oyun atölyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyun atölyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Temmuz 2012 Cumartesi
Antonius ve Kleopatra’da Enobarbus’un Gerekliliği
Oyun Atölyesi Antonius ve Kleopatra’yı(Shakespeare) sahneledi. Bu yazımda, ülkemizin yaşadığı türlü türlü sorun varken Oyun Atölyesi’nin Antonius ve Kleopatra’yı âdeta hiçbir şeye dokunmama çabası içinde sığ bir yorumla sahnelemesini (“artığına” bakarak bile); neden olduğu “ayıb”ı bir kenara bırakarak oyundaki bir karakterin (Enobarbus) çevresinde başka bir konuya değinmek istiyorum.
Antonius ile Kleopatra, ilk 20-25 gösterisinde Enobarbus’lu kadrosuyla ve reji ile oynanmış. Globe’daki gösterilerin ardından 30 Mayıs’tan sonraki Türkiye gösterilerinde oyundan Enobarbus ve ona ait sahneler çıkarılmış, oyun “o hâli” ile oynanmaya devam edilmiş. Eleştiri, İlân ve reklâmların çıkardığı “ses”e bakarak merak ettiğim oyunun o hâlini seyretmek bana nasip(?) oldu. Kendimi aldatılmış hissettiğimi ve oyunun “ayıplı” bir gösteri olduğunu yazdım. Seyrettiğim gösterinin bu hâli ile eleştirilmeye değer bir tarafı yok, ne olduğu belli olmayan, bütünlüğü kaybolmuş bir gösteri. Zaten kendi eserini(?) “doğrayan” bir tiyatroya ne desen boş! Zerrin Tekindor’un “çok iyi” Kleopatra yorumu ve biraz da Mert Fırat’ın oyunun geneline göre “aykırı” duran ama iyi oyunculuğunu(Caesar) saymazsak benim seyrettiğim tadı kaçmış bir “oyun”du. Bir seyirci olarak, Oyun Atölyesi’nin tutumunu kendime(ve seyirciye) yapılmış bir hakaret olarak algıladım. Bunu hak etmediğimi(zi), yapılanı etik açıdan doğru bulmadığımı belirtiyorum.
Etiketler:
oyun atölyesi
27 Aralık 2010 Pazartesi
Ahmet Cemal , Shakespeare ile Oyun Atölyesi Arasında ve Seyircinin Korunması
Aydın, yazar, eleştirmen, akademisyen, çevirmen Ahmet Cemal, Cumhuriyet’teki köşesinde birbirinin devamı olduğunu söylediği iki yazı yazdı: “Shakespeare ve Trajik Düşünce”(3 Aralık 2010); “Bizim İklimlerimiz ve Tragedya”(10 Aralık 2010) Birinci yazının son, ikinci yazının ilk paragrafı olmasa bu iki yazıyı –içlerindeki ortak olan kelimelere rağmen- birbirine bağlamak zor.
Ahmet Cemal belki de durumun farkında olduğu için (sanki Oyun Atölyesi’ni gündemde tutmak için) iki hafta üst üste yazarak bir ‘tefrika’ ortaya çıkarmış. Cumhuriyet’te haftada bir yazan Ahmet Cemal’in her sezon en az bir yazısını Oyun Atölyesi üzerine yazmasına alıştık ama Türkiye’de Ahmet Cemal’in ilgisine lâyık ve muhtaç başka toplulukların olduğunu hatırlatmak isterim. Zaten medyada tiyatroya ayrılan yer az. Olanları da hakkıyla kullansak olmaz mı? (Eski Cumhuriyet yazarları köşelerini daha adil kullanırlardı diye düşünüyorum.) Kaldı ki Ahmet Cemal yazmasa da ‘kapalı gişe’ oynamıyor mu Oyun Atölyesi?
Etiketler:
oyun atölyesi
14 Mart 2010 Pazar
“Shakespeare Soap Musical” : Şekspir Müzikali 7 - Oyun Atölyesi
Bu yılın çok konuşulan oyunlarından birini , Şekspir Müzikali 7’yi İstinye- Enka Salonu’nda izledim.
Enka’lılara
Her şeyden önce Enka’lılara şunu hatırlatmak isterim ki oyun öncesi, salon kapısında ayakta ve havasız bir ortamda bekletilmek hiç de hoş değil. Eminim ki herkes iyiniyetli ama salondaki hazırlıkların da son ana bırakılmaması en azından seyircilere saygının bir gereğidir. Gerçi salon okul kompleksi içinde ama seyirciler öğrenci değil . Hatırda tutulmasında yarar var.
Ortada dolaşan fısıltı Haluk Bilginer’in salona geç geldiği ve o nedenle de hazırlıkların son ana kaldığı idi . Gecikmenin Bilginer’e bağlanmasını inandırıcı bulmadığımı belirtmek isterim. Birilerinin hatası en olmadık kişiye fatura edilebiliyor. Hiç değilse bir açıklama ile fısıltıları önleyin.
Özet Olarak “7”
Özet olarak şunu söyleyebilirim : William Shakespeare'ın 'Nasıl Hoşunuza Giderse' adlı oyunundaki bir tirattan esinlenen Şekspir Müzikali 7 , yoğun bir emeğin sonucu ortaya çıkarılmış bir gösteri . 8 kişilik canlı orkestrayı da dikkate alırsak hiçbir şeyin eksik kalmamasına fedakârane özen gösterilmiş .
7 Maddede “7”
1 - Sahne Tasarımı(Bengi Günay)
Oyun Atölyesi “sahne tasarımı” teriminin hem dekor ve hem de giysi tasarımı öğelerini içerdiğini belirtmiş.
Gösterinin en etkili ve başarılı yanı Sahne Tasarımı . Orkestra elemanlarının bir örnek ayakkabı ve giysilerinden başlayarak tüm giysiler , mekanın kullanılışı , giysilerle mekanda kullanılan tasarımların birlikteliği , 7 kutu , yansıtma perdesi , aksesuvarlar , renkler ve temizlik o kadar kusursuz bir bütün oluşturuyor ki ilk sahneden itibaren görsellik seyirciyi çarpıyor.
(Testosteron’dan sonra kalite yükselmiş)
(Asker sahnesindeki giysi daha ziyade bir ördek avcısı izlenimi bırakıyor. Baret kullanılması daha iyi olmaz mı diye düşündüm)
2 - Müzik (Tolga Çebi)
Müzikalin olmazı elbette müzik. Gösteri boyunca ara vermeden devamlı var olan müzik, kulaklara hoş gelen melodileri ile her müzik türünü sunuyor. Müzikteki bu çeşitleme , elinizde Haluk Bilginer gibi bir sanatçı varsa denenebilir ancak. Bilginer her tür müziğe can ve yorum katabilecek ülkemizdeki tek örnektir diye düşünüyorum. Onunla hoş anlar yaşanıyor.
3 - Haluk Bilginer
Bu gösteri , Haluk Bilginer için ,onun varlığına güvenilerek oluşturulmuş , sahnelenmiş . Onsuz tadı çok daha az (yok demek de mümkün) olurdu. Haluk Bilginer’in de rolü sevdiği ve kendine uygun düzeyde (“challenging”) bulduğu anlaşılıyor. Seyirci için bu düzeyde bir ustalığı seyretmek hoş ve gurur verici.
4 - Soykarılar(Evrim Alasya , Selen Öztürk , Zeynep Alkaya ,Tuğçe Karaoğlan)
Dört kadın oyuncu , yetenekleri, enerjileri , sempatileri ve de her sahnede belli olan çok emek koymuşlukları ile gösterinin parlayan ışıkları . Aralarındaki uyum birliği ve de seyirci ile iletişimleri mükemmel . Onlarsız bu gösteri tatsız olurdu.
Soytarı’nın bir iç muhalefet , paylaşımcı vb gibi kullanılması ve Soykarı’ya dönüşmesi hoş bir buluş. (Testosteron’un 7 soytarı ile oynanmasını bekliyorum ! )
5 - Hareket Düzenleme (Gizem Erdem) - Maske veTasvir Tasarımı(Özlem Karabay)
Kuşkusuz sahne hareketleri ve 7 çağı belirten tasarımların gösteriye katkısı çok büyük.
Sahne hareketlerinin sahnelerimizde göre göre alıştığımız (bıktığımız) hareketlerden olmayışı , oyuncuların yetenek sınırlarına kadar kullanılışı çok başarılı. Maske ve tasvirlerdeki zarafet ise gösterinin hedeflediği anlaşılan düzeye gelmesine katkı sağlıyor. Ayrıca gerek hareketlerde ve gerekse tasvirlerde geleneksel izlerin var olması çok da güzel.
6- Oyun Dergisi
Oyun dergisi (bir koleksiyoner olarak) örneğine az rastladığım bir doyuruculukta. Kendini anlatma ve seyirciyi bilgilendirme gayreti içinde ; başvurulan kaynaklara saygılı .Sunuşu olgun.. Bunu “Tiyatro Yöneticisi” olarak Kemal Aydoğan’daki değişmenin göstergesi olarak alıyorum.
7 - Kemal Aydoğan
Gösteriyi seyrederken , tüm bunları bir araya getiren Kemal Aydoğan’ın iyi yolda olduğuna dair olumlu bir izlenim edindim. Daha önceki oyunlarda sahneden dışarı “fışkıran” “ben” anlayışında “biz”e doğru bir yumuşama ; kendini topluluğun aklı sayma ve kanıtlama görüntüsünün değişmekte olduğunu hissettim.
Müzikal gibi farklı disiplinlerden ortaya çıkan bir gösteride genel çerçeveyi çizip bütüncül bir yaklaşımla çok fazla zigzaglar çizmeden , elindeki imkanları ve birikimini kullanarak kafasındakileri ve inandıklarını sahneye getirme çabasından anladığım da bu. Yani eldeki olanakları kullanarak değişik tatları birleştirip yeni bir yemeği yenecek kıvamda sofraya getirmek.
Rabelais ile Shakespeare’i sahnede buluşturmak da vurgulanması gereken bir yaratıcılık .
Oyunun metni anlamındaki kolajı da bir araya getiren (muhtemelen gösterinin fikir sahibi de) Kemal Aydoğan .
Shakespeare’in Şekspir yapılmasında korktuğumu yaşamadım .Bu değişikliğin ima ettiği bir “halk dalkavukluğu” sezmedim.
Kemal Aydoğan galiba “Yönetmen” şapkasının anlamını ve de değerini algılamakta.
Tüm bunlar “Genç Yönetmen KA”nın (Kemal Aydoğan’ın) olgunlaşmakta olduğunun göstergeleri.
AMA..
Şekspir Müzikali 7’yi seyrederken hep bir şeyler eksik , olmamış gibi geldi bana . Belki de doyurucu olmayan hikayesi buna sebep.
7 , mitolojik , tarihsel , dinsel anlamları olan bir sayıdır . Gösteriyi hazırlayanların bunu kullanma arzularının olmadığı görülmekte.
Erkeğin 7 çağını bulup çıkarmak Shakespeare’in köpüğü ile idare etmek gibi geliyor bana. Yüzyıllardır çeşitli şekillerde anlatılan ömrün çağları için ‘Shakespeare’ çok büyük gelmiş .(Shakespeare’de bir tirat , Oyun Atölyesi’nde bir oyun!) Şekspir Müzikali 7 , “büyük” bir ismin arkasına saklanmış gibi duran bir çalışma. Ve eldeki oyuncuya göre tasarlandığı için “erkekle” sınırlandırılmış. Onun için de insanın değil erkeğin çağları olmuş. “Oysa ki neler neler bulunmaz anlatacak ! Asıl iş edada”
Sahnede müzik, hareket, atlama, zıplama var ama oyunun “energia”sı yok. Akılda çalkantı yaratmıyor. Işıklı ama aydınlatmıyor. Renkli ama çoşturmuyor.
