Önce Urla arkasından İstanbul’da yapılan toplantılardan sonra , Kasım 2009’da Ankara’da Türkiye Tiyatroları Güç Birliği Girişimi adıyla bir yapılanma duyuruldu.
Koordinasyon Komitesi üyelerinden biri olan Orhan Aydın’ın açıklamalarından girişimin temel ilkelerini okudum.
“Kağıt üzerinde çözümlenememiş bir fikrin sahada çözümlenmesinin olanaksızlığına” inanan biri olarak girişimin temel ilkeleri üzerine düşüncelerimi; Türkiye’de şu anda sektörlerinin öncüsü olmayı başarmış iki meslek örgütünün dernek olarak yapılanmasına ve de çalışmalarına ön ayak olmuş biri olarak da deneyimlerimi paylaşmak istedim.
“ TTGBG, Türkiye'de tiyatronun farklı alanlarına yoğunlaşmış, profesyonel ve amatör tiyatrocular tarafından oluşturulmuş tüm tiyatro örgülerinin, topluluklarının ve bireylerinin dayanışmacı birlikteliğini inşa etmeyi amaçlar.” (Temel İlke)
TTGBG, örgüt, topluluk ve bireylerin "birlikte"liğini vurguluyor. Ancak bu yapının hukuki olarak ne olacağı belirtilmemiş.
Birlik, yapısı itibariyle örgütlü kurumların birleştiği bir yapıdır. Temel ilkelerdeki örgüt,topluluk ve bireyler olarak tanımlanan çerçeve kısa ve uzun vadede sorun yaratabilir. Temel olarak söz hakkı , aidat,yönetim hakkı vb konular bir süre sonra anlaşmazlıklara ve dağılmalara neden olma potansiyeli taşımaktadır.
Tiyatro dünyamızda örgüt ve toplulukların kurumsallıkları tartışılır durumdadır.
Elbette bu aşamada bir "girişim" başlatılmaktadır ve önceki bildirilere bakılacak olursa toparlanması gereken çok şey vardır ama bu tür yapılanmaların “hukuki altyapı” gerektirdiği de açık bir gerçektir.
“Güç Birliği” uzun vadede kurumsal bir yapıya dönüşmeden ve de uluslar arası işbirlikleri olmadan (Maddi desteği kastetmiyorum. ) sesini duyuramaz , etkili olamaz . Bunun için de başlarken hukuki alt yapısının “uzmanca” hazırlanmasında yarar vardır.
“ TTGBG, dönemsel olarak belirlenen temsilcilerden oluşan bir yürütme kuruluna sahiptir. Bu kurul prensip olarak tüm eylem ve açıklamalarını, bütün üyelerin geri bildirimini aldıktan sonra gerçekleştirecektir. Ama üzerinde konsensüs oluşturulmuş bazı durumlarda (Tiyatro yapma hakkının fiili yada dolaylı engellenmesi, tiyatrocuların sanatsal konulardaki ifade özgürlüğünün kısıtlanması, sansür yada oto-sansürün dayatılması) hızlı refleks göstermek için yürütme kurulunun inisiyatif alarak hareket etmesi mümkündür. Bu tür durumlarda her üyenin sergilenen eylem yada yapılan açıklamaya dair muhalefet şerhi düşme hakkı saklıdır.” (Temel İlke)
İfade, iyiniyeti göstermektedir ama pratik değildir. ”Geri bildirimlerin” ortak paydasını bulmak (konsensüs oluşturmak) bazen mümkün olmayabilir. Bu da işlerin yürütülmesine engel olabilir. Konsensüs varmış gibi görünen hallerde de “yöntem” sorun yaratabilir.
“Yürütme kurulunun insiyatif alarak hareket ettiği” durumlarda eyleme geçildikten sonra muhalefet şerhi düşülmesi de birliğin düzenini bozar, gereksiz tartışmaların başlamasına neden olur. Ayrıca,muhalefet şerhlerinin nasıl düşüleceği de açıklanmamıştır. “Yapılmış bir hareket”in “muhalefet şerhi” nasıl olur ?
Ülkemizde , “yürütme kurulu” vb organizasyonlar kulağa hoş gelebilir. Zira bu “ortak akıl”dan yararlanılacağına yapılan bir göndermedir ama birlik, platform vb adına ne derseniz deyin bu tür yapılanmalarda kurumu teslim ettiğiniz ve her kararına katılmasanız bile destekleyeceğinizi en azından "ima ettiğiniz" bir kurumsal yapıya ihtiyaç vardır. Sorumluluklar, yetkiler açık ve net olarak tanımlanmalıdır. Göreve gelen kişiler de konsensüs bulmaya çalışacakları yerde işi yürütmeye odaklanmalıdır. Amaç bellidir : “Tiyatro yapmak!”
Çerçevesi doğru dürüst tanımlanmamış organizasyonlarda ortaya atılan fikir çok , çeşitli ve kontrol edilemez olur.
“ TTGBG, üyelerinden toplanacak aidatlarla oluşturulacak bir bütçeye sahiptir. Bu bütçe sadece ortak etkinlik ve eylemlerin finansmanında kullanılabilir.” (Temel İlke)
“Sadece ortak etkinlik ve eylemlerin finansmanında kullanılır” ifadesinin bu aşamada gerekli olmadığını düşünüyorum. “Malumun ilanına” ne gerek vardır ?
Ayrıca örgüt, topluluk ve bireysel aidatların kıstası nasıl olacaktır ? “Aidat” varsa bu “hukuki yapı” ister. O zaman kurumun türünü ve tüzüğünü ortaya koymak gerekir."Aidat" varsa düzenli aidat verebilecek olanların da katılımını sağlamak gerekir. "Aidat"ın düzeyi yapıyı da belirler. Aidat ve üyelik yapısı "faaliyetleri" gerçekleştirebilecek bir seviyede olmalıdır.
“ TTGBG üyesi topluluklar arzu ettikleri taktirde, gerekçelerini yazılı biçimde belirtmek şartıyla yapılanmadan ayrılabilirler.” (Temel İlke)
Yukarda örgüt,topluluk ve birey olarak tanımladığınız katılımların hemen altında “topluluk”ların vurgulanması diğerleri için soru işareti yaratır. Örgütsel ve bireysel ayrılmalar nasıl olacaktır? “Topluluk” dan ne kasdedilmektedir ? Bu aşamada “yapıdan ayrılmak” dan bahsetmenin yararı nedir ?
Girişim aşamasında ayrılmalar için “yazılı gerekçe” istemek iyi bir düşünce de olmayabilir. Bunu bir “şart” haline getirmek , tutulmayacağı bilinen bir emri vermeye benzer. Ayrılanın disipline uyması beklenmez. Bu tür kurumlar gönüllülük ilkesi ile yaşayabilir. Kaldı ki “ayrılmak istemek” de bir gerekçedir. Anlamlı gelebilecek “gerekçe”lerle de karşılaşmak mümkün olmayabilir.Zorlamaya da gerek yoktur.
"Temel İlkeler" başlığı altında özetlenene bakılınca Ankara toplantısı ile somut bir yapılanmanın tamamlanmamış olduğu anlaşılıyor. Ayrıca sıralanan "Temel İlkeler" de konu ile ilgili dikkatli bir ön hazırlık yapılmadığını gösteriyor.
Katılımcılara bakarak tiyatro dünyamızı ilgilendiren bu çalışmaların bir gurup tarafından sürdürüldüğünü söylemek mümkün.
Orhan Aydın “bu yolculuğa katılmayı bir ‘marifet’ saymayanların da haklarını, sonuna kadar sahiplenip taşıyıcısı, aktırıcısı ve mücadele edeni olacak bu yapılaşma, tiyatromuz için bir ilktir” ifadesi de dışarıda kalanlara yapılan bir göndermedir. Ama “dışarıdakilerin haklarını savunma”, “dışarıdakiler için neyin doğru olduğunu biliyoruz” anlamı taşıyan iddialı bir ifade olduğu kadar bu yapılanma ile ilgili yanıltıcı bir “ufkun” resmini çiziyor olabilir.
Tiyatro dünyası ile ilgili son zamanlarda yaşanan CKM tartışmaları ve eylem herhalde bazı gerçekleri ortaya çıkarmıştır. (Tiyatro dünyasında devam eden başka tartışmaların olduğu da biliniyor)
Caddebostan Kültür Merkezi olayında bir salonun paylaşılması üzerine başlayan tartışmaların nerelere geldiği görülmüştür. Elbette mekanlar hakça kullanılmalı (“peşkeş çekilmemeli”) ama - kaynak ve önceliklere bakarak- CKM’nin tiyatro için kullanılıyor ve kendimiz olmasa da meslektaşımızın yararlanıyor olması mutlulukla karşılansa ve de yeni bir salonun daha tiyatro dünyamıza kazandırılması için çaba gösterilse daha iyi olmaz mı ?
Kaldı ki tiyatronun ihtiyaçları için yapılacak bir listede CKM eylemini başlatan fikir çok da önlerde yer almazdı diye düşünüyorum.
Bu ve benzeri olaylar , katılımları sınırlandırmayacak mı ? Bu , camianın “birleşme” ve “dayanışma”sı önünde engel değil mi?
TTGBG’nin “Temel İlkesinin” çok sade bir şekilde(nerdeyse tek cümle ile) özetlenmesi ve yürütme ilkelerinin ayrıntılarla açıklanması gerekir. (ki bu zaten “tüzük”tür.)
Amaç tiyatro seyircisinin artmasıdır. Seyirciyi çoğaltamazsanız tiyatroyu yaşatamazsınız.
NBA’nin sloganı “I Love This Game” dir.
Ben de tiyatroculardan “Tiyatroyu seviyorum” gibi sade ve öz bir slogan bekliyorum. Sevgi ile birleşen insanlar , büyür ve büyütürler. Ve sevgilerini , seyirci ile paylaştıklarında ve onlara gösterdiklerinde hepimiz mutlu ve umutlu oluruz.
Melih Anık
25 Kasım 2009 Çarşamba
20 Kasım 2009 Cuma
“Vakit Tamam Beyler!” - Geçici İşgalPP – projeprodüksiyon - Kumbaracı50
“Duvarda Çivin Olsun” sloganıyla başlayan İstanbul’un yeni mekanlarından Kumbaracı50'yi yaratanlara(Altıdan Sonra Tiyatro-Yiğit Sertdemir) teşekkür her tiyatroseverin borcudur. O akşam yaratıcıların yüzlerinde gördüğüm ifade diliyorum sadece yorgunluktan kaynaklanmış olsun. Kalkıştıkları zor bir iş.
Kumbaracı50, kendinden önceki yapılaşmalardan(DOT,Garajİstanbul) esinlenmiş . Yeni mekanın İstanbul’a kazandırılması iyi olmuş ama salonun yapısal olanakları (örneğin salonun ortasındaki kolon) sahnelemedeki özgürlükleri kısıtlayacak gibi görünüyor.
Programına bakınca, Kumbaracı50 “sahnesizlere” sahne veren bir yapı olmayı tercih ediyor . Mekanın bu haliyle kendi “marka”sını yaratmakta zorlanacağını düşünüyorum. Bana kalırsa iyi bir halkla ilişkilere ve “marka” oluşturucuya ihtiyaçları var.
“Vakit Tamam Beyler” , Kumbaracı50'de seyrettiğim ilk oyun .
"Vakit Tamam Beyler"de beni cezbeden, gösterinin yapısını oluşturduğu söylenen Çorak Ülke, Dört Kuartet , Katedralde Cinayet şiirlerinin yazarı T.S.Eliot idi. Hani şu dizelerin yaratıcısı T.S.Eliot :
“Nisan en zalim aydır, gövertir /Leylakları ölü toprakta, yoğurur/Anılarla istekleri, uyarır/Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla”
….
“Baharın belirtisi nedir bu yıl? /Eskinin ölümü yalnızca: ne bir ses, ne bir filiz, ne bir esinti. /Günler uzamaya başlar mı? /Daha uzun ve daha karanlık gün, daha kısa ve daha soğuk gece.”
