20 Ekim 2009 Salı
İBŞB Şehir Tiyatroları’nda “Çıkmaz Sokak” - Tuncer Cücenoğlu / Mazlum Kiper
Oyunun , benzerlikler taşıyan Ölüm ve Kız isimli oyunun arkasından sahnelenmesi ise şanssızlık.
Ama Ayşe Nil Şamlıoğlu, bu yılın repertuvara aldığı Dünyanın Ortasında Bir Yer ,Tarla Kuşuydu Jüliet gibi oyunlarda da ortaya çıktığı üzere nispeten kısa süreler içinde oyunların tekrarında bir sakınca görmediği mesajını bize iletti. Herhalde daha önce yarım kalan ve de içine sinmemiş bir şeyleri tamamlamayı gönlünden geçiriyor .
Çıkmaz Sokak 1981 yılında Milliyet Sanat Dergisi’nce düzenlenen oyun yazım yarışmasında Abdi İpekçi ödülünü almış. Cücenoğlu seçici kurul üyelerinin Haldun Taner,Necati Cumalı ve Ergin Orbey’in olmasından duyduğu övüncü belirtirken galiba diğer yandan oyunun “dokunulmazlık” çerçevesini de çizmek istiyor. Öyle ya oyunu bu değerli isimler beğenmişse beğenmemeye kim cüret edebilir?
Tiyatro oyunu sahnede soluk bulur. Yazılı metnin değeri sahnede anlaşılır. Bu anlamda oyunu oluşturan tüm ögelerle (yönetmen,dekor,kostüm,ışık ve tabi ki oyuncu) bir bütündür. Zaman , oyunun direncini de sınar. Birbirine yakın dönemlerde ayni oyun farklı yorumlarla farklı algılara neden olabilir. Ama aradan geçen zaman uzadıkça , tanımlar,algılar değiştiği ,artık yeni bir dünyada olduğumuz için oyun anlamını yitirebilir. Oyunların kalıcılığı ise zamana direnmeleri ile anlaşılır.
Bu yazı çerçevesinde paylaştığım görüşler 80 li yıllarda oyuna ödül veren Hocaların görüşlerini haksız çıkarmaz. Zira aradan geçen 30 sene sonra bu oyun başka bir zaman dilimine hitap etmek üzere seçilmiştir. Artık ülkemizde ve dünyada yaşayan tüm insanlar , sinemanın da etkisi ile türlü çeşitli işkenceler, öç almalar görmüştür. İşkence, öç alma algısı ,hukuku değişmiştir.
İBŞB şehir Tiyatroları bu oyunu şöyle tanıtıyor:
“Çıkmaz Sokak, Yunanistan’daki “Albaylar Cuntası” döneminde görülen toplumsal çatışmayı ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan darbe süreçlerini ele alıyor. Tuncer Cücenoğlu’nun yazdığı, Mazlum Kiper’in sahneye koyduğu “Çıkmaz Sokak”ta, şiddete karşı şiddet üretmenin değil, yalnızca demokrasinin “çözüm” olabileceği vurgulanıyor.”
(http://www1.ibb.gov.tr/tr-TR/SehirTiyatrolari/Haberler/HaberDetay.html?HaberId=256)
Bu topraklarda yaşayanların yaşamlarına mıh gibi işlemiş “cunta” ile çerçeve genişletiliyor ve “dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan darbe süreçlerini ele alıyor” haberi ile konunun odaklandığı nokta ile de sözün dönüp dolaşıp getirildiği düzlemi anlıyorsunuz.
Bu açıklama, yapılan basın toplantısının ardından basında :
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, sezon açılışını Yunanistan'daki askeri darbeden hareketle, askeri darbeleri eleştiren ve işkencenin sorgusunu yapan "Çıkmaz Sokak" isimli oyunla yapıyor” şeklinde “büyütülüyor”.
Başlığın hemen altında “Oyunun yönetmeni Mazlum Kiper, Yunanistan turnesine çıkmayı planladıklarını söyledi” haberi var.
Yabancı Damat dizisinin “Yabancı baba”sının oyunun Yunanistan “kök”ünü ve Yunanistan’a turneyi gündeme getirmesi de dudaklarınıza “hain” bir gülümseme ile yapışıyor.
Zira Kiper bununla kalmamış ve "Yurt dışında da bu oyunu oynayabiliriz. İnsanlar bu oyunu gördüklerinde pek inanamayacaklar 'Türklerde kendilerini sorgulamaya başlamış bu ne gelişmedir' diyecekler. Bu çok iyi bir şey olur" demiş. Oyun sayesinde Türkiye'deki demokratik değişimi yabancıların da fark edeceklerini belirtmiş.
Oysa ki oyun 1986 dan beri Türkiye’de oynanmakta… (12 Eylül, 1980 de idi.)
Bir oyunun yurt dışında bu anlamda alkış beklemesini yadırgadım. Hele de bir tiyatrocunun ağzından…
Öte yandan hem bir taraftan Türkiye’deki gelişme ile övüneceksiniz öte yandan oyunu Yunanistan’daki albaylar cuntası ile anlatmaya kalkacaksınız.
Bu ülkede işkence denilince neredeyse her ailenin burun direği sızlıyor. Sahnede anlatılan olay yenilen yumrukların yanında fiske kalır. Türkiye’nin bir gerçeğini Olympos dağındaki Zeus’tan bahseder gibi anlatmanın komikliği açık değil mi ?
Hele geçen zamanla değişen algılamaların,uyum yasalarının çerçevesinde oluşan yeni atmosfer içinde, siyaset tarafından da desteklenen bir konu olduğu halde tiyatrocuların sokaktaki (Beyoğlu’nda ağzına mikrofon tutulan) adamın ,Türk sinemasının hatta tv lerdeki dizilerin gerisinde kalması ne kadar acı. Kendini sansürleyen tiyatrocu da bizde var.
Bu oyunun sahnelenmesi çok isteniyorsa konunun yeniden ele alınması ve değişen şartlara göre yeniden düzenlenmesi , yazarı hayatta olan bir oyun için imkansız mı? Komedi gibi sahneye yansıyan eskimişliği ortadan kaldırma çabası gösterilemez mi ?
İşte bu yapılamadığı için haber, basına “Tiyatro, darbecilere 'Çıkmaz Sokak' diyecek” başlığı ile yansıtılır.Bu ise , sanatın gücünü yeterince kullanamadıklarını sık sık dile getiren benim gibi biri için bile, Türk Tiyatrosu’ndaki diğer çabalara haksızlık olur.
Basına bu kadar “malzeme verenler”, oyun dergisindeki yazılarında “cunta”dan falan söz etmemişler, “İnsan”a ağırlık vermişler.Ve “Karşısındakine isteğini kabul ettirme esasına dayalı işkence eylemi”nin altını çizmişler. ”Bana işkence edene benim de işkence etme hakkım doğar” cümlesi ile de Cücenoğlu’nun oyununun çerçevesini çizmişler.
O halde nereden başlamalı ? Oyun çevresinde yaşanan sürecin çizdiği “zikzak”ları nasıl yorumlamalı ?
“Reklam yapmışlar” canım diyebilirsiniz. Olur o kadar ! “Hamsinin boyanmasına” benzer “bilmecenin yanıltmacası”dır . Öyle mi ?
Oyunun “özü”ne bakalım önce.
Celika(Hümay Güldağ), kardeşinin(Lilika-Aslı Narcı) cinsel cazibesini ve işkencecinin (Spanos-Erhan Özçelik) zaafını kullanarak kendine işkence yapmış birinden öcünü almak istemektedir . Celika “mağdur”, Lilika ablası için fedakarlık yapan bir “aracı”, Spanos ise işkenceyi görev için yapmış bir adamdır. Gerçi Spanos , “Bizimkiler düzene el koydu” ile bir guruba olan aidiyetini sahneye taşır ve sokaklardaki terörün de karşısında bir milliyetçi yurttaş “duruşu” gösterir ama kendini savunurken görev bilincini(?) öne çıkaran bir “insan”dır.(kul mu?) Celika, Spanos’un oğlunun başka bir yerde göz altında tutulmakta olduğunu söyler. Babanın eli ayağı buz keser. Tehditin rengi değişir. Senaryonun yalanını Lilika ortaya çıkararak oyunu bozar. Ve oyunun anlam yüklü cümlesini de o koyar: “Bu adamı cezalandırmak çözüm değildir onu üreten düzeni yok etmek gerekir.”Celika ise “Onları cezalandıracak düzeni kim kuracak” sorusu ile hem umudu hem umutsuzluğu vurgular.
Sanıyorum bu senaryoyu tiyatroda , sinemada , romanda, hikayede kerelerce gördük , okuduk.
İşkence ve öç alma edebiyatın sarsılmaz kalelerinden biridir. Taraflar ve yarattığı gerilim çok kullanılmıştır. Vietnam savaşının ardından dünyayı saran tek kişilik ölüm makinalarının “kahraman”(?) portrelerinin beslendiği kaynak, çağlar öncesinden “kök”lenmektedir.
