7 Nisan 2009 Salı

İki Oyun (Cimri ve İstanbul Efendisi) ve “Yönetmen”in Kafasındaki “Seyirci”…

Sözün Kısası
2 günde 2 oyun seyrettik. Önce Moliere’in “Cimri”sini Kenter Tiyatrosu’nda Kent Oyuncuları’ndan ; sonra Musahipzade Celal’in “İstanbul Efendisi”ni İBB Kağıthane Sadabat Sahnesi’nde İBB Şehir Tiyatroları’ndan..
Cimri’nin yönetmeni Mehmet Birkiye, İstanbul Efendisi’nin yönetmeni Engin Alkan’dı.
Cimri’nin ilk gecesi , İstanbul Efendisi ise aylardır oynanmakta idi.
Her iki oyun da hınca hınç dolu salona oynadı.
İstanbul Efendisi aylardır kapalı gişe oynuyor. Cimri’nin de böyle bir kadere “yazılmış” olduğunu salondan yükselen kahkahalardan anladık.
İstanbul Efendisi’nin seyircisi orta yaş gurubu, Cimri’nin seyircisi ise 15-25 yaş genç gurubundan idi.
Salon çıkışında seyircilerin yüzlerine “kazılmış” gülümsemelerden ve de sözlerden anladığımız şu:
“Oyunlar çok eğlenceli” idi. “Seyircimiz çok güldü, çok beğendi,çok alkışladı.”
SEYİRCİ EĞLENDİ. Evinden çıkıp geldiğine memnun oldu.
Sözün kısası şu : Bu oyunlara gidin. Çok güleceksiniz,çok eğleneceksiniz,çok alkışlayacaksınız.
Seyirci “geçer” notunu verdi. Gerisi “laf ü güzaf”(Boş lakırdı)!
Kıssa Ne?
İki oyunun ortaya koyduğu gerçeği anlamaya çalışmak , oyunlar hakkında ayrı ayrı görüş belirtmekten daha da anlamlı göründü bize. Zaten oyunlar hakkında eleştiriler çıktı ya da çıkacak.
Bu yazımızda iki oyunun ortak yanlarından yola çıkarak günümüz Türk Tiyatrosunda yönetmenin seyirci ile ilgili kanaati üzerine bir denemede düşüncelerimizi paylaşalım istedik.
Dikkatle ifade etmeye çalıştığımız ana soru da şu : “Yönetmen’e göre , ”Seyirci” kim ?”
Yönetmenler
Her iki yönetmen Türk Tiyatrosu’nun aydın tanımına uyan yüzakları. Eğitimliler. Geçmişlerine bakılacak olursa tiyatroyu, sanatı biliyorlar. Bu oyunlarda seçtikleri yol da bilinçli, rastlantısal değil. Zira onlar , "Halva" demesini de bilirler, "helva" demesini de!.."
Ortak Bakış Açısı
Cimri 1668, İstanbul Efendisi 1913 tarihli.
Her iki yönetmen de eski bir oyunun yeniden seyirci ile buluşması gerektiğini düşünmüş.
Bu seçimlerde yan faktörler (Eski tiyatrodan örnek vermek, tiyatro yardımı almak için klasik oynamanın yararlı olacağı vb gibi ) olsa da Yönetmen, seçtiği oyunun seyirciye hala söyleyecek bir şeyleri olduğuna inanmış demek ki. Ama ortaya çıkardığına bakınca , oyunun özgün halinin kendisini tamamen tatmin etmediğini düşünmüş. Aslında “Seyirci”nin, oyunun özgün haline ilgi göstermeyeceğine inanmış. Bunu, “oyunun özgün halinin seyirciye yararlı olmayacağını” düşünmüş diyerek de çeşitlendirebiliriz. (İşte bu noktada Yönetmen, Seyirci’yi düşünmeye başlıyor !)
Oyun fazla uzun(sıkıcı olabilir) , güncel olmayan yanları var(ilgi çekmez) , mesajı belirgenleştirmek gerek (Basitleştirmek mi ? Kolay anlaşılabilir kılmak mı?) vb nedenlerle oyunun genel çizgisine dokunmadan yönetmen, kesiyor, biçiyor , yeniden kurguluyor ve oyunu seyirciye “uygun” hale getirmeye çalışıyor.
Kim bu seyirci ?