…
“Bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz/Sabrımız tükenmiş”
…
“Ve akşam ateşlerinin sönmeleri, barınacak yer yokluğu /Ve düşman şehirler ve dost olmayan kasabalar”
…
“Ve ödünç almak zorundayım her değişen biçimi/Bulmak için ifadeyi … dans et, dans et”
…
“Ah, dostum, bilmezsin, bilmezsin/Hayat nasıldır, hayatı ellerinde tutansın sen”;/(Büker leylak saplarını yavaşça)/“Bırakıyorsun akıp gitsin senden, akıp gitsin diye,/Ve gençlik zalimdir, ve yoktur pişmanlığı/Ve göremediği durumlara gülümser”
…
“Geri döndük bu ilkelerle eski yerlerimize /Artık rahat değildik ama alınyazımızla. /Tanrılarına sımsıkı bağlanmış yabancı bir halkla /Bir başka ölüm de tatlıydı bana”
…
“Bir değeri olacak mıydı/Bir gülüşle meseleyi ısırıp koparmanın/Dünyayı bir top gibi sıkıştırmanın/Onu ağır meselelere yuvarlamanın”
…
“Tanrılardan pek anlamam: ama sanırım ırmak/Güçlü boz bir tanrıdır-somurtkan, elegeçmez ve serkeş”
…
“Hangi iş yapılacak başka, hangi haksızlık /Kaplayacak kuş şakımasını ve yeşilliği, hangi haksızlık /O vakit kaplayacak dünyayı? Bekleriz, ve zaman kısadır, /Fakat uzundur beklemek”
…
“Bu ölü ülkedir/Bu kaktüs ülkesidir/Burada taştan putlar/Yükselir, burada onlar kabullenir/Bir ölü elinin yakarışlarını/Solan bir yıldızın pırıltısında”
…
“Sanırım biz dönekler geçidindeyiz,/Ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini”
…
“Bizler içi oyuk adamlarız/Bizler içi doluk adamlarız/Birlikte eğilen/Kafaları saman tıkılı. Yazık ! /Kurutulmuş seslerimiz/Birlikte fısıldaşınca/Sessizdir, anlamsızdır/Yel nasılsa kuru otlarda/Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında/Kuru kilerimizde”
…
“Düşünceyle/7 Gerçek arasına/Devinimle/Eylem arasına/Düşer o Gölge/Çünkü Senindir Ülke”
Şöyle bir acele ile yapılan bir derleme bile Eliot’un şiirinin gücünü ve olanaklarını ortaya koymuyor mu?
Eliot “Şiir, haz verme amacının dışında, kimi yeni deneyleri yeni bir biçimde ileterek , başımızdan geçip de söylemeyi beceremediğimiz şeyleri anlatarak bilincimizi genişletir,duygularımızı inceltir” demiş.
Benim umduğum da tam buydu “Vakit Tamam Beyler”den.
Eliot’ın şiiri, sözcüklerle bir tür sinemasal montaj , sözel kurgudur. Hatta Çorak Ülke’de ard arda dizilmiş imgeler/sekanslardan oluşan “film” gibi bir şiir ortaya çıkar. Çorak Ülke’de birbirinden bağımsız 5 bölüm, ” süreksizliğin” anlatısıdır.
Eliot, Çorak Ülke’de yaptığı gibi Shakespeare’dan Baudelaire’e , Dante’ye, Wagner’e, Verlaine’e ; Shakespeare’in Antony ve Cleopatra’sından , Pope’ un “The Rape of the Lock”undan bir sahneye ; bir apartman dairesindeki zevksiz bir randevuya ; iki kişi arasındaki cinsellik yüklü dizelere , oradan da sümbül kıza ve onun gençliğine, geçmişteki masumiyetine gidip gelir , tüm bunların arasında dolaşır.
Çorak Ülke’ de şiire bir not olarak eklenen ve Eliot’ın Tiresias olarak adlandırdığı kişi şiirde bir karakter bile olmayıp yalnızca bir seyirci olan gene de bütün kişileri birleştiren en önemli kişiliktir. Şiirin özü,Tiresias’ ın gördükleri ile oluşturulmaktadır.Bu karışık örgünün bütün iplerini elinde tutan Tiresias’dır ve herşey onda birleştirilmiş, ona düğümlenmiştir.
“ve ben Tiresias, bütün bunları daha önce de yaşadım” sözleri ile aslında bir geri dönüşü ya da “mış” gibi” bir geçmişi ya da bir hayali ima etmektedir.
Elbetteki sahnedeki Çorak Ülke değil, Çorak Ülke’den de yararlanan bir gösteridir ama Çorak Ülke, Eliot ruhunu ortaya koyan bir metin olduğu , fikirsel anlamda sahneye ipuçları ve ufuklar açtığı ve de gösterinin ismini aldığı dizeleri içerdiği için önemlidir.
“Vakit Tamam Beyler” bu çerçevede en başta bir metin sorunu yaşıyor. Metin sağlam olmadığı için onun üstüne inşa edilen bedensel devinim de sağlam olmamış.
En önemlisi Eliot şiirinin tınısı duyulmuyor sahnede . Şairin bir çok eserinden alıntı yapıldığında bunların bir bütün içinde harmanlanması, kendi arasındaki farklılıkların ve de sahnede yapılan eklemelerin belirginleştirilerek ayrılması gerekli, hatta zorunlu. Önce “Eliot” duyulmalı, anlaşılmalı.
Gösteri ile ilgili seyirciye dağıtılan açıklamalardaki ifadelerin karşılığı sahnede görülmüyor. Ama orada geçen soruların cevapları açık.(bence)
Sunulduğu söylenen “estetik arayış ve karşı çıkış” yok , ama var edilebilir . Eliot şiiri kendi kültürel bağlamı dışına taşınabilir ama taşınamamış. Yabancı bir metin farklı kültürel kodlar ve imgelerle yeniden kurgulanabilir ama kurgulanamamış. Eliot 2009 Türkiye’si için zamandaş ve yerel olabilir ; doğuya özgü bedenlerle yeniden kurgulanan bir şiir batı için de okunur olabilir ; doğuya ait imgeler ve bedensel kodlar İngiliz asıllı bir metinle örtüşebilir ama bu yapı ve kurguda değil.
Belki de asıl sorun, bu soruları sorarak başlamaktan kaynaklanıyor. Bu soruların cevaplarının sahnede aranmasında.. Ve belki de açıklamaların içindeki “büyük” sözlerde.
Gösteri , nereye/nasıl “konuşacağına” karar verememiş . Sahne içine mi , oyuncuların içine mi , arasında mı , seyirciye mi yoksa uzaktaki müphem bir hayale mi ? Tiresias’ı yok sahnedeki gösterinin..
Arada yapılan doğaçlamalar ise “güncele gönderme yapmak” telaşı ile bütün düşünülmeden ortaya atılmış.
Oyuncular (Banu Çiçek Barutçugil ,Tuğba Özkul, Tülin Özen, Birsen Karacan, Dizem Kaftan) dan gerekli verimin ortaya çıkmaması onların ekip olarak bütünleşememelerinden ileri geliyor.Bunun nedeni ise sağlam bir metinin olmaması.
Oysa tek tek buluşlar çok yerinde. Örneğin kovalar, leğenler… Ama bu malzeme kullanılamamış. Renk, gölge, ışık, müzik, yansımadan ,seslerin oynaşmasından yararlanılamamış. Başlangıçtaki pencereden dışarı bakan iki kadın figürü imgemizi yakalıyor ama o kadar. Bir yere götürmüyor.
Bu tür gösteriler için yapılacak en önemli vurgu, tasarımı ve rejiyi yapan kişinin (Şule Ateş) , konuyu yakalamış, hedef noktayı isabetle belirlemiş olması ama gösteriyi oluştururken tek başına kalması nedeniyle (tercih kendisinin midir yoksa zorunluluk mudur?) fikirsel argümanların yeterince , uzmanca yerine oturtulamamış olmasıdır.Gösteri fikirlerin çatışmasından doğmamış. Tek kişilik algıların sonunda , yaydan fırlatılan ok genellikle “karavana” oluyor.
Melih Anık
Not:
1-Oyunun ilk performansı Talimhane’de ve Mehmet Ergen’in sanat yönetmenliğinde yapılmamış mıydı? Şu an sunulan gösteride Ergen’in ismi unutulmuş mu acaba?
2-Yazının içindeki şiirlerin tercümeleri İsmail Haydar Aksoy, Suphi Aytimur, Osman Türkay, İsmet Özel’e aittir.
Kaynaklar:
http://www.yenitoplum.org/ytp/haber_detay.asp?haberID=135
http://lepoetetravaille.blogcu.com/robert-richardson-tatli-hayat-la-dolce-vita-fellini-ve-t/1749485
http://mncelep.blogcu.com/t-s-eliot-in-siirin-toplumsal-islevi-adl/2217688
Ek not:
Bu yazıdan sonra Vakit Tamam Beyler adı altında açılan facebook sayfasındaki fotoğrafları gördüm. Benim 5 kişiden seyrettiğim oyunun sayfasında verilen resimlerdeki oyuncu sayısının 6 ve 7 olarak görünmesine o kadar takılmadım ama resimlerde dikkatimi çeken özellikle dairesel ışıklar altındaki bir sahne idi. Benim seyrettiğim gösteride böyle bir ışık kullanımı yoktu. Doğrusu bu beni şaşırttı.
Prova mı performans mı belli olmayan bir geceden çekilmiş bir resim üzerine spekülasyon yapmamak lazım ama böyle bir görsellikten neden vazgeçildiğini merak ettim doğrusu.
Ayrıca da yanılmıyorsam kadro da değişmiş gibi geldi bana.
Tiyatromuzdaki profesyonelliğin de sorgulanması gerekir diye düşünüyorum.
Kumbaracı50, kendinden önceki yapılaşmalardan(DOT,Garajİstanbul) esinlenmiş . Yeni mekanın İstanbul’a kazandırılması iyi olmuş ama salonun yapısal olanakları (örneğin salonun ortasındaki kolon) sahnelemedeki özgürlükleri kısıtlayacak gibi görünüyor.
Programına bakınca, Kumbaracı50 “sahnesizlere” sahne veren bir yapı olmayı tercih ediyor . Mekanın bu haliyle kendi “marka”sını yaratmakta zorlanacağını düşünüyorum. Bana kalırsa iyi bir halkla ilişkilere ve “marka” oluşturucuya ihtiyaçları var.
“Vakit Tamam Beyler” , Kumbaracı50'de seyrettiğim ilk oyun .
"Vakit Tamam Beyler"de beni cezbeden, gösterinin yapısını oluşturduğu söylenen Çorak Ülke, Dört Kuartet , Katedralde Cinayet şiirlerinin yazarı T.S.Eliot idi. Hani şu dizelerin yaratıcısı T.S.Eliot :
“Nisan en zalim aydır, gövertir /Leylakları ölü toprakta, yoğurur/Anılarla istekleri, uyarır/Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla”
….
“Baharın belirtisi nedir bu yıl? /Eskinin ölümü yalnızca: ne bir ses, ne bir filiz, ne bir esinti. /Günler uzamaya başlar mı? /Daha uzun ve daha karanlık gün, daha kısa ve daha soğuk gece.”
…
“Bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz/Sabrımız tükenmiş”
…
“Ve akşam ateşlerinin sönmeleri, barınacak yer yokluğu /Ve düşman şehirler ve dost olmayan kasabalar”
…
“Ve ödünç almak zorundayım her değişen biçimi/Bulmak için ifadeyi … dans et, dans et”
…
“Ah, dostum, bilmezsin, bilmezsin/Hayat nasıldır, hayatı ellerinde tutansın sen”;/(Büker leylak saplarını yavaşça)/“Bırakıyorsun akıp gitsin senden, akıp gitsin diye,/Ve gençlik zalimdir, ve yoktur pişmanlığı/Ve göremediği durumlara gülümser”
…
“Geri döndük bu ilkelerle eski yerlerimize /Artık rahat değildik ama alınyazımızla. /Tanrılarına sımsıkı bağlanmış yabancı bir halkla /Bir başka ölüm de tatlıydı bana”
…
“Bir değeri olacak mıydı/Bir gülüşle meseleyi ısırıp koparmanın/Dünyayı bir top gibi sıkıştırmanın/Onu ağır meselelere yuvarlamanın”
…
“Tanrılardan pek anlamam: ama sanırım ırmak/Güçlü boz bir tanrıdır-somurtkan, elegeçmez ve serkeş”
…
“Hangi iş yapılacak başka, hangi haksızlık /Kaplayacak kuş şakımasını ve yeşilliği, hangi haksızlık /O vakit kaplayacak dünyayı? Bekleriz, ve zaman kısadır, /Fakat uzundur beklemek”
…
“Bu ölü ülkedir/Bu kaktüs ülkesidir/Burada taştan putlar/Yükselir, burada onlar kabullenir/Bir ölü elinin yakarışlarını/Solan bir yıldızın pırıltısında”
…
“Sanırım biz dönekler geçidindeyiz,/Ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini”
…
“Bizler içi oyuk adamlarız/Bizler içi doluk adamlarız/Birlikte eğilen/Kafaları saman tıkılı. Yazık ! /Kurutulmuş seslerimiz/Birlikte fısıldaşınca/Sessizdir, anlamsızdır/Yel nasılsa kuru otlarda/Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında/Kuru kilerimizde”
…
“Düşünceyle/7 Gerçek arasına/Devinimle/Eylem arasına/Düşer o Gölge/Çünkü Senindir Ülke”
Şöyle bir acele ile yapılan bir derleme bile Eliot’un şiirinin gücünü ve olanaklarını ortaya koymuyor mu?
Eliot “Şiir, haz verme amacının dışında, kimi yeni deneyleri yeni bir biçimde ileterek , başımızdan geçip de söylemeyi beceremediğimiz şeyleri anlatarak bilincimizi genişletir,duygularımızı inceltir” demiş.
Benim umduğum da tam buydu “Vakit Tamam Beyler”den.
Eliot’ın şiiri, sözcüklerle bir tür sinemasal montaj , sözel kurgudur. Hatta Çorak Ülke’de ard arda dizilmiş imgeler/sekanslardan oluşan “film” gibi bir şiir ortaya çıkar. Çorak Ülke’de birbirinden bağımsız 5 bölüm, ” süreksizliğin” anlatısıdır.