Herhalde , oyunla anlatılmak istenen “devlet eliyle yapılan işkence”dir. Oyun, başka mecralarda dolaştıktan sonra mesaj, oyunun sonundaki iki cümleye sıkıştırılır. Başından sonuna kadar kişisel işkence ve öc alma ekseninde gelişen oyunda bu mesaj yerine oturmuyor. Metin buna izin vermiyor yönetmenin de niyetinin bu olmadığı kendi ifadelerinden açıkça belli.
Oyunu “dolduran” diyaloglar artık zaman içinde yıpranmış konuların arka arkaya getirişinden oluşuyor. Raftan alınan kitapların isimleri üzerinde yapılan yorumlar; polis olma hikayesi ; mutsuz evlilik hikayesi ; mağdurun çektikleri ; “oğlun mu?” “ata bindin mi?”, “Adam öldürdün mü?” soruları ile kurulan/beslenen(?) diyaloglar ; “Bu sözleri çok kıza söyledin mi?” , “Dans et benimle” , “Sarhoş ol beni çıplak görme” sözleri ile Kadir İnanır’lı (Erhan Özçelik de hatırlatıyor doğrusu) Türk filmi dili , oyunu akıtmıyor, “atmosferi” oluşturmuyor. Saf bir genç kız , birden baştan çıkarıcı bir amazon oluyor ve işkencecinin kucağına atlıyor, iskemleye tersten biniyor. “Yoksulluğun kader olmaması”, “her şeyin değişeceğine inanma” söylemleri, nefesi tıkanmış birinin dağı çıkmasına benziyor. Ama en garibi ilk yarım saatin sonunda perde kapayan “Ablan mı?” sorusu. Karşısına birden çıkarak yüzüne silah doğrultulan adam o atmosferde bu soruyu soruyor. “Sen de kimsin?”in daha anlamlı olacağı bir yerde “Ablan mı?” sorusu da işte bu “diyalog ittirme” çabasının bir ürünü. Zira bu soruyla bir sonraki sahne hazırlanıyor.
Yönetmen ise basın karşısındaki “reklamın” tersine oyunu “global”leştirmek için “soyut”a tutunmaya çalışıyor. Işığın, müzik setinin düğmeleri “sanal” ama raftaki kitaplar gerçek. Yıllarca öç alacağı günün hayali ile yaşayan Celika’yı “rambo” kıyafeti içinde “sertleştirirken” oyun sonunda düşen beyaz perdeler ile ayni sembolleştirmeye sarılıyor. Bu sembolleştirme , tavandan sarkan avize, dört başı mamur döşenmiş mobilyalı oda ile kafa karıştırıyor. Birinci perde sonunda kendi kendine değişen ışıkla mavileşen sahne bizi yeni bir “mod”a sokma çabasında.
İkinci perdedeki cellat-mahkum sahneleri , mahkumun cüssesi altında her an dağılacakmış gibi duran sandalye düşünülünce , “gibi yapma” esaslı tiyatro bile isyan ediyor.
Kiper, "Elbette bu bir 12 Eylül sorgulanması” demiş . Yapmayın ! Bir ülkenin iç dinamiklerini göz ardı ederek , 1974 Kıbrıs harekatının Albaylar Cuntası’nı bitirdiği ile övündüğümüzü de yazıyor tarih. ( İyi ki Vietnam savaşını da bitirdik dememişiz. Malum hepsi ayni tarihlere denk geliyor.) Ama olmadık şeylere olmadık söylemler yüklemeye meraklıyızdır. Darbeleri ve işkenceyi sorgulamanın sanatsal ve çağdaş dili bu değil ! “Apolet takarken” dikkatli olmalıyız.
Aradan geçen 30 yıl sonra bu oyun, emeğini tiyatroya vermiş olan bir tiyatro adamına teşekkür anlamı taşımak üzere “iri laflar etmeden” sahnelenmiş olsa bu kadar söze gerek olmazdı. Seyirci de Türk Tiyatrosunun bir evresine örnek olarak oyunu seyreder , konu kapanırdı.
Gündemin rüzgarına kapılarak, tiyatro ile gündem oluşturmak yerine gündemin kuyruğu olmak , kaş yapayım derken göz çıkarmak olur.
Tiyatromuz önce kendini eleştirmeli.
Melih Anık
13 Ekim 2009 Salı
Müzikal Oyuncusu Olmayan “Müzikal”(?) Oyun : Kabare (Yoksa “Cabaret” mi?)-İBŞB Şehir Tiyatroları
Biz oyunları galalarında değil, bilet bulabildiğimiz seanslarda izlediğimiz için “rezalete” tanık olmadık. “Ağzına kadar dolu salonda” Şehir Tiyatroları çalışanı da tanımadığımız için özel koltuk da konulmayacaktı bizim için. Tiyatro jürisinde de olsan ne yazar. Onlar da kapıda kalmış. “Günümüzün yaklaşık 3 saatini yollarda ve yağmur altında harcamadık” ve “geldiğimiz salondan çıkmak zorunda kalmadık.”
O öfkeyle biz de “İstanbul Şehir Tiyatroları iyi yönetilmiyor. Bu yönetimin derhal gitmesi gerekli. Nasıl olsa ben oyun koyuyorum, kimseye hesap vermek zorunda değilim, anlayışıyla daha ne kadar yol alacaksınız bakalım” diye yazacaktık belki de.(Kehanet gibi..)
O yönetim gitti . Yenisi iş başında.
Ben Alkaya ile Şamlıoğlu arasındaki ne farklar var diye düşünmekteydim. Galiba birini buldum :
Orhan Alkaya döneminde bastırılan oyun kitapçığının kapağında “Cabaret” yazıyor,altında da “Kabare”… Şamlıoğlu döneminde ise kapakta “Kabare” yazıyor.”Cabaret” yok. Gerçi içerdeki Yücel Erten’in yazısının başlığı hala ““Cabaret” Müzikali Üzerine” ve de sahnede ise filmden alınmış “Cabaret” var ama. Sonuç : Yazılışları farklı ama okunuşları ayni.
Gala gecesi salonda yer bulanların oyun ile ilgili sıcağı sıcağına yazdıkları eleştiriler var. Neler okudum neler.. Sizin için özetliyorum :
“Emcee’de Mert Turak’a gelinceee… Yaratıcı iradesinde aralıksız hareketi geliştiriyor, içsel yaşam akışını kuruyor, Emcee’nin canlı organizmasını arıyor.”
“Senan Kara’yı izlerken, önce duygulanımları ve dış görünüşü üzerinde odaklandım, ama dramaturjik düşüncemi de devreye sokarak rol üzerindeki çalışmasını değerlendirmeyi savsaklamadım. “Cabaret” çalışması için de her ne kadar kimi şarkılarda (özellikle final bölümlerinde) sesi perdesizleşiyorsa da sahnesel aksiyonu ruhundan bedenine, merkezden çevresine, içselden dışsala, duyumsadıklarından fiziksel biçimine doğru bir hareket oluşturmasını bildiğini söyleyecek, “bravo” diye de ekleyeceğim.”
“Can Başak Clifford Bradshaw’u bir dizi kesintisiz bağımsız süreçten türetiyor ve bunların her birini sırasıyla belli bir yönelimin icrasına yöneltiyor. Kendi içinde Bradshaw’ın arzularını ve itkilerini oluşturuyor.”
“Hakan Arlı, performansını çok sınırlı özellikler halinde parçalamış”
“Müziklerin oyunda çözümsel model olarak kendilerini göstermelerinde elbette Çiğdem Erken’in rolü var. Ritmi ölçüyü, zamanlılığı vektörlerin gizli ve gözle görülebilir güzergâhını pek güzel değerlendirmiş.”
“Sahnenin büyücülerinden Osman Şengezer, çok tablolu bir sahne düzeni tasarlamış. Stilize ettiği paravanlar Dünya Savaşının barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa sanki bir protesto niteliğinde. Kulis ve pansiyon odalarının girintileri ve çıkıntıları mantıksızlıkları ve varolan sanatsal düzeni yadsır gibi.”
“Adı “seyircisini düş kırıklığına uğratmayan yönetmenler” arasında sayılan Yücel Erten hafif, eğlenceli, ileti kaygısı olmayan bir tiyatro türü olan müzikali, usta işi bir sahnelemeyle egemen sınıf ve toplum düzenine karşı çıkan bir oyun haline getirmiş.”
“Oyuncuların çoğu sezonda pek çok oyunda yer alıyor buna rağmen danslar,uyum,şarkılar alıp götürüyor sizi.”
“Sahneler birbiriyle dengeli, dekor değişirken zaman kaybedilmiyor, tempo düşmeden oyun sürüyor.”
“Oyunda bir yandan Kit Kat Club’daki aldatıcı eğlenceyi izlerken bir yandan da bir ülkenin nasıl faşizme teslim olduğunu “ibret”le takip ediyoruz.”
“Mert Turak, Mert Turak, Mert Turak… Gülerken ağlamak, mutsuzken seyirciye umut saçabilmek bir oyuncu tarafından bu kadar anlatılabilir.”
