeme tapıyorum, ama ondan ölesiye de nefret ediyorum" diyen Marina, dedesinin ne kadar egoist, narsist ve zalim olduğunu da anlatıyor.
Picasso'nun çevresindeki insanlara değer vermediğinin, yalnızca sanatını önemsediğinin, hatta babasını sürekli aşağıladığının altını çizen torun Marina, dedesinin "aşk"la ilişkisi üzerine de şunları yazıyor: "Bir sanatçı olarak âşık olmuş olabilir, ama bir erkek olarak asla! Kadınlara değer vermediği için hep terk edildi. Resme harcadığı zaman, onun için her şeyden daha önemliydi."
Oyundaki Yorum
Oyunun metninde anlatılan Gestapo ve Picasso, inceliği olmayan bir yönetim elinde, gerçek kimlikleri vurgulanarak verilmiş olsaydı taraflar ve de olay onların kimliklerinde kemikleştirilmiş (sıkıştırılmış) gibi olurdu.
Arif Akkaya’nın incelikli yorumu bu tehlikeyi ortadan kaldırmış ve iki iyi oyuncunun da katkıları ile oyunu , seyirciye bu boyutu (Sanat ve düşmanları) ile genişleterek ulaştırmayı başarmış.
Oyun, her iki tarafı da tarihsel tanımlamaları dışında birer ideal figür olarak kullanmayı seçmiştir. Oyun, Gestapo’nun kimliğinde, elindeki gücü sınır tanımayacak şekilde kullanan taraf ile Picasso kimliğinde , onun karşısında ezilmeyecek olan sanat arasındaki mücadele olarak verilmiştir.
Oyunda her iki taraf arasında denge oyunundaki git- gel’ler yaşanmaktadır.
Kadın önce hükmedicidir,sonra rahatlar.. Picasso başta tedirgin sonra hükmedendir.
Oyunun ana dengesi, kadının “Gerçek Picasso”yu araması ile eserinin yakılacağını öğrenen Picasso’nun diretmesi üstüne kurgulanmıştır. Bu mükemmel bir denge ve akıl oyununu oluşturur. Ancak bu denge, kadının Picasso tarafından hemen orada yapılmış ve kimsenin gerçekliğinden şüphe edemeyeceği resmin kadının eline verilmesi noktasında bitirilse amaca daha da ulaşılmış olurdu kanısındayız. Zira o noktadan sonraki diyaloglar oyunu kişiselleştirmeye başlamaktadır ve oyun “climax”ında(doruk) değil tansiyonun düşüşü ile tamamlanmaktadır. Oysa önerdiğimiz noktada bitirilse karar seyirciye bırakılmış , seyirciye üzerinde düşüneceği bir soru verilmiş olurdu.
Bu sonun, oyuncuların yorumlarına başka bir boyut getireceğini düşünüyoruz.
Metnin aslına bağlı kalmayı tercih eden bir yönetmen için tercih yapmak son derece zordur.
Her tiyatro oyunu bir orkestra performansına benzer.Orkestradan farklı olarak tiyatroda sessiz enstrümanlar vardır.Tiyatroda eser yönetmen,oyuncu,kostüm,dekor,müzik vb ögelerin uyum içinde “ses”(?) vermeleri ile bir anlam kazanır.Galiba bu oyun, orkestrasyonda bütünlüğe en çok yaklaşan bir performansı ortaya koyduğu için başarılıdır.
Oyun Mekanı
Mekan, eserde anlatılana çok uygundur.Çevre tasarımı da işlevseldir. Ancak mekan kullanımı üzerine birkaç hususun tartışılması gerekir diye düşünüyoruz.
Seyirci atmosferin içine doğru alınmaktadır. Sanki oyunun bir parçasıdır. Duygusal olarak birazdan başlayacak oyunun ruhu aktarılmak istenmiştir. Bu tür hazırlanmış ortamlar seyirciyi duygusal olarak taraf tutmaya zorlar. Aklın kontrolü bir süreliğine durur. Bu bazı seyirciye “orijinal” gelebilir; bazı seyirci için eğlencelidir, bazıları içinse kaotik olabilir. Zira mekan bizi değiştirir.