Eliot, Çorak Ülke’de yaptığı gibi Shakespeare’dan Baudelaire’e , Dante’ye, Wagner’e, Verlaine’e ; Shakespeare’in Antony ve Cleopatra’sından , Pope’ un “The Rape of the Lock”undan bir sahneye ; bir apartman dairesindeki zevksiz bir randevuya ; iki kişi arasındaki cinsellik yüklü dizelere , oradan da sümbül kıza ve onun gençliğine, geçmişteki masumiyetine gidip gelir , tüm bunların arasında dolaşır.
Çorak Ülke’ de şiire bir not olarak eklenen ve Eliot’ın Tiresias olarak adlandırdığı kişi şiirde bir karakter bile olmayıp yalnızca bir seyirci olan gene de bütün kişileri birleştiren en önemli kişiliktir. Şiirin özü,Tiresias’ ın gördükleri ile oluşturulmaktadır.Bu karışık örgünün bütün iplerini elinde tutan Tiresias’dır ve herşey onda birleştirilmiş, ona düğümlenmiştir.
“ve ben Tiresias, bütün bunları daha önce de yaşadım” sözleri ile aslında bir geri dönüşü ya da “mış” gibi” bir geçmişi ya da bir hayali ima etmektedir.
Elbetteki sahnedeki Çorak Ülke değil, Çorak Ülke’den de yararlanan bir gösteridir ama Çorak Ülke, Eliot ruhunu ortaya koyan bir metin olduğu , fikirsel anlamda sahneye ipuçları ve ufuklar açtığı ve de gösterinin ismini aldığı dizeleri içerdiği için önemlidir.
“Vakit Tamam Beyler” bu çerçevede en başta bir metin sorunu yaşıyor. Metin sağlam olmadığı için onun üstüne inşa edilen bedensel devinim de sağlam olmamış.
En önemlisi Eliot şiirinin tınısı duyulmuyor sahnede . Şairin bir çok eserinden alıntı yapıldığında bunların bir bütün içinde harmanlanması, kendi arasındaki farklılıkların ve de sahnede yapılan eklemelerin belirginleştirilerek ayrılması gerekli, hatta zorunlu. Önce “Eliot” duyulmalı, anlaşılmalı.
Gösteri ile ilgili seyirciye dağıtılan açıklamalardaki ifadelerin karşılığı sahnede görülmüyor. Ama orada geçen soruların cevapları açık.(bence)
Sunulduğu söylenen “estetik arayış ve karşı çıkış” yok , ama var edilebilir . Eliot şiiri kendi kültürel bağlamı dışına taşınabilir ama taşınamamış. Yabancı bir metin farklı kültürel kodlar ve imgelerle yeniden kurgulanabilir ama kurgulanamamış. Eliot 2009 Türkiye’si için zamandaş ve yerel olabilir ; doğuya özgü bedenlerle yeniden kurgulanan bir şiir batı için de okunur olabilir ; doğuya ait imgeler ve bedensel kodlar İngiliz asıllı bir metinle örtüşebilir ama bu yapı ve kurguda değil.
Belki de asıl sorun, bu soruları sorarak başlamaktan kaynaklanıyor. Bu soruların cevaplarının sahnede aranmasında.. Ve belki de açıklamaların içindeki “büyük” sözlerde.
Gösteri , nereye/nasıl “konuşacağına” karar verememiş . Sahne içine mi , oyuncuların içine mi , arasında mı , seyirciye mi yoksa uzaktaki müphem bir hayale mi ? Tiresias’ı yok sahnedeki gösterinin..
Arada yapılan doğaçlamalar ise “güncele gönderme yapmak” telaşı ile bütün düşünülmeden ortaya atılmış.
Oyuncular (Banu Çiçek Barutçugil ,Tuğba Özkul, Tülin Özen, Birsen Karacan, Dizem Kaftan) dan gerekli verimin ortaya çıkmaması onların ekip olarak bütünleşememelerinden ileri geliyor.Bunun nedeni ise sağlam bir metinin olmaması.
Oysa tek tek buluşlar çok yerinde. Örneğin kovalar, leğenler… Ama bu malzeme kullanılamamış. Renk, gölge, ışık, müzik, yansımadan ,seslerin oynaşmasından yararlanılamamış. Başlangıçtaki pencereden dışarı bakan iki kadın figürü imgemizi yakalıyor ama o kadar. Bir yere götürmüyor.
Bu tür gösteriler için yapılacak en önemli vurgu, tasarımı ve rejiyi yapan kişinin (Şule Ateş) , konuyu yakalamış, hedef noktayı isabetle belirlemiş olması ama gösteriyi oluştururken tek başına kalması nedeniyle (tercih kendisinin midir yoksa zorunluluk mudur?) fikirsel argümanların yeterince , uzmanca yerine oturtulamamış olmasıdır.Gösteri fikirlerin çatışmasından doğmamış. Tek kişilik algıların sonunda , yaydan fırlatılan ok genellikle “karavana” oluyor.
Melih Anık
Not:
1-Oyunun ilk performansı Talimhane’de ve Mehmet Ergen’in sanat yönetmenliğinde yapılmamış mıydı? Şu an sunulan gösteride Ergen’in ismi unutulmuş mu acaba?
2-Yazının içindeki şiirlerin tercümeleri İsmail Haydar Aksoy, Suphi Aytimur, Osman Türkay, İsmet Özel’e aittir.
Kaynaklar:
http://www.yenitoplum.org/ytp/haber_detay.asp?haberID=135
http://lepoetetravaille.blogcu.com/robert-richardson-tatli-hayat-la-dolce-vita-fellini-ve-t/1749485
http://mncelep.blogcu.com/t-s-eliot-in-siirin-toplumsal-islevi-adl/2217688
Ek not:
Bu yazıdan sonra Vakit Tamam Beyler adı altında açılan facebook sayfasındaki fotoğrafları gördüm. Benim 5 kişiden seyrettiğim oyunun sayfasında verilen resimlerdeki oyuncu sayısının 6 ve 7 olarak görünmesine o kadar takılmadım ama resimlerde dikkatimi çeken özellikle dairesel ışıklar altındaki bir sahne idi. Benim seyrettiğim gösteride böyle bir ışık kullanımı yoktu. Doğrusu bu beni şaşırttı.
Prova mı performans mı belli olmayan bir geceden çekilmiş bir resim üzerine spekülasyon yapmamak lazım ama böyle bir görsellikten neden vazgeçildiğini merak ettim doğrusu.
Ayrıca da yanılmıyorsam kadro da değişmiş gibi geldi bana.
Tiyatromuzdaki profesyonelliğin de sorgulanması gerekir diye düşünüyorum.
Etiketler:
kumbaracı50,
tiyatro
18 Kasım 2009 Çarşamba
“Seni Sevmedim Sütoğlan” ve Refleks
1.
Sütkardeşler filminin bir sahnesinde Şener Şen , Kemal Sunal’a “Seni sevmedim sütoğlan” der.
Bu sözde müstehzi bir sıcaklık , naif bir otorite , affedici bir öfke , şefkatli bir uyarı var.
Temsili bir şehirde bir eleştiri üzerine gece vakti isimsiz mesajlar gönderen, oyunun oyuncularının; kişisel sayfamızdaki izinsiz girişe kapalı görüşlerimizi bastırıp söz gelimi bir kurumun müdürlüğüne götüren isimsiz kişilerin , onlara bizi azarlayacağı beklentisini verenlerin yüzlerine “Seni sevmedim sütoğlan” diyeceğiz.
Onlar hak etmese de…
Bize bu yakışır da , ondan !
2.
İç çamaşırı giymemiş bir kadın buz üstünde kaymış, bacakları,kolları ayrılmış,orası burası gözükmüş. Düşerken kendini toplamış , iki ayağı üzerinde bir köylünün önünde durmuş ve gururla “Nasıl, refleksimi gördün mü?” demiş.
Köylü, kadına bakmış,bakmış,bakmış ve cevap vermiş : “Siz ona refleks mi diyorsunuz?”
Kalleşlik çakalın ; kurnazlık tilkinin ; gözyaşı timsahın ; nankörlük kedinin ; korkaklık tavşanın refleksidir.
Ormanların dokunulmazı filin refleksi ise hafızadır.
Temsili bir şehirde bir eleştiri üzerine gece vakti isimsiz mesajlar gönderen oyunun oyuncularının korkaklık refleksine ; kişisel sayfamızdaki izinsiz girişe kapalı görüşlerimizi bastırıp söz gelimi bir kurumun müdürlüğüne götüren isimsiz kişilerin jurnalcilik refleksine ; onlara bizi azarlayacağı beklentisini verenlerin diktatörlük refleksine saf bir köylünün naif bakışları ile bakıp “Siz ona refleks mi diyorsunuz?” diyeceğiz.
Ve hafızamıza onların “refleks”lerini yazacağız.
Onlar utanmasa da…
Bize bu yakışır da , ondan!
Melih Anık
not: Bu yazım Antalya Devlet Tiyatrosu(gayri resmi)facebook sayfasında sansürlendi.
Yazıyı o sayfada yapılan bir yorum üzerine yazmıştım. O yorumu da kaldırdılar.Yorum şuydu:
"Temsili bir şehir düşünün, bir eleştiri üzerine oyunun oyuncularından gece vakti isimsiz mesajlar gönderilsin. Bir şehir tahayyül edin isimsiz cisimler kişisel sayfanızdaki izinsiz girişe kapalı görüşlerinizi bastırıp söz gelimi bir kurumun müdürlüğüne götürsün. Azarlanmanızı beklesin üstelik. Gülünç değil mi? Neyse ki jurnal istibdatta kaldı. Ne kadar medeniyiz.
Normaldir, statükonun dehlizlerinde serbest piyasanın sanata işlemeyen korunaklı kollarında huzur bulan bir zihniyet varsa eğer, onun sarıldığı normlara göre tüm bunlar normaldir. Neyse ki benim ülkemde bunlar yaşanmıyor. Halk tiyatroyu seviyor. Ha bu arada, sevgi nedir? Sevgi sanırım, ve dilerim hala emektir....."
Sütkardeşler filminin bir sahnesinde Şener Şen , Kemal Sunal’a “Seni sevmedim sütoğlan” der.
Bu sözde müstehzi bir sıcaklık , naif bir otorite , affedici bir öfke , şefkatli bir uyarı var.
Temsili bir şehirde bir eleştiri üzerine gece vakti isimsiz mesajlar gönderen, oyunun oyuncularının; kişisel sayfamızdaki izinsiz girişe kapalı görüşlerimizi bastırıp söz gelimi bir kurumun müdürlüğüne götüren isimsiz kişilerin , onlara bizi azarlayacağı beklentisini verenlerin yüzlerine “Seni sevmedim sütoğlan” diyeceğiz.
Onlar hak etmese de…
Bize bu yakışır da , ondan !
2.
İç çamaşırı giymemiş bir kadın buz üstünde kaymış, bacakları,kolları ayrılmış,orası burası gözükmüş. Düşerken kendini toplamış , iki ayağı üzerinde bir köylünün önünde durmuş ve gururla “Nasıl, refleksimi gördün mü?” demiş.
Köylü, kadına bakmış,bakmış,bakmış ve cevap vermiş : “Siz ona refleks mi diyorsunuz?”
Kalleşlik çakalın ; kurnazlık tilkinin ; gözyaşı timsahın ; nankörlük kedinin ; korkaklık tavşanın refleksidir.
Ormanların dokunulmazı filin refleksi ise hafızadır.
Temsili bir şehirde bir eleştiri üzerine gece vakti isimsiz mesajlar gönderen oyunun oyuncularının korkaklık refleksine ; kişisel sayfamızdaki izinsiz girişe kapalı görüşlerimizi bastırıp söz gelimi bir kurumun müdürlüğüne götüren isimsiz kişilerin jurnalcilik refleksine ; onlara bizi azarlayacağı beklentisini verenlerin diktatörlük refleksine saf bir köylünün naif bakışları ile bakıp “Siz ona refleks mi diyorsunuz?” diyeceğiz.
Ve hafızamıza onların “refleks”lerini yazacağız.
Onlar utanmasa da…
Bize bu yakışır da , ondan!
Melih Anık
not: Bu yazım Antalya Devlet Tiyatrosu(gayri resmi)facebook sayfasında sansürlendi.
Yazıyı o sayfada yapılan bir yorum üzerine yazmıştım. O yorumu da kaldırdılar.Yorum şuydu:
"Temsili bir şehir düşünün, bir eleştiri üzerine oyunun oyuncularından gece vakti isimsiz mesajlar gönderilsin. Bir şehir tahayyül edin isimsiz cisimler kişisel sayfanızdaki izinsiz girişe kapalı görüşlerinizi bastırıp söz gelimi bir kurumun müdürlüğüne götürsün. Azarlanmanızı beklesin üstelik. Gülünç değil mi? Neyse ki jurnal istibdatta kaldı. Ne kadar medeniyiz.