“ Senan Kara Sally’yi güzel tahlil etmiş, jest ve mimiklerine bu karakterle ilgili pek çok nüans eklemiş. Kaba konuşuyor, şarkıları sert söylüyor, yer yer yüzü-vücudu seğiriyor, arzularına köle olabiliyor vs vs”
“Oyunda Kabare’nin havası, harika şarkılar ve danslarla başarılı bir şekilde veriliyor seyirciye. Bazı danslarda ve sahnelerde minik minik uyumsuzluklar göze çarpsa da oyunun yeni başlamış olduğunu ve şarkı söyleyen, dans eden herkesin tiyatro oyuncusu olduğunu düşünürsek ben başarılı buldum. Yücel Erten, tüm ekibin oyunculardan kurulu olmasını “Tiyatro sanatının mertlik yasası”na bağlıyor.”
Bunları okuyan merak etmez mi ?
Biz de merak ettik. Kalktık gittik Sadabad’a… Son anda okuldan öğrenciler gelmese sahnedekiler bizden kalabalık olacaktı . Rahat bir ortam yani. (Kusarcasına öksüren ve devamlı gülme sesi çıkaran seyirciyi saymazsak..)
Cabaret , Haldun Dormen ile Brecht arasında kalmış : “Epik Dormen Müzikali” ! (Epik dedimse “Türk epiği” )
Yücel Erten, program kitapçığında: “Bu müzikalde operadan ve baleden davet edilmiş konuk sanatçı yok. Tiyatro sanatının mertlik yasasına göre, tepeden tırnağa ve köşeden bucağa İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun sanatçıları ile sahneleniyor. Üstelik yaka mikrofonlarının ve hoparlörlerin desteğine başvurmadan, akustik düzlemde gerçekleştiriliyor,” diyor.
Keşke bunu demeseymiş. Oyuncular bu sözü doğrulatmak için kendilerini “parçalıyor”.”Akustik düzlem” falan da yok.
Şehir Tiyatrolarında “Tepeden tırnağa,köşeden bucağa sanatçı” ne demek anlamadım doğrusu.Ama “şık” duruyor !
Yücel Erten ,geçmişi nedeniyle saygı duyulan bir yönetmen. Prensip sahibi….Tek başına ekol . Ama Şehir Tiyatrolarına bu “gazı” vermek , o kadroyu kurtarmak size mi kaldı Hocam ? Şehir Tiyatroları’na davet edilmişsiniz. Önce oyununun başarısını düşünsenize. Tüm Türkiye’de daha uygun Emcee , Sally , Bradshaw ve diğerlerini bulamaz mıydınız? (Bir an Okan Bayülgen’in yüzü geldi gözlerimizin önüne Emcee için..Hiç değilse daha medyatik olurdu.) Kafanıza uydu ki kabul ettiniz. O zaman kabahat sizin !
Oyuncularda kabahat yok .. Reddetseler başka kabul etseler başka bir sorun .Mecburen oynuyorlar ama bir de onlara sorun. (Sormaya bile gerek yok,sahnedeki halleri itiraf gibi!) Bana kalırsa oyun bir an önce kalksın diye dua ediyorlardır. Ben onların yerinde olsam geceleri uyuyamazdım doğrusu.
Aralarında mayası iyi oyuncular var. Mert Turak, Eraslan Sağlam , Işıl Zeynep Tangör , Senan Kara Tutumluer gibi…Ama müzikal oyuncusu olmaları için çok zaman ve gayret gerek.
Bundan böyle “mertlik yasası” diye bir de yasamız var . (Yaka mikrofonu kullanan namert….)
Oyunda yaka mikrofonu kullanılsa bence daha iyi bir oyun çıkardı ortaya. Amaç da o değil mi zaten!
Şarkı söyleyenlerde bir “epik yorum” (?) hevesi. (Ya da kaçışı.. “Aslını yapamadık epik olsun bari!”)
Besteler , bizim gırtlaklara yabancı . (Kulaklara da ….) Hele ki sahnedekiler için özgün olanı çıkarabilmek olanaksız.
Dans dersen… On yılda bir böyle bir rol gelirse , ne yaparsın ? Birkaç ayda da olmuyor tabi..Selçuk Borak da oyuncuları iyi tanıyor. Yeteneğe göre hareket vermiş, çalıştırmış ama boşuna. Haldun Dormen müzikallerinin artık “milli” olmuş dans hareketleri bile sahnede “amatör” . Borak ne yapsın!
Şengezer gibi bir Dormen müzikallerinin ustası bile soluk/sönük/dağınık kalmış .
Işık “aydınlatmış”. Bazı sahnelerdeki takılmaları teknik hata sayıyorum. Ama bu kadar cılız takip spotu olur mu ?
Keşke Cabaret’i Kabare yazar gibi çözülebilse her şey değil mi ?
Ne Emcee canlı organizma arıyor ne Sally’nin vucudu seğiriyor…Ruhtan bedene,merkezden çevreye, içselden dışsala akan sahnesel aksiyona rastlamadım . Kesintisiz bağımsız süreçleri aramak nafile. Vektörlerin gizli güzergahı yok. Sanatsal düzeni yadsıyan oda girintileri saklanmış,görünmüyor. Pek çok oyunda rol almalarına rağmen oyuncuların "beni götüren dans ve şarkılar" bize denk gelmedi anlaşılan. Paravanların entelektüel katılığa protestosunu ara ki bulasın.
Oyuncunun kompartmanda “sallanma”sı ile verilen trenin hareketini buluş mu sayıyorsunuz ? Hele biri sallanır diğeri bakarken ?
Oyunda tempo düşük. (En hızlı sahneler ,dekor değişirken olanlardı.)
“Mertlik yasası” kanıtlanamadı .
Yücel Erten beni düş kırıklığına uğrattı.
Toplum düzenine karşı çıkış da “Hükümet gider hükümet gelir… “ “Karşı çıkmazsan desteklemiş olursun” , ”Her şey yoluna girer” ile mi olacak? “İbret” mi çıkaracağız “fısıltı”dan? “Kaybedecek bir savaş kaldı mı?” ile kendimizden mi geçeceğiz ? Oyunun en etkili sahnesi Nazi marşının okunduğu sahne idi. Ne talihsizlik!
Cabaret’den “Egemen sınıf ve toplum düzenine karşı çıkan oyun” çıkarma arayışı/gayreti boşuna!
Şimdi oyun epik anlayışla yorumlandı demeyin lütfen. Dünyada bu tür müzikaller nasıl oynanıyor bilirsiniz elbette. Cabaret nasıl oynandı ? Brecht’i de “kendimize uydurmadık” mı yıllarca ?
Müzikal oyuncusuz müzikal bu kadar olur! Yumurtasız menemen gibi…
Melih Anık
9 Ekim 2009 Cuma
Sessiz Sinema’ya Tiyatro Sahnesinden Saygı Duruşu : Lourcine Sokağı Cinayeti - Semaver Kumpanya
Eugène Labiche, yabancımız olan bir yazar değil. 1961 yılında Ulvi Uraz, Eugène Marin Labiche'in bir oyununu “Para İsteme Benden” adıyla oynamış. 1992 yılında Bakırköy Belediye Tiyatrosu Lourcine Sokağı Cinayeti’ni sahnelemiş . 2000 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda Hasır Şapka isimli oyunu oynandı .
Labiche’in eserleri pek çok ülkede oynanmış. 1923 yılında Lourcine Sokağı Cinayeti , sinemaya da aktarılmış.
Oyun fars türünün başarılı örnekleri arasında sayılıyor.
Daniel Soulier yakın zamanda Camilla Barnes ile Maupassant’ın dört öyküsünü sahneye taşıdı. Yanılmıyorsam Mehmet Ulusoy'un sayısız oyununda da rol alan Daniel Soulier “bizden biri ”.
Semaver Kumpanya , oyunu kendi sitesinde şu satırlarla duyuruyor : (Medyaya dağıtılan metin de ayni olmalı ki her yerde ayni haber var. )
“Bir sabah Paris’te, mirasyedi Lenglumé akşamdan kalmış bir şekilde uyanır. Bir gün öncesinden aklında kalan sadece yeşil şemsiyesinin kaybolmuş olduğudur. Yatağında kendisiyle aynı durumda olan bir yabancı da vardır : baş aşçı Mistingue. O da isminin baş harfleri olan J.M. işlemeli mendilini kaybettiğini hatırlamaktadır. Kahvaltıda Lenglumé’nin karısı, Lourcine Sokağı’nda işlenen korkunç bir cinayetle ilgili bir haber okur. Katiller, cinayet mahallinde, yeşil bir şemsiye ve J.M. harflerini taşıyan bir mendil bırakmışlardır. İki adam, katillerin kendileri olabileceğinden şüphe duyarlar."
Gelgelelim oyun başlar başlamaz Lenglumé “Şerefsiz” Şeref, Mistingue “İnek” Argun , Potard Polat, Justin Sadık, Norine Nermin olarak karşınıza çıkıyor. Değişmeyen(?) ise “Lursin”(Lourcine) Sokağı !
(Medyaya dağıtılan özetin de bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorsunuz. Bu kadarcık bilgi sızdırdığım için Semaver Kumpanya’dan özür dilerim. )
Oyunun dönemi ile tek ilişkimiz Şeref ve Argun’un favori-sakalları..
Pantolunun paçalarını çoraplarının içine sokmuş “Saf görünümlü uyanık uşak” Sadık ise “bizden” gibi ama sallanarak yürüdüğü zaman da çok tanıdık bir geçmiş zaman kahramanı!
Konuşmaya başladığında tuhaf, değişik bir durum ile karşı karşıyasınız. Bu “senkron kayması” size bir şeyler hatırlatıyor ama…..
Oyun ilerledikçe ve diğer kişiler oyuna katıldıkça bu ilginç sahne tekniğine alışmaya başlıyorsunuz.
Hiç şüphe yok ki oyunun başarısında oyunculuğun katkısı çok büyük.
Serkan Keskin, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak, İrem Erkaya, Uğur Senkeri mükemmel bir oyunculuk gösterisi sunuyorlar.
Ama alkışın en büyüğü , Eugène Marin Labiche ( 1815 - 1888)’in ilk kez 1857’de Paris’te sahnelenen bu farsını, konunun şimdiki zamana eskimiş geleceğini bilerek ama Moliere ile kıyaslanan ve 100 e yakın oyuna imza atmış bir yazarı hafızalarda canlı tutmak ve yeni nesillere (dünyaya) tanıtmak adına yeni bir biçim ile sahneye taşıyan Fransız aktör, yazar ve yönetmen Daniel Soulier’ ye… (Ülke tiyatrosuna yaptığı katkının bazılarına ders olmasını dilerim.)
Bu açıdan bakıldığında konunun hiç de önemi yok . İsimlerin de..
Sahnedeki teknik , sessiz sinemaya , Şarlo’ya (Charlie Chaplin (1889 - 1977)) saygı duruşu gibi.
Sanki sessiz sinema’nın tiyatro sahnesine uygulanışını izliyorsunuz.. Sessiz sinemada önce hareket sonra alt yazıda sözler gelir ya , bu oyunda da oyuncular kendi sözlerini kendi hareketleri üzerine -akışı bozmadan- kendileri söylüyorlar. Zaman zaman sahne önüne gelip seyirci ile paylaşılan iç seslerde de bu “alt yazı” etkisi var.
Abartılmış hareketler, sesleri duymasanız bile hareketlerden olayı izleyebileceğiniz naif bir sahne gösterisi sizi kısa bir süre içinde içine alıyor ve sürüklüyor.
Oyunun “Yanılmış bir kapıyım,simsiyah / hep kendi üstüme kapanıyorum” (Attila İlhan) dizelerindeki gibi karmaşık bir kurgusu var. Gazetedeki haberle başlayan ve biten bir sarmal. Bu akıl labirentinde kaybolma , seçilen teknik ile çok iyi bir uyum sağlamış.
Oyunu seyrederken beklentilerim şunlardı :
Oyunda Türkçe gazete yerine Fransızca bir gazete kullanılsa.. Hem oyun karakterlerinin “Fransız” geçmişlerine, “Lursin Sokağı”na ve de favori-sakal ile yapılan yabancılaştırmaya da uyardı. (Her ne kadar 1.Boğaz Köprüsü’nün açıldığı 1973yılına ait gazetenin o tarihte yayın hayatına henüz başlamamış olması -tüm yaşananları “yok hükmüne” indiren- “ince” bir mesaj içeriyor ama…)
Bir de oyunun bir karakteri gibi değerlendirilmiş piano ile canlı müzik olsa idi…
Kuşkusuz bu oyun , sezonun en önemli oyunlarından biri olmaya aday . Bir saat onbeş dakikanız boşa geçmiş olmayacak.
Melih Anık
Not: Bu yazı yayımlandıktan sonra Semaver Kumpanya kendi internet sitesindeki açıklamayı değiştirdi ve şunu yazdı:
"Oyun, Türkçeye çevrildikten sonra Semaver Kumpanya oyuncuları tarafından Türkiye’ye uyarlandı. Yalnızca oyuna adını veren ve cinayetin işlendiği sokak olan “Lourcine Sokağı Cinayeti” “Lursin Sokağı Cinayeti” şeklinde okunduğu gibi yazıldı ama aynen kullanıldı."
Kendi kendilerini düzeltikleri için ben de bilgi sızdırmamış oldum. Özür dileme şimdi onlara düştü galiba.
Ek Bilgi:
Fars:
“Bir komedi türü olan Fars, kalıplaşmış karakterlere, kaba bir mizah anlayışına, olamayacak durumlara ve de gereğinden fazla abartıya yerme anlayışına dayanır. Kaba tiplemeleri ve inandırıcılıktan uzak olay örgülerinden ötürü,çoğu entelektüel aydın tarafından zayıf bir tür olarak değerlendirilir.Buna karşı Slapstick komedi anlayışı gibi halk tarafından oldukça beğenilmektedir.
Farsın kökenleri Eski Yunan ve Roma tiyatrosuna, Aristophanes ile Plautus'un komedilerine ve kalıplaşmış belli tiplerle abartılı durumların ele alındığı fabula Atellana) adlı ilk İtalyan oyunlarına dayanır.
Fars terimi ilk kez 15. yüzyılda Fransa'da, tek bir eğlence biçimi içinde yer verilen palyaçoluk, akrobasi, gülünçleştirerek taklit etme, kaba saba şakalar gibi öğeleri tanımlamak amacıyla kullanılmıştı. Bunlar önceleri, dinsel oyunların arasına sıkıştırılan doğaçlama bölümlerdi. Daha sonraki yıllarda bu oyunlardan sıyrılarak bağımsız oyunlar haline geldi.Bu yapıtlardan günümüze gelen en önemli eser, Maistre Pierre Pathelin'dir (Pierre Patheline).Bu gelişmelerden sonra Fars etkisini hızla arttırdı.Kısa bir süre içersinde tüm Avrupa’ya yayılan bu tür özellikle İngiltere’de birçok örnek verdi.Bunlar içerisinde en önemlisi kuşkusuz 16. yüzyılda John Heywood'un yazmış olduğu ara oyunlardı.Ayrıca Shakspeare ve Molière de komedilerinde fars öğeleri kullandılar.
Fars, 18. ve 19. yüzyıllarda gelişmesini sürdürdü. Fransa'da, Eugène Labiche Le Chapeau de paille d’italie (1851; Hasır Şapka ), Georges Feydeau ise La Puce a l'oreille (1907; Türkçe uyarlaması: 1+1=1) adlı oyunlarıyla türün başarılı örneklerini verdiler. Fars ayrıca müzikhollerde, vodvillerde ve bulvar tiyatrolarında da yer alıyordu. 20. yüzyılda fars, Brandon Thomas'ın Charley's Aunt'u (1892; Teyze Hanım/Teyzesi/Teyzeler Karıştı) gibi oyunlarla varlığını sürdürdü
19.yüzyıla gelindiğinde sinema sanatının gelişmesi ile farsın etki bu kez beyaz perdede göründü.Özellikle Charlie Chaplin,birçok komedi filminde bu öğeleri kullandı.Ayrıca Keystone Kops ve Marx Kardeşler yaptıkları filmlerde Slapstick öğeleriyle iç içe geçmiş birer fars komedisi sundular.”
Kaynak: http://sinematvdersleri.blogspot.com/2008/09/fars.html
3 Ekim 2009 Cumartesi
“Shakespeare Sezonu” Açılıyor… “Pençeleri mi Ruhları mı” Onaracaksınız?
Şimdiye kadar açıklananlar :
Oyun Atölyesi – Kemal Aydoğan – “Şekspir Müzikali 7”
Aysa Prodüksiyon – Mahir Kocatürk – “ Aşk Sözleri”
Bizim Tiyatro - Özdemir Nutku - “Bana William Deyin!”
Semaver- Işıl Kasapoğlu - Titus Andronicus
İBB Şehir Tiyatroları - Romeo ve Juliet’i
Bunlara bir de Kenter Tiyatrosu-“Kraliçe Lear” ; İBB Şehir Tiyatroları – “Tarla Kuşuydu Jüliet” ve de Tiyatro Oyun Kutusu –Serdar Saatman - “Aslan Şekspir”i eklediğimizde bu yılın en çok konuşulan tiyatro ismi Shakespeare olacak.
Tiyatromuz Shakespeare’i yeniden keşfedecek… Ama anlaşılan , doğrudan söyleyemediğini Shakespeare ile “paketleyecek”. (Ben tiyatrocularımıza Güney Afrika Cumhuriyeti’nden “Gumboots” u öğrenmelerini öneririm.) Anlayan anlayacak ,bazıları “çok” gülecek. Anlamayan anlamış gibi yapacak .