(Oyun sonu seyircilerden biri “Her şey güzel ama keşke Shakespeare’den bir oyun oynasalardı” dedi.)
Shakespeare’den esinlenilmiş ve toplanmış da olsa , en sondaki “sone” dışında varlığı tasvirlerde kalmış , anlamı ise hissedilmeyen Shakespeare’in , gösterinin odağına konulmasını doğru bulmadım . Shakespeare’i de içeren daha geniş bir tarama ile , yapılan kolaj da rahatlatılmış olurdu. Oysa Şekspir adı, sınırlama, zorlamalara neden olmuş. Sanki ille de Shakespeare’den alıntı yapılma zorunluluğu doğmuş .
Kolaj da bir derleme sayılabilir ama önerdiğim şekilde yapılan derlemede bütünsellik daha ziyade sağlanmış olurdu , anlatı ve anlaşılma kolaylaşırdı.
Hele bir de gösteriye Rabelais giydirmesi var ki o da yarım ! Gerçekte “Rabelais’nin altında ateşler yanmaktadır ha düştü ha düşecek.Oysa o güler de güler. Çünkü ”Gülme insana özgüdür”. Bu adam söylemek istediği yeniyi bir imge ve söz şaklabanlığına boğuyor ki okuyan kırılıyor gülmekten. Rebalais’nin kahkahası gür,renkli ve içi dolu ve anlamlıdır. Çünkü Rebalais’nin öğretisi sizi pek yüce kutsallıklara, şaşırtıcı gizemlere erdirecek hem dinimiz hem de kamusal ve özel yaşantımız bakımından.” (Eyüboğlu,Erhat,Günyol) Yani sıradan bir şaklabanlık değil Rabelais söylemi.
Şekspir Müzikali 7 de ne var ? "Güldürmüyor , erdirmiyor …" Zira içi “Rabelais doluluğu”nda değil .
Müzik fazla gelmiş . (“Müzik referans alınarak çalışılan bir oyun bu” Tolga Çebi) Oysa söz ile müziğin dengesi anlaşılma için önemli. Ayrıca da müzikte son 40 yılın bir özeti var gibi . (Her türden çalıyor! Tanıdık tınılar.) Müzik, 7 çağın belirginleştirilmesini sağlamıyor. Gösteriyi bütünlemiyor. Ses düzeyi sözü zaman zaman anlaşılmaz hale getiriyor, sözün değerini kaybettiriyor.
Müzik gösteriye değil Haluk Bilginer’in yeteneklerini sergilemesine daha çok önem vermiş gibi. Haluk Bilginer olmasa yavan kalırdı.
Shakespeare şiirleri ve sözlerinin müziklendirilmesi de zor bir iş. Besteleri anlamlandıran, Haluk Bilginer’in kişisel yeteneklerinden gelen renkli varyasyonlar .
Hayatta 7 çağın anlatıldığı bir gösteride, baştan sona, benzer müzik çağrışımları , tekrarlanmış motifleri ile müzik , gösterinin parlak tarafı ama yönlendiricisi değil.
Görsellik çok başarılı ama özü (Öz de teslim olmuş zaten!) tehdit ediyor. Bu içeriğin eksikliği nedeniyle, biçim ile içerik dengesinin tutturulamamış olmasından kaynaklanıyor.
Tüm bunlar iletiyi basite indirgemiş , gösteriyi toparlamak da Shakespeare’in son sahnedeki sonesinin(66.sone) etkileyici vuruşuna kalmış . Son sözler akılda kalır ama süreç içindeki önemli anları yok etmemek kaydıyla. Gösteri, “ 2 saat boşa geçti , hiç değilse giderken bir şeyler söyleyeyim de eksik kalmasın” telaşı ile o soneye tutunmuş sanki.
Gösterinin en başarılı sahnesi “Acıkan şehvet” sahnesi . Kendini hemen belli ediyor. Doğrusunu söylemem gerekirse oyunun içinde bu sahneyi destekleyen , tamamlayan bir başka sahne de yok. Nurhan Karadağ damgası çok açık ve “Yönetmen” olmak da öyle bir şey!
Gösteri çok uzun. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Arasız ve en fazla 1,5 saate düşürülmesi daha etkili olur diye düşünüyorum.
Gösteri , gözünüze patlatılan bir flaş etkisi yapıyor. Parlak bir ışık görüyorsunuz ama sonrası karanlık . Ne gördünüz net değil. Ne gösterilmek isteniyor? Şekspir Müzikali 7 , bugünün “yangın yeri”nde ne söylüyor ? Ya da söylediği söylemesi gereken mi ?
Sonuç da ister istemez :
“Biri der : insan ömrü /Avare bir yarıştır/ Devrini ölçsek eğer/ Belki de bir karıştır” oluyor.
(Nasıl Hoşunuza Giderse-Halide Edib Adıvar-Vahit Turan tercümesi)
Bu kadar emek keşke başka bir hikaye için harcanmış olsaydı.
Melih Anık
Not :
Shakespeare kolajı yapacaklara öneriyorum : (İnsanın) Kadının özerkliği , egemenlik ve kurban geleneği , iktidarın kaynağı , iktidar karşısında halk , kahraman yaratan “yalakalar” , insanın kaderi ile savaşı , erkek içinde kadın/ kadın içinde erkek, dinin insansı yüzleri , amaca hizmet için cinayet , iktidarın hizmetindeki kahraman, Falstaff …,
"Göz kamaştırıcı aydınlık,derin bir karanlıktır" Peer Gynt-İbsen (Çeviri-Seniha Bedri Göknil-Zehra İpşiroğlu-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Enka’lılara
Her şeyden önce Enka’lılara şunu hatırlatmak isterim ki oyun öncesi, salon kapısında ayakta ve havasız bir ortamda bekletilmek hiç de hoş değil. Eminim ki herkes iyiniyetli ama salondaki hazırlıkların da son ana bırakılmaması en azından seyircilere saygının bir gereğidir. Gerçi salon okul kompleksi içinde ama seyirciler öğrenci değil . Hatırda tutulmasında yarar var.
Ortada dolaşan fısıltı Haluk Bilginer’in salona geç geldiği ve o nedenle de hazırlıkların son ana kaldığı idi . Gecikmenin Bilginer’e bağlanmasını inandırıcı bulmadığımı belirtmek isterim. Birilerinin hatası en olmadık kişiye fatura edilebiliyor. Hiç değilse bir açıklama ile fısıltıları önleyin.
Özet Olarak “7”
Özet olarak şunu söyleyebilirim : William Shakespeare'ın 'Nasıl Hoşunuza Giderse' adlı oyunundaki bir tirattan esinlenen Şekspir Müzikali 7 , yoğun bir emeğin sonucu ortaya çıkarılmış bir gösteri . 8 kişilik canlı orkestrayı da dikkate alırsak hiçbir şeyin eksik kalmamasına fedakârane özen gösterilmiş .
7 Maddede “7”
1 - Sahne Tasarımı(Bengi Günay)
Oyun Atölyesi “sahne tasarımı” teriminin hem dekor ve hem de giysi tasarımı öğelerini içerdiğini belirtmiş.
Gösterinin en etkili ve başarılı yanı Sahne Tasarımı . Orkestra elemanlarının bir örnek ayakkabı ve giysilerinden başlayarak tüm giysiler , mekanın kullanılışı , giysilerle mekanda kullanılan tasarımların birlikteliği , 7 kutu , yansıtma perdesi , aksesuvarlar , renkler ve temizlik o kadar kusursuz bir bütün oluşturuyor ki ilk sahneden itibaren görsellik seyirciyi çarpıyor.
(Testosteron’dan sonra kalite yükselmiş)
(Asker sahnesindeki giysi daha ziyade bir ördek avcısı izlenimi bırakıyor. Baret kullanılması daha iyi olmaz mı diye düşündüm)
2 - Müzik (Tolga Çebi)
Müzikalin olmazı elbette müzik. Gösteri boyunca ara vermeden devamlı var olan müzik, kulaklara hoş gelen melodileri ile her müzik türünü sunuyor. Müzikteki bu çeşitleme , elinizde Haluk Bilginer gibi bir sanatçı varsa denenebilir ancak. Bilginer her tür müziğe can ve yorum katabilecek ülkemizdeki tek örnektir diye düşünüyorum. Onunla hoş anlar yaşanıyor.
3 - Haluk Bilginer
Bu gösteri , Haluk Bilginer için ,onun varlığına güvenilerek oluşturulmuş , sahnelenmiş . Onsuz tadı çok daha az (yok demek de mümkün) olurdu. Haluk Bilginer’in de rolü sevdiği ve kendine uygun düzeyde (“challenging”) bulduğu anlaşılıyor. Seyirci için bu düzeyde bir ustalığı seyretmek hoş ve gurur verici.
4 - Soykarılar(Evrim Alasya , Selen Öztürk , Zeynep Alkaya ,Tuğçe Karaoğlan)
Dört kadın oyuncu , yetenekleri, enerjileri , sempatileri ve de her sahnede belli olan çok emek koymuşlukları ile gösterinin parlayan ışıkları . Aralarındaki uyum birliği ve de seyirci ile iletişimleri mükemmel . Onlarsız bu gösteri tatsız olurdu.
Soytarı’nın bir iç muhalefet , paylaşımcı vb gibi kullanılması ve Soykarı’ya dönüşmesi hoş bir buluş. (Testosteron’un 7 soytarı ile oynanmasını bekliyorum ! )
5 - Hareket Düzenleme (Gizem Erdem) - Maske veTasvir Tasarımı(Özlem Karabay)
Kuşkusuz sahne hareketleri ve 7 çağı belirten tasarımların gösteriye katkısı çok büyük.
Sahne hareketlerinin sahnelerimizde göre göre alıştığımız (bıktığımız) hareketlerden olmayışı , oyuncuların yetenek sınırlarına kadar kullanılışı çok başarılı. Maske ve tasvirlerdeki zarafet ise gösterinin hedeflediği anlaşılan düzeye gelmesine katkı sağlıyor. Ayrıca gerek hareketlerde ve gerekse tasvirlerde geleneksel izlerin var olması çok da güzel.
6- Oyun Dergisi
Oyun dergisi (bir koleksiyoner olarak) örneğine az rastladığım bir doyuruculukta. Kendini anlatma ve seyirciyi bilgilendirme gayreti içinde ; başvurulan kaynaklara saygılı .Sunuşu olgun.. Bunu “Tiyatro Yöneticisi” olarak Kemal Aydoğan’daki değişmenin göstergesi olarak alıyorum.
7 - Kemal Aydoğan
Gösteriyi seyrederken , tüm bunları bir araya getiren Kemal Aydoğan’ın iyi yolda olduğuna dair olumlu bir izlenim edindim. Daha önceki oyunlarda sahneden dışarı “fışkıran” “ben” anlayışında “biz”e doğru bir yumuşama ; kendini topluluğun aklı sayma ve kanıtlama görüntüsünün değişmekte olduğunu hissettim.
Müzikal gibi farklı disiplinlerden ortaya çıkan bir gösteride genel çerçeveyi çizip bütüncül bir yaklaşımla çok fazla zigzaglar çizmeden , elindeki imkanları ve birikimini kullanarak kafasındakileri ve inandıklarını sahneye getirme çabasından anladığım da bu. Yani eldeki olanakları kullanarak değişik tatları birleştirip yeni bir yemeği yenecek kıvamda sofraya getirmek.
Rabelais ile Shakespeare’i sahnede buluşturmak da vurgulanması gereken bir yaratıcılık .
Oyunun metni anlamındaki kolajı da bir araya getiren (muhtemelen gösterinin fikir sahibi de) Kemal Aydoğan .