Normaldir, statükonun dehlizlerinde serbest piyasanın sanata işlemeyen korunaklı kollarında huzur bulan bir zihniyet varsa eğer, onun sarıldığı normlara göre tüm bunlar normaldir. Neyse ki benim ülkemde bunlar yaşanmıyor. Halk tiyatroyu seviyor. Ha bu arada, sevgi nedir? Sevgi sanırım, ve dilerim hala emektir....."
Etiketler:
antalya devlet tiyatrosu
17 Kasım 2009 Salı
Kadeş Gelini , Hüseyin Erdoğan ve Facebook Sayfası…Bir Sansür Üzerine….
Antalya’ya yolum düştü. Tiyatro ararken karşıma Kadeş Gelini çıktı. Antalya Devlet Tiyatrosu, Orhan Alkaya rejisi ile sahneliyordu.Programıma uydu. İnternetten bilet aldım ve gittim,seyrettim.
Oyun ile ilgili yazdığım yazılardan önce genellikle oyunu okumak ,yazarı tanımak isterim. Oyunu kitap olarak bulamadım ama yazarı facebook’da buldum.
Ona mesaj atarak kendisi hakkında bilgi istedim ve bu arada aklımdaki soruları sordum:
“İkinci perdenin başındaki "oyun içindeki oyun" ,oyunun özgün yazılımında var mı? Özgün yerinde mi ?
Siz metinde dekoru ne kadar tanımladınız? Örneğin "dönen platformlar ve çark fikri" kimin? Ya da sahnenin iki yanındaki lastik şeritlerden oluşan duvarlar?
Hattuşili'nin kızının oyun boyunca platform üzerinde oturtulması da Alkaya tercihi mi ?
Ak Kam ve Kara Kam sizin metninizde var mı?
Ak Kam ile Sivaz'ın ayni oyuncu tarafından oynanması sizin tercihiniz mi?
Bazı sözler sizin metninizden farklı olarak farklı oyun karakterlerine söyletildi mi?
Genel olarak oyununuz metne uygun olarak sahnelendi mi?”
Yazar Hüseyin Erdoğan sorularımı cevapladı. İşaret ettiğim noktalardaki “isabetime” de şaşırdım. Yazar şaşırmadı! Çünkü o bu tür soruların yüzlercesini hergün alıyor(?) Yazımı yazdım,yayımladım bir bağlantı da ona gönderdim.
Yazar eposta attı : “Yazınız için teşekkür ederim. Bir tiyatro adamının eleştirilerini okumak beni mutlu etti.”
Bu mesajı bana gönderdiği 24 saatlik zaman diliminde yazının facebook’daki bağlantısı altına şu yorumu yazdı:
“Eleştiri yazmak zor bir sanat. Duygular işin içine girince elleş-tiri olur. Antalya '' Kadeş Gelini'ni sevdi..
Gerisi boş lakırdı...”
Yani kapalı alanda “teşekkür” açık alanda “Gerisi boş lakırdı…”
Yazarın söylediği açık: “Sen duygusal bir elleş-tiri(ne demekse) yazmışsın. Yazdığına önem vermiyorum zira Antalya oyunu sevdi”
Yorumun başını tam anladığımı söyleyemem ama sonu çok açık.. ”Elleş-tiri”nin seviyesi de beni yazar hakkında düşündürdü.
“Bir tiyatro adamının eleştirilerini okumaktan mutlu olan” yazar, yazıma “Boş lakırdı” diyor.Hakkıdır. istediğini diyebilir….. de o zaman neden yazımı okumaktan “mutlu” oldu”?
“Antalya sevdi” hükmü neye dayanıyor ? Bir yazar kendisini över,alkışlar mı?
Oyun hakkında benim yazıma kadar Kadeş Gelini ile ilgili “tiyatro” yazısı yok , facebook sayfasında olumlu/olumsuz bir yorum yok. Kadeş Gelini altında oyunu tartışmaya açan başka bir facebook sayfasında da yazar kendi başına “oturuyor”, gelen giden yok. “Oyunu seven Antalya” , bilgisayar sevmiyor. Yazar,muhtemelen her seansta salona gidip seyircileri sayıyor ya da ona bildiriyorlar ve belli ki seyirci sayısı onu mutlu ediyor. Yakın akraba,ahbap, arkadaş,oyuncu vb falan yazarı kutladılar..O da bundan bir sonuç çıkarıyor.
Belki de yazıma canı sıkıldı(önce “mutlu oldu”,aradan birkaç saat geçince aklı başına geldi), başı çekerek seyirciyi yönlendirmek amacıyla ortaya atılıyor ve ilk yorumu yazarak olası gelişmeleri önlemek /yönlendirmek istiyor. Bunun için de “Antalya sevdi” yi yaratıyor(!) Bu, okuyan olursa, bana “Sana ne oluyor?Antalya sevdi. ” demek. Belki de “Yazı etkili… Önlem alayım” istiyor.
Ama hatırınızda bulunsun bu gibi durumlarda yazar ortaya düşmez. Onu övecek bana sövecek birileri devreye girer hemen.
( Bunun en başarılı örneği için bakınız: http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=924)
Ama anlaşılan “Oyunu seven bir Antalyalı” bulamadı o da kolları sıvadı.(Akraba,oyuncular bile mi? Yazık!)
Ayrıca bir oyunun sevip sevilmediği sezon sonunda anlaşılır. İlk ayda değil.
Kaldı ki ben oyun hakkındaki yazımda(http://melihanik.blogspot.com/2009/11/antalya-devlet-tiyatrosunda-kades.html) oyunun turne yaparak çok kişiye ulaşmasını,yeni yazarların tanıtımı için devlet tiyatrolarının bu girişimini çok olumlu bulduğumu yazmışım. Belki de “fazla” geldi,bilemem..
“Eleştiriyi kişisel bir saldırı değil,bireye ait bir hak olarak algılayabilmek kendine güvenin olduğu kadar köklü bir kültürün de göstergeleri bence”(Emel Mesci)
Yazar, uzun bir düşünce sürecinden sonra , yazımı “kişisel saldırı” olarak anlamış!
Yazarın yorumunun altına ben de yorum yaptım:
“Oyun yazmak zor bir sanat . Yazar , seyirciyi de "konuşturmaya" kalkarsa , kendi kendini alkışlamış olur.Bırakın “Kadeş Gelini”ni tüm Türkiye ( ve de dünya) “benim sevdiğim gibi” sevsin , “kuzgun’un yavrusunu sevdiği gibi” değil.
"Rahatı kaçan ağaçlar" çoğaldıkça yeni oyunlar daha iyi olur.”
Bana göre “rahatı kaçan” seyirci , yazar , seçmen vb hepimiz daha iyi yurttaş oluruz.Yazar ise daha iyi yazar olur. Ben “rahatım kaçtığı ” için yazıyorum ,yazdıkça “rahatımı kaçırıyorum” . Dar çerçevede bakmayalım. Tüm dünya sahneleri hedefimiz olmalı.
Yazar “kanmıyor” ve yeni bir yorum daha yapıyor :
“Melih bey kendinize başka bir polemik alanı bulun.Eleştirileriniz için teşekkürler. Herkes kendi alanında daha çok konuşmalı diye düşünüyorum.”
İnsaf! Benim “polemik” yaptığımı söylüyor. ”Antalya sevdi” diyen,”Boş lakırdı” diyen,”Duygusal” diyen ve “elleş-tiri”yi edebiyatımıza armağan eden sanki o değil , benim!
Artık yazmaz diyerek yorum yapıyorum:
““Rahatınızı kaçırdığım” için üzgünüm.
“Herkes kendi alanında daha çok konuşmalı” demenizden , hakkınızda yazılan her yazıya cevap vermek yerine yazarlığınız üzerine daha çok çaba harcama düşüncesinde olduğunuzu anlamaktan memnunum.
İyi çalışmalar!”
Aslında bu “Herkes kendi yoluna “ demek..Ama bu arada “polemik” konusunda bile karışıklık varken yazarlığa daha çok itina gerek anlamında bir uyarı..
Ben olay bitti derken kendi sayfamda Antalya Devlet Tiyatrosu “gayri resmi” sayfasında değişikliği fark ettim. Benim bağlantım ve altındaki yorumlar kaldırılmış.
Yazara bir eposta attım:
“Hüseyin Bey
Antalya Devlet Tiyatrosu facebook gurubunun sayfasındaki yazım ve de benim ve sizin yorumlarınız kaldırılmış.
Bu "sansür"de sizin dahliniz/baskınız olmadığını düşünüyorum.
Zira tiyatro sanatının var olduğu bir ortamda "sansür"ün ismi bile bir tiyatrocu için üzüntü kaynağıdır.
Ben hakkımda yazılan yorumlara nasıl tahammül gösteriyorsam sizin de ayni tahammülü göstereceğiniz kanaatimi muhafaza ediyorum.
Yazarlığınız bundan başkasına izin vermez zaten.
Sizin de bu "sansür"e en kararlı bir şekilde karşı duracağınıza inanıyorum.
Saygılarımla.”
Hüseyin Erdoğan cevapladı:
“Melih bey...Eleştirilerinizi beğenmesem bile saygıyla karşıladığımı belirtmiştim. Onun dışında söz konusu grubun ben de sadece bir hayranıyım. Olumlu ve olumsuz bir çok eleştiri yüzüme karşı yapılmışken, sizin yazdıklarınız bir öneri demeti sadece bunu sansürletmek gibi basit bir işle uğraşacak durumda değilim.Bu bir sanal ortam isteyen yayımlar istemeyen yayımlamaz bence bu onların sorunu.”
“Eleştirileri saygıyla karşılayan”(!) yazar , yazıma “Boş lakırdı” diyor. Demek ki onun “saygı” anlayışı öyle…
Yorum yaptığı bir sayfa kendi yorumlarını da siliyor ve yazar “basit bir iş” diyor. Yazar o sayfada yorum yapmaya devam ediyor.
Kendinin “silinmesini ” bilip de susanın olaydan haberi olduğunu göstermez mi?
Sayfa yönetmenlerine itiraz etmesi gerekirken “sineye çekmesi” neden ?
Ben yeniden sayfaya bağlantıyı koydum ,yöneticisine yazdım.Onu da sildiler. Şimdi yeniden koydum. Anladığım kadarıyla o da silinecek. Zira yazımın bağlantısını “çöp kutusu”na (otomatiğe) bağlamışlar.
Bu arada sayfanın gurupla ilgili içeriği “Tüm içerik herkese açıktır" iken "Kapalı: Herkesin görebileceği içerikler sınırlıdır. Üyeler tüm içeriği görebilir." şeklinde değiştirilmiş . Yani bu arada “alt yapıyı” ayarlıyorlar.Bakalım benim üyeliğimi nasıl silecekler?
Ben yazarın hayatı ile eserleri arasında illa bir tutarlılık aramam.O nedenle bir oyunda özgür bir "dünya" çizmeye çalışan bir yazarın günlük hayatında ayni tutarlılığı göstermesini beklemem.
Hayat ile oyun arasındaki uyumsuzluk bana göre, kişinin kendini inkar etmesi anlamını taşır. Kişinin kendisi için sorun yaratır. Kendine tahammülünü ve aynaya bakmasını zorlaştırır.
Bu yazımda , yaşadığım ve tiyatro için önemli gördüğüm bir olayı anlattım.
Paylaştım diyemiyorum çünkü "dünya" sandığımız tiyatro , ülkemizde çok duyarsız ve küçük ve de sansür çok da az rastlanan bir durum değil. Tuhaflık "sansürcü tiyatrocu"lardan geliyor. Ama emin olun ki internet arama motorlarında kişiler ve olaylar unutulmaz ve de "tarih unutmaz". Bu yazı bunun için “kaydetti”
Empati yaparak onları anlamaya çalışıyorum. Sayfanın yöneticileri de oyuncu , muhtemelen Devlet Tiyatrosu’nda. Yazarın oyunu da Devlet Tiyatrosu’nda oynanıyor. Yazımın içindeki Antalya Devlet Tiyatrosu ile ilgili notların “gayri resmi” sayfada da olsa “amirlerince” okunmasını istemiyor olabilirler.Yani bir yanları “içerde” bir yanları “dışarıda” . Onlar “silerek” idare edebileceklerini sanıyorlar.
İyi de be gençler,madem “yönetemeyeceksiniz” neden kalkıştınız böyle bir sayfaya?
Belki de tiyatro ve sanat size göre değil. Bu kadar “hesap kitapla” nereye kadar?
Ne zordur aynaya bakarken zorlanmak…!
Melih Anık
Oyun ile ilgili yazdığım yazılardan önce genellikle oyunu okumak ,yazarı tanımak isterim. Oyunu kitap olarak bulamadım ama yazarı facebook’da buldum.
Ona mesaj atarak kendisi hakkında bilgi istedim ve bu arada aklımdaki soruları sordum:
“İkinci perdenin başındaki "oyun içindeki oyun" ,oyunun özgün yazılımında var mı? Özgün yerinde mi ?
Siz metinde dekoru ne kadar tanımladınız? Örneğin "dönen platformlar ve çark fikri" kimin? Ya da sahnenin iki yanındaki lastik şeritlerden oluşan duvarlar?