Oyunlarla ilgili medyada yapılan açıklamalardan bazıları şöyle:
“Doğarız ve ölürüz: bu ikisi arasında da bir şeyler yaşarız. “7” müzikali bu “bir şeyler” üzerinedir. Ergenlikle yaşlılık arasında insanın geçtiği birtakım “durakların”, “7 perdelik ömrümüzün” müzikalidir “7”.”
“Aşk, iki kişilik bir örgütlenme şekli midir? Yoksa aşk, hep tek kişilik midir? ….karşılıksız çek gibi midir? Yoksa aşk, bir oyalanma, gözlerini dünyanın gerçeklerine kapama şekli midir? Kıskançlık bu işin tuzu-biberi mi yoksa denklerin çarpışması mıdır? Veya çiftleşmenin nedenselleştirilmesi, yani makinenin yağlanması mıdır aşk? Kimbilir belki de aşk, bir başkası tarafından benliğinizin ele geçirilmesidir? İşte “Aşk Sözleri” bu ve bunun gibi pek çok sorunun cevabını arayan bir oyun.”
“Bana William Deyin; Shakespeare hayranı, istediği rollere bir türlü kavuşamamış bir oyuncunun(Oscar’ın) bir vodvil sonrası unutulduğu tiyatronun soyunma odasında; düş ve gerçek arasında, Shakespeare metinlerinden bölümler oynaması-yorumlaması üzerine kurulu… Geçmişte bir sirkte palyaçoluk yapan Oscar, “Palyaçolar güldürür, soytarılar doğruyu söyler” savından hareketle, ilerlemiş yaşına karşın-ve unutamadığı aşkı Lisa’nın da yaşantısına kattığı çağrışımlarla Shakespeare rollerini (ki özellikle soytarılarını) oynama tutkusu içinde, kendi kendine büyük ustadan kimi sahneleri canlandırmakta, ona sığınmaktadır bir bakıma.. Bu yalnız adamın dramı; yaşamda da, tiyatroda da istemediği rollerin oyuncusu olma durumudur. Oscar, acaba isteğine kavuşabilecek mi? ”
“Aslan Şekspir"de , Shakespeare’in yazdığı “Venedik Taciri” adlı oyunu sergilemek üzere bir oyuncu grubu sahnedeki yerini alacaktır. Yüzlerce yıl önce yazılan bu oyunun, bugün ki, birer prototipi olan oyuncular oynadıkları oyunun pek farkında değillerdir. Böylece iki oyun birbirine karışır. Bir “Venedik Taciri”nin kişileri olurlar, bir kendileri… “ASLAN ŞEKSPİR, çevremizde yaşananlara sessiz kalmamız gerektiğini ve bizden farklı olanı dışlamamız gerektiğini anlatır.
Günümüzde yaşanan savaşlar, insanların birer canavara dönüşmesi, yabancı olanın ekarte edilmesi, dostluğun, kardeşliğin, sevginin yok olduğu bu dünyaya dikkat çeker oyun. Her tarafta yaşanan nice korkunç olaya sadece seyirci kalmamamız gerektiğini vurgular. ”
Oyun Atölyesi, provaları izlemek isteyen tiyatro öğrencilerini ve ilgilenen diğer gençleri, B.Ehrenreich-Sokaklarda Dans-Kolektif Eğlencenin bir Tarihi; Rabelais- Gargantua; Bahtin-Gargantua ve Dünyası ; Mina Urgan-Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar vb isimli kitaplardan imtihan edeceğini duyurmuş. Oyun Atölyesi bu şekilde “Şekspir Müzikali 7” için ilham aldığı kaynakları açıklayarak bizi nasıl bir oyunun beklediğinin ipuçlarını da veriyor. Sadece öğrenciler değil seyirci de çalışsın gelsin istemiş olabilir. (Bu, seyirciye de tiyatrocuyu imtihan etme hakkını verecektir. Bizler de oyun seçerken, yönetmen ne okumuş diye merak edeceğiz bundan böyle.)
Rabelais dendi mi çılgın bir sirk gelir aklıma. Eğlenceli , sınır tanımayan , sivri ve satirik bir söylemi vardır. Kaba , şiddet içeren ve “ağzı pis” bir edebiyat türünü benimsemiştir/yaratmıştır. (Bana Can Yücel’i anımsatır.) Shakespeare ile Rabelais’nin ortak yanı , yaptıkları dil oyunları ve ülke dilinin zenginleşmesine yaptıkları katkıdır.
Oyun Atölyesi , kağıt üzerinde iyi bir “damar” yakalamış gibi duruyor. Asıl mesele halkın damarına nasıl zerkedileceği… Umarım geçmişte yaptıkları Shakespeare’lerden ders alıp çıkış noktasını iyi değerlendirmişlerdir.
Oyunun “soytarı”yı kullandığı anlaşıldı. Ama Rabelais’yi nasıl anladığı ve kullandığı artık görünce anlaşılacak.
Nutku’ların oyunu “Bana William Deyin!” de de soytarı ön planda.
İki oyunun “soytarı”da birleşmiş olması rastlantı mı ?
Geçen sezon “Testosteron : Soytarılar Panayırı” isimli yazımın Oyun Atölyesi’ne ilham verdiğini görmekten de mutlu oldum doğrusu. Belki de “Soytarı öyle olmaz böyle olur” diyorlar. ( Ama hala derim ki Testosteron’un 7 soytarı tarafından oynanmaması kaçırılmış bir fırsat olmuştur.)
Bu arada birkaç ay önce Trabzon 10. Tiyatro Festivalinde Romanya‘nın Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu’nun , Rabelais’den “Pantagruel /Pantagruel’ Sister in Law” isimli oyunu sahnelemiş olduğunu hatırlatmak isterim.
Rabelais rüzgarı İstanbul’a ulaşmış. Ama “Testosteron: Soytarılar Panayırı” isimli yazımın altına “döktürülen” başarısız Rabelais’vari “alıştırmaları” ve de Fırat Tanış’ın tv dizisinde canlandırdığı karaktere giydirdiği babasının oğlu “Küçük Gargantua” – Pantagruel’i görünce Oyun Atölyesi’nde Rabelais “okuma”larının daha önce başladığını düşünmüyor da değilim.
“Şekspir”
Ben geçmişteki örneklere bakarak “Şekspir” yazıldı mı rahatsız olurum. (Can Yücel benim için bir istisnadır. O yaparsa yakışır. Ama yapacak olan onun kadar zeki ve bilgili olmalıdır.)
Bu, Shakespeare’i “halka indirmek” çerçevesi ile bazı “uzman”larca(?) uydurulmuş bir yoldu. Bu yolla “Ey seyirci ! Shakespeare büyük bir yazardır ama sen anlayasın diye onu basitleştirdim” demenin Türkçesidir. (Sonunda “Yönetmenin/derleyenin aklı bu kadarına yetmiş“in ortaya çıkmasından öte bir anlamı olmamıştır.)
Oyun Atölyesi seyircisini , eğlenceli bir oyunun beklediği söylenebilir . Zaten herhalde bu beklenti sezonu , kapalı gişe başlattı.
Ama ben ,derlemeler içinde , Prof.Dr Özdemir Nutku ve Prof.Dr. Hülya Nutku imzalarını taşıyan oyunu önemsiyorum . Shakespeare Sözlüğü gibi bir kitabı yazan (Shakespeare sevenlere öneririm) ve pek çok Shakespeare oyununu dilimize kazandıran Prof.Dr.Nutku’yu ve de tv dizilerindeki sıradan karakterlere itibar etmemiş ve “duruşu” olan tiyatrocu Zafer Diper’in ortaya koyacaklarını “ciddi” bulurum da ondan.
Engin Alkan’ın yönetiminde “Tarla Kuşuydu Jüliet” seçimi bende Alkan (ve de Şamlıoğlu) adına hayal kırıklığı yarattı . Filmi muhteşem bir Shakespeare uyarlaması olan Titus Andronicus için Işıl Kasapoğlu’nun neler yaratacağını merakla bekliyorum. İzmir’e yolum düşerse Aslan Şekspir’i görmek için fırsat yaratacağım. Yıldız Kenter için sezon başında tuttuğum dilek gerçekleşecek.( Bknz.-“2009-2010 Tiyatro Dünyası-Hayallerim,Merak Ettiklerim”) Onu sahnede seyredeceğim! Bu sezon Romeo ve Jüliet’e sıra gelir mi bilmem.
“Bana William Deyin!”i görmek için tarihi ve salonu takip edeceğim . Geçen sezon yazdığım bir yazıya gişecisinden yer göstericisine , uzaktan/ yakından , samimi/ iş olsun diye ve de sanki ayni elden çıkmış gibi duran Rabelais taklidi (ama başarısız) notlar düşen söylem sahiplerinin kendi “Mabet”leri yerine “Şekspir Müzikali 7” yi , turne yaptıkları başka bir salonda yakalamaya çalışacağım. “Aşk Sözleri”ni ise - eğer onlar devam edebilirlerse -başka bir seçeneğim olmadığı bir ânıma denk getireceğim.