Shakespeare’in Şekspir yapılmasında korktuğumu yaşamadım .Bu değişikliğin ima ettiği bir “halk dalkavukluğu” sezmedim.
Kemal Aydoğan galiba “Yönetmen” şapkasının anlamını ve de değerini algılamakta.
Tüm bunlar “Genç Yönetmen KA”nın (Kemal Aydoğan’ın) olgunlaşmakta olduğunun göstergeleri.
AMA..
Şekspir Müzikali 7’yi seyrederken hep bir şeyler eksik , olmamış gibi geldi bana . Belki de doyurucu olmayan hikayesi buna sebep.
7 , mitolojik , tarihsel , dinsel anlamları olan bir sayıdır . Gösteriyi hazırlayanların bunu kullanma arzularının olmadığı görülmekte.
Erkeğin 7 çağını bulup çıkarmak Shakespeare’in köpüğü ile idare etmek gibi geliyor bana. Yüzyıllardır çeşitli şekillerde anlatılan ömrün çağları için ‘Shakespeare’ çok büyük gelmiş .(Shakespeare’de bir tirat , Oyun Atölyesi’nde bir oyun!) Şekspir Müzikali 7 , “büyük” bir ismin arkasına saklanmış gibi duran bir çalışma. Ve eldeki oyuncuya göre tasarlandığı için “erkekle” sınırlandırılmış. Onun için de insanın değil erkeğin çağları olmuş. “Oysa ki neler neler bulunmaz anlatacak ! Asıl iş edada”
Sahnede müzik, hareket, atlama, zıplama var ama oyunun “energia”sı yok. Akılda çalkantı yaratmıyor. Işıklı ama aydınlatmıyor. Renkli ama çoşturmuyor.
(Oyun sonu seyircilerden biri “Her şey güzel ama keşke Shakespeare’den bir oyun oynasalardı” dedi.)
Shakespeare’den esinlenilmiş ve toplanmış da olsa , en sondaki “sone” dışında varlığı tasvirlerde kalmış , anlamı ise hissedilmeyen Shakespeare’in , gösterinin odağına konulmasını doğru bulmadım . Shakespeare’i de içeren daha geniş bir tarama ile , yapılan kolaj da rahatlatılmış olurdu. Oysa Şekspir adı, sınırlama, zorlamalara neden olmuş. Sanki ille de Shakespeare’den alıntı yapılma zorunluluğu doğmuş .
Kolaj da bir derleme sayılabilir ama önerdiğim şekilde yapılan derlemede bütünsellik daha ziyade sağlanmış olurdu , anlatı ve anlaşılma kolaylaşırdı.
Hele bir de gösteriye Rabelais giydirmesi var ki o da yarım ! Gerçekte “Rabelais’nin altında ateşler yanmaktadır ha düştü ha düşecek.Oysa o güler de güler. Çünkü ”Gülme insana özgüdür”. Bu adam söylemek istediği yeniyi bir imge ve söz şaklabanlığına boğuyor ki okuyan kırılıyor gülmekten. Rebalais’nin kahkahası gür,renkli ve içi dolu ve anlamlıdır. Çünkü Rebalais’nin öğretisi sizi pek yüce kutsallıklara, şaşırtıcı gizemlere erdirecek hem dinimiz hem de kamusal ve özel yaşantımız bakımından.” (Eyüboğlu,Erhat,Günyol) Yani sıradan bir şaklabanlık değil Rabelais söylemi.
Şekspir Müzikali 7 de ne var ? "Güldürmüyor , erdirmiyor …" Zira içi “Rabelais doluluğu”nda değil .
Müzik fazla gelmiş . (“Müzik referans alınarak çalışılan bir oyun bu” Tolga Çebi) Oysa söz ile müziğin dengesi anlaşılma için önemli. Ayrıca da müzikte son 40 yılın bir özeti var gibi . (Her türden çalıyor! Tanıdık tınılar.) Müzik, 7 çağın belirginleştirilmesini sağlamıyor. Gösteriyi bütünlemiyor. Ses düzeyi sözü zaman zaman anlaşılmaz hale getiriyor, sözün değerini kaybettiriyor.
Müzik gösteriye değil Haluk Bilginer’in yeteneklerini sergilemesine daha çok önem vermiş gibi. Haluk Bilginer olmasa yavan kalırdı.
Shakespeare şiirleri ve sözlerinin müziklendirilmesi de zor bir iş. Besteleri anlamlandıran, Haluk Bilginer’in kişisel yeteneklerinden gelen renkli varyasyonlar .
Hayatta 7 çağın anlatıldığı bir gösteride, baştan sona, benzer müzik çağrışımları , tekrarlanmış motifleri ile müzik , gösterinin parlak tarafı ama yönlendiricisi değil.
Görsellik çok başarılı ama özü (Öz de teslim olmuş zaten!) tehdit ediyor. Bu içeriğin eksikliği nedeniyle, biçim ile içerik dengesinin tutturulamamış olmasından kaynaklanıyor.
Tüm bunlar iletiyi basite indirgemiş , gösteriyi toparlamak da Shakespeare’in son sahnedeki sonesinin(66.sone) etkileyici vuruşuna kalmış . Son sözler akılda kalır ama süreç içindeki önemli anları yok etmemek kaydıyla. Gösteri, “ 2 saat boşa geçti , hiç değilse giderken bir şeyler söyleyeyim de eksik kalmasın” telaşı ile o soneye tutunmuş sanki.
Gösterinin en başarılı sahnesi “Acıkan şehvet” sahnesi . Kendini hemen belli ediyor. Doğrusunu söylemem gerekirse oyunun içinde bu sahneyi destekleyen , tamamlayan bir başka sahne de yok. Nurhan Karadağ damgası çok açık ve “Yönetmen” olmak da öyle bir şey!
Gösteri çok uzun. Yaklaşık 2 saat sürüyor. Arasız ve en fazla 1,5 saate düşürülmesi daha etkili olur diye düşünüyorum.
Gösteri , gözünüze patlatılan bir flaş etkisi yapıyor. Parlak bir ışık görüyorsunuz ama sonrası karanlık . Ne gördünüz net değil. Ne gösterilmek isteniyor? Şekspir Müzikali 7 , bugünün “yangın yeri”nde ne söylüyor ? Ya da söylediği söylemesi gereken mi ?
Sonuç da ister istemez :
“Biri der : insan ömrü /Avare bir yarıştır/ Devrini ölçsek eğer/ Belki de bir karıştır” oluyor.
(Nasıl Hoşunuza Giderse-Halide Edib Adıvar-Vahit Turan tercümesi)
Bu kadar emek keşke başka bir hikaye için harcanmış olsaydı.
Melih Anık
Not :
Shakespeare kolajı yapacaklara öneriyorum : (İnsanın) Kadının özerkliği , egemenlik ve kurban geleneği , iktidarın kaynağı , iktidar karşısında halk , kahraman yaratan “yalakalar” , insanın kaderi ile savaşı , erkek içinde kadın/ kadın içinde erkek, dinin insansı yüzleri , amaca hizmet için cinayet , iktidarın hizmetindeki kahraman, Falstaff …,
"Göz kamaştırıcı aydınlık,derin bir karanlıktır" Peer Gynt-İbsen (Çeviri-Seniha Bedri Göknil-Zehra İpşiroğlu-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Etiketler:
oyun atölyesi
3 Ekim 2009 Cumartesi
“Shakespeare Sezonu” Açılıyor… “Pençeleri mi Ruhları mı” Onaracaksınız?
2009-2010 Tiyatro sezonunun ortaya çıkan ilk sürprizi , Shakespeare oyunları.
Şimdiye kadar açıklananlar :
Oyun Atölyesi – Kemal Aydoğan – “Şekspir Müzikali 7”
Aysa Prodüksiyon – Mahir Kocatürk – “ Aşk Sözleri”
Bizim Tiyatro - Özdemir Nutku - “Bana William Deyin!”
Semaver- Işıl Kasapoğlu - Titus Andronicus
İBB Şehir Tiyatroları - Romeo ve Juliet’i
Bunlara bir de Kenter Tiyatrosu-“Kraliçe Lear” ; İBB Şehir Tiyatroları – “Tarla Kuşuydu Jüliet” ve de Tiyatro Oyun Kutusu –Serdar Saatman - “Aslan Şekspir”i eklediğimizde bu yılın en çok konuşulan tiyatro ismi Shakespeare olacak.
Tiyatromuz Shakespeare’i yeniden keşfedecek… Ama anlaşılan , doğrudan söyleyemediğini Shakespeare ile “paketleyecek”. (Ben tiyatrocularımıza Güney Afrika Cumhuriyeti’nden “Gumboots” u öğrenmelerini öneririm.) Anlayan anlayacak ,bazıları “çok” gülecek. Anlamayan anlamış gibi yapacak .
Oyunlarla ilgili medyada yapılan açıklamalardan bazıları şöyle:
“Doğarız ve ölürüz: bu ikisi arasında da bir şeyler yaşarız. “7” müzikali bu “bir şeyler” üzerinedir. Ergenlikle yaşlılık arasında insanın geçtiği birtakım “durakların”, “7 perdelik ömrümüzün” müzikalidir “7”.”
“Aşk, iki kişilik bir örgütlenme şekli midir? Yoksa aşk, hep tek kişilik midir? ….karşılıksız çek gibi midir? Yoksa aşk, bir oyalanma, gözlerini dünyanın gerçeklerine kapama şekli midir? Kıskançlık bu işin tuzu-biberi mi yoksa denklerin çarpışması mıdır? Veya çiftleşmenin nedenselleştirilmesi, yani makinenin yağlanması mıdır aşk? Kimbilir belki de aşk, bir başkası tarafından benliğinizin ele geçirilmesidir? İşte “Aşk Sözleri” bu ve bunun gibi pek çok sorunun cevabını arayan bir oyun.”
“Bana William Deyin; Shakespeare hayranı, istediği rollere bir türlü kavuşamamış bir oyuncunun(Oscar’ın) bir vodvil sonrası unutulduğu tiyatronun soyunma odasında; düş ve gerçek arasında, Shakespeare metinlerinden bölümler oynaması-yorumlaması üzerine kurulu… Geçmişte bir sirkte palyaçoluk yapan Oscar, “Palyaçolar güldürür, soytarılar doğruyu söyler” savından hareketle, ilerlemiş yaşına karşın-ve unutamadığı aşkı Lisa’nın da yaşantısına kattığı çağrışımlarla Shakespeare rollerini (ki özellikle soytarılarını) oynama tutkusu içinde, kendi kendine büyük ustadan kimi sahneleri canlandırmakta, ona sığınmaktadır bir bakıma.. Bu yalnız adamın dramı; yaşamda da, tiyatroda da istemediği rollerin oyuncusu olma durumudur. Oscar, acaba isteğine kavuşabilecek mi? ”
“Aslan Şekspir"de , Shakespeare’in yazdığı “Venedik Taciri” adlı oyunu sergilemek üzere bir oyuncu grubu sahnedeki yerini alacaktır. Yüzlerce yıl önce yazılan bu oyunun, bugün ki, birer prototipi olan oyuncular oynadıkları oyunun pek farkında değillerdir. Böylece iki oyun birbirine karışır. Bir “Venedik Taciri”nin kişileri olurlar, bir kendileri… “ASLAN ŞEKSPİR, çevremizde yaşananlara sessiz kalmamız gerektiğini ve bizden farklı olanı dışlamamız gerektiğini anlatır.