Hattuşili'nin kızının oyun boyunca platform üzerinde oturtulması da Alkaya tercihi mi ?
Ak Kam ve Kara Kam sizin metninizde var mı?
Ak Kam ile Sivaz'ın ayni oyuncu tarafından oynanması sizin tercihiniz mi?
Bazı sözler sizin metninizden farklı olarak farklı oyun karakterlerine söyletildi mi?
Genel olarak oyununuz metne uygun olarak sahnelendi mi?”
Yazar Hüseyin Erdoğan sorularımı cevapladı. İşaret ettiğim noktalardaki “isabetime” de şaşırdım. Yazar şaşırmadı! Çünkü o bu tür soruların yüzlercesini hergün alıyor(?) Yazımı yazdım,yayımladım bir bağlantı da ona gönderdim.
Yazar eposta attı : “Yazınız için teşekkür ederim. Bir tiyatro adamının eleştirilerini okumak beni mutlu etti.”
Bu mesajı bana gönderdiği 24 saatlik zaman diliminde yazının facebook’daki bağlantısı altına şu yorumu yazdı:
“Eleştiri yazmak zor bir sanat. Duygular işin içine girince elleş-tiri olur. Antalya '' Kadeş Gelini'ni sevdi..
Gerisi boş lakırdı...”
Yani kapalı alanda “teşekkür” açık alanda “Gerisi boş lakırdı…”
Yazarın söylediği açık: “Sen duygusal bir elleş-tiri(ne demekse) yazmışsın. Yazdığına önem vermiyorum zira Antalya oyunu sevdi”
Yorumun başını tam anladığımı söyleyemem ama sonu çok açık.. ”Elleş-tiri”nin seviyesi de beni yazar hakkında düşündürdü.
“Bir tiyatro adamının eleştirilerini okumaktan mutlu olan” yazar, yazıma “Boş lakırdı” diyor.Hakkıdır. istediğini diyebilir….. de o zaman neden yazımı okumaktan “mutlu” oldu”?
“Antalya sevdi” hükmü neye dayanıyor ? Bir yazar kendisini över,alkışlar mı?
Oyun hakkında benim yazıma kadar Kadeş Gelini ile ilgili “tiyatro” yazısı yok , facebook sayfasında olumlu/olumsuz bir yorum yok. Kadeş Gelini altında oyunu tartışmaya açan başka bir facebook sayfasında da yazar kendi başına “oturuyor”, gelen giden yok. “Oyunu seven Antalya” , bilgisayar sevmiyor. Yazar,muhtemelen her seansta salona gidip seyircileri sayıyor ya da ona bildiriyorlar ve belli ki seyirci sayısı onu mutlu ediyor. Yakın akraba,ahbap, arkadaş,oyuncu vb falan yazarı kutladılar..O da bundan bir sonuç çıkarıyor.
Belki de yazıma canı sıkıldı(önce “mutlu oldu”,aradan birkaç saat geçince aklı başına geldi), başı çekerek seyirciyi yönlendirmek amacıyla ortaya atılıyor ve ilk yorumu yazarak olası gelişmeleri önlemek /yönlendirmek istiyor. Bunun için de “Antalya sevdi” yi yaratıyor(!) Bu, okuyan olursa, bana “Sana ne oluyor?Antalya sevdi. ” demek. Belki de “Yazı etkili… Önlem alayım” istiyor.
Ama hatırınızda bulunsun bu gibi durumlarda yazar ortaya düşmez. Onu övecek bana sövecek birileri devreye girer hemen.
( Bunun en başarılı örneği için bakınız: http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=924)
Ama anlaşılan “Oyunu seven bir Antalyalı” bulamadı o da kolları sıvadı.(Akraba,oyuncular bile mi? Yazık!)
Ayrıca bir oyunun sevip sevilmediği sezon sonunda anlaşılır. İlk ayda değil.
Kaldı ki ben oyun hakkındaki yazımda(http://melihanik.blogspot.com/2009/11/antalya-devlet-tiyatrosunda-kades.html) oyunun turne yaparak çok kişiye ulaşmasını,yeni yazarların tanıtımı için devlet tiyatrolarının bu girişimini çok olumlu bulduğumu yazmışım. Belki de “fazla” geldi,bilemem..
“Eleştiriyi kişisel bir saldırı değil,bireye ait bir hak olarak algılayabilmek kendine güvenin olduğu kadar köklü bir kültürün de göstergeleri bence”(Emel Mesci)
Yazar, uzun bir düşünce sürecinden sonra , yazımı “kişisel saldırı” olarak anlamış!
Yazarın yorumunun altına ben de yorum yaptım:
“Oyun yazmak zor bir sanat . Yazar , seyirciyi de "konuşturmaya" kalkarsa , kendi kendini alkışlamış olur.Bırakın “Kadeş Gelini”ni tüm Türkiye ( ve de dünya) “benim sevdiğim gibi” sevsin , “kuzgun’un yavrusunu sevdiği gibi” değil.
"Rahatı kaçan ağaçlar" çoğaldıkça yeni oyunlar daha iyi olur.”
Bana göre “rahatı kaçan” seyirci , yazar , seçmen vb hepimiz daha iyi yurttaş oluruz.Yazar ise daha iyi yazar olur. Ben “rahatım kaçtığı ” için yazıyorum ,yazdıkça “rahatımı kaçırıyorum” . Dar çerçevede bakmayalım. Tüm dünya sahneleri hedefimiz olmalı.
Yazar “kanmıyor” ve yeni bir yorum daha yapıyor :
“Melih bey kendinize başka bir polemik alanı bulun.Eleştirileriniz için teşekkürler. Herkes kendi alanında daha çok konuşmalı diye düşünüyorum.”
İnsaf! Benim “polemik” yaptığımı söylüyor. ”Antalya sevdi” diyen,”Boş lakırdı” diyen,”Duygusal” diyen ve “elleş-tiri”yi edebiyatımıza armağan eden sanki o değil , benim!
Artık yazmaz diyerek yorum yapıyorum:
““Rahatınızı kaçırdığım” için üzgünüm.
“Herkes kendi alanında daha çok konuşmalı” demenizden , hakkınızda yazılan her yazıya cevap vermek yerine yazarlığınız üzerine daha çok çaba harcama düşüncesinde olduğunuzu anlamaktan memnunum.
İyi çalışmalar!”
Aslında bu “Herkes kendi yoluna “ demek..Ama bu arada “polemik” konusunda bile karışıklık varken yazarlığa daha çok itina gerek anlamında bir uyarı..
Ben olay bitti derken kendi sayfamda Antalya Devlet Tiyatrosu “gayri resmi” sayfasında değişikliği fark ettim. Benim bağlantım ve altındaki yorumlar kaldırılmış.
Yazara bir eposta attım:
“Hüseyin Bey
Antalya Devlet Tiyatrosu facebook gurubunun sayfasındaki yazım ve de benim ve sizin yorumlarınız kaldırılmış.
Bu "sansür"de sizin dahliniz/baskınız olmadığını düşünüyorum.
Zira tiyatro sanatının var olduğu bir ortamda "sansür"ün ismi bile bir tiyatrocu için üzüntü kaynağıdır.
Ben hakkımda yazılan yorumlara nasıl tahammül gösteriyorsam sizin de ayni tahammülü göstereceğiniz kanaatimi muhafaza ediyorum.
Yazarlığınız bundan başkasına izin vermez zaten.
Sizin de bu "sansür"e en kararlı bir şekilde karşı duracağınıza inanıyorum.
Saygılarımla.”
Hüseyin Erdoğan cevapladı:
“Melih bey...Eleştirilerinizi beğenmesem bile saygıyla karşıladığımı belirtmiştim. Onun dışında söz konusu grubun ben de sadece bir hayranıyım. Olumlu ve olumsuz bir çok eleştiri yüzüme karşı yapılmışken, sizin yazdıklarınız bir öneri demeti sadece bunu sansürletmek gibi basit bir işle uğraşacak durumda değilim.Bu bir sanal ortam isteyen yayımlar istemeyen yayımlamaz bence bu onların sorunu.”
“Eleştirileri saygıyla karşılayan”(!) yazar , yazıma “Boş lakırdı” diyor. Demek ki onun “saygı” anlayışı öyle…
Yorum yaptığı bir sayfa kendi yorumlarını da siliyor ve yazar “basit bir iş” diyor. Yazar o sayfada yorum yapmaya devam ediyor.
Kendinin “silinmesini ” bilip de susanın olaydan haberi olduğunu göstermez mi?
Sayfa yönetmenlerine itiraz etmesi gerekirken “sineye çekmesi” neden ?
Ben yeniden sayfaya bağlantıyı koydum ,yöneticisine yazdım.Onu da sildiler. Şimdi yeniden koydum. Anladığım kadarıyla o da silinecek. Zira yazımın bağlantısını “çöp kutusu”na (otomatiğe) bağlamışlar.
Bu arada sayfanın gurupla ilgili içeriği “Tüm içerik herkese açıktır" iken "Kapalı: Herkesin görebileceği içerikler sınırlıdır. Üyeler tüm içeriği görebilir." şeklinde değiştirilmiş . Yani bu arada “alt yapıyı” ayarlıyorlar.Bakalım benim üyeliğimi nasıl silecekler?
Ben yazarın hayatı ile eserleri arasında illa bir tutarlılık aramam.O nedenle bir oyunda özgür bir "dünya" çizmeye çalışan bir yazarın günlük hayatında ayni tutarlılığı göstermesini beklemem.
Hayat ile oyun arasındaki uyumsuzluk bana göre, kişinin kendini inkar etmesi anlamını taşır. Kişinin kendisi için sorun yaratır. Kendine tahammülünü ve aynaya bakmasını zorlaştırır.
Bu yazımda , yaşadığım ve tiyatro için önemli gördüğüm bir olayı anlattım.
Paylaştım diyemiyorum çünkü "dünya" sandığımız tiyatro , ülkemizde çok duyarsız ve küçük ve de sansür çok da az rastlanan bir durum değil. Tuhaflık "sansürcü tiyatrocu"lardan geliyor. Ama emin olun ki internet arama motorlarında kişiler ve olaylar unutulmaz ve de "tarih unutmaz". Bu yazı bunun için “kaydetti”
Empati yaparak onları anlamaya çalışıyorum. Sayfanın yöneticileri de oyuncu , muhtemelen Devlet Tiyatrosu’nda. Yazarın oyunu da Devlet Tiyatrosu’nda oynanıyor. Yazımın içindeki Antalya Devlet Tiyatrosu ile ilgili notların “gayri resmi” sayfada da olsa “amirlerince” okunmasını istemiyor olabilirler.Yani bir yanları “içerde” bir yanları “dışarıda” . Onlar “silerek” idare edebileceklerini sanıyorlar.
İyi de be gençler,madem “yönetemeyeceksiniz” neden kalkıştınız böyle bir sayfaya?
Belki de tiyatro ve sanat size göre değil. Bu kadar “hesap kitapla” nereye kadar?
Ne zordur aynaya bakarken zorlanmak…!
Melih Anık
Etiketler:
antalya devlet tiyatrosu,
Hüseyin Erdoğan
16 Kasım 2009 Pazartesi
Adana Devlet Tiyatrosu - Rita’nın Şarkısı… Tülay Günal ve Çetin Tekindor - Bir Oyunu Seyretmenin Nedenleri
Rita’nın Şarkısı’nı büyük bir keyifle seyrettikten sonra düşündüm. Bir oyunu seyretmek için kaç neden bulunabilir?
Ben en başa oyunculuğu koyarım. Yaklaşık 40 yılı bulan “seyirciliğim” bana , oyunu oyuncunun seyrettirdiğini öğretti. Yönetmen işini bitirmiş gitmişken sahneden beynime, damarlarıma akan o mucize sıvıyı akıtan nazik elin hâzık (usta) dokunuşları nedeniyle katlandığım çok oyun hatırlarım. Oyunun sonunda her şeye rağmen dökülen terin ,sahnenin kalbi dışarı çıkarıcı vuruşlarının değerini çok iyi bilirim.Belki bilmezsiniz ama kötü bir oyunda yer almış bir oyuncunun her şeye rağmen en iyiyi vermek için çektiği ızdırap anlatılır bir dert değildir.
Bazı oyunlar, oyuncular için olanak ve şanstır. Ama oyuncu ezilirse kötü bir talih de olabilir. Rita’nın Şarkısı tiyatro dünyasında pek çok oyuncunun rüyası. Herkese nasip olmaz , herkes de taşıyamaz.
Tiyatromuzda çok ünlü ikililer var.. Yıldız ve Müşfik Kenter, Gülriz Sururi-Engin Cezzar, Gönül ve Gazanfer Özcan, Zuhal Olcay-Haluk Bilginer, Tilbe Saran- Cüneyt Türel , Işık Yenersu ve Alev Sezer...
Rita’nın Şarkısı’ndaki Tülay Günal ve Çetin Tekindor , ilerde de hatırlayacağınız “unutulmayacak” bir ikilidir.
Tülay Günal’ı ilk kez “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”nde tanıdım. Sonra DOT’da Böcek’de oynadığını duyunca koşa koşa gittim. Asi dizisinde onunla ilgili sahneleri yakalamaya çalıştım. Şimdi de Rita…
Jeanne d’Arc’da küçük bir salondaydı. Böcek’de ise 1 metre ötemde. Dizide ekranda.. Rita’da büyük bir salonda.
Hiç fark etmiyor. Sanatçının “elektriği” akıp buluyor insanı. Söylediklerini kaçırmamak için büyük salonda kimse, sanki nefes bile almıyordu. Günal, yumuşacık bir oyunculukla salondaki herkese duygusunu iletiyor,esir alıyor, oyunculuk gösterisi sunuyor. (Neden onu Jeanne d’Arc dan ayırdılar hala soruyorum..)
Çetin Tekindor “usta” için ne diyebilirim ki . Ders veriyor!
Bu sezon için yazdığım bir yazıda(http://melihanik.blogspot.com/2009/07/2009-2010-tiyatro-dunyas-hayallerim.html) bu sezon onu yeniden sahnede görsem diye yazmışım. Aslında o Rita’nın Şarkısı’na başlamıştı bile. Adana’da prömiyeri yapılan oyunun İstanbul’a yolu yeni düştü. O benim bu sezonumu renklendirecek diye düşündüğüm zenginliklerden biriydi. Yanılmadım.
Ya Yönetim mi diyorsunuz?
Rita’nın Şarkısı (Educating Rita) 1980’e ait bir oyun.1983 de filme alınmış. Türkiye’de defalarca oynanmış. En yakınlarda Kocaeli BB Şehir Tiyatroları’nda 2007-2008 sezonunda sahneye çıkmış.
Yönetmen Işıl Kasapoğlu hepsini iyi bilir. Onun için oyunun rejisi adeta ezberindedir. Bir de elinde iki usta oyuncu varsa , yönetmenin işi de kolaylaşır.
Bu oyunla bağlantılı bir hususu dikkate sunmak isterim. Işıl Kasapoğlu bu yıl Semaver Kumpanya’da Peer Gynt’ü sahneleyecek. Rita’nın Şarkısı’nda çok adı geçiyor Peer Gynt’ün. Acaba bir esinlenme olmuş mudur diye soruyorum kendime…
Ya metin?
İşte orada duralım.
Bu ustaca yazılmış bir oyun. Konu sıcak ve cazip , pek çok oyunda, filmde ele alınmış. Willy Russel da tecrübesi ile diyalogları tıkır tıkır akıtan, açtığı parantezi kapatan, oyunda söylenenler ile karakterleri iç içe harmanlayan bir yazar. Ama çeviri oyunlarda esas tat çeviren de.
Bu oyunun çevirmeni Sevgi Sanlı
Her tiyatro severin kütüphanesinde belki de farkında olmadığı bir Sevgi Sanlı vardır .O evinize bir Shakespeare ,Shaw , bir roman tercümesi, bir deneme, bir eleştiri, bir oyunun yazarı hatta bir şarkı sözü(yanlış mı hatırlıyorum?) içinde girmiştir.
Lillian Hellman, Küçük Tilkiler (The Little Foxes); Edward Albee, Kılpayı (A Delicate Balance); Graham Greene, Oturma Odası (The Living Room); Peter Shaffer, Küheylan (Equus); G. Bernard Shaw, Sezar ile Kleopatra / Pygmalion / Jan Dark / Kırgınlar Evi (Heartbreak House); Neil Simon, Sevgili Doktor (The Good Doctor); Willy Russell, Rita (Educating Rita); Václav Havel, Şeytan Çelmesi (Temptation); Cole Porter ,Öp Beni Kate (Kiss Me Kate); Louis de Bernières, Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini; Shakespeare, Onikinci Gece/ Kuru Gürültü; Barbara Schottenfeld ‘7 kadin’ onun çevirileridir.
Sevgi Sanlı “Kaygusuz Abdal”ı yazmış Halide Edip Adıvar'ın 'Sinekli Bakkal' romanını oyunlaştırmıştır.
Ankara Sanatseverler Derneği , 1973-74 tiyatro sezonunda "Bu Hesapta Yoktu" ile Sevgi Sanlı'yı “En İyi Çevirmen” seçerek ödüllendirmişti.
“ Birbirine uzanan iki eli, gülen ağlayan tiyatro masklarıyla birlikte sunan bu güzel heykelciği sevgiyle, onurla saklarım. Ostrovski'nin parlak zekâsı, sımsıcak yüreği, tükenmeyen tiyatro sevgisiyle ülkeme el uzatmasında benim de parmağım varsa kendimi çok, ama çok şanslı saymaz mıyım!” diyen Sevgi Sanlı tiyatro dünyamızda hem tiyatronun hem de seyircinin “öğretmeni” ve “şansı” olmuştur.
Çeşitli jürilerde görev yapan Sevgi Sanlı’nın en son “hatırlanması” galiba “1993 yılında En İyi Tiyatro Eleştirmeni Ödülü” ile olmuştur.
Bence bu yıl onun yeniden ve kuvvetlice hatırlanması gerekmektedir.
Bu oyun bağlamında bir ilginç notu da paylaşayım.
Oyunun prömiyeri Adana Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu olarak 16 Aralık 2008 de yapıldı.Yani o sıralarda Asi dizisi Antakya’da çekilmekteydi.
Dizide rol alan Tülay Günal ve Çetin Tekindor ayni sıralarda bu oyunun sahnelenmesinde çalışmaktaymışlar. Tiyatro özlemi içinde “yanan”(?) ama bir türlü(?) dizisinden kurtulup(?) sahneye çıkmaya fırsat bulamayanlara örnek olsun, ibret olsun.
“Klasik Eleştiri”
Şimdi ismini hatırlamıyorum birisi ( galiba kartında eleştirmen(yoksa “eleştir/e/meyen” mi?) yazıyordu) “…….. oyun seçiminden başlar, uzunca ansiklopedik bilgi sıralarsınız…. Tabii bunlar bir yazıyı tiyatro eleştirisi yapmaya yetmez” diye bir “Cevahir” ortaya çıkarmıştı.
Bu yazının içinde oyunun konusu, seçimi , yazar ile ilgili bilgiler yok. Ama bu yazının “onlara göre eleştiri” olma iddiası da yok.
Gönlümden geçenleri ve de düşüncelerimi paylaştım.
Oyun gönlünüzde bir şeyleri “pır pır” ettirince , kelimeler yerlerini alıyor zorlanmadan.. Hepsi bu!
Bu oyunu izlemeniz için neden çok.
Melih Anık
Ben en başa oyunculuğu koyarım. Yaklaşık 40 yılı bulan “seyirciliğim” bana , oyunu oyuncunun seyrettirdiğini öğretti. Yönetmen işini bitirmiş gitmişken sahneden beynime, damarlarıma akan o mucize sıvıyı akıtan nazik elin hâzık (usta) dokunuşları nedeniyle katlandığım çok oyun hatırlarım. Oyunun sonunda her şeye rağmen dökülen terin ,sahnenin kalbi dışarı çıkarıcı vuruşlarının değerini çok iyi bilirim.Belki bilmezsiniz ama kötü bir oyunda yer almış bir oyuncunun her şeye rağmen en iyiyi vermek için çektiği ızdırap anlatılır bir dert değildir.
Bazı oyunlar, oyuncular için olanak ve şanstır. Ama oyuncu ezilirse kötü bir talih de olabilir. Rita’nın Şarkısı tiyatro dünyasında pek çok oyuncunun rüyası. Herkese nasip olmaz , herkes de taşıyamaz.
Tiyatromuzda çok ünlü ikililer var.. Yıldız ve Müşfik Kenter, Gülriz Sururi-Engin Cezzar, Gönül ve Gazanfer Özcan, Zuhal Olcay-Haluk Bilginer, Tilbe Saran- Cüneyt Türel , Işık Yenersu ve Alev Sezer...
Rita’nın Şarkısı’ndaki Tülay Günal ve Çetin Tekindor , ilerde de hatırlayacağınız “unutulmayacak” bir ikilidir.
Tülay Günal’ı ilk kez “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”nde tanıdım. Sonra DOT’da Böcek’de oynadığını duyunca koşa koşa gittim. Asi dizisinde onunla ilgili sahneleri yakalamaya çalıştım. Şimdi de Rita…
Jeanne d’Arc’da küçük bir salondaydı. Böcek’de ise 1 metre ötemde. Dizide ekranda.. Rita’da büyük bir salonda.
Hiç fark etmiyor. Sanatçının “elektriği” akıp buluyor insanı. Söylediklerini kaçırmamak için büyük salonda kimse, sanki nefes bile almıyordu. Günal, yumuşacık bir oyunculukla salondaki herkese duygusunu iletiyor,esir alıyor, oyunculuk gösterisi sunuyor. (Neden onu Jeanne d’Arc dan ayırdılar hala soruyorum..)
Çetin Tekindor “usta” için ne diyebilirim ki . Ders veriyor!
Bu sezon için yazdığım bir yazıda(http://melihanik.blogspot.com/2009/07/2009-2010-tiyatro-dunyas-hayallerim.html) bu sezon onu yeniden sahnede görsem diye yazmışım. Aslında o Rita’nın Şarkısı’na başlamıştı bile. Adana’da prömiyeri yapılan oyunun İstanbul’a yolu yeni düştü. O benim bu sezonumu renklendirecek diye düşündüğüm zenginliklerden biriydi. Yanılmadım.
Ya Yönetim mi diyorsunuz?
Rita’nın Şarkısı (Educating Rita) 1980’e ait bir oyun.1983 de filme alınmış. Türkiye’de defalarca oynanmış. En yakınlarda Kocaeli BB Şehir Tiyatroları’nda 2007-2008 sezonunda sahneye çıkmış.
Yönetmen Işıl Kasapoğlu hepsini iyi bilir. Onun için oyunun rejisi adeta ezberindedir. Bir de elinde iki usta oyuncu varsa , yönetmenin işi de kolaylaşır.
Bu oyunla bağlantılı bir hususu dikkate sunmak isterim. Işıl Kasapoğlu bu yıl Semaver Kumpanya’da Peer Gynt’ü sahneleyecek. Rita’nın Şarkısı’nda çok adı geçiyor Peer Gynt’ün. Acaba bir esinlenme olmuş mudur diye soruyorum kendime…
Ya metin?
İşte orada duralım.
Bu ustaca yazılmış bir oyun. Konu sıcak ve cazip , pek çok oyunda, filmde ele alınmış. Willy Russel da tecrübesi ile diyalogları tıkır tıkır akıtan, açtığı parantezi kapatan, oyunda söylenenler ile karakterleri iç içe harmanlayan bir yazar. Ama çeviri oyunlarda esas tat çeviren de.
Bu oyunun çevirmeni Sevgi Sanlı
Her tiyatro severin kütüphanesinde belki de farkında olmadığı bir Sevgi Sanlı vardır .O evinize bir Shakespeare ,Shaw , bir roman tercümesi, bir deneme, bir eleştiri, bir oyunun yazarı hatta bir şarkı sözü(yanlış mı hatırlıyorum?) içinde girmiştir.
Lillian Hellman, Küçük Tilkiler (The Little Foxes); Edward Albee, Kılpayı (A Delicate Balance); Graham Greene, Oturma Odası (The Living Room); Peter Shaffer, Küheylan (Equus); G. Bernard Shaw, Sezar ile Kleopatra / Pygmalion / Jan Dark / Kırgınlar Evi (Heartbreak House); Neil Simon, Sevgili Doktor (The Good Doctor); Willy Russell, Rita (Educating Rita); Václav Havel, Şeytan Çelmesi (Temptation); Cole Porter ,Öp Beni Kate (Kiss Me Kate); Louis de Bernières, Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini; Shakespeare, Onikinci Gece/ Kuru Gürültü; Barbara Schottenfeld ‘7 kadin’ onun çevirileridir.
Sevgi Sanlı “Kaygusuz Abdal”ı yazmış Halide Edip Adıvar'ın 'Sinekli Bakkal' romanını oyunlaştırmıştır.
Ankara Sanatseverler Derneği , 1973-74 tiyatro sezonunda "Bu Hesapta Yoktu" ile Sevgi Sanlı'yı “En İyi Çevirmen” seçerek ödüllendirmişti.
“ Birbirine uzanan iki eli, gülen ağlayan tiyatro masklarıyla birlikte sunan bu güzel heykelciği sevgiyle, onurla saklarım. Ostrovski'nin parlak zekâsı, sımsıcak yüreği, tükenmeyen tiyatro sevgisiyle ülkeme el uzatmasında benim de parmağım varsa kendimi çok, ama çok şanslı saymaz mıyım!” diyen Sevgi Sanlı tiyatro dünyamızda hem tiyatronun hem de seyircinin “öğretmeni” ve “şansı” olmuştur.
Çeşitli jürilerde görev yapan Sevgi Sanlı’nın en son “hatırlanması” galiba “1993 yılında En İyi Tiyatro Eleştirmeni Ödülü” ile olmuştur.
Bence bu yıl onun yeniden ve kuvvetlice hatırlanması gerekmektedir.
Bu oyun bağlamında bir ilginç notu da paylaşayım.
Oyunun prömiyeri Adana Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu olarak 16 Aralık 2008 de yapıldı.Yani o sıralarda Asi dizisi Antakya’da çekilmekteydi.
Dizide rol alan Tülay Günal ve Çetin Tekindor ayni sıralarda bu oyunun sahnelenmesinde çalışmaktaymışlar. Tiyatro özlemi içinde “yanan”(?) ama bir türlü(?) dizisinden kurtulup(?) sahneye çıkmaya fırsat bulamayanlara örnek olsun, ibret olsun.
“Klasik Eleştiri”
Şimdi ismini hatırlamıyorum birisi ( galiba kartında eleştirmen(yoksa “eleştir/e/meyen” mi?) yazıyordu) “…….. oyun seçiminden başlar, uzunca ansiklopedik bilgi sıralarsınız…. Tabii bunlar bir yazıyı tiyatro eleştirisi yapmaya yetmez” diye bir “Cevahir” ortaya çıkarmıştı.
Bu yazının içinde oyunun konusu, seçimi , yazar ile ilgili bilgiler yok. Ama bu yazının “onlara göre eleştiri” olma iddiası da yok.
Gönlümden geçenleri ve de düşüncelerimi paylaştım.
Oyun gönlünüzde bir şeyleri “pır pır” ettirince , kelimeler yerlerini alıyor zorlanmadan.. Hepsi bu!
Bu oyunu izlemeniz için neden çok.
Melih Anık
Etiketler:
çetin tekindor,
tiyatro,
tülay günal
13 Kasım 2009 Cuma
Caddebostan Kültür Merkezi "OYUN"u
Son günlerde Caddebostan Kültür Merkezi ile ilgili tiyatro dünyası gurubuna gelen e-postalarla “oyun” gibi bir gösteri seyrettik. Gösterinin kahramanları Nedim Saban ve Tuncay Özinel idi.
Oyunun ilk repliği şuydu: “Halkın paralarıyla yapılan nezih caddebostan kültür merkezi sadece bir organizasyon şirketine peşkeş çekiliyor”(Nedim Saban-twitter)
Biz , “tiyatronun seyirciye ulaşması” adına başladı sanmıştık bu tartışmayı.
Oyun'un geldiği noktada neler öğrendik neler !
Tiyatro seyircisi birbiri hakkında kirli çamaşırları ortaya “sınır tanımadan” savuran tiyatro dünyasını nasıl "seyretsin"?
Aslına bakarsanız çoğunluk tiyatro seyircisi de ciddiye almıyor. Haberdar bile değil. Konunun bir taraftan kendisini ilgilendirdiğinin farkında da değil.
Bakın , tiyatronun “ağır abileri”, olanları seyretmekte. Herhalde onlar da ciddiye almıyor ….
İşlerin yolunda gitmesini bu tartışmalar(tiyatrocular) mı sağlayacak?
Tiyatrocularımız tiyatroyu(halkı) kendilerinin kurtaracaklarını sanma hatası içindeler. Halk için en iyiyi kendilerinin düşünebileceklerini ve de Manitu'nun görevlendirdiği kişiler olduklarını sanıyorlar galiba..
Halka sırtını dayayamamış tiyatromuzun kendi bulunduğu yeri tanımlamaktaki hatasından ileri gelmiyor mu tüm yaşadıklarımız?
Halkı , “seyircisi” yapmak ; düşündürtmek ve değiştirme/değişme arzusu yaratmak değil mi tiyatronun amacı?
Seyirci (yani seçmen) istemeli CKM'nin hakça yönetilmesini.
Olan oldu .Önerim iki taraf bir televizyona çıksın önce kavga etsinler sonunda “ağır abiler” onları barıştırsın.
Ardından Aysa Prodüksiyon ile ”Tombak ve Şantajçı Köpek” CKM’de sahnelensin.
Tiyatromuz canlanır , sorunları çözülür.
Onlar erer muradına….
Melih Anık
Oyunun ilk repliği şuydu: “Halkın paralarıyla yapılan nezih caddebostan kültür merkezi sadece bir organizasyon şirketine peşkeş çekiliyor”(Nedim Saban-twitter)
Biz , “tiyatronun seyirciye ulaşması” adına başladı sanmıştık bu tartışmayı.
Oyun'un geldiği noktada neler öğrendik neler !
Tiyatro seyircisi birbiri hakkında kirli çamaşırları ortaya “sınır tanımadan” savuran tiyatro dünyasını nasıl "seyretsin"?
Aslına bakarsanız çoğunluk tiyatro seyircisi de ciddiye almıyor. Haberdar bile değil. Konunun bir taraftan kendisini ilgilendirdiğinin farkında da değil.
Bakın , tiyatronun “ağır abileri”, olanları seyretmekte. Herhalde onlar da ciddiye almıyor ….
İşlerin yolunda gitmesini bu tartışmalar(tiyatrocular) mı sağlayacak?
Tiyatrocularımız tiyatroyu(halkı) kendilerinin kurtaracaklarını sanma hatası içindeler. Halk için en iyiyi kendilerinin düşünebileceklerini ve de Manitu'nun görevlendirdiği kişiler olduklarını sanıyorlar galiba..
Halka sırtını dayayamamış tiyatromuzun kendi bulunduğu yeri tanımlamaktaki hatasından ileri gelmiyor mu tüm yaşadıklarımız?
Halkı , “seyircisi” yapmak ; düşündürtmek ve değiştirme/değişme arzusu yaratmak değil mi tiyatronun amacı?
Seyirci (yani seçmen) istemeli CKM'nin hakça yönetilmesini.
Olan oldu .Önerim iki taraf bir televizyona çıksın önce kavga etsinler sonunda “ağır abiler” onları barıştırsın.
Ardından Aysa Prodüksiyon ile ”Tombak ve Şantajçı Köpek” CKM’de sahnelensin.
Tiyatromuz canlanır , sorunları çözülür.
Onlar erer muradına….
Melih Anık
12 Kasım 2009 Perşembe
Bu “O” Sokrates Değil ! İstanbul Devlet Tiyatrosu- Sokrates’in Son Gecesi…
Özetle
Geçen sezon seyirciyle buluşan oyun bu sene de devam ediyor.
Geçen zaman içinde hakkında çok şey yazıldı. Ben beğenmeyene rastlamadım. Bir şeyi mutlaka beğenildi. Oyuncuları ve teknik kurgusu ödüllere aday oldu, ödül aldı.
Bir tek “tiyatroculuk” üzerine görüş belirten Zeki Alasya var olumsuz konuşan . Onu da bırakalım “o/a/rada” kalsın.
Aklımda Kalan Tsanev
Oyunun yazarı ile tanışıklığımız Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü ile başladı.
Oyunu, Oyun Atölyesi’nin Haluk Bilginer,Güven Kıraç ve Tülay Günal’lı ilk kadrosundan izlemiş biri olarak oyunculuk şöleninin keyfini hala duyuyorum. Oyuna başlayan o kadro nedense sonradan değişti. Şimdi nerdeyse herkes Güven Kıraç ve Tülay Günal gittikten sonra yerlerini alan Emre Karayel ve Esra Kızıldoğan Uygur ‘lu kadroyu hatırlıyor. O günden bu yana Tsanev , Jeanne d’Arc ve oyuncu değiştiren Oyun Atölyesi ile aklımda.
Tsanev Tarihi
Tsanev’in bende bıraktığı ilk izlenim , Sokrates’in Son Gecesi’nde de beni şaşırtmayarak devam ediyor.Egemen olana karşı alaylı bir sorgulama..Bu, demokrasi,iktidar,savaş,adalet, din, milliyet, kişilik, ideoloji vb olabilir. Tarihi kendine göre yeniden okuma. Daha doğrusu ortaya çıkan “Tsanev Tarihi”
Oyunun tümünün yarattığı bu genel havanın etkisine bakarak oyun metninin, tutarlılığı , mantık ilişkilerini , akışı çok da dikkate almadığını görüyorsunuz. Oyun üzerinizde “ağır” bir gösteriden çıkmışsınız izi bırakıyor. Entellektüel yanınız gıcıklanıyor. (Var olup olmaması fark etmez. Olmayana da bir an için de olsa kendini entelektüel sanması için bir şans verir.)
Bizim neslimiz, Sokrates’i sahnede ağır başlı, yönetenlere başkaldıran, tarih yazan biri olarak hatırlar.Oyunu izlemiş olanlarda başlayan değişim , biraz öfkeli , biraz asidir. Sokrates’in Son Gecesi ise ezber bozan niteliğinde. (Bu ezber bozmaya da dikkat etmek gerekir. Şimdilerde “ezber bozuculuk” bir meslek oldu) Ama çağın gidişatının ruhu da budur.
Tsanev’in ezber bozuculuğu farklı . Zeki, bilgili ve de özgür. Paganini varyasyonları gibi. Bir temayı kendine göre doğaçlıyor. Ama sonunda ona ait olduğu hemen anlaşılan yeni bir soluk yakalamış.
1936 doğumlu olan Tsanev bugünün adamı değil. Eser bugünün dilini kullanan ama bugünü de yere vuran bir uzaklıkta. Ayni konuyu savaş görmemiş bir yeni yetme bu ağırlıkta yazamazdı. O nedenle eserde olgun kişilerin yakaladığı bilgece bir alay var. Hem dünle hem bugünle.
Sahnedeki Sokrates
Sahne mükemmel bir görsellikle başlıyor.
Siyah platformun önünde, tam ortada şeffaf baldıran kasesi, ölümün simgesi. Biliyorsunuz ki Sokrates baldıran zehrini içecek bu kaseden.
Gardiyan birden kararlı adımlarla sahneye giriyor ve metal çubukları platform üzerindeki deliklere sokarak sahnede hapishaneyi inşa ediyor.(Bir de kendini sıkıştırmasa !)
Bu düzen sanki “Go”nun , “32 Taş”lı zihinsel bulmacanın sahne hali.
Sahneye bir ikinci gerek… O Sokrates…
Sahnenin arkasında beliriyor, gardiyanın biraz önce inşa ettiği “hapi-sahne”ye giriyor kendi isteği ile.
Gardiyanın ilk repliği “Sokrates”, kendini güçlü sananın küçümseyici tonunda mı? Hayır! Bu ilerleyen sahnede Sokrates’in karısının ağzından dökülen sese çok benziyor. (İlk replik için zayıf. )
Artık gardiyan ve mahkum ikilisinin düellosu başlayacak. Oyuncular ellerindeki çubukları sözlerine paralel, platform üzerindeki deliklere sokup çıkararak “kim mahkum kim gardiyan” “gardiyan da mahkum mahkum da gardiyan” sarmalının zihinsel labirentlerinde dönecek,koşacaklar.
Beklenti bu yolda.
Ama o da ne?
Kendi ayakları ile hapi-sahneye giren Sokrates akıl oyunları ile köşeye sıkıştırdığı mahkum karşısında eli kolu bağlı . Metal çubukları oynatma hakkı “gardiyan”da. Oysa Sokrates fikirleri ile o çubukları sanal ortamda oynatıyor zaten.
Başta korkaklık üzerine başlayan konuşma , “Sokrates’in son gecesine tanık olma” keyfini yaşamak isteyen gardiyanın oyunun sonlarına doğru Sokrates’in karısından para alarak kaçmasına yardım edeceğini öğrenmenizle yoldan çıkıyor. Oysa o gardiyan Sokrates’in üzerinde baskı kurarak psikozu yaratmaya uğraşan bir acımasız adamdı hani.
Oyunun Özdeyişleri
Konuşma düşünme üzerine gelişir. Çoğunluğun sesi tartışılır. Çoğunluk iyilerin peşinde iyi kötülerin peşinde kötüdür. Çünkü demogoglarca yanıltılmaktadırlar. Halk kandırılmaya müsaittir,yani.
Eğitimsiz heykel yontulmasında zarar yoktur ama eğitimsiz devlet yönetmek yanlıştır.
İnsan değişirse devlet değişir mi?
İyi yurttaşlarını kötü yurttaşlarından ayırmaktan vazgeçtiği an devletin çöktüğü andır.
Gardiyan sarmallı bir hüküm savurur “Düşünen bir insan gardiyan olmaz” Oysa bu cümle ile gardiyan düşünce atar ortaya. Yazar Sokrates’e “Tiyatro oynuyorsun” dedirterek oyunda, virajı döndürür.
Sokrates kitap bırakmamıştır,fikir bırakmıştır. Tüm kitaplar yakılabilir oysa fikirleri aklına soktuğun insanların tümünü ortadan kaldıramazsın. Fikirler öyle yaşar. Tanrı da yazmıyor .
Gardiyan “Sokrates”leşmeye başlar
O arada Sokrates’in karısı girer sahneye. Onda da metal çubukları oynatma gücü vardır. Sokrates, gardiyan karısına saldırırken çubukları çıkaramaz da Sokrates “gardiyan”laşınca gardiyanın gücüne kavuşur.Gardiyan nedense Sokrates’in karısıyla yatınca Sokrates olur.
Tsanev gardiyanın ağzına “Sokrates olmak meğer ne güzelmiş”i yapıştırır “hain”ce…
Dış kıyafetlerini çıkarınca gardiyan da Sokrates de ayni elbiseler ile sahnede kalırlar. Bu her Sokrates’in içinde bir gardiyan her gardiyanın içinde bir Sokrates vardır mı demektir?
“Koca” Sokrates el ense çeker gardiyana. Alt alta üst üste bir güreş sahnede..Sokrates’in karısı gider mi kim vurduya.
Sokrates’in karısının sahneye girişindeki “Sokrates”, “tv deki dizi tonlamasında” idi. Sahne önüne gelip Baykal’ın Alişan’a sesleniyormuş gibi “Sokrates” demesini anlamadım. Ve de insanlığa mesajın Sokrates’in karısının ağzına yakıştıramadım.
Artık kontrolden (zıvanadan) çıkan oyunda kimin Sokrates olacağına karar verebileceği anlaşılan Sokrates’in karısının ölümünü , beklerdim doğrusu. Oyun çıkmaz doğru sürükleniyordu. “En iyi son” da gardiyan ile Sokrates’in ayni zehri içmeleri olurdu.
Tsanev zekice bulduğu konuyu yazmaya başlamış ama yazdıkça açılmış ve rahatlamış ve de ipleri koyuvermiş. Bir andan itibaren oyun kendi hükmünü vermiş. Karakterler elinden kaçmış.
Gardiyan şahıs mı? Devlet mi?
Sokrates kim?
Ya Sokratesin karısı?
Ne gördüysen altında mana arama. Ne duyduysan dinle ve geç . Tortusu kalmıştır bir yerler/in/de.
Yönetmen(Metin Belgin) de başlangıçtaki ağır ifadeyi oyuna paralel salıvermiş. Zamanımıza ve zamaneye uygun bir çeşitlemeye ulaşmış.Giriş “molla” , çıkış “Nereye yollarsan yolla”.. Belki de böyle başa(metne) böyle…
Peki ama o “muhteşem” başlangıç?
Oyuncuların( Mehmet Ali Kaptanlar,Mustafa Uğurlu,Melek Baykal) çok daha iyi hallerini gördüm. Bu oyun onlar işte leblebi çekirdek. Çok yorulmamışlar.
Dekor-kostüm(Ali Cem Köroğlu) ve özellikle ışık(yüksel Aymaz) çok “alkışlanası”(Ben de kullandım…Ben de…)
Ne Desem Ne Desem…
Şimdi herkesin beğendiği ve dolu oynayan bir oyun için görmeseniz de olur dersem ilahlar ayaklanır. Görün dersem de siz sonradan bana ne dersiniz bilmem.
Aranızda tiyatronun havarileri var. Beğenmezsem “tiyatro “manitu”ları adına” kızıyorlar bana.
Tiyatro sever zaten gidecek.
Ben en iyisi görün de demeyeyim görmeyin de. Zaten seyreden de seyretti.
Ey seyirci ! Allahtan sen kendi kafana göre takılıyorsun. Alışıksın bu tür yoruma.
Melih Anık
Geçen sezon seyirciyle buluşan oyun bu sene de devam ediyor.
Geçen zaman içinde hakkında çok şey yazıldı. Ben beğenmeyene rastlamadım. Bir şeyi mutlaka beğenildi. Oyuncuları ve teknik kurgusu ödüllere aday oldu, ödül aldı.
Bir tek “tiyatroculuk” üzerine görüş belirten Zeki Alasya var olumsuz konuşan . Onu da bırakalım “o/a/rada” kalsın.
Aklımda Kalan Tsanev
Oyunun yazarı ile tanışıklığımız Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü ile başladı.
Oyunu, Oyun Atölyesi’nin Haluk Bilginer,Güven Kıraç ve Tülay Günal’lı ilk kadrosundan izlemiş biri olarak oyunculuk şöleninin keyfini hala duyuyorum. Oyuna başlayan o kadro nedense sonradan değişti. Şimdi nerdeyse herkes Güven Kıraç ve Tülay Günal gittikten sonra yerlerini alan Emre Karayel ve Esra Kızıldoğan Uygur ‘lu kadroyu hatırlıyor. O günden bu yana Tsanev , Jeanne d’Arc ve oyuncu değiştiren Oyun Atölyesi ile aklımda.
Tsanev Tarihi
Tsanev’in bende bıraktığı ilk izlenim , Sokrates’in Son Gecesi’nde de beni şaşırtmayarak devam ediyor.Egemen olana karşı alaylı bir sorgulama..Bu, demokrasi,iktidar,savaş,adalet, din, milliyet, kişilik, ideoloji vb olabilir. Tarihi kendine göre yeniden okuma. Daha doğrusu ortaya çıkan “Tsanev Tarihi”
Oyunun tümünün yarattığı bu genel havanın etkisine bakarak oyun metninin, tutarlılığı , mantık ilişkilerini , akışı çok da dikkate almadığını görüyorsunuz. Oyun üzerinizde “ağır” bir gösteriden çıkmışsınız izi bırakıyor. Entellektüel yanınız gıcıklanıyor. (Var olup olmaması fark etmez. Olmayana da bir an için de olsa kendini entelektüel sanması için bir şans verir.)
Bizim neslimiz, Sokrates’i sahnede ağır başlı, yönetenlere başkaldıran, tarih yazan biri olarak hatırlar.Oyunu izlemiş olanlarda başlayan değişim , biraz öfkeli , biraz asidir. Sokrates’in Son Gecesi ise ezber bozan niteliğinde. (Bu ezber bozmaya da dikkat etmek gerekir. Şimdilerde “ezber bozuculuk” bir meslek oldu) Ama çağın gidişatının ruhu da budur.
Tsanev’in ezber bozuculuğu farklı . Zeki, bilgili ve de özgür. Paganini varyasyonları gibi. Bir temayı kendine göre doğaçlıyor. Ama sonunda ona ait olduğu hemen anlaşılan yeni bir soluk yakalamış.
1936 doğumlu olan Tsanev bugünün adamı değil. Eser bugünün dilini kullanan ama bugünü de yere vuran bir uzaklıkta. Ayni konuyu savaş görmemiş bir yeni yetme bu ağırlıkta yazamazdı. O nedenle eserde olgun kişilerin yakaladığı bilgece bir alay var. Hem dünle hem bugünle.
Sahnedeki Sokrates
Sahne mükemmel bir görsellikle başlıyor.
Siyah platformun önünde, tam ortada şeffaf baldıran kasesi, ölümün simgesi. Biliyorsunuz ki Sokrates baldıran zehrini içecek bu kaseden.
Gardiyan birden kararlı adımlarla sahneye giriyor ve metal çubukları platform üzerindeki deliklere sokarak sahnede hapishaneyi inşa ediyor.(Bir de kendini sıkıştırmasa !)
Bu düzen sanki “Go”nun , “32 Taş”lı zihinsel bulmacanın sahne hali.
Sahneye bir ikinci gerek… O Sokrates…
Sahnenin arkasında beliriyor, gardiyanın biraz önce inşa ettiği “hapi-sahne”ye giriyor kendi isteği ile.
Gardiyanın ilk repliği “Sokrates”, kendini güçlü sananın küçümseyici tonunda mı? Hayır! Bu ilerleyen sahnede Sokrates’in karısının ağzından dökülen sese çok benziyor. (İlk replik için zayıf. )
Artık gardiyan ve mahkum ikilisinin düellosu başlayacak. Oyuncular ellerindeki çubukları sözlerine paralel, platform üzerindeki deliklere sokup çıkararak “kim mahkum kim gardiyan” “gardiyan da mahkum mahkum da gardiyan” sarmalının zihinsel labirentlerinde dönecek,koşacaklar.
Beklenti bu yolda.
Ama o da ne?
Kendi ayakları ile hapi-sahneye giren Sokrates akıl oyunları ile köşeye sıkıştırdığı mahkum karşısında eli kolu bağlı . Metal çubukları oynatma hakkı “gardiyan”da. Oysa Sokrates fikirleri ile o çubukları sanal ortamda oynatıyor zaten.
Başta korkaklık üzerine başlayan konuşma , “Sokrates’in son gecesine tanık olma” keyfini yaşamak isteyen gardiyanın oyunun sonlarına doğru Sokrates’in karısından para alarak kaçmasına yardım edeceğini öğrenmenizle yoldan çıkıyor. Oysa o gardiyan Sokrates’in üzerinde baskı kurarak psikozu yaratmaya uğraşan bir acımasız adamdı hani.
Oyunun Özdeyişleri
Konuşma düşünme üzerine gelişir. Çoğunluğun sesi tartışılır. Çoğunluk iyilerin peşinde iyi kötülerin peşinde kötüdür. Çünkü demogoglarca yanıltılmaktadırlar. Halk kandırılmaya müsaittir,yani.
Eğitimsiz heykel yontulmasında zarar yoktur ama eğitimsiz devlet yönetmek yanlıştır.
İnsan değişirse devlet değişir mi?
İyi yurttaşlarını kötü yurttaşlarından ayırmaktan vazgeçtiği an devletin çöktüğü andır.
Gardiyan sarmallı bir hüküm savurur “Düşünen bir insan gardiyan olmaz” Oysa bu cümle ile gardiyan düşünce atar ortaya. Yazar Sokrates’e “Tiyatro oynuyorsun” dedirterek oyunda, virajı döndürür.
Sokrates kitap bırakmamıştır,fikir bırakmıştır. Tüm kitaplar yakılabilir oysa fikirleri aklına soktuğun insanların tümünü ortadan kaldıramazsın. Fikirler öyle yaşar. Tanrı da yazmıyor .
Gardiyan “Sokrates”leşmeye başlar
O arada Sokrates’in karısı girer sahneye. Onda da metal çubukları oynatma gücü vardır. Sokrates, gardiyan karısına saldırırken çubukları çıkaramaz da Sokrates “gardiyan”laşınca gardiyanın gücüne kavuşur.Gardiyan nedense Sokrates’in karısıyla yatınca Sokrates olur.
Tsanev gardiyanın ağzına “Sokrates olmak meğer ne güzelmiş”i yapıştırır “hain”ce…
Dış kıyafetlerini çıkarınca gardiyan da Sokrates de ayni elbiseler ile sahnede kalırlar. Bu her Sokrates’in içinde bir gardiyan her gardiyanın içinde bir Sokrates vardır mı demektir?
“Koca” Sokrates el ense çeker gardiyana. Alt alta üst üste bir güreş sahnede..Sokrates’in karısı gider mi kim vurduya.
Sokrates’in karısının sahneye girişindeki “Sokrates”, “tv deki dizi tonlamasında” idi. Sahne önüne gelip Baykal’ın Alişan’a sesleniyormuş gibi “Sokrates” demesini anlamadım. Ve de insanlığa mesajın Sokrates’in karısının ağzına yakıştıramadım.
Artık kontrolden (zıvanadan) çıkan oyunda kimin Sokrates olacağına karar verebileceği anlaşılan Sokrates’in karısının ölümünü , beklerdim doğrusu. Oyun çıkmaz doğru sürükleniyordu. “En iyi son” da gardiyan ile Sokrates’in ayni zehri içmeleri olurdu.
Tsanev zekice bulduğu konuyu yazmaya başlamış ama yazdıkça açılmış ve rahatlamış ve de ipleri koyuvermiş. Bir andan itibaren oyun kendi hükmünü vermiş. Karakterler elinden kaçmış.
Gardiyan şahıs mı? Devlet mi?
Sokrates kim?
Ya Sokratesin karısı?
Ne gördüysen altında mana arama. Ne duyduysan dinle ve geç . Tortusu kalmıştır bir yerler/in/de.
Yönetmen(Metin Belgin) de başlangıçtaki ağır ifadeyi oyuna paralel salıvermiş. Zamanımıza ve zamaneye uygun bir çeşitlemeye ulaşmış.Giriş “molla” , çıkış “Nereye yollarsan yolla”.. Belki de böyle başa(metne) böyle…
Peki ama o “muhteşem” başlangıç?
Oyuncuların( Mehmet Ali Kaptanlar,Mustafa Uğurlu,Melek Baykal) çok daha iyi hallerini gördüm. Bu oyun onlar işte leblebi çekirdek. Çok yorulmamışlar.
Dekor-kostüm(Ali Cem Köroğlu) ve özellikle ışık(yüksel Aymaz) çok “alkışlanası”(Ben de kullandım…Ben de…)
Ne Desem Ne Desem…
Şimdi herkesin beğendiği ve dolu oynayan bir oyun için görmeseniz de olur dersem ilahlar ayaklanır. Görün dersem de siz sonradan bana ne dersiniz bilmem.
Aranızda tiyatronun havarileri var. Beğenmezsem “tiyatro “manitu”ları adına” kızıyorlar bana.
Tiyatro sever zaten gidecek.
Ben en iyisi görün de demeyeyim görmeyin de. Zaten seyreden de seyretti.
Ey seyirci ! Allahtan sen kendi kafana göre takılıyorsun. Alışıksın bu tür yoruma.
Melih Anık
Etiketler:
istanbul devlet tiyatrosu,
tsanev
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)