Bakalım kim “Pençeleri onaracak ?” kim “Ruhları onaracak”?
Shakespeare sezonunuz hayırlı olsun!
Melih Anık
Not: Yazıdan sonra farkettim ki Gölgesizler Tiyatro Topluluğu 'Shakespeare'in Gücündendir' isimli performanslarına bu sezon da devam ediyorlarmış.
Tiyatro Boyalı Kuş "Ophelia'yı Kim öldürdü" isimli oyun için devlet yardımına(21.000 TL) hak kazanmışlar.
İBB Şehir Tiyatroları'nda Coriolanus devam ediyor.
16 Eylül 2009 Çarşamba
Tiyatro Kurultayı , Tiyatronun Kılavuzluğu ve Toplumsal Değişim
Adamlardan birinin kör olduğu açıkça bellidir. Siyah gözlükler takmıştır,elindeki beyaz baston ile çevresini yoklayarak yürümektedir. Koluna girdiği adam ise gidilen yöne sırtını dönmüştür, geri geri yürümektedir. Bu adam, kör adamın kılavuzudur.(!) Ama konuşmalar ilerledikçe onun da gözlerini yummuş olduğunu anlarız.
“Bir köre refakat eden de kör olmalıdır.Hayatta kalmamızın yegane kuralı budur. Senin görmediğini benim görmemin ne anlamı var? Birbirimizden çok farklı olursak nasıl anlaşabiliriz?” der adam.
Adamın felsefesi de ilginçtir : “Göz görmeyince gönül katlanır derler. İtikadından şüpheye düşersen gözlerini kapa ve imanına sarıl”
Kimin kime kılavuzluk ettiğini anlamak zordur. Bir an için dursalar hangi yöne gittiklerini de…
“Toplumun liderliğine soyunmuş olmaktan” bahsedildiğinde aklıma hep yukarıdaki sahne gelir.
Yeni tiyatro sezonu açılırken ister istemez bu sahne ile tiyatro arasında bir ilişki kuruyorum.
Tiyatro toplumun kılavuzudur.
Ülkemizde tiyatro ile ilgili gördüklerim , işittiklerim, okuduklarım ,zaman zaman beni umutsuzluğa düşürüyor. Ülkemizde tiyatro,kılavuzluğu hakkıyla yapabiliyor mu? Yoksa kör adamın kılavuzu gibi, geri geri ileriye giderek , gözlerini kapatmış “Senin görmediğini benim görmemin ne anlamı var” mı diyor ? (Her yeni sezonu merakla bekleyişimin bir nedeni de bu soru!)
Hem farklı olmaya ve hem de farklı olduğu seyirci ile iletişim kurmaya zorunlu olan bir sanattır tiyatro . Zorluğu da bundan gelmez mi?
Tiyatrocularımız, kendilerini seyretmeye gelenlere ,onların zaten beklediklerini vererek ,paylaşılan duyguyu “yeniden” ,”bir kere daha” paylaşmaktadırlar . Bilinç durumu açısından salondan çıkan salona girdiği haldedir çoğunlukla.
Değişimi kişinin kendisinin de istemesi gerekir. Değişmek istemeyeni değiştirmek de pek kolay değildir. Kaldı ki değişim için, değiştirici ile değişmesi gerekenin bir araya gelmesi gerekmez mi? Bu arada değiştiricinin değişimi de dikkat ister.
Tiyatro Kurultayı’na temel olan 3.Tiyatro Buluşması’nın bildirisi şu tespitle başlıyor:
“”…sanatın değiştirici gücünü hatırlatarak ve kendisini değiştirici bir etkinlik haline getirmeyi hedefleyerek….”
(Bu “hatırlama” hususu metnin içinde bir başka cümlede de geçiyor. Metnin içindeki “Cesur metinler üretmenin biçimlerini hatırlayacak, keşfedeceğiz” İfadesinde . Bu da unutulur mu diye geçirdim içimden. Nasıl bir “keşif” olacak bu? )
Bu arada bir saptama yapılıyor : ülkemizde “ sanat değiştirici bir etkinlik halinde değilmiş”. Yani sanatta değişim önce kendisinden başlamalı.
Bir an için bu saptamaya hak verdiğimizde tiyatronun (geniş bir yelpaze belirleyerek) üzerine çok ağır bir yük aldığını görüyoruz :
Aradan 30 yıl geçtikten sonra tiyatro ile 12 Eylül’e yanıt verilmesi ; grevlere sahip çıkılması; İtalya’daki sanat emekçilerinin desteklenmesi; İstanbul 2010 kapsamında yaşananlara itiraz edilmesi;yargının bağımsızlığına kavuşturulması ; sansüre ve oto sansüre karşı çıkılması; Bursa Bölge Tiyatrosundaki keyfiliğin protesto edilmesi; ana dilde tiyatro hakkının sağlanması; sanatçıların özlük ve telif haklarının gaspına itiraz edilmesi; medyanın kültür sanat kurumlarını kendine göre biçimlendirmesine karşı çıkılması; AKM’nin restorasyonu ile ilgili yaşananların kınanması; tiyatrocuların kendi içlerinde etik ve dayanışmacı bir kültürün var edilmesi;tiyatronun metalaştırılıp yozlaştırılmasına, tiyatrocuların düşünsel, ekonomik ve siyasi olarak sözde seçkin köleler haline getirilmesine itiraz edilmesi ; cesur metinler üretmenin biçimlerinin hatırlanması, keşfedilmesi; dokunulması tehlikelidir denilenin sorunsallaştırılması;her topluluğun çalışmalarını belgelemesinin teşvik edilmesi;tiyatro yayıncılığını kirleten, küfüre boğan çıkışları, habercilikten eleştiriye, her çeşit teatral söyleme seviye ve doygunluk kazandırarak etkisiz kılınması…
( Toplumsal hayatta “Hiçbir şey birbirinden soyutlanamaz”. Doğru…Ama kaynakların ve olanakların kıt olduğu ortamlarda önem sırasına göre bir yerden başlamak daha doğru değil mi?)
Hiç kuşkusuz ki vurgulananlar önemlidir. Ama yaşadığımız dünyada karşı çıkılacak sorunlar bunlarla sınırlı değildir elbette. Kendi tarihimizde , unutulmaması,unutturulmaması gereken tarih sayısını hatırlayan var mı? (Bu noktada ıska geçilmemesi gereken soru şudur: Türk Tiyatrosu, romanı,sineması kadar somut bir şekilde , yakın tarihi ,bugünü, asıl “eylem alanı” olan “sahne”sinde gösterebilmiş midir ?Belki de bu sorunun yanıtı öz eleştirinin başlangıç noktasını oluşturur.)
Elbette tiyatro, sadece ülkemizde değil dünyada yaşanan kepazeliklere “duruş”unu göstermek zorundadır. Ama konuları “somut”laştırdıkça , çerçevenin sınırlanmakta olduğunu ; başlangıçta gerçekleşmesi gereken katılımın ve de etkinin azaldığını ve eylemin içe kapanmaya başladığını görmüyor muyuz ? Daha işin başında yaratılması gereken birliktelik yara almış olmuyor mu? Kaldı ki aslolan, zaten hem fikir olduğumuz saptamaların kendi aramızda takdir edilmesi değil, topluma mal edilmesi değil midir? (Aynen oyunun farklı olanda bir etki yaratmasını sağlamak gibi.)
Aslolan tiyatronun insanda “değişimi isteme duygusu/isteği” uyandırmasını sağlamak değil midir?
Dünyayı ve oynanan oyunları düşününce metnin içinde geçen “Tiyatro yoluyla hayatı değiştirmek”, çok iddialı değil mi ? Hayatı değiştirecek “hayat”ları, bombardıman altında saklandıkları sığınaklarından çıkararak “hayatı yakalama”ya nasıl yönlendirmeli ? Seyircisiz olamayacak tiyatro, “hayatın nabzını” tutmadan , seyircisine ulaşamadan nasıl var olacak?
Kaldı ki böylesine ortaya konulan bir iddia için -tiyatrocuların çok da iyi anlayacakları gibi- içerik ve biçim arasındaki uyuma ,daha “ses getirici” bir “biçime” ihtiyaç vardır. Tiyatro Kurultay’ı için seçilen yer dahil olmak üzere tercih edilen(imkanın yettiği mi desek?) “biçim”, “içerik” yanında yeterli değildir. (Maalesef artık sadece fikirlerin gücü yetmiyor!)
Her şeye rağmen , bugünün koşullarında tiyatroyu ve dertlerini dert edinenlerin çabalarını görmek umut vericidir.Ancak tiyatromuzun kısa geçmişine rağmen hemen hatırlayabileceğimiz dev yüreklerini düşününce onların hayatları pahasına yapamadıklarını başarabilmek için gerekli söylemin ne olacağı üzerinde (hele de bugünün dünyasında) daha çok düşünmeye ; her adımda bir sorunu çözerek sürekli “taşı delen damlalara” ihtiyaç vardır. Bunu gerçekleştirebilmek için seyircinin desteği ihmal edilmemelidir.