İyi ki, Arif Akkaya bu uygulamayı uzun tutmamış,oyun başlar başlamaz fondan verilen müzik bu algılamayı kırmış.
Bu satırların yazarı 1970 lerde Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları tarafından denenen ve cezaevi müdürünün karşısında suçlarını(?) itiraf ederek hapishane koğuşuna konulan seyirciler ile yapılan bir oyunu(“Akşam Erken İner Hapishaneye”) hatırlamaktadır. Belki de Türkiye tiyatrosunda “ilk”lerden biri olan bu denemede, psikolojik olarak sıkıntıya düşen bazı seyirciler oyundan bir an önce çıkmak istemişler; bazıları suçlarından utanmış(?) oyun sonunda “tahliye” edilirlerken “havaya girip” af dilemişlerdir.
“Deneme” adına yapılan uygulamaların sonuçlarının daha iyi irdelenmesi ve de bu oyunda önceden mutlaka düşünülmüş olduğuna inanmış olmakla beraber dikkatle kullanılması (önceden seyirciyi uyarı dahil) gerektiğini düşünüyoruz.
Oyunculuk
Her iki oyuncunun yönetim disiplinine bağlılığı gözden kaçmayacak kadar açıktır. Oyun süresince önceden belirlenmiş anlarda yapacakları bellidir ve oyuncular bunu rastlantıya bırakmamaktadırlar.
Sezai Altekin’in tecrübeden gelen sanki kolaymış gibi gelen oyunculuğu ; Ayça Bingöl’ün masa üzerindeki her şeyi hastalıklı bir titizlikle düzgün tutma takıntısı ile verdiği sahneler unutulacak gibi değil.
Başlangıçtaki kendilerinden emin gibi görünen iki karakterin aslında içlerinde yaşattıkları tedirginliği bu dozda vermeleri kolayca başarılacak bir oyunculuk değil.
Tüm oyun boyunca “Ben bir Picasso’yum” duruşundaki karakterin bir sahnede,kadının elindeki resmin peşinden koşmasını yadırgadık. Bir de zaman zaman kontrolden çıkan seslerini kontrol etseler diye geçirdik içimizden. Oyunun finalindeki karakterlerin davranışlarını ise eserin orijinalinin bir zorlaması olması nedeniyle oyunculara bağlamadık.
Bu arada, seyirciyi karşılayan ve de ara sıra birkaç kelimeyle oyuna dahil olan görevlilerden, sınırlı birkaç kelime “Einen Problem?” ,”Stop” dışında daha uzun cümleler kurabilmeleri beklendiğini belirtmek isteriz. Aksi durum, oyunun gerilimine olumsuz etki yapmaktadır.
Picasso :‘‘Hepimiz biliriz ki sanat gerçeklik değildir. Sanat bize gerçekliği, en azından bize anlamak için verilen gerçekliği kabul ettiren yalandır. Sanatçı başkalarını yalanlarının doğruluğuna inandırmanın yolunu bulmalıdır’ diyor.’ Oyun sanki bu sözleri ana eksenine almıştır.
“Bana Bir Picasso Gerek” iyi ve dürüst bir oyun. Görmelisiniz.
Melih Anık
Etiketler:
arif akkaya,
emre kınay,
tiyatro
9 Şubat 2009 Pazartesi
Tiyatro Pera-“Rahat Yaşamaya Övgü”-(Eski bir Brecht’çi ve solcudan rahat yaşamaya övgü…)
“70’li yılların Brecht’i ile yetiştik biz.
Bize çözüm gibi görünmüştü : Epik tiyatro ile kurtulacaktı toplum ; tiyatro salonları, devrimin başladığı yerdi bizim zamanımızda.
Salonlardaki sloganları , ateşi unutmak mümkün değil. ” Ana” oyunundan sonra nasıl da taşmıştık salondan Beyoğlu’na, sloganlarla ...
Resimlerdeki Brecht gülmezdi. Ciddi bir adamdı. Devrim de ciddi bir iştir. Dalgaya gelmez.
Yönetmenler “Epik olacağım” diye , oyuncular “Yabancılaşacağım” diye olmaz şeyler yaptılar. Tiyatronun eğlendirerek bir şeyler yapabileceği unutulmuştu bir ara.
O tiyatroculardan reklamcılar çıktı. Sanat Yönetmenleri , Mehtere caz çaldıranlar çıktı.
Daha ılımlılar şimdi , yine solcular solcu olmasına.. Gene “epik”ten yanalar. Senaryolar yazdılar. İnsani temalar keşfettiler...Kolay mı? Brecht sinmişti ruhlarına !
Nazım Hikmet’in şiiri sahnelenmez diye esip gürleyip altı ay dolmadan kendi tiyatrolarında Nazım Hikmet şiirlerini oyunlaştırdılar. Başkası yapınca “olmayan” onlar yapınca “oldu”(!).
Şimdi Brecht yeniden gündemde… Fena mı?
Oyundan önce yönetmenin yazısını okudum:
“Nasıl oluyor da yarım yüzyıl öncesi bir yazarın kaleminden çıkmış olan yapıtlar,günümüz dünyası sorunlarıyla böylesine güzel ve şaşırtıcı bir biçimde örtüşebiliyor ? Sorunlar mı değişmedi? Yoksa insanlık tarihi kendini yineleyen bir kader dizgesi mi?”
Düşündüm : Belki de konuyu açmak için soruyor? Ya da düşündürtmek için seyirciyi. Dikkat çekmek için yani!
“Tiyatro Pera’da sahnelenen her oyun söylenmesi gerekli “söz”ün önderliğinde yeni bir estetik arayışını da birlikte getirir.Savaş,faşizm ve çarpık ahlak dayatması temaları çerçevesinde Brecht’in oyunlarından ve “Faşizm Üzerine Yazılar” dan yaptığım bir seçki bu kez bizi kabare dünyasının ışıltılı estetiği ile buluşturdu.”
Belli ki biliyor söylenmesi gereken “söz”ü !
Oyunun ilk dakikalarında galiba eski bir alışkanlıkla, oyuna o gözle bakmaya başladım. Söylenmesi gerekli “Söz” ne? Ne söyleniyor nereye bağlanacak ?
Oyun başladı.. “Epik” sandım , salona geç girenleri…
Sahnede ise çoğu tarihi yaşamamış gençler… Bir ustanın çevresinde.
Sözler dudaklara yabancı, gençler tarihe.. “Rol olsun” diye düşüyor havaya söz..Ama henüz “Gerekli söz” çıkmadı ağızlardan!
Bu gece gene Beyoğlu’na taşılacak mı?
Çevreme baktım. Öyle bir telaş yok. Ben de ,salıverdim kendimi.Oyun, ”Rahat Yaşamaya Övgü” ya!
Oh..Ne güzel şarkıları şu Brecht’in..Ne de güzel söylemiş yahu! Hala yeni gibi her söylediği. Ama eskisi kadar neden dokunmuyor bana?
Ne de güzel icra ediyor sahnedeki oyuncular.
Oyuncular “yabancı”laşmış mı? Boşver…! Hepimiz yabancı olmadık mı içinde yaşadığımız topluma?
Güzel kız..Oyunu da iyi…Ne de güzel söyledi şarkıyı..
Şu çocuk.. İyi vurgulamadı ama ne gam !
Bu oyunlar hep böyledir. Önce bir giriş…Genel bir mesaj..Seyirci “hazırlanacak”!
Dokundurdular hafifçe şimdiki zamana… Ne dediler sahi? “Söz” hala yok ortalarda…
Ama müzik iyi. İyi sesler var içlerinde. Bir de iyiniyetliler hepsi..
Sunucu dedi ki: “Gidelim bir eski zamana” .
İşte Schweyk- Kupa meyhanesi’nde.. Bizim de meyhanelerimiz vardı o günlerde.
Oyun Schweyk ile başladı.Tutuklandı Schweyk..
İkinci sahne Sibirya yollarında.
Arkasında bir şeylere sarınmış adamlar..Dağ mı oldular ne?
Eski teknik sahnede.. Bizde sahne tekniği de gelişmedi canım..Plastik de yok,estetik de..
Birden geçtik Arturo Ui’ye… Çete lideri Ui’nin yükselişi.. Hitler de böyle yükselmişti . Neden tarihteki bazı olaylar benziyor birbirine ?
Tarih tekerrür edermiş. İlk seferde trajik olan şeyler tekrarında komediye dönüşür demiş biri.. Kim? Aman kim demişse demiş! Şimdi benim durumum komedi.
İlk yarı sonu geliyor.. Sahne toparlanacak. Bir özet yani…”Format” böyle… Ders alacak seyirci…
“Aramızdan çıktı bu kanlı kasap-onu biz besledik bu nasıl hesap?
Gözünü aç dostum bu böyle gitmez.
Görmek öğretir yalnız bakmak yetmez”
Böyle geçti ilk yarı, 1 saat 15 dakika..
Aklımda kalan: Hitler ve Arturo Ui … Hatırladım ! Ayni adamlar aslında..
Dersimizi de aldık..Şimdi çay içmeye..
İkinci yarı başka bir oyun. Üç Kuruşluk Opera..
Gene bir “hazırlayıcı” giriş…
Üç Kuruşluk Opera’dan bir şarkı…İçimi ısıttı bir anda..
İkinci yarıyı daha önceden de çalışmışlar galiba. İlk yarıdan daha iyi oynanıyor. Daha başarılı herkes. Herkes daha epik,daha Brecht’yen…
Yoksa ben mi alıştım,saldım ya kendimi..
Tüm yarı ayni oyun..Arada bir hatırlatma yapılsa da ilk yarıya.
Hitler, Arturo Ui… Şimdi de Mac ve Peachum... Polis Şefi Brown..
Hepsini benzettim birbirine…
Polly ne renkli yorumlanıyor! Tarihteki tüm Polly’ler gibi..
Şimdi daha renkli ve keyifli..Takmadım aklımı savaşa,kapitalizme falan..Onlar orada söyledi ben baktım buradan..Şarkılar da güzeldi ..Eğlenceli bir akşam oldu ne yalan söyleyeyim.Eski duygularım canlanacak gibi oldu.Ama arkadaşlar yok ki yanımda…Yalnız kaldım zamanla..
Son şarkı ve 1 saat 15 dakika..
30000 TL yardım almış bu oyun..Neye yeter bu zamanda? Görünen, yetmemiş de..
Ben eski solcu, Brecht’çi.. Sevindim gençler adına.
Neydi öyle 3 saat arasız Brecht oyunları bizim gençliğimizde? Damarlarımız fırlardı yerinden.... Şimdi fragmanı veriyorlar. “Best of Brecht” yapmışlar… 3 saatte Brecht..Meraklıysan gider okursun sonradan……..Gerçi bu da yeter ya konuşman için arkadaşlar arasında..
Bir eksik var gene de.. Şöyle bir iki kadeh “sakinleştirici” oyun sırasında.. Kabare ya…
Çok başarılı idi Ezgi Kasapoğlu şarkılarda..
Levent Öktem, adayımızdır her ödüle..Onu, “Müzikal Oyun” dalına koyarlar..Şarkı söylüyor ya..
Linda Çandır da umut veriyor bayağı.. O da yardımcıya aday olur, daha genç ya..
“İnsan ne ile yaşar?” dedi son şarkı..
“Kötülükle” yaşarmış..Oldu mu ya!
Döndük evimize..Düşündük : Neydi “Söylenmesi gerekli söz?”
Kraliçenin habercisi belli ki gelemeyecek! Gerekli söz de …
Nerde kaldı “Rahat Yaşamaya Övgü” ?
Şuna bakarım : Sokak ne kadar gerçek ? Sahne ne kadar “ayna”?
Yoksa daha mı öndedir sokakta akan hayat?
İmza:
Eski bir Brecht'çi ve solcu ”
Nakleden:Melih Anık
Bize çözüm gibi görünmüştü : Epik tiyatro ile kurtulacaktı toplum ; tiyatro salonları, devrimin başladığı yerdi bizim zamanımızda.
Salonlardaki sloganları , ateşi unutmak mümkün değil. ” Ana” oyunundan sonra nasıl da taşmıştık salondan Beyoğlu’na, sloganlarla ...