Günümüzde yaşanan savaşlar, insanların birer canavara dönüşmesi, yabancı olanın ekarte edilmesi, dostluğun, kardeşliğin, sevginin yok olduğu bu dünyaya dikkat çeker oyun. Her tarafta yaşanan nice korkunç olaya sadece seyirci kalmamamız gerektiğini vurgular. ”
Oyun Atölyesi, provaları izlemek isteyen tiyatro öğrencilerini ve ilgilenen diğer gençleri, B.Ehrenreich-Sokaklarda Dans-Kolektif Eğlencenin bir Tarihi; Rabelais- Gargantua; Bahtin-Gargantua ve Dünyası ; Mina Urgan-Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar vb isimli kitaplardan imtihan edeceğini duyurmuş. Oyun Atölyesi bu şekilde “Şekspir Müzikali 7” için ilham aldığı kaynakları açıklayarak bizi nasıl bir oyunun beklediğinin ipuçlarını da veriyor. Sadece öğrenciler değil seyirci de çalışsın gelsin istemiş olabilir. (Bu, seyirciye de tiyatrocuyu imtihan etme hakkını verecektir. Bizler de oyun seçerken, yönetmen ne okumuş diye merak edeceğiz bundan böyle.)
Rabelais dendi mi çılgın bir sirk gelir aklıma. Eğlenceli , sınır tanımayan , sivri ve satirik bir söylemi vardır. Kaba , şiddet içeren ve “ağzı pis” bir edebiyat türünü benimsemiştir/yaratmıştır. (Bana Can Yücel’i anımsatır.) Shakespeare ile Rabelais’nin ortak yanı , yaptıkları dil oyunları ve ülke dilinin zenginleşmesine yaptıkları katkıdır.
Oyun Atölyesi , kağıt üzerinde iyi bir “damar” yakalamış gibi duruyor. Asıl mesele halkın damarına nasıl zerkedileceği… Umarım geçmişte yaptıkları Shakespeare’lerden ders alıp çıkış noktasını iyi değerlendirmişlerdir.
Oyunun “soytarı”yı kullandığı anlaşıldı. Ama Rabelais’yi nasıl anladığı ve kullandığı artık görünce anlaşılacak.
Nutku’ların oyunu “Bana William Deyin!” de de soytarı ön planda.
İki oyunun “soytarı”da birleşmiş olması rastlantı mı ?
Geçen sezon “Testosteron : Soytarılar Panayırı” isimli yazımın Oyun Atölyesi’ne ilham verdiğini görmekten de mutlu oldum doğrusu. Belki de “Soytarı öyle olmaz böyle olur” diyorlar. ( Ama hala derim ki Testosteron’un 7 soytarı tarafından oynanmaması kaçırılmış bir fırsat olmuştur.)
Bu arada birkaç ay önce Trabzon 10. Tiyatro Festivalinde Romanya‘nın Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu’nun , Rabelais’den “Pantagruel /Pantagruel’ Sister in Law” isimli oyunu sahnelemiş olduğunu hatırlatmak isterim.
Rabelais rüzgarı İstanbul’a ulaşmış. Ama “Testosteron: Soytarılar Panayırı” isimli yazımın altına “döktürülen” başarısız Rabelais’vari “alıştırmaları” ve de Fırat Tanış’ın tv dizisinde canlandırdığı karaktere giydirdiği babasının oğlu “Küçük Gargantua” – Pantagruel’i görünce Oyun Atölyesi’nde Rabelais “okuma”larının daha önce başladığını düşünmüyor da değilim.
“Şekspir”
Ben geçmişteki örneklere bakarak “Şekspir” yazıldı mı rahatsız olurum. (Can Yücel benim için bir istisnadır. O yaparsa yakışır. Ama yapacak olan onun kadar zeki ve bilgili olmalıdır.)
Bu, Shakespeare’i “halka indirmek” çerçevesi ile bazı “uzman”larca(?) uydurulmuş bir yoldu. Bu yolla “Ey seyirci ! Shakespeare büyük bir yazardır ama sen anlayasın diye onu basitleştirdim” demenin Türkçesidir. (Sonunda “Yönetmenin/derleyenin aklı bu kadarına yetmiş“in ortaya çıkmasından öte bir anlamı olmamıştır.)
Oyun Atölyesi seyircisini , eğlenceli bir oyunun beklediği söylenebilir . Zaten herhalde bu beklenti sezonu , kapalı gişe başlattı.
Ama ben ,derlemeler içinde , Prof.Dr Özdemir Nutku ve Prof.Dr. Hülya Nutku imzalarını taşıyan oyunu önemsiyorum . Shakespeare Sözlüğü gibi bir kitabı yazan (Shakespeare sevenlere öneririm) ve pek çok Shakespeare oyununu dilimize kazandıran Prof.Dr.Nutku’yu ve de tv dizilerindeki sıradan karakterlere itibar etmemiş ve “duruşu” olan tiyatrocu Zafer Diper’in ortaya koyacaklarını “ciddi” bulurum da ondan.
Engin Alkan’ın yönetiminde “Tarla Kuşuydu Jüliet” seçimi bende Alkan (ve de Şamlıoğlu) adına hayal kırıklığı yarattı . Filmi muhteşem bir Shakespeare uyarlaması olan Titus Andronicus için Işıl Kasapoğlu’nun neler yaratacağını merakla bekliyorum. İzmir’e yolum düşerse Aslan Şekspir’i görmek için fırsat yaratacağım. Yıldız Kenter için sezon başında tuttuğum dilek gerçekleşecek.( Bknz.-“2009-2010 Tiyatro Dünyası-Hayallerim,Merak Ettiklerim”) Onu sahnede seyredeceğim! Bu sezon Romeo ve Jüliet’e sıra gelir mi bilmem.
“Bana William Deyin!”i görmek için tarihi ve salonu takip edeceğim . Geçen sezon yazdığım bir yazıya gişecisinden yer göstericisine , uzaktan/ yakından , samimi/ iş olsun diye ve de sanki ayni elden çıkmış gibi duran Rabelais taklidi (ama başarısız) notlar düşen söylem sahiplerinin kendi “Mabet”leri yerine “Şekspir Müzikali 7” yi , turne yaptıkları başka bir salonda yakalamaya çalışacağım. “Aşk Sözleri”ni ise - eğer onlar devam edebilirlerse -başka bir seçeneğim olmadığı bir ânıma denk getireceğim.
Bakalım kim “Pençeleri onaracak ?” kim “Ruhları onaracak”?
Shakespeare sezonunuz hayırlı olsun!
Melih Anık
Not: Yazıdan sonra farkettim ki Gölgesizler Tiyatro Topluluğu 'Shakespeare'in Gücündendir' isimli performanslarına bu sezon da devam ediyorlarmış.
Tiyatro Boyalı Kuş "Ophelia'yı Kim öldürdü" isimli oyun için devlet yardımına(21.000 TL) hak kazanmışlar.
İBB Şehir Tiyatroları'nda Coriolanus devam ediyor.
Şimdiye kadar açıklananlar :
Oyun Atölyesi – Kemal Aydoğan – “Şekspir Müzikali 7”
Aysa Prodüksiyon – Mahir Kocatürk – “ Aşk Sözleri”
Bizim Tiyatro - Özdemir Nutku - “Bana William Deyin!”
Semaver- Işıl Kasapoğlu - Titus Andronicus
İBB Şehir Tiyatroları - Romeo ve Juliet’i
Bunlara bir de Kenter Tiyatrosu-“Kraliçe Lear” ; İBB Şehir Tiyatroları – “Tarla Kuşuydu Jüliet” ve de Tiyatro Oyun Kutusu –Serdar Saatman - “Aslan Şekspir”i eklediğimizde bu yılın en çok konuşulan tiyatro ismi Shakespeare olacak.
Tiyatromuz Shakespeare’i yeniden keşfedecek… Ama anlaşılan , doğrudan söyleyemediğini Shakespeare ile “paketleyecek”. (Ben tiyatrocularımıza Güney Afrika Cumhuriyeti’nden “Gumboots” u öğrenmelerini öneririm.) Anlayan anlayacak ,bazıları “çok” gülecek. Anlamayan anlamış gibi yapacak .
Oyunlarla ilgili medyada yapılan açıklamalardan bazıları şöyle:
“Doğarız ve ölürüz: bu ikisi arasında da bir şeyler yaşarız. “7” müzikali bu “bir şeyler” üzerinedir. Ergenlikle yaşlılık arasında insanın geçtiği birtakım “durakların”, “7 perdelik ömrümüzün” müzikalidir “7”.”
“Aşk, iki kişilik bir örgütlenme şekli midir? Yoksa aşk, hep tek kişilik midir? ….karşılıksız çek gibi midir? Yoksa aşk, bir oyalanma, gözlerini dünyanın gerçeklerine kapama şekli midir? Kıskançlık bu işin tuzu-biberi mi yoksa denklerin çarpışması mıdır? Veya çiftleşmenin nedenselleştirilmesi, yani makinenin yağlanması mıdır aşk? Kimbilir belki de aşk, bir başkası tarafından benliğinizin ele geçirilmesidir? İşte “Aşk Sözleri” bu ve bunun gibi pek çok sorunun cevabını arayan bir oyun.”
“Bana William Deyin; Shakespeare hayranı, istediği rollere bir türlü kavuşamamış bir oyuncunun(Oscar’ın) bir vodvil sonrası unutulduğu tiyatronun soyunma odasında; düş ve gerçek arasında, Shakespeare metinlerinden bölümler oynaması-yorumlaması üzerine kurulu… Geçmişte bir sirkte palyaçoluk yapan Oscar, “Palyaçolar güldürür, soytarılar doğruyu söyler” savından hareketle, ilerlemiş yaşına karşın-ve unutamadığı aşkı Lisa’nın da yaşantısına kattığı çağrışımlarla Shakespeare rollerini (ki özellikle soytarılarını) oynama tutkusu içinde, kendi kendine büyük ustadan kimi sahneleri canlandırmakta, ona sığınmaktadır bir bakıma.. Bu yalnız adamın dramı; yaşamda da, tiyatroda da istemediği rollerin oyuncusu olma durumudur. Oscar, acaba isteğine kavuşabilecek mi? ”
“Aslan Şekspir"de , Shakespeare’in yazdığı “Venedik Taciri” adlı oyunu sergilemek üzere bir oyuncu grubu sahnedeki yerini alacaktır. Yüzlerce yıl önce yazılan bu oyunun, bugün ki, birer prototipi olan oyuncular oynadıkları oyunun pek farkında değillerdir. Böylece iki oyun birbirine karışır. Bir “Venedik Taciri”nin kişileri olurlar, bir kendileri… “ASLAN ŞEKSPİR, çevremizde yaşananlara sessiz kalmamız gerektiğini ve bizden farklı olanı dışlamamız gerektiğini anlatır.
Günümüzde yaşanan savaşlar, insanların birer canavara dönüşmesi, yabancı olanın ekarte edilmesi, dostluğun, kardeşliğin, sevginin yok olduğu bu dünyaya dikkat çeker oyun. Her tarafta yaşanan nice korkunç olaya sadece seyirci kalmamamız gerektiğini vurgular. ”
Oyun Atölyesi, provaları izlemek isteyen tiyatro öğrencilerini ve ilgilenen diğer gençleri, B.Ehrenreich-Sokaklarda Dans-Kolektif Eğlencenin bir Tarihi; Rabelais- Gargantua; Bahtin-Gargantua ve Dünyası ; Mina Urgan-Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar vb isimli kitaplardan imtihan edeceğini duyurmuş. Oyun Atölyesi bu şekilde “Şekspir Müzikali 7” için ilham aldığı kaynakları açıklayarak bizi nasıl bir oyunun beklediğinin ipuçlarını da veriyor. Sadece öğrenciler değil seyirci de çalışsın gelsin istemiş olabilir. (Bu, seyirciye de tiyatrocuyu imtihan etme hakkını verecektir. Bizler de oyun seçerken, yönetmen ne okumuş diye merak edeceğiz bundan böyle.)
Rabelais dendi mi çılgın bir sirk gelir aklıma. Eğlenceli , sınır tanımayan , sivri ve satirik bir söylemi vardır. Kaba , şiddet içeren ve “ağzı pis” bir edebiyat türünü benimsemiştir/yaratmıştır. (Bana Can Yücel’i anımsatır.) Shakespeare ile Rabelais’nin ortak yanı , yaptıkları dil oyunları ve ülke dilinin zenginleşmesine yaptıkları katkıdır.
Oyun Atölyesi , kağıt üzerinde iyi bir “damar” yakalamış gibi duruyor. Asıl mesele halkın damarına nasıl zerkedileceği… Umarım geçmişte yaptıkları Shakespeare’lerden ders alıp çıkış noktasını iyi değerlendirmişlerdir.
Oyunun “soytarı”yı kullandığı anlaşıldı. Ama Rabelais’yi nasıl anladığı ve kullandığı artık görünce anlaşılacak.
Nutku’ların oyunu “Bana William Deyin!” de de soytarı ön planda.
İki oyunun “soytarı”da birleşmiş olması rastlantı mı ?
Geçen sezon “Testosteron : Soytarılar Panayırı” isimli yazımın Oyun Atölyesi’ne ilham verdiğini görmekten de mutlu oldum doğrusu. Belki de “Soytarı öyle olmaz böyle olur” diyorlar. ( Ama hala derim ki Testosteron’un 7 soytarı tarafından oynanmaması kaçırılmış bir fırsat olmuştur.)
Bu arada birkaç ay önce Trabzon 10. Tiyatro Festivalinde Romanya‘nın Radu Stanca Ulusal Tiyatrosu’nun , Rabelais’den “Pantagruel /Pantagruel’ Sister in Law” isimli oyunu sahnelemiş olduğunu hatırlatmak isterim.
Rabelais rüzgarı İstanbul’a ulaşmış. Ama “Testosteron: Soytarılar Panayırı” isimli yazımın altına “döktürülen” başarısız Rabelais’vari “alıştırmaları” ve de Fırat Tanış’ın tv dizisinde canlandırdığı karaktere giydirdiği babasının oğlu “Küçük Gargantua” – Pantagruel’i görünce Oyun Atölyesi’nde Rabelais “okuma”larının daha önce başladığını düşünmüyor da değilim.
“Şekspir”
Ben geçmişteki örneklere bakarak “Şekspir” yazıldı mı rahatsız olurum. (Can Yücel benim için bir istisnadır. O yaparsa yakışır. Ama yapacak olan onun kadar zeki ve bilgili olmalıdır.)
Bu, Shakespeare’i “halka indirmek” çerçevesi ile bazı “uzman”larca(?) uydurulmuş bir yoldu. Bu yolla “Ey seyirci ! Shakespeare büyük bir yazardır ama sen anlayasın diye onu basitleştirdim” demenin Türkçesidir. (Sonunda “Yönetmenin/derleyenin aklı bu kadarına yetmiş“in ortaya çıkmasından öte bir anlamı olmamıştır.)
Oyun Atölyesi seyircisini , eğlenceli bir oyunun beklediği söylenebilir . Zaten herhalde bu beklenti sezonu , kapalı gişe başlattı.
Ama ben ,derlemeler içinde , Prof.Dr Özdemir Nutku ve Prof.Dr. Hülya Nutku imzalarını taşıyan oyunu önemsiyorum . Shakespeare Sözlüğü gibi bir kitabı yazan (Shakespeare sevenlere öneririm) ve pek çok Shakespeare oyununu dilimize kazandıran Prof.Dr.Nutku’yu ve de tv dizilerindeki sıradan karakterlere itibar etmemiş ve “duruşu” olan tiyatrocu Zafer Diper’in ortaya koyacaklarını “ciddi” bulurum da ondan.
Engin Alkan’ın yönetiminde “Tarla Kuşuydu Jüliet” seçimi bende Alkan (ve de Şamlıoğlu) adına hayal kırıklığı yarattı . Filmi muhteşem bir Shakespeare uyarlaması olan Titus Andronicus için Işıl Kasapoğlu’nun neler yaratacağını merakla bekliyorum. İzmir’e yolum düşerse Aslan Şekspir’i görmek için fırsat yaratacağım. Yıldız Kenter için sezon başında tuttuğum dilek gerçekleşecek.( Bknz.-“2009-2010 Tiyatro Dünyası-Hayallerim,Merak Ettiklerim”) Onu sahnede seyredeceğim! Bu sezon Romeo ve Jüliet’e sıra gelir mi bilmem.
“Bana William Deyin!”i görmek için tarihi ve salonu takip edeceğim . Geçen sezon yazdığım bir yazıya gişecisinden yer göstericisine , uzaktan/ yakından , samimi/ iş olsun diye ve de sanki ayni elden çıkmış gibi duran Rabelais taklidi (ama başarısız) notlar düşen söylem sahiplerinin kendi “Mabet”leri yerine “Şekspir Müzikali 7” yi , turne yaptıkları başka bir salonda yakalamaya çalışacağım. “Aşk Sözleri”ni ise - eğer onlar devam edebilirlerse -başka bir seçeneğim olmadığı bir ânıma denk getireceğim.
Bakalım kim “Pençeleri onaracak ?” kim “Ruhları onaracak”?
Shakespeare sezonunuz hayırlı olsun!
Melih Anık
Not: Yazıdan sonra farkettim ki Gölgesizler Tiyatro Topluluğu 'Shakespeare'in Gücündendir' isimli performanslarına bu sezon da devam ediyorlarmış.
Tiyatro Boyalı Kuş "Ophelia'yı Kim öldürdü" isimli oyun için devlet yardımına(21.000 TL) hak kazanmışlar.
İBB Şehir Tiyatroları'nda Coriolanus devam ediyor.
Etiketler:
oyun atölyesi,
shakespeare,
tiyatro
21 Ocak 2009 Çarşamba
Oyun Atölyesi - Testosteron: Soytarılar Panayırı
Polonya tiyatrosu
"Polonya Tiyatrosu'nun 20.yüzyılda önemli bir tiyatro haline gelmesinde ,hiç kuşkusuz tiyatro sanatında değişik biçimler arayan sanatçıların rolleri büyüktür.Polonya tiyatrosundaki devrimci hareketler,her şeyden önce ,deneysel tiyatronun ortaya çıkması için verimli bir toprak oluşturmuştur.Romantik ve antik tiyatroyu bünyesinde barındırma hayali ile Wyspianski; düşsel ve şiirsel bir tiyatro düşüncesini benimseyen Micinski ; anlama sorumluluğunu tamamen seyirciye bırakan Witkiewicz; Mrozek,Tadeusz gibi geleceğin absurd tiyatro yazarlarına yol gösteren Gombrowicz; laboratuar tiyatrosunun kurucusu Grotowski ve "Yoksul Tiyatro" Polonya Tiyatrosu'nun dünyaya armağan ettiklerinden bazılarıdır.1968 yılında Rusların emri ile Çekoslavakya'ya asker göndermek pek çok Polonyalı'yı derinden yaralamış.Sansür ,pek çok yazarın ülkesini terk etmesine neden olmuş.1970'lerde ardı arkası kesilmeyen grevlerle çalkalanmış ülke.Bu dönemin çocukları ne savaşın zorluklarını yaşadı ne de Stalinizm'in katı kurallarına boyun eğmek zorunda kaldı.Ancak yine de özgür değillerdi.Polonya Tiyatrosu 1960'larda doruklarını yaşadı. 70 lerde bu artistik arayışlar hız kaybetti.Bu dönemde Helmut Kajzar oyunları ile düşle gerçek arasındaki sınırı aşmanın peşinde idi.Mrozek gerçeğin tüm katmanlarında absürdün varlığını keşfediyordu.Dönüşsüz bir yolculuğa çıkan kahramanın dramını grotesk bir biçimde anlatıyordu. Rozewicz ise eserlerinde uygarlık ,kültür ve tarih karşısında insanın yalnızlığını önemli bir motif olarak alıyordu. "Happening" tiyatrosunun öncüsü,rejisör,ressam,sahne tasarımcısı,yazar,tiyatro kuramcısı ve aktör Tadeusz Kantor, "Ölüm Tiyatrosu" adını verdiği kendi modeli üzerinde çalışmaya başladı.1981 yılında ülkede sıkıyönetim ilan edildi.Tıpkı 1939-1945 yılları arasında olduğu gibi kültür yeniden yeraltına indi.Bu dönemde aydın kesim, işçi ve köylü tarafından destekleniyordu. Herkes geçmişi anlamanın ,tarihten ders çıkarmanın peşine düşmüştü. Rosewicz,Mrozek yine sahnedeydi. Kayjar,Lubienski,Bardijewski yeni oyunları ile mücadeleyi yeraltında sürdürüyorlardı.1990 da Polonya'da politik düzen değişti.Polonya Tiyatrosu'nda yazarlar kadar rejisörlerin de önemi arttı.2000 li yıllarda Oscar Onur Ödülü alan Wajda; Dürremant'tan Mayakowski'ye kadar pek çok önemli yazarın yapıtlarını başarıyla sahneleyen Jarocki; Polonya klasiklerini çağdaş yorumlarla sahneleyen Swinarski; Polonya Tiyatrosu'nun "kötü çocuğu" Hanuszkiewicz; "Tembel bir İsyancı" Grzegorzewski; James Joyce'un Ulisses'ini sahnelemeye cesaret etmiş Hubner; "Sanat gerçeğe teslim olmaz" diyen Zurowski ; "Aktör seyirciden bağımsız ama her zaman seyirci için olacaktır" diyen Lupa; Shakespeare yorumları ile ünlü Warlikowski; Thomas Eliot ve Witkacy gibi yazarları sahneleyen Zadar, Polonya Tiyatro'su tarihindeki yerlerini almışlardır.Polonyalı tiyatrocular sözlü,sözsüz oyun alanından,kukla dans tiyatrosuna kadar yeni denemeleri , tiyatro uygulamalarında kullanmaktan çekinmediler.Özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde bile bağımsızlık peşinde olan sanatçıların düşüncelerini savunduğu bir arenaydı sanat."(Neşe Taluy Yücel-"Yeni Arayışların Tiyatrosu"-Mitos-Boyut 305)Testosteron'u tercüme eden ,Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Leh Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi Neşe Taluy Yücel'in Polonya Tiyatrosu'nu inceleyen kapsamlı yazısından özetlediğimiz yukardaki satırlar içinde Testosteron'un yazarı Andrzej Saramonowicz'in adının geçmemiş olması bizim tercihimiz değildir.Neşe Taluy Yücel bahsetmemiş. Zira Saramonowicz öncelikle bir senaryo yazarı ve sinemacıdır.Testosteron, başlangıçta tiyatro sahnesinde görünmüşse de(2002) ilgi çekmesi herhalde sinemada 2 milyona yakın kişi tarafından seyredilmesinden (2007) sonra olmuştur.
Haluk Bilginer ve Oyun Atölyesi
Haluk Bilginer ,Türkiye'de tiyatroya ilgi duyan herkesin hemfikir olduğu gibi ,Türkiye'nin övündüğü tiyatroculardan biridir. İsmi ile oluşmuş haklı gurur tablosu , onun değerini anlamış seyircinin sevgi ve saygı dolu hayranlığının bir sonucudur. O , herhalde tiyatroyu anlayan kişilerin başında gelir ve neyin ne olduğunu da bilir.O, fuayesine astığı (desteğine teşekkür ettiği seramik şirketini bir yana bırakacak olursak) "Bu tiyatro salonu özel ve kamu hiçbir kurum ve kuruluştan destek alınmadan yapılmıştır" sözleri ile bir "duruş"un temsilcisi olmuştur.O :"Ben derdimi anlatamadıysam sahnede sorun bende. Seyirciyi geri zekâlı yerine koyup "Burada bir şey yapıyorum bak anlamayacaksın sen şimdi" diyemem. Bu ne iktidardır. "Anlamadım" diyenlere de "Gel, anlatayım" diyorlar. Güzel kardeşim sahnede anlatacaksın meyhanede değil. Neyi deniyorlar bir bilsem ben de deneyeceğim. 'Deneysel' tiyatro yapanlar natürmort çizmeden Picasso olmaya çalışıyorlar." diyecek kadar idealist ; "Biz Cihangir Cumhuriyeti'ne oyun yapmıyoruz. 30-40 kişiye, 'deneysel', neyi denediği belli olmayan tiyatro sahnelemek tiyatro yapmak anlamına gelmiyor" diyecek kadar lafını sakınmaz;"Bizim oyunu Ayşe Teyze'yle Ahmet Amca anlamıyorsa bir yerde yanlış yaptık demektir. Çünkü biz onlara oyun yapıyoruz, ama tüm bilgi ve birikimizi sahnede kullanarak." diyecek kadar da iddialı bir kişidir.Onun bu ödün vermez tavrı, yanında çalıştırdıklarını da "Kendi paramızla tiyatro yapıyoruz. Bu, dünyanın en keyifli işi. Arkana devletin konforunu alacaksın sonra özgün sanat yapıyorum diyeceksin... Ödenekli tiyatrolarda yapılanlar ne özgür, ne özerk, ne de sanatsal açıdan ağırlığı var" "Türk tiyatrosu için çıkışı İngiltere'de aramak, orada bulunan çözümü kendine giydirmek için budala olmak lazım" diye söyletir. (Efnan Atmaca söyleşisi-18 Mayıs 2006)O "Oynanmadık Shakespeare oyunu kalmasın" ve "Her yıl bir Shakespeare" sloganıyla yola çıkan ve 2004 den bu yana Othello, Atinalı Timon ve Hırçın Kız'ın yanına Cimri, Azrailin Gözyaşları,Ermişler ve Günahkarlar,Jeanne D'Arc'ın Öteki Ölümü,Evlilikte Ufak tefek Cinayetler'i koyan bir tiyatronun Sanat Yönetmeni'dir.İşte bu yönetmen , Polonya Tiyatrosu'nu, onun dünyaya armağan ettiği değerleri bilmez mi? Bilir elbet. Bilir de neden Testosteron'u seçer?
Testosteron ve Yazarı : Andrzej Saramonowicz
Testosteron (rejisörü,metni,dekoru,kostümü,oyuncusu,rol dağılımı olduğuna bakmayın) "tiyatro"ya "uzak" bir gösteridir.Yazarın esas mesleğinden gelen bir alışkanlıkla senaryo tekniği ile yazılmış , zekası az, komiklikler seçkisidir."Okuyucu bulursa her konuda ve her koşulda rahatça yazabilme yeteneğine sahip olduğu söylenen" yazar ,Testosteron'u mutlaka "Oynayan bulunur mu?" merakı ile yazmış olmalıdır. Yazarın kendi ifadesiyle "Testosteron,görevi gereği seyirciyi eğlendirmek ve onu mutlu etmek durumunda olan başarılı bir komedidir.Seyirci biraz gülecek ama belki de kafasında bir şeyleri oturtacak.Çünkü benim oyunum cinsler arası ilişkiler konusunda doğru düzgün,sosyolojik bir derstir tümüyle" (Kendine geçer not veren yazara da pek sık rastlanmaz hani !) Saramonowicz örneğin kavşakta yanan kırmızı ışığın caddeye çıkılmaması gerektiğini bilmek gibi,farklı şeyleri bilmenin de iyi olduğunu söylüyor . Testosteron'da yaptığı gibi bilinen "klişe"leri ordan burdan toplayarak diyalog yazmakla tiyatro yapılamayacağını da biliyor herhalde,içine doğduğu köklü ve dünya çapında bir tiyatro ekolünden geldiğine göre. Bilinen sahne trükleri gösteriyi sürüklüyor(körüklüyor). Sahnelerde devamlılık yok. Sahne sahneyi hazırlamıyor. Oyuncu ortadan dalarak başka bir "fıkra"ya geçiyor.Hep bilinen, ayni olayın "acemi" tarafından tekrarlanmasının yarattığı komiklik ; yıllar sonra ortaya çıkan oğul ; ya da iki erkeğin ayni kadın ile ilişkiye girmiş olmasının anlaşılması.... Ama hakkını da yemeyelim. Kitaptaki metne bakacak olursak içinde yaşadığı topluma göndermeler yapabiliyor:Örneğin "Bu ne ulan helanın yolu mu Wilczy Szaniec'in planı mı?" derken Hitlerin gizli sığınağına;"Evet siz "Balladyna'nın musluğunu açmışsınız" derken Polonyalı romantik ozan Slowacki'nin trajik kahramanına;(Oyun Atölyesi Macbeth'in kanlı ellerini anıyor burada. Onlar da o kadarını bulabilmişler!)"Malysz'i geçtin" derken uzun atlama ve üç adım şampiyonuna;"Pilotaj kursundaki Araplar" derken 11 Eylül'e;"Mann ile Materna'nın talk show'u" derken tutulan bir tv programına;"Orada kargaşa,kalabalık kıyamet,korumalar falan…. Miller gelmiş" derken Başbakan'a;"Baba bırak şimdi Linda'yı oynamayı" derken abartılı oyunculuğu ile Polonyalı bir aktöre;"Wodecki'nin sürekli şakıması gibi" derken paparazilerin hedefi olan bir şarkıcıyagöndermeler yapıyor.(Testosteron/Mitos-Boyut 305)Oyun Atölyesi'ndeki gösteride zaman zaman yapılan tuluat ile "zararsız" dokundurmalar yapılmıyor değil. Ancak Shakespeare oyunlarına fütursuz bir cüretle "takla attırmakta" kendini "özgür" gören "Tiyatro Yöneticisi"nin nedense bu gösteride "nutku tutulmuş". Sahne, sanki "Olabileceğiniz kadar komik olun" talimatı almış 7 erkeğin kontrolden çıkmış çılgınlıklarının arenası haline gelmiş. Allah için her biri yeteneğinin sonuna kadar içindeki "cevheri" çıkarmaya uğraşıyor. Abartılı oyunculukları birbirlerini o kadar etkilemiş olmalı ki sahnede "ayni" olan 7 erkek var. Hepsi iç çekerek ağlıyor, hepsi ayni tonlamayı yapıyor; ayni beden dili ile deviniyorlar, ayni trükleri kullanıyorlar. Sırası gelen oyuncu kendi "stand –up"ını yapıyor. Ama sahnede 7 kişi olmalarına rağmen, "Ayni enstrümanı üfleyen 7 kişiden" orkestra çıkmasının olanaksızlığı nedeniyle ortaya tekdüze "Soytarılar Panayırı" çıkıyor.(Keşke gerçekten "soytarı" olabilselerdi diye de geçiriyoruz içimizden!) Gösteri, erkeklik hormonu üzerine… Ama inanın bazı değişikliklerle bu , ayni yapı kullanılarak 7 kadın gösterisi de olabilirdi. Bu sefer de erkekler kendi hallerine gülerlerdi herhalde.Polonya Tiyatrosu'nun özellikleri ile gösteri daha da zenginleştirilebilir miydi? Bu çabaya değer mi idi kuşkuluyuz.
Konu
Gösteri , nikahta reddedilen bir damadın çevresinde yapılan "Erkekçe geyik muhabbeti". Gariptir ki salondan gelen kıkırdama ve kahkahaların çoğu kadınlardan .. Kadınlar kendilerini aşağılayan esprilere gülüyorlar! Bu tür muhabbetlerde,erkeklerin askerlik anıları,kadınlar ve futbol ile sınırlandırılan "kültür" düzeyi, bu gösteride inceliksiz,kaba ve zaman zaman sözde Tarantino'vari(?) sert bir sahne cambazlığı ile verilmek istenmiş.İnternette yapacağınız kısa ve kolay bir yolculukta bulacağınız Tarantino- Saramonowicz ilişkilendirmesi de, bu sahne saçmalığına(ve de tiyatro yöneticisine) bir "felsefi derinlik" katmak için yapılmış olmalı. Ancak başlangıçta ekrandan verilen Rezervuar Köpekleri filminden sahneler , çizgili pazen pijamasından başka bir giysi içinde rahat etmeyen adamı smokine sokmak gibi anlamsız duruyor, olayı "kurtarmıyor".Alkış,kahkaha ve de övgü cümlelerini gereksiz bir bonkörlükle armağan eden seyirci ,gösterideki baba-oğul dialoglarının onda biri kendi başına gelse ne yapacağını algılamıyor. Ama ertesi sabah uyandığında , seyrettiklerinden geriye kalanların ne olduğunu anlatamayacaktır bile. Üzerinde konuşmaya değer bir şey yok da ondan. Amaca ulaşılmış,herşey anında tüketilmiştir.
Peki Neden?
Saygın bir Sanat Yönetmeni , her şeyin farkında olmasına rağmen ,Ayşe Teyze ile Ahmet Amca'nın algılarının bu düzeyde olduğuna kanaat getirdiği için mi bu gösteriyi seçmiştir acaba? Öyle olsa bile dünya tiyatro tarihinde ekol olmuş bir tiyatrodan çıkarabileceği bu kadar sınırlı ve dar bir ufuk mudur?Geçmişten gelen tiyatro çizgisine bakılacak olursa bu gösterinin, Oyun Atölyesi'nde bir dönüşüm noktası olacağı kesindir.Belki de yaşanan tecrübeler ile Haluk Bilginer , Ayşe Teyze'sine Ahmet Amca'sına "Hakettiğin budur " diyerek "Bir tabak buharlı su" ikram etmektedir.
Tiyatroya Yardım
Testosteron 2008-2009 yılı Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ,63000 YTL ile en yüksek yardımı alan "proje"lerden biridir.(Salonu destek almadan yapmakla övündüğünü belirten tiyatro ayakta kalmak için yardım almaktan çekinmediğine göre artık fuaye duvarındaki yazıyı kaldırmalıdır.)Gösteriyi seyrettikten sonra Bakanlığımızın hoşgörüsüne, özgürlük anlayışına saygı duyduk ama bu proje için sunulan dosyayı da merak ettik doğrusu.
Pantalonlar Aşağı ve +18 ve de Tiyatronun Pazarlanması
Gösteri afişlerinde ve de program dergisinde yer alan indirilmiş pantalonlar ile çektirilmiş fotoğraf ve de "+18" ( 18 yaşın üstündeki seyirciyi anlatmaktadır.) pek muhtemeldir ki seyircinin "hayal gücünü ve beklentisini" arttırmak için yapılan bir "pazarlama"dır. Tiyatro Yöneticisinin program dergisindeki yazısında, alıntılar yaparak "olayı" büyütmeye yönelik girişimi de yararsız bir çabadır. Alıntıyı "fallus" ile ilişkilendirip politik söylem olarak işkence,dayak,savaş kelimelerine bağlama çabası havada kalmaktadır. Bülent Somay'dan yapılan alıntı yerine oturmamıştır.Bizim seyrettiğimiz gece salonda kendi sözleri ile "Selçuk Abisi"nin kanatları altında gösteriyi seyreden (kapı görevlisi kızlar tarafından "zaten her gösteriye geldiği" söylenen) 11 yaşındaki erkek çocuğun hayat derslerine(yazarın söyleyişi ile sosyoloji derslerine), gösterinin ikinci yarısında devam etmesine engel ve alelacele salondan "itina" ile uzaklaştırılmasına neden olduğumuz için üzgünüz.(!) Ancak salt o geceye mahsus olmadığı anlaşılan bu alışkanlığa karşı çıkmamazın bir işe yaramadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çocuk, çoktan alacağı dersleri almış ve ders vermeye başlamıştır herhalde. Kendini gösterinin havasına kaptırmış ama yanlarında oturan çocuğu görmeyen(?) seyirciye de şaşkınlıkla baktık. Acaba onlar da mı 18 yaşından küçüktüler?
Ticari Başarı
Oyunların kapalı gişe oynaması ticari bir başarıdır. Örneğin 30 gün içinde 10 defa oynarsanız 3 ay kapalı gişe oynama ; 3 ay sonrasına bilet satmakla talebi kışkırtma şansınız da yükselebilir.Ya da TV'de çok tutulan bir dizi oyuncusunu tiyatronuzdaki bir oyunda misafir etmeniz de başarılı bir taktik olabilir.Toplumun zaaflarını kullanmak da bir yoldur, medyada "editoryal" köşeler açmak ve abartılı alkışlar da..Gösterilere ilgi çekmek için yapılanlar, "Bir pazarlama başarısı" olarak algılanabilir(hatta sonuçlanabilir) ama tutulan yolun, uzun vadede, tiyatromuz üzerindeki muhtemel etkilerini kamunun dikkatine sunuyoruz.Tiyatrolarımızın ilgi görmesini elbette isteriz. Ancak tüm strateji ve taktiksel planlamalarda "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" riski de vardır. Bu anlamda tiyatro dünyamıza, dönemsel "başarı"lar için seyirciyi sonuna kadar "kullanmamalarını" öneririz.
Kostüm
Gösterinin kostümleri inanılmayacak kadar perişan bir halde idi. Ucuz kumaş, dikiş kullanılmış ve her gece ayni toz dumanın içinde kaldığı için artık eskicinin bile almayacağı kadar yıpranmış ceket ve pantalonlar ; nerdeyse tektekçiden alınmış gibi duran boyasız, derisi sıyrılmış ayakkabılar… "Adamlar kavgadan geliyor" diyenleri duyar gibiyiz. İyi de kavgaya seyirci olanlar da "düğünden" geliyor.
Oyuncuların Emeği
Gösterinin sonunda salonun yüksek sesli beğenileri(?) arasında en ön sıradan sesimizi duyurabildiğimiz oyunculara "Bizim alkışlarımız emeğinize, oyuna değil" diyebilmiş olmanın huzuru içindeyiz. Bu gösteriyi ve onun meslekleri içindeki yerini yeniden düşünmelerini öneririz.
Eleştirilerin "Pelesengi"
Belki biz gösteriye "katkıda" bulunanlardan bazılarının hocası olsak , her zaman yaptığımız "klasik" değerlendirmemiz ile "Zekice kotarılmış özenli bir sahneleme ve yaman bir oyunculuk gösterisi izliyoruz" diyerek bu yazıyı bitirirdik. Öyle bir durumda kalan bir hoca olmadığımıza ve ayni pelesengi tekrar etmek zorunda kalmadığımıza şükrediyoruz.
Melih Anık
"Polonya Tiyatrosu'nun 20.yüzyılda önemli bir tiyatro haline gelmesinde ,hiç kuşkusuz tiyatro sanatında değişik biçimler arayan sanatçıların rolleri büyüktür.Polonya tiyatrosundaki devrimci hareketler,her şeyden önce ,deneysel tiyatronun ortaya çıkması için verimli bir toprak oluşturmuştur.Romantik ve antik tiyatroyu bünyesinde barındırma hayali ile Wyspianski; düşsel ve şiirsel bir tiyatro düşüncesini benimseyen Micinski ; anlama sorumluluğunu tamamen seyirciye bırakan Witkiewicz; Mrozek,Tadeusz gibi geleceğin absurd tiyatro yazarlarına yol gösteren Gombrowicz; laboratuar tiyatrosunun kurucusu Grotowski ve "Yoksul Tiyatro" Polonya Tiyatrosu'nun dünyaya armağan ettiklerinden bazılarıdır.1968 yılında Rusların emri ile Çekoslavakya'ya asker göndermek pek çok Polonyalı'yı derinden yaralamış.Sansür ,pek çok yazarın ülkesini terk etmesine neden olmuş.1970'lerde ardı arkası kesilmeyen grevlerle çalkalanmış ülke.Bu dönemin çocukları ne savaşın zorluklarını yaşadı ne de Stalinizm'in katı kurallarına boyun eğmek zorunda kaldı.Ancak yine de özgür değillerdi.Polonya Tiyatrosu 1960'larda doruklarını yaşadı. 70 lerde bu artistik arayışlar hız kaybetti.Bu dönemde Helmut Kajzar oyunları ile düşle gerçek arasındaki sınırı aşmanın peşinde idi.Mrozek gerçeğin tüm katmanlarında absürdün varlığını keşfediyordu.Dönüşsüz bir yolculuğa çıkan kahramanın dramını grotesk bir biçimde anlatıyordu. Rozewicz ise eserlerinde uygarlık ,kültür ve tarih karşısında insanın yalnızlığını önemli bir motif olarak alıyordu. "Happening" tiyatrosunun öncüsü,rejisör,ressam,sahne tasarımcısı,yazar,tiyatro kuramcısı ve aktör Tadeusz Kantor, "Ölüm Tiyatrosu" adını verdiği kendi modeli üzerinde çalışmaya başladı.1981 yılında ülkede sıkıyönetim ilan edildi.Tıpkı 1939-1945 yılları arasında olduğu gibi kültür yeniden yeraltına indi.Bu dönemde aydın kesim, işçi ve köylü tarafından destekleniyordu. Herkes geçmişi anlamanın ,tarihten ders çıkarmanın peşine düşmüştü. Rosewicz,Mrozek yine sahnedeydi. Kayjar,Lubienski,Bardijewski yeni oyunları ile mücadeleyi yeraltında sürdürüyorlardı.1990 da Polonya'da politik düzen değişti.Polonya Tiyatrosu'nda yazarlar kadar rejisörlerin de önemi arttı.2000 li yıllarda Oscar Onur Ödülü alan Wajda; Dürremant'tan Mayakowski'ye kadar pek çok önemli yazarın yapıtlarını başarıyla sahneleyen Jarocki; Polonya klasiklerini çağdaş yorumlarla sahneleyen Swinarski; Polonya Tiyatrosu'nun "kötü çocuğu" Hanuszkiewicz; "Tembel bir İsyancı" Grzegorzewski; James Joyce'un Ulisses'ini sahnelemeye cesaret etmiş Hubner; "Sanat gerçeğe teslim olmaz" diyen Zurowski ; "Aktör seyirciden bağımsız ama her zaman seyirci için olacaktır" diyen Lupa; Shakespeare yorumları ile ünlü Warlikowski; Thomas Eliot ve Witkacy gibi yazarları sahneleyen Zadar, Polonya Tiyatro'su tarihindeki yerlerini almışlardır.Polonyalı tiyatrocular sözlü,sözsüz oyun alanından,kukla dans tiyatrosuna kadar yeni denemeleri , tiyatro uygulamalarında kullanmaktan çekinmediler.Özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde bile bağımsızlık peşinde olan sanatçıların düşüncelerini savunduğu bir arenaydı sanat."(Neşe Taluy Yücel-"Yeni Arayışların Tiyatrosu"-Mitos-Boyut 305)Testosteron'u tercüme eden ,Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Leh Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi Neşe Taluy Yücel'in Polonya Tiyatrosu'nu inceleyen kapsamlı yazısından özetlediğimiz yukardaki satırlar içinde Testosteron'un yazarı Andrzej Saramonowicz'in adının geçmemiş olması bizim tercihimiz değildir.Neşe Taluy Yücel bahsetmemiş. Zira Saramonowicz öncelikle bir senaryo yazarı ve sinemacıdır.Testosteron, başlangıçta tiyatro sahnesinde görünmüşse de(2002) ilgi çekmesi herhalde sinemada 2 milyona yakın kişi tarafından seyredilmesinden (2007) sonra olmuştur.
Haluk Bilginer ve Oyun Atölyesi
Haluk Bilginer ,Türkiye'de tiyatroya ilgi duyan herkesin hemfikir olduğu gibi ,Türkiye'nin övündüğü tiyatroculardan biridir. İsmi ile oluşmuş haklı gurur tablosu , onun değerini anlamış seyircinin sevgi ve saygı dolu hayranlığının bir sonucudur. O , herhalde tiyatroyu anlayan kişilerin başında gelir ve neyin ne olduğunu da bilir.O, fuayesine astığı (desteğine teşekkür ettiği seramik şirketini bir yana bırakacak olursak) "Bu tiyatro salonu özel ve kamu hiçbir kurum ve kuruluştan destek alınmadan yapılmıştır" sözleri ile bir "duruş"un temsilcisi olmuştur.O :"Ben derdimi anlatamadıysam sahnede sorun bende. Seyirciyi geri zekâlı yerine koyup "Burada bir şey yapıyorum bak anlamayacaksın sen şimdi" diyemem. Bu ne iktidardır. "Anlamadım" diyenlere de "Gel, anlatayım" diyorlar. Güzel kardeşim sahnede anlatacaksın meyhanede değil. Neyi deniyorlar bir bilsem ben de deneyeceğim. 'Deneysel' tiyatro yapanlar natürmort çizmeden Picasso olmaya çalışıyorlar." diyecek kadar idealist ; "Biz Cihangir Cumhuriyeti'ne oyun yapmıyoruz. 30-40 kişiye, 'deneysel', neyi denediği belli olmayan tiyatro sahnelemek tiyatro yapmak anlamına gelmiyor" diyecek kadar lafını sakınmaz;"Bizim oyunu Ayşe Teyze'yle Ahmet Amca anlamıyorsa bir yerde yanlış yaptık demektir. Çünkü biz onlara oyun yapıyoruz, ama tüm bilgi ve birikimizi sahnede kullanarak." diyecek kadar da iddialı bir kişidir.Onun bu ödün vermez tavrı, yanında çalıştırdıklarını da "Kendi paramızla tiyatro yapıyoruz. Bu, dünyanın en keyifli işi. Arkana devletin konforunu alacaksın sonra özgün sanat yapıyorum diyeceksin... Ödenekli tiyatrolarda yapılanlar ne özgür, ne özerk, ne de sanatsal açıdan ağırlığı var" "Türk tiyatrosu için çıkışı İngiltere'de aramak, orada bulunan çözümü kendine giydirmek için budala olmak lazım" diye söyletir. (Efnan Atmaca söyleşisi-18 Mayıs 2006)O "Oynanmadık Shakespeare oyunu kalmasın" ve "Her yıl bir Shakespeare" sloganıyla yola çıkan ve 2004 den bu yana Othello, Atinalı Timon ve Hırçın Kız'ın yanına Cimri, Azrailin Gözyaşları,Ermişler ve Günahkarlar,Jeanne D'Arc'ın Öteki Ölümü,Evlilikte Ufak tefek Cinayetler'i koyan bir tiyatronun Sanat Yönetmeni'dir.İşte bu yönetmen , Polonya Tiyatrosu'nu, onun dünyaya armağan ettiği değerleri bilmez mi? Bilir elbet. Bilir de neden Testosteron'u seçer?
Testosteron ve Yazarı : Andrzej Saramonowicz
Testosteron (rejisörü,metni,dekoru,kostümü,oyuncusu,rol dağılımı olduğuna bakmayın) "tiyatro"ya "uzak" bir gösteridir.Yazarın esas mesleğinden gelen bir alışkanlıkla senaryo tekniği ile yazılmış , zekası az, komiklikler seçkisidir."Okuyucu bulursa her konuda ve her koşulda rahatça yazabilme yeteneğine sahip olduğu söylenen" yazar ,Testosteron'u mutlaka "Oynayan bulunur mu?" merakı ile yazmış olmalıdır. Yazarın kendi ifadesiyle "Testosteron,görevi gereği seyirciyi eğlendirmek ve onu mutlu etmek durumunda olan başarılı bir komedidir.Seyirci biraz gülecek ama belki de kafasında bir şeyleri oturtacak.Çünkü benim oyunum cinsler arası ilişkiler konusunda doğru düzgün,sosyolojik bir derstir tümüyle" (Kendine geçer not veren yazara da pek sık rastlanmaz hani !) Saramonowicz örneğin kavşakta yanan kırmızı ışığın caddeye çıkılmaması gerektiğini bilmek gibi,farklı şeyleri bilmenin de iyi olduğunu söylüyor . Testosteron'da yaptığı gibi bilinen "klişe"leri ordan burdan toplayarak diyalog yazmakla tiyatro yapılamayacağını da biliyor herhalde,içine doğduğu köklü ve dünya çapında bir tiyatro ekolünden geldiğine göre. Bilinen sahne trükleri gösteriyi sürüklüyor(körüklüyor). Sahnelerde devamlılık yok. Sahne sahneyi hazırlamıyor. Oyuncu ortadan dalarak başka bir "fıkra"ya geçiyor.Hep bilinen, ayni olayın "acemi" tarafından tekrarlanmasının yarattığı komiklik ; yıllar sonra ortaya çıkan oğul ; ya da iki erkeğin ayni kadın ile ilişkiye girmiş olmasının anlaşılması.... Ama hakkını da yemeyelim. Kitaptaki metne bakacak olursak içinde yaşadığı topluma göndermeler yapabiliyor:Örneğin "Bu ne ulan helanın yolu mu Wilczy Szaniec'in planı mı?" derken Hitlerin gizli sığınağına;"Evet siz "Balladyna'nın musluğunu açmışsınız" derken Polonyalı romantik ozan Slowacki'nin trajik kahramanına;(Oyun Atölyesi Macbeth'in kanlı ellerini anıyor burada. Onlar da o kadarını bulabilmişler!)"Malysz'i geçtin" derken uzun atlama ve üç adım şampiyonuna;"Pilotaj kursundaki Araplar" derken 11 Eylül'e;"Mann ile Materna'nın talk show'u" derken tutulan bir tv programına;"Orada kargaşa,kalabalık kıyamet,korumalar falan…. Miller gelmiş" derken Başbakan'a;"Baba bırak şimdi Linda'yı oynamayı" derken abartılı oyunculuğu ile Polonyalı bir aktöre;"Wodecki'nin sürekli şakıması gibi" derken paparazilerin hedefi olan bir şarkıcıyagöndermeler yapıyor.(Testosteron/Mitos-Boyut 305)Oyun Atölyesi'ndeki gösteride zaman zaman yapılan tuluat ile "zararsız" dokundurmalar yapılmıyor değil. Ancak Shakespeare oyunlarına fütursuz bir cüretle "takla attırmakta" kendini "özgür" gören "Tiyatro Yöneticisi"nin nedense bu gösteride "nutku tutulmuş". Sahne, sanki "Olabileceğiniz kadar komik olun" talimatı almış 7 erkeğin kontrolden çıkmış çılgınlıklarının arenası haline gelmiş. Allah için her biri yeteneğinin sonuna kadar içindeki "cevheri" çıkarmaya uğraşıyor. Abartılı oyunculukları birbirlerini o kadar etkilemiş olmalı ki sahnede "ayni" olan 7 erkek var. Hepsi iç çekerek ağlıyor, hepsi ayni tonlamayı yapıyor; ayni beden dili ile deviniyorlar, ayni trükleri kullanıyorlar. Sırası gelen oyuncu kendi "stand –up"ını yapıyor. Ama sahnede 7 kişi olmalarına rağmen, "Ayni enstrümanı üfleyen 7 kişiden" orkestra çıkmasının olanaksızlığı nedeniyle ortaya tekdüze "Soytarılar Panayırı" çıkıyor.(Keşke gerçekten "soytarı" olabilselerdi diye de geçiriyoruz içimizden!) Gösteri, erkeklik hormonu üzerine… Ama inanın bazı değişikliklerle bu , ayni yapı kullanılarak 7 kadın gösterisi de olabilirdi. Bu sefer de erkekler kendi hallerine gülerlerdi herhalde.Polonya Tiyatrosu'nun özellikleri ile gösteri daha da zenginleştirilebilir miydi? Bu çabaya değer mi idi kuşkuluyuz.
Konu
Gösteri , nikahta reddedilen bir damadın çevresinde yapılan "Erkekçe geyik muhabbeti". Gariptir ki salondan gelen kıkırdama ve kahkahaların çoğu kadınlardan .. Kadınlar kendilerini aşağılayan esprilere gülüyorlar! Bu tür muhabbetlerde,erkeklerin askerlik anıları,kadınlar ve futbol ile sınırlandırılan "kültür" düzeyi, bu gösteride inceliksiz,kaba ve zaman zaman sözde Tarantino'vari(?) sert bir sahne cambazlığı ile verilmek istenmiş.İnternette yapacağınız kısa ve kolay bir yolculukta bulacağınız Tarantino- Saramonowicz ilişkilendirmesi de, bu sahne saçmalığına(ve de tiyatro yöneticisine) bir "felsefi derinlik" katmak için yapılmış olmalı. Ancak başlangıçta ekrandan verilen Rezervuar Köpekleri filminden sahneler , çizgili pazen pijamasından başka bir giysi içinde rahat etmeyen adamı smokine sokmak gibi anlamsız duruyor, olayı "kurtarmıyor".Alkış,kahkaha ve de övgü cümlelerini gereksiz bir bonkörlükle armağan eden seyirci ,gösterideki baba-oğul dialoglarının onda biri kendi başına gelse ne yapacağını algılamıyor. Ama ertesi sabah uyandığında , seyrettiklerinden geriye kalanların ne olduğunu anlatamayacaktır bile. Üzerinde konuşmaya değer bir şey yok da ondan. Amaca ulaşılmış,herşey anında tüketilmiştir.
Peki Neden?
Saygın bir Sanat Yönetmeni , her şeyin farkında olmasına rağmen ,Ayşe Teyze ile Ahmet Amca'nın algılarının bu düzeyde olduğuna kanaat getirdiği için mi bu gösteriyi seçmiştir acaba? Öyle olsa bile dünya tiyatro tarihinde ekol olmuş bir tiyatrodan çıkarabileceği bu kadar sınırlı ve dar bir ufuk mudur?Geçmişten gelen tiyatro çizgisine bakılacak olursa bu gösterinin, Oyun Atölyesi'nde bir dönüşüm noktası olacağı kesindir.Belki de yaşanan tecrübeler ile Haluk Bilginer , Ayşe Teyze'sine Ahmet Amca'sına "Hakettiğin budur " diyerek "Bir tabak buharlı su" ikram etmektedir.
Tiyatroya Yardım
Testosteron 2008-2009 yılı Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ,63000 YTL ile en yüksek yardımı alan "proje"lerden biridir.(Salonu destek almadan yapmakla övündüğünü belirten tiyatro ayakta kalmak için yardım almaktan çekinmediğine göre artık fuaye duvarındaki yazıyı kaldırmalıdır.)Gösteriyi seyrettikten sonra Bakanlığımızın hoşgörüsüne, özgürlük anlayışına saygı duyduk ama bu proje için sunulan dosyayı da merak ettik doğrusu.
Pantalonlar Aşağı ve +18 ve de Tiyatronun Pazarlanması
Gösteri afişlerinde ve de program dergisinde yer alan indirilmiş pantalonlar ile çektirilmiş fotoğraf ve de "+18" ( 18 yaşın üstündeki seyirciyi anlatmaktadır.) pek muhtemeldir ki seyircinin "hayal gücünü ve beklentisini" arttırmak için yapılan bir "pazarlama"dır. Tiyatro Yöneticisinin program dergisindeki yazısında, alıntılar yaparak "olayı" büyütmeye yönelik girişimi de yararsız bir çabadır. Alıntıyı "fallus" ile ilişkilendirip politik söylem olarak işkence,dayak,savaş kelimelerine bağlama çabası havada kalmaktadır. Bülent Somay'dan yapılan alıntı yerine oturmamıştır.Bizim seyrettiğimiz gece salonda kendi sözleri ile "Selçuk Abisi"nin kanatları altında gösteriyi seyreden (kapı görevlisi kızlar tarafından "zaten her gösteriye geldiği" söylenen) 11 yaşındaki erkek çocuğun hayat derslerine(yazarın söyleyişi ile sosyoloji derslerine), gösterinin ikinci yarısında devam etmesine engel ve alelacele salondan "itina" ile uzaklaştırılmasına neden olduğumuz için üzgünüz.(!) Ancak salt o geceye mahsus olmadığı anlaşılan bu alışkanlığa karşı çıkmamazın bir işe yaramadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çocuk, çoktan alacağı dersleri almış ve ders vermeye başlamıştır herhalde. Kendini gösterinin havasına kaptırmış ama yanlarında oturan çocuğu görmeyen(?) seyirciye de şaşkınlıkla baktık. Acaba onlar da mı 18 yaşından küçüktüler?
Ticari Başarı
Oyunların kapalı gişe oynaması ticari bir başarıdır. Örneğin 30 gün içinde 10 defa oynarsanız 3 ay kapalı gişe oynama ; 3 ay sonrasına bilet satmakla talebi kışkırtma şansınız da yükselebilir.Ya da TV'de çok tutulan bir dizi oyuncusunu tiyatronuzdaki bir oyunda misafir etmeniz de başarılı bir taktik olabilir.Toplumun zaaflarını kullanmak da bir yoldur, medyada "editoryal" köşeler açmak ve abartılı alkışlar da..Gösterilere ilgi çekmek için yapılanlar, "Bir pazarlama başarısı" olarak algılanabilir(hatta sonuçlanabilir) ama tutulan yolun, uzun vadede, tiyatromuz üzerindeki muhtemel etkilerini kamunun dikkatine sunuyoruz.Tiyatrolarımızın ilgi görmesini elbette isteriz. Ancak tüm strateji ve taktiksel planlamalarda "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" riski de vardır. Bu anlamda tiyatro dünyamıza, dönemsel "başarı"lar için seyirciyi sonuna kadar "kullanmamalarını" öneririz.
Kostüm
Gösterinin kostümleri inanılmayacak kadar perişan bir halde idi. Ucuz kumaş, dikiş kullanılmış ve her gece ayni toz dumanın içinde kaldığı için artık eskicinin bile almayacağı kadar yıpranmış ceket ve pantalonlar ; nerdeyse tektekçiden alınmış gibi duran boyasız, derisi sıyrılmış ayakkabılar… "Adamlar kavgadan geliyor" diyenleri duyar gibiyiz. İyi de kavgaya seyirci olanlar da "düğünden" geliyor.
Oyuncuların Emeği
Gösterinin sonunda salonun yüksek sesli beğenileri(?) arasında en ön sıradan sesimizi duyurabildiğimiz oyunculara "Bizim alkışlarımız emeğinize, oyuna değil" diyebilmiş olmanın huzuru içindeyiz. Bu gösteriyi ve onun meslekleri içindeki yerini yeniden düşünmelerini öneririz.
Eleştirilerin "Pelesengi"
Belki biz gösteriye "katkıda" bulunanlardan bazılarının hocası olsak , her zaman yaptığımız "klasik" değerlendirmemiz ile "Zekice kotarılmış özenli bir sahneleme ve yaman bir oyunculuk gösterisi izliyoruz" diyerek bu yazıyı bitirirdik. Öyle bir durumda kalan bir hoca olmadığımıza ve ayni pelesengi tekrar etmek zorunda kalmadığımıza şükrediyoruz.
Melih Anık
Etiketler:
oyun atölyesi,
tiyatro
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)