Biliyorum ki bu,bizi başka bir tartışmaya götürecektir. Kendi değişim süreci sorunlu olan tiyatro başkalarını nasıl değiştirecek?
Adettendir : İşler iyi gitmediğinde yeni yasa , yeni bir kurum vb önerilir. Asıl soru ise, tiyatro dünyamız , elindekini tam anlamıyla kullanabilmekte ve toplumsal işlevini yerine getirebilmekte midir ?
Malum bir fıkra vardır. İyi ata binmekle övünen bir adam bindiği at üzerinde attığı turun sonunda at üzerinde duramamış , atın kuyruğuna kadar gelmiş,düştü düşecek, onu seyredenlerin önünden geçerken bağırmış: “Bu at bitti yeni at getirin!”
Ülkem dönemsel olarak “gelişmekte, değişmekte, büyümekte” ama tarih sürecinde geri kalmaktadır ; daha hızlı , daha istikrarlı olmak ,yanlışlardan ders almak ve başardıkları ile yetinmemek zorundadır.
Geçmişe bakınca , korkum, kör adamın kılavuzu durumunda kalınması ve değişenin sadece değiştiriciler olmasıdır. Bu durumda gidilen yol da arpa boyundan uzun olmayacaktır.
Melih Anık
6 Eylül 2009 Pazar
“Oh Olsun Sana”(!) Bahariye Sanat Merkezi ! Tiyatro Yapacaklar , Size de Ders Olsun!
Ne zaman açılmıştı?
2008 de..
Bir yıl içinde pes yani… (Virgülü doğru yere siz koyun!)
Açılırken:
"Kadıköy'ümüze yeni bir salon kazandırdığımız için mutluyuz. Türk Tiyatrosu son yıllarda yeni bir ivme kazandı.Çok başarılı prodüksiyonlar yapılıyor. Türk seyircisi de bu oyunları doldurarak destekliyor. İki sezondur gerek çocuk oyunlarımız, gerekse yetişkin oyunlarımızda seyircimizden çok güzel tepkiler aldık. Artık Kadıköy'de yerleşik bir tiyatro olarak hizmet vereceğiz. Bu kararı almamızda kuşkusuz en büyük etken, oyunları dolduran Kadıköy'lü sanatseverler ve Tiyatrolara sahip çıkan Belediye Başkanı Selami Öztürk'tür. Bundan 10 sene önce Bahariye ve Moda civarında 9 sinema ve Kadıköy Belediyesinin kültür merkezi vardı. Oysa bugün "Bahariye Sanat Merkezi"yle birlikte 4 Özel Tiyatro, Barış Manço Kültür Merkezi ve yine Belediye'nin katkılarıyla yenilenen Süreyya Operası Sanatseverlerin hizmetinde. Sinema sayısıysa özellikle İnternetin etkisiyle 3'e düştü. Benim düşüncem önümüzdeki yıllarda Bahariye, yeni tiyatroların da açılmasıyla Türkiye'nin Broadway'i olacaktır".
Kapanırken:
"Maalesef İstanbul'a salon kazandırma sevincimiz sadece bir sezon sürdü. Bugüne kadar kazandığımız tüm paramızı bu salona yatırmıştık. Tiyatro salonu işletmek çok külfetli bir iş. Hiçbir kurumdan destek alamadık. Kendi çabamızla ancak bir sezon sürdürebildik. Bir yanda yüksek kira, bir yanda yüksek elektrik faturaları,vergiler, sigortalar artık dayanılmaz hale geldi. Aslında yeni sezonda da her şeye rağmen faaliyetimizi sürdürmek istiyorduk fakat biriken kira borcumuz nedeniyle mal sahipleri olan Özen Film'in sahibi Mehmet Soyarslan ve İrfan Atasoy bizi icraya verdiler. 68 yaşında birikimlerini Türk Tiyatrosu için harcayan benim gibi bir sanatçının, evde olmadığım bir saatte, evine girip eşyalarını haczettiler. Artık bu yaştan sonra borçlarımı ödeyebilmek için çalışacağım. Çok üzgünüm."
Bahariye Sanat Merkezi, sezona çok hızlı girmiş. 4 oyunla.. İki yıldır oynamakta oldukları `Tek Perdelik Şaka` , Edward Albee`nin `Hayvanat Bahçesi` , Turgut Özakman`ın `Duvarların Ötesi` , Cengiz Tünay`ın yazıp yönettiği `Roman` ve Hadi Çaman anısına, son oynadığı oyun `Aşkın Yaşı Yoktur`
Sezon ortasında yukarda ilan edilen oyunlara bir de RECEBİM...RECEBİM .. Çalgılı, Şarkılı, Danslı, “Bizim mahallenin” müzikal güldürüsü ilave edilmiş.
Çocuklar da unutulmamış: Çocuklar için `Çocuklar Çiçektir` adlı çocuk oyunu..
Ayrıca yetişkinler ve çocuklar için oyunculuk, drama, diksiyon, gitar ,dans, Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği atölye çalışmaları,"Konservatuvara hazırlık kursu" ve "Senaryo-Oyun yazarlığı" kursları düzenlenmiş.
Tiyatroyu açmak için Kültür Bakanlığı'ndan olumsuz yanıt almışlar ama Sunay Akın'ın kurmuş olduğu Oyuncak Müzesi'nde faaliyet gösteren Tomurcuk Çocuk Tiyatrosu destek vermiş.
Salonun sıcak havası nedeniyle "Uygur Kardeşler" gibi Kadıköy'e gelen tiyatro grupları BSM'nin salonunu tercih etmişler.(Galiba başka gelen de olmamış o “sıcak hava”ya!)
Daha ne yapsın Selçuk Bey !
Ama…….
Kadrosunda “rating”i yüksek dizilerden oyuncu bile yok..
Kültür Bakanlığı Yardımına başvurmadığını yüksek sesle söylememiş. ( Üstelik tersini yapmış) Alkış da alamamış tabi ki..
Ya sene başı resepsiyonu ? Hani şöyle jüri üyeleri ile falan? O da yok!
Ödül komitelerine girip kendini ödüllendirmemiş. Ödül de reddetmemiş…
Tiyatro ithal etmemiş..
Bir AB fonu bulamamış…“Proje” de üretememiş.
TV’lerden birine komedi skeçlerinden bir derleme de yapmamış.
İmza kampanyasına katılmamış. (Yürüyüşe destek olmuş)
Salonu iyi pazarlayamamış .. ”Bırak salonun sıcak havasını filan..” Formül şu : Sen ayda 15 gün oynayacaksın.. 1 ay sonrasına bilet satacaksın. Ayda bir gösteri de yapsan gazeteye ilan vereceksin : “Oyunumuza yer kalmamıştır”…
Üstüne üstlük provalarını gerçekleşmesi için hiçbir karşılık beklemeden kapılarını açmış Bab-ı Tiyatro’ya.
Çehov yapmış geleneksel ağızla.. Orta oyunu söylemini denemiş …
Üstelik bir de politik tiyatroya kalkışmış “kör kör parmağım gözüne”....
A Selçuk Bey !
Siz maaş da ödemişsinizdir , sigortaları da beyan etmişsinizdir.
“Kağıt üstünde değil” sahnede olmaya çabalamışsınız.
Ölçüt falan aramışsınız.
Aynı anda 4 oyunla sezonu açarak sanatseverlere sürpriz yapmak istemişsiniz.
“Hergün bir etkinlik”, he mi?
Nenize gerek daha önceden sinema olarak kullanılan mekanı , 3 aylık bir tadilattan sonra 160 kişilik tiyatro salonu, 90 kişilik sinema salonu, kafesi, sanat atölyeleri olan bir merkeze dönüştürmek..
“İmparatorluğa” soyunmuşsunuz canım !
50 kişilik salon yetmedi mi ? Size ne sinemadan,sanat atölyesinden ..!
Şimdi “olgusal olarak” anlatın bakalım kapanma nedenlerinizi..
"Özenli ve özverili bir çabanın, ciddi bir bilgi birikimi, samimiyet ve içtenlikle buluşması ile zekice kotarılmış cesur bir yüzleşme olan ; özgün bir sahneyle somutlaştırılan yeni bir yorumu kışkırtmaya izin vereceğini iyi keşfeden ; "Anlamaya çalışmak yerine değiştirmeye çalışan"; tiyatronun vazgeçilmezi olan evrensel düşünceden hiç ödün vermeden Türkiyeli olan ; meraklısını bekleyen izlenesi bir komedi olan ; kadınlara erkeklerin bakış açısını öğreten ; öte yandan bir bağlama oturtulmuş seyirciye batmayan küfürler eden; kusursuza yakın düzeyde sahnelenmiş ; metni özgün bir sahneyle somutlaştıran yeni bir yorumu kışkırtmaya izin vereceği iyi keşfedilmiş ; kendisinin dramatik bir yapının dışında yer alan bir öğe olmadığının ayırdında olan bir yönetmen tarafından yönetilmiş ; iki buçuk saat boyunca seyirciyi teslim alan ; en geç Euripides'le başlayıp günümüze kadar uzanan bir çizgi doğrultusunda, yani komedi cümlesinin ortalık yerinde trajediyi başlatan, daha sonra tekrar komediye geçen bir üslupla kaleme alınmış ; böylece ifadesini bulan -ve hayatın gerçeklerine de uygun düşen "hayat, ne yalnızca komedi ne de trajedidir" anlayışı, oyunun ağırlık noktalarından birini oluşturan ; yaşadığımız bu sıkıntılı günlerde doyasıya güldüren ; kuşkusuz yapım olarak da, yaratıcı kadrosuyla da, oyunculuk olarak da daha sezonun hemen başında öne geçen" oyunlar sahneleyemediğiniz için seyirci de ilgi göstermedi muhtemelen (!)
Belki de sebep ,"oynarken eğlenmeyen oyuncuların seyirciye yansıtamadıkları enerjileridir ya da sahneden gerçek yaşamın parodisi izlenmediği ; seyredenlerin basbayağı gülünç hallerine kahkahalarla gülmedikleri ; oyunların yalnızca gülmek amacıyla seyredilmemesi gerekli komediler" olmadığı içindir, kimbilir (?)
Belki de oyunlarınızı , "yorumlarken biçimini dramaturjik ve sahnesel yapıda olduğu kadar metnin anlamlarında da aramayı savsaklamamış bir yönetmen" yönetmedi ?
En kuvvetli ihtimal "komedinin bütün unsurlarını kullanarak sahici bir yaklaşımla gerçeği en kökünden yakalayarak komik ve zavallı bir aklı eleştirel bir süzgeçten" geçirmediğiniz içindir.
“İşte bu akıl ki; (aslında akıl değil) beyin yerine kocaman bir fallus taşıyan bu kafa yüzyıllardır insanlığın başına bela olmuş, iç savaş, savaş, işgal, kundaklama, emperyal hedefler, iktisadi sömürü, gibi uluslar arası kaos ortamının yaratıcısı ve düzenleyicisi olarak varlığını hâlâ sürdürüyor. Diğer yandan borsa oyunları, tahvil sahtekarlığı, off shore kaydırmalar, politik kumpas, entrika ve dalavere gibi kendine özgü oyunlarla toplumsal ve iktisadi hayatın tek belirleyicisi ve sonuçları itibarıyla da yegane müsebbibi olarak sertleşerek büyüyor” ama siz fark edemediniz…
Çocukluğumda bir hikaye içimi sızlatırdı.
Satır getireceğim diyen katırı, beratımı getireyim diyen atı, oyunumu gör de neşelen diyen koyunu elinden kaçırdıktan sonra , gün sonunda açlıktan bitap düşen kurt son nefesini verirken söylenir :
“Bulmuşsun bir alâ katır
Nene lazım senin satır
Kasap mıydın behey sersem!
….
Bulmuşsun bir semizce at
Nene lazım senin berat
Kadı mıydın behey sersem!
……
Bulmuşsun bir alâ koyun
Nene lazım senin oyun
Köçek miydin behey sersem!
….
Bana layıktır gebersem!”
“İstemem eksik olsun” diyen Cyrano bu zamanda örnek alınası değil..
Yok mu çevrenizde Luperkalya yortusunda size reddetmeniz için üç defa krallık tacı sunacak Antonius?
Atinalı Timon’u da bilmiyor olamazsınız!
Allah uzun ömürler versin.. Çok yaşa be usta! … Ama kurdun hikayesini de unutma!
Melih Anık
Not: Selçuk Uluergüven’in en son verdiği cevap şu: “Tiyatro Külliyen'e teşekkürler.Tıyatromuza gelirseniz ne yapılabilir yüzyüze görüşürüz.” Demek ki hala ümit var!
Bir anda parlayan kıvılcım söndü mü? Bu sessizlik , dilerim müjde olur gelir bizlere.
11 Ağustos 2009 Salı
Geleneksele Mısır’dan Bakmak
Mısır’a uçarken, uçağın dergisinde kukla ile ilgili bir yazı dikkatimi çekti.
Yazı, Mısır’da 2004 yılında kurulmuş olan “Wamda Troupe” un 5 yıl içinde 600 gösteri , 330 atölye çalışması yaptığı ; yaklaşık 1400 kişinin kültürel mirası öğrenmek için çalışmaya başladığı üzerine idi.
Çağımızdaki batı tarzı çizgi filmlerinin bilgisayarlarda üretilmiş grafikleri karşısında KUKLA’nın gençliğin akıl ve kalbini çelebilir mi sorusu da yukardaki rakamlarla yanıtlanmış oluyordu.
Bu işe girişenler , folklorik kahramanların, gençliği daha çok cezbetmeye başladığını ve de gençler üzerinde , kendi kültürleri ile ilgili daha kalıcı ve kuvvetli izler bıraktığını gördüklerini belirtiyorlardı.
Bilgisayarlarda üretilmiş çizgi filmlerin karşısında yerel özellikler taşıyan kukla ve gölge tiyatrosu kahramanlarının, içinde yaşanılan toplumun değerlerini (kendi dillerinde ve geleneklere bağlı olarak) etkili biçimde verdiği ; kukla yapımına katılan çocukların kendine güven,yaratıcılık ve sorun çözme yeteneklerinde artış olduğu gözlemlenmiş.
Yazıda dikkatimi çeken bir başka husus da, Mısır’da bir “khayal el-zil” (Gölge tiyatrosu) izleyen Yavuz Sultan Selim’in gösteriden etkilendiği ve Toman Bey’e emrederek bu eğlenceliğin İstanbul’da da yapılmasını istediği idi.Gölge Tiyatrosunun Mısır’dan Türkiye’ye gittiği vurgulanıyordu. (Bu bilgi Metin And tarafından da doğrulanıyor.)
Geçmişte, tüm dünyada sessiz sinemanın çıkışı ile cazibesini kaybeden bu tür geleneksel sanatlar şimdilerde yeniden ilgi ve merak uyandırıyormuş.
Wamda Troup , USA’da 46 eyalete turne yapmış ve gösteri ve atölye çalışmaları ile uzman ve seyirci 1400 kişiye ulaşmış.
Kukla ile uluslararası karakterlerin( Hamlet,Kral Lear,Makbeth) de sahneye çıkarıldığı ve bu yolla festival ve yarışmalarda yer alındığı belirtilmiş.Yani ilgi sadece yerel boyutta değilmiş.
Kahire’de dolaşırken şehrin merkez parkında(Gülhane Parkı gibi) çocuklardan oluşan bir kalabalıktan neşeli çığlıklar yükseliyordu. Çocuklar, başlarındak
Onları seyrederken tiyatromuzun, gelenekten beslenmeyi bilmediğini aklımdan geçirdim. Eski giysi ve sözlerin tozlarını silkelemeden, tarihi ve zamanı anlama çabası göstermeden , uzun süreli planlar yapmadan çıkış yolu bulmamız da zor olacak.Ramazan eğlencesi kalıplarına sıkıştırılmış eski sanatların ruhunu diriltmeden de gidilecek yol da bu kadar..
Ülke olarak geleneksele çok bağlıyız ama nedense tiyatro yardım ve ödüllerinde geleneksel sanatları kurtarılacak bir angarya olarak görüyoruz.
Metin And Geleneksel Türk Tiyatrosu isimli kitabında Feridüddin Attar’ın Üştürname isimli eserinde anlattığı bir hikayeye değinir.”Hikayenin kahramanı usta ,bilge bir kukla oyuncusudur.Her yaptığı kuklayı zamanla bozar yenisini yapardı.Her kuklayı alacalı renklerde ve her birini değişik yapardı.Oyunu için yedi yerde perde yapmış,her bir perde renkler ve resimlerle bezenmişti.Yedi perde yedi iklim veya yedi göktür.Kukla oyuncusunun yedi perdesi ve yedi yardımcısı vardır.Kuklacı kendi yarattığı kuklaları kırar ,perdeyi yırtar ve yardımcılarını da gizini öğrenmemeleri için dört bir yana gönderir.Bu tıpkı Tanrının yarattıklarına son vermesi gibidir.”
Belki de bizim kuklacı, yardımcılarını öyle uzaklara gönderdi ki onlar da yolu bulup geri dönemiyorlar. Dönebilseler bir araya gelecekler de…
Yurt dışından tiyatro akımı ithal etmek - ithal edilenin modası geçmiş de olsa- hoşa gidiyor ve gündem oluşturuyor da bu topraklardan beslenmeyi ya küçümsüyoruz ya da kendimize yakıştıramıyoruz.
Aslında asıl sorun şu : kavuk kafadan kafaya geçse de “Dümbüllü”ler artık yok..
Melih Anık
Kaynak:
Metin And- “Geleneksel Türk Tiyatrosu”-Bilgi Yayınevi
Zeinab Abul Gheit – “Child’s Play” - Horus Magazine-March 2009-