Resimlerdeki Brecht gülmezdi. Ciddi bir adamdı. Devrim de ciddi bir iştir. Dalgaya gelmez.
Yönetmenler “Epik olacağım” diye , oyuncular “Yabancılaşacağım” diye olmaz şeyler yaptılar. Tiyatronun eğlendirerek bir şeyler yapabileceği unutulmuştu bir ara.
O tiyatroculardan reklamcılar çıktı. Sanat Yönetmenleri , Mehtere caz çaldıranlar çıktı.
Daha ılımlılar şimdi , yine solcular solcu olmasına.. Gene “epik”ten yanalar. Senaryolar yazdılar. İnsani temalar keşfettiler...Kolay mı? Brecht sinmişti ruhlarına !
Nazım Hikmet’in şiiri sahnelenmez diye esip gürleyip altı ay dolmadan kendi tiyatrolarında Nazım Hikmet şiirlerini oyunlaştırdılar. Başkası yapınca “olmayan” onlar yapınca “oldu”(!).
Şimdi Brecht yeniden gündemde… Fena mı?
Oyundan önce yönetmenin yazısını okudum:
“Nasıl oluyor da yarım yüzyıl öncesi bir yazarın kaleminden çıkmış olan yapıtlar,günümüz dünyası sorunlarıyla böylesine güzel ve şaşırtıcı bir biçimde örtüşebiliyor ? Sorunlar mı değişmedi? Yoksa insanlık tarihi kendini yineleyen bir kader dizgesi mi?”
Düşündüm : Belki de konuyu açmak için soruyor? Ya da düşündürtmek için seyirciyi. Dikkat çekmek için yani!
“Tiyatro Pera’da sahnelenen her oyun söylenmesi gerekli “söz”ün önderliğinde yeni bir estetik arayışını da birlikte getirir.Savaş,faşizm ve çarpık ahlak dayatması temaları çerçevesinde Brecht’in oyunlarından ve “Faşizm Üzerine Yazılar” dan yaptığım bir seçki bu kez bizi kabare dünyasının ışıltılı estetiği ile buluşturdu.”
Belli ki biliyor söylenmesi gereken “söz”ü !
Oyunun ilk dakikalarında galiba eski bir alışkanlıkla, oyuna o gözle bakmaya başladım. Söylenmesi gerekli “Söz” ne? Ne söyleniyor nereye bağlanacak ?
Oyun başladı.. “Epik” sandım , salona geç girenleri…
Sahnede ise çoğu tarihi yaşamamış gençler… Bir ustanın çevresinde.
Sözler dudaklara yabancı, gençler tarihe.. “Rol olsun” diye düşüyor havaya söz..Ama henüz “Gerekli söz” çıkmadı ağızlardan!
Bu gece gene Beyoğlu’na taşılacak mı?
Çevreme baktım. Öyle bir telaş yok. Ben de ,salıverdim kendimi.Oyun, ”Rahat Yaşamaya Övgü” ya!
Oh..Ne güzel şarkıları şu Brecht’in..Ne de güzel söylemiş yahu! Hala yeni gibi her söylediği. Ama eskisi kadar neden dokunmuyor bana?
Ne de güzel icra ediyor sahnedeki oyuncular.
Oyuncular “yabancı”laşmış mı? Boşver…! Hepimiz yabancı olmadık mı içinde yaşadığımız topluma?
Güzel kız..Oyunu da iyi…Ne de güzel söyledi şarkıyı..
Şu çocuk.. İyi vurgulamadı ama ne gam !
Bu oyunlar hep böyledir. Önce bir giriş…Genel bir mesaj..Seyirci “hazırlanacak”!
Dokundurdular hafifçe şimdiki zamana… Ne dediler sahi? “Söz” hala yok ortalarda…
Ama müzik iyi. İyi sesler var içlerinde. Bir de iyiniyetliler hepsi..
Sunucu dedi ki: “Gidelim bir eski zamana” .
İşte Schweyk- Kupa meyhanesi’nde.. Bizim de meyhanelerimiz vardı o günlerde.
Oyun Schweyk ile başladı.Tutuklandı Schweyk..
İkinci sahne Sibirya yollarında.
Arkasında bir şeylere sarınmış adamlar..Dağ mı oldular ne?
Eski teknik sahnede.. Bizde sahne tekniği de gelişmedi canım..Plastik de yok,estetik de..
Birden geçtik Arturo Ui’ye… Çete lideri Ui’nin yükselişi.. Hitler de böyle yükselmişti . Neden tarihteki bazı olaylar benziyor birbirine ?
Tarih tekerrür edermiş. İlk seferde trajik olan şeyler tekrarında komediye dönüşür demiş biri.. Kim? Aman kim demişse demiş! Şimdi benim durumum komedi.
İlk yarı sonu geliyor.. Sahne toparlanacak. Bir özet yani…”Format” böyle… Ders alacak seyirci…
“Aramızdan çıktı bu kanlı kasap-onu biz besledik bu nasıl hesap?
Gözünü aç dostum bu böyle gitmez.
Görmek öğretir yalnız bakmak yetmez”
Böyle geçti ilk yarı, 1 saat 15 dakika..
Aklımda kalan: Hitler ve Arturo Ui … Hatırladım ! Ayni adamlar aslında..
Dersimizi de aldık..Şimdi çay içmeye..
İkinci yarı başka bir oyun. Üç Kuruşluk Opera..
Gene bir “hazırlayıcı” giriş…
Üç Kuruşluk Opera’dan bir şarkı…İçimi ısıttı bir anda..
İkinci yarıyı daha önceden de çalışmışlar galiba. İlk yarıdan daha iyi oynanıyor. Daha başarılı herkes. Herkes daha epik,daha Brecht’yen…
Yoksa ben mi alıştım,saldım ya kendimi..
Tüm yarı ayni oyun..Arada bir hatırlatma yapılsa da ilk yarıya.
Hitler, Arturo Ui… Şimdi de Mac ve Peachum... Polis Şefi Brown..
Hepsini benzettim birbirine…
Polly ne renkli yorumlanıyor! Tarihteki tüm Polly’ler gibi..
Şimdi daha renkli ve keyifli..Takmadım aklımı savaşa,kapitalizme falan..Onlar orada söyledi ben baktım buradan..Şarkılar da güzeldi ..Eğlenceli bir akşam oldu ne yalan söyleyeyim.Eski duygularım canlanacak gibi oldu.Ama arkadaşlar yok ki yanımda…Yalnız kaldım zamanla..
Son şarkı ve 1 saat 15 dakika..
30000 TL yardım almış bu oyun..Neye yeter bu zamanda? Görünen, yetmemiş de..
Ben eski solcu, Brecht’çi.. Sevindim gençler adına.
Neydi öyle 3 saat arasız Brecht oyunları bizim gençliğimizde? Damarlarımız fırlardı yerinden.... Şimdi fragmanı veriyorlar. “Best of Brecht” yapmışlar… 3 saatte Brecht..Meraklıysan gider okursun sonradan……..Gerçi bu da yeter ya konuşman için arkadaşlar arasında..
Bir eksik var gene de.. Şöyle bir iki kadeh “sakinleştirici” oyun sırasında.. Kabare ya…
Çok başarılı idi Ezgi Kasapoğlu şarkılarda..
Levent Öktem, adayımızdır her ödüle..Onu, “Müzikal Oyun” dalına koyarlar..Şarkı söylüyor ya..
Linda Çandır da umut veriyor bayağı.. O da yardımcıya aday olur, daha genç ya..
“İnsan ne ile yaşar?” dedi son şarkı..
“Kötülükle” yaşarmış..Oldu mu ya!
Döndük evimize..Düşündük : Neydi “Söylenmesi gerekli söz?”
Kraliçenin habercisi belli ki gelemeyecek! Gerekli söz de …
Nerde kaldı “Rahat Yaşamaya Övgü” ?
Şuna bakarım : Sokak ne kadar gerçek ? Sahne ne kadar “ayna”?
Yoksa daha mı öndedir sokakta akan hayat?
İmza:
Eski bir Brecht'çi ve solcu ”
Nakleden:Melih Anık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)