“Eğitim seviyesi ortalaması 4,5 yıl. Hayatı kadın programlarından öğreniyor. “Sabah Şekerleri”nde fikrini belirtiyor. Tv’ de evleniyor. Tv deki kavgalara “rating” yaptırıyor. Sahnede küfür duydu mu kendini tutamıyor , gülüyor. Zaten iki lafın birinde küfür ediyor. Göbek atmaya , atanı seyretmeye bayılıyor. Masayı tıkırdatsan kıvırtmaya başlıyor, el şaklatmanın katılım ve eğlence olduğuna inanmış. Gelenekçi ama seçtiği yaşam biçiminde “geniş”..Seksi imalara katıla katıla gülüyor. Zaten de geçim darlığı içinde. Gülmek,eğlenmek istiyor. Kahvede, LCD ekrandaki mayolu kadın resmini dondurarak hep birlikte seyrediyor. Hep birlikte 10. Yıl marşını söylemenin toplumculuk olduğuna inanmış. Stand-up ile tiyatroyu ayni şey sanıyor. Evindeki kütüphane, gazete promosyonlarından. Takım tutar gibi köşe yazarı tutuyor. Dokuz sekizden başka tempo bilmiyor. Dans dediği de sağ ayak öne atılırken sol ayağın arkada sekmesi. Aslında sahnedeki tiyatro adına yapılanlar ile ilgili de değil . Bir tek kriteri var. Eğlenmezse tiyatroya gitmiyor.”
Sonuca bakılınca tesbit şu olabilir : Türk seyircisi gülerek “doyan” bir yaratıktır!
Bu nedenle “Benli” bir erkek aranırken “Ben” ile “Benliyi aldım saçaktan” şarkısı arasında ilişki kurmanın sakıncası yok. Seyirci bunu “takmaz”,şarkıya bakar.
Bir rum,bir yahudi yanına bir laz koyup “toplumsal renklerin zenginliği” çağrışımı ona yeter de artar bile.
Musahipzade eskiden ramazanlara denk getirilen oyunların yazarı idi. Geleneksel yapı,eski hayat vb ile nostalji yapılırdı. Şimdi Musahipzade’nin o havadan “kurtarılmış” olması ve de Çelebi’nin fötr şapkası, kuyruklu ceketi ve şalvarına söylenecek tek şey : “Çok “post-modern” !”
Her iki oyunda da sahne ortasına yerleştirilmiş (birinde üçlü koltuk diğerinde sandık) dekor arkasındaki seks çağrışımları ile “seyirciye ulaşmak” mümkün, yeterli ve galiba ön şart!
Klişe karakterler çiz . Seyirci kalın hatlı tiplemelere bayılır.
Her iki oyunda da toplama müzik var. Uzun tutulmuş sözsüz oyunlarla merak yaratma , sahnenin bir yanından öbür yanına koşuşturma , yüksek sesle bağırış çığırışlar, dans edememe, şarkı söyleyememeler bile seyirciye “tuhaf” gelmiyor. Değil mi ki oyuncu, seyirci arkasından salona dalıyor. Kıvrak şarkılarla oynuyor,çığırıyor…. “Keyif bu işte !”
Kalabalıklar , ellerinde kazma kürek ile dolaşıyor. Hırsızlık yapmadıklarında da kendi aralarında dolap içinde seks çağrışımlı pozlar veriyorlar . Abartıyı sever seyirci...
Sözleri seks iması ile süsle ver. Seyirci hoşlanır.
Kalabalık olmalı sahne.. Seyirci az kişili oyunlara gelmiyor. (Sanki oyuncu başına maliyeti düşürülecek!)
Abartılı oyna.. Sık sık yere düş.. Düşene gülünür.
İki oyunda ayni dekor tasarımcısı : Barış Dinçel , artık yaptıklarından emin. Sahne tasarımında “ne yapsam beğenirler” gibi bir duruşu var . Hatta bazen sahnenin bir köşesine “kişisel anıt” bile koyuyor.
Hiçbir şey yeni değil . Kıyafetler,makyajlar… Broadway…Off (of!) Broadway… West End’den ödünç alınmış..
Oyuncuların hepsi iyi.. Onları seyretmek de keyifli. Ama şarkı söylerken nefesleri yetmedi mi , işi komikliğe vurup ; dans edemediklerinde parende , göbek atarak alkış alıyorlar.
Sonuç : Yönetmen seyirciye ulaştı… SEYİRCİ BEĞENDİ. Salon doldu..
(“Halka inilmez çıkılır!” 70 li yıllardan bir özdeyiş!)
Program dergilerinde yazılanlar gereksiz.
Bir yerinden de “ödül” alırsa… Artık ne olursa..

Adet oldu ya Can Yücel’den bir şeyler yazıp “iğnelemek” . Alın size bir Can Yücel :
“Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi..”

Galiba gülerek ölüyoruz. Bu iyi…
Ama …..
“Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” olmaz mı?
Melih Anık


Not: Çok bilinen bir örnek vardır. Mıknatıs ve demir..
Mıknatıs “aydın” dır, demir de “halk”. Mıknatıs, demiri çekmek için demirden belli bir mesafede olmalıdır. Çok uzak olursa demiri çekemez. Çok yakın olursa da demire yapışır.
Türkiye’de “aydın” için alınacak çok ders vardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme