9 Ekim 2009 Cuma

Sessiz Sinema’ya Tiyatro Sahnesinden Saygı Duruşu : Lourcine Sokağı Cinayeti - Semaver Kumpanya

Semaver Kumpanya’nın bu sezonki yeni oyunlarından ilki “Lourcine Sokağı Cinayeti”, Fransız yönetmen Daniel Soulier’in yönetmenliğinde İstanbul Fransız Kültür Merkezi sahnesinde izleyici ile buluştu.

Eugène Labiche, yabancımız olan bir yazar değil. 1961 yılında Ulvi Uraz, Eugène Marin Labiche'in bir oyununu “Para İsteme Benden” adıyla oynamış. 1992 yılında Bakırköy Belediye Tiyatrosu Lourcine Sokağı Cinayeti’ni sahnelemiş . 2000 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda Hasır Şapka isimli oyunu oynandı .
Labiche’in eserleri pek çok ülkede oynanmış. 1923 yılında Lourcine Sokağı Cinayeti , sinemaya da aktarılmış.

Oyun fars türünün başarılı örnekleri arasında sayılıyor.

Daniel Soulier yakın zamanda Camilla Barnes ile Maupassant’ın dört öyküsünü sahneye taşıdı. Yanılmıyorsam Mehmet Ulusoy'un sayısız oyununda da rol alan Daniel Soulier “bizden biri ”.

Semaver Kumpanya , oyunu kendi sitesinde şu satırlarla duyuruyor : (Medyaya dağıtılan metin de ayni olmalı ki her yerde ayni haber var. )
“Bir sabah Paris’te, mirasyedi Lenglumé akşamdan kalmış bir şekilde uyanır. Bir gün öncesinden aklında kalan sadece yeşil şemsiyesinin kaybolmuş olduğudur. Yatağında kendisiyle aynı durumda olan bir yabancı da vardır : baş aşçı Mistingue. O da isminin baş harfleri olan J.M. işlemeli mendilini kaybettiğini hatırlamaktadır. Kahvaltıda Lenglumé’nin karısı, Lourcine Sokağı’nda işlenen korkunç bir cinayetle ilgili bir haber okur. Katiller, cinayet mahallinde, yeşil bir şemsiye ve J.M. harflerini taşıyan bir mendil bırakmışlardır. İki adam, katillerin kendileri olabileceğinden şüphe duyarlar."

Gelgelelim oyun başlar başlamaz Lenglumé “Şerefsiz” Şeref, Mistingue “İnek” Argun , Potard Polat, Justin Sadık, Norine Nermin olarak karşınıza çıkıyor. Değişmeyen(?) ise “Lursin”(Lourcine) Sokağı !
(Medyaya dağıtılan özetin de bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyorsunuz. Bu kadarcık bilgi sızdırdığım için Semaver Kumpanya’dan özür dilerim. )

Oyunun dönemi ile tek ilişkimiz Şeref ve Argun’un favori-sakalları..

Pantolunun paçalarını çoraplarının içine sokmuş “Saf görünümlü uyanık uşak” Sadık ise “bizden” gibi ama sallanarak yürüdüğü zaman da çok tanıdık bir geçmiş zaman kahramanı!
Konuşmaya başladığında tuhaf, değişik bir durum ile karşı karşıyasınız. Bu “senkron kayması” size bir şeyler hatırlatıyor ama…..
Oyun ilerledikçe ve diğer kişiler oyuna katıldıkça bu ilginç sahne tekniğine alışmaya başlıyorsunuz.

Hiç şüphe yok ki oyunun başarısında oyunculuğun katkısı çok büyük.
Serkan Keskin, Tansu Biçer, Nadir Sarıbacak, İrem Erkaya, Uğur Senkeri mükemmel bir oyunculuk gösterisi sunuyorlar.

Ama alkışın en büyüğü , Eugène Marin Labiche ( 1815 - 1888)’in ilk kez 1857’de Paris’te sahnelenen bu farsını, konunun şimdiki zamana eskimiş geleceğini bilerek ama Moliere ile kıyaslanan ve 100 e yakın oyuna imza atmış bir yazarı hafızalarda canlı tutmak ve yeni nesillere (dünyaya) tanıtmak adına yeni bir biçim ile sahneye taşıyan Fransız aktör, yazar ve yönetmen Daniel Soulier’ ye… (Ülke tiyatrosuna yaptığı katkının bazılarına ders olmasını dilerim.)

Bu açıdan bakıldığında konunun hiç de önemi yok . İsimlerin de..

Sahnedeki teknik , sessiz sinemaya , Şarlo’ya (Charlie Chaplin (1889 - 1977)) saygı duruşu gibi.
Sanki sessiz sinema’nın tiyatro sahnesine uygulanışını izliyorsunuz.. Sessiz sinemada önce hareket sonra alt yazıda sözler gelir ya , bu oyunda da oyuncular kendi sözlerini kendi hareketleri üzerine -akışı bozmadan- kendileri söylüyorlar. Zaman zaman sahne önüne gelip seyirci ile paylaşılan iç seslerde de bu “alt yazı” etkisi var.
Abartılmış hareketler, sesleri duymasanız bile hareketlerden olayı izleyebileceğiniz naif bir sahne gösterisi sizi kısa bir süre içinde içine alıyor ve sürüklüyor.

Oyunun “Yanılmış bir kapıyım,simsiyah / hep kendi üstüme kapanıyorum” (Attila İlhan) dizelerindeki gibi karmaşık bir kurgusu var. Gazetedeki haberle başlayan ve biten bir sarmal. Bu akıl labirentinde kaybolma , seçilen teknik ile çok iyi bir uyum sağlamış.

Oyunu seyrederken beklentilerim şunlardı :
Oyunda Türkçe gazete yerine Fransızca bir gazete kullanılsa.. Hem oyun karakterlerinin “Fransız” geçmişlerine, “Lursin Sokağı”na ve de favori-sakal ile yapılan yabancılaştırmaya da uyardı. (Her ne kadar 1.Boğaz Köprüsü’nün açıldığı 1973yılına ait gazetenin o tarihte yayın hayatına henüz başlamamış olması -tüm yaşananları “yok hükmüne” indiren- “ince” bir mesaj içeriyor ama…)
Bir de oyunun bir karakteri gibi değerlendirilmiş piano ile canlı müzik olsa idi…

Kuşkusuz bu oyun , sezonun en önemli oyunlarından biri olmaya aday . Bir saat onbeş dakikanız boşa geçmiş olmayacak.

Melih Anık


Not: Bu yazı yayımlandıktan sonra Semaver Kumpanya kendi internet sitesindeki açıklamayı değiştirdi ve şunu yazdı:

"Oyun, Türkçeye çevrildikten sonra Semaver Kumpanya oyuncuları tarafından Türkiye’ye uyarlandı. Yalnızca oyuna adını veren ve cinayetin işlendiği sokak olan “Lourcine Sokağı Cinayeti” “Lursin Sokağı Cinayeti” şeklinde okunduğu gibi yazıldı ama aynen kullanıldı."

Kendi kendilerini düzeltikleri için ben de bilgi sızdırmamış oldum. Özür dileme şimdi onlara düştü galiba.

Ek Bilgi:

Fars:
“Bir komedi türü olan Fars, kalıplaşmış karakterlere, kaba bir mizah anlayışına, olamayacak durumlara ve de gereğinden fazla abartıya yerme anlayışına dayanır. Kaba tiplemeleri ve inandırıcılıktan uzak olay örgülerinden ötürü,çoğu entelektüel aydın tarafından zayıf bir tür olarak değerlendirilir.Buna karşı Slapstick komedi anlayışı gibi halk tarafından oldukça beğenilmektedir.
Farsın kökenleri Eski Yunan ve Roma tiyatrosuna, Aristophanes ile Plautus'un komedilerine ve kalıplaşmış belli tiplerle abartılı durumların ele alındığı fabula Atellana) adlı ilk İtalyan oyunlarına dayanır.
Fars terimi ilk kez 15. yüzyılda Fransa'da, tek bir eğlence biçimi içinde yer verilen palyaçoluk, akrobasi, gülünçleştirerek taklit etme, kaba saba şakalar gibi öğeleri tanımlamak amacıyla kullanılmıştı. Bunlar önceleri, dinsel oyunların arasına sıkıştırılan doğaçlama bölümlerdi. Daha sonraki yıllarda bu oyunlardan sıyrılarak bağımsız oyunlar haline geldi.Bu yapıtlardan günümüze gelen en önemli eser, Maistre Pierre Pathelin'dir (Pierre Patheline).Bu gelişmelerden sonra Fars etkisini hızla arttırdı.Kısa bir süre içersinde tüm Avrupa’ya yayılan bu tür özellikle İngiltere’de birçok örnek verdi.Bunlar içerisinde en önemlisi kuşkusuz 16. yüzyılda John Heywood'un yazmış olduğu ara oyunlardı.Ayrıca Shakspeare ve Molière de komedilerinde fars öğeleri kullandılar.
Fars, 18. ve 19. yüzyıllarda gelişmesini sürdürdü. Fransa'da, Eugène Labiche Le Chapeau de paille d’italie (1851; Hasır Şapka ), Georges Feydeau ise La Puce a l'oreille (1907; Türkçe uyarlaması: 1+1=1) adlı oyunlarıyla türün başarılı örneklerini verdiler. Fars ayrıca müzikhollerde, vodvillerde ve bulvar tiyatrolarında da yer alıyordu. 20. yüzyılda fars, Brandon Thomas'ın Charley's Aunt'u (1892; Teyze Hanım/Teyzesi/Teyzeler Karıştı) gibi oyunlarla varlığını sürdürdü
19.yüzyıla gelindiğinde sinema sanatının gelişmesi ile farsın etki bu kez beyaz perdede göründü.Özellikle Charlie Chaplin,birçok komedi filminde bu öğeleri kullandı.Ayrıca Keystone Kops ve Marx Kardeşler yaptıkları filmlerde Slapstick öğeleriyle iç içe geçmiş birer fars komedisi sundular.”
Kaynak: http://sinematvdersleri.blogspot.com/2008/09/fars.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme