16 Eylül 2009 Çarşamba
Tiyatro Kurultayı , Tiyatronun Kılavuzluğu ve Toplumsal Değişim
Adamlardan birinin kör olduğu açıkça bellidir. Siyah gözlükler takmıştır,elindeki beyaz baston ile çevresini yoklayarak yürümektedir. Koluna girdiği adam ise gidilen yöne sırtını dönmüştür, geri geri yürümektedir. Bu adam, kör adamın kılavuzudur.(!) Ama konuşmalar ilerledikçe onun da gözlerini yummuş olduğunu anlarız.
“Bir köre refakat eden de kör olmalıdır.Hayatta kalmamızın yegane kuralı budur. Senin görmediğini benim görmemin ne anlamı var? Birbirimizden çok farklı olursak nasıl anlaşabiliriz?” der adam.
Adamın felsefesi de ilginçtir : “Göz görmeyince gönül katlanır derler. İtikadından şüpheye düşersen gözlerini kapa ve imanına sarıl”
Kimin kime kılavuzluk ettiğini anlamak zordur. Bir an için dursalar hangi yöne gittiklerini de…
“Toplumun liderliğine soyunmuş olmaktan” bahsedildiğinde aklıma hep yukarıdaki sahne gelir.
Yeni tiyatro sezonu açılırken ister istemez bu sahne ile tiyatro arasında bir ilişki kuruyorum.
Tiyatro toplumun kılavuzudur.
Ülkemizde tiyatro ile ilgili gördüklerim , işittiklerim, okuduklarım ,zaman zaman beni umutsuzluğa düşürüyor. Ülkemizde tiyatro,kılavuzluğu hakkıyla yapabiliyor mu? Yoksa kör adamın kılavuzu gibi, geri geri ileriye giderek , gözlerini kapatmış “Senin görmediğini benim görmemin ne anlamı var” mı diyor ? (Her yeni sezonu merakla bekleyişimin bir nedeni de bu soru!)
Hem farklı olmaya ve hem de farklı olduğu seyirci ile iletişim kurmaya zorunlu olan bir sanattır tiyatro . Zorluğu da bundan gelmez mi?
Tiyatrocularımız, kendilerini seyretmeye gelenlere ,onların zaten beklediklerini vererek ,paylaşılan duyguyu “yeniden” ,”bir kere daha” paylaşmaktadırlar . Bilinç durumu açısından salondan çıkan salona girdiği haldedir çoğunlukla.
Değişimi kişinin kendisinin de istemesi gerekir. Değişmek istemeyeni değiştirmek de pek kolay değildir. Kaldı ki değişim için, değiştirici ile değişmesi gerekenin bir araya gelmesi gerekmez mi? Bu arada değiştiricinin değişimi de dikkat ister.
Tiyatro Kurultayı’na temel olan 3.Tiyatro Buluşması’nın bildirisi şu tespitle başlıyor:
“”…sanatın değiştirici gücünü hatırlatarak ve kendisini değiştirici bir etkinlik haline getirmeyi hedefleyerek….”
(Bu “hatırlama” hususu metnin içinde bir başka cümlede de geçiyor. Metnin içindeki “Cesur metinler üretmenin biçimlerini hatırlayacak, keşfedeceğiz” İfadesinde . Bu da unutulur mu diye geçirdim içimden. Nasıl bir “keşif” olacak bu? )
Bu arada bir saptama yapılıyor : ülkemizde “ sanat değiştirici bir etkinlik halinde değilmiş”. Yani sanatta değişim önce kendisinden başlamalı.
Bir an için bu saptamaya hak verdiğimizde tiyatronun (geniş bir yelpaze belirleyerek) üzerine çok ağır bir yük aldığını görüyoruz :
Aradan 30 yıl geçtikten sonra tiyatro ile 12 Eylül’e yanıt verilmesi ; grevlere sahip çıkılması; İtalya’daki sanat emekçilerinin desteklenmesi; İstanbul 2010 kapsamında yaşananlara itiraz edilmesi;yargının bağımsızlığına kavuşturulması ; sansüre ve oto sansüre karşı çıkılması; Bursa Bölge Tiyatrosundaki keyfiliğin protesto edilmesi; ana dilde tiyatro hakkının sağlanması; sanatçıların özlük ve telif haklarının gaspına itiraz edilmesi; medyanın kültür sanat kurumlarını kendine göre biçimlendirmesine karşı çıkılması; AKM’nin restorasyonu ile ilgili yaşananların kınanması; tiyatrocuların kendi içlerinde etik ve dayanışmacı bir kültürün var edilmesi;tiyatronun metalaştırılıp yozlaştırılmasına, tiyatrocuların düşünsel, ekonomik ve siyasi olarak sözde seçkin köleler haline getirilmesine itiraz edilmesi ; cesur metinler üretmenin biçimlerinin hatırlanması, keşfedilmesi; dokunulması tehlikelidir denilenin sorunsallaştırılması;her topluluğun çalışmalarını belgelemesinin teşvik edilmesi;tiyatro yayıncılığını kirleten, küfüre boğan çıkışları, habercilikten eleştiriye, her çeşit teatral söyleme seviye ve doygunluk kazandırarak etkisiz kılınması…
( Toplumsal hayatta “Hiçbir şey birbirinden soyutlanamaz”. Doğru…Ama kaynakların ve olanakların kıt olduğu ortamlarda önem sırasına göre bir yerden başlamak daha doğru değil mi?)
Hiç kuşkusuz ki vurgulananlar önemlidir. Ama yaşadığımız dünyada karşı çıkılacak sorunlar bunlarla sınırlı değildir elbette. Kendi tarihimizde , unutulmaması,unutturulmaması gereken tarih sayısını hatırlayan var mı? (Bu noktada ıska geçilmemesi gereken soru şudur: Türk Tiyatrosu, romanı,sineması kadar somut bir şekilde , yakın tarihi ,bugünü, asıl “eylem alanı” olan “sahne”sinde gösterebilmiş midir ?Belki de bu sorunun yanıtı öz eleştirinin başlangıç noktasını oluşturur.)
Elbette tiyatro, sadece ülkemizde değil dünyada yaşanan kepazeliklere “duruş”unu göstermek zorundadır. Ama konuları “somut”laştırdıkça , çerçevenin sınırlanmakta olduğunu ; başlangıçta gerçekleşmesi gereken katılımın ve de etkinin azaldığını ve eylemin içe kapanmaya başladığını görmüyor muyuz ? Daha işin başında yaratılması gereken birliktelik yara almış olmuyor mu? Kaldı ki aslolan, zaten hem fikir olduğumuz saptamaların kendi aramızda takdir edilmesi değil, topluma mal edilmesi değil midir? (Aynen oyunun farklı olanda bir etki yaratmasını sağlamak gibi.)
Aslolan tiyatronun insanda “değişimi isteme duygusu/isteği” uyandırmasını sağlamak değil midir?
Dünyayı ve oynanan oyunları düşününce metnin içinde geçen “Tiyatro yoluyla hayatı değiştirmek”, çok iddialı değil mi ? Hayatı değiştirecek “hayat”ları, bombardıman altında saklandıkları sığınaklarından çıkararak “hayatı yakalama”ya nasıl yönlendirmeli ? Seyircisiz olamayacak tiyatro, “hayatın nabzını” tutmadan , seyircisine ulaşamadan nasıl var olacak?
Kaldı ki böylesine ortaya konulan bir iddia için -tiyatrocuların çok da iyi anlayacakları gibi- içerik ve biçim arasındaki uyuma ,daha “ses getirici” bir “biçime” ihtiyaç vardır. Tiyatro Kurultay’ı için seçilen yer dahil olmak üzere tercih edilen(imkanın yettiği mi desek?) “biçim”, “içerik” yanında yeterli değildir. (Maalesef artık sadece fikirlerin gücü yetmiyor!)
Her şeye rağmen , bugünün koşullarında tiyatroyu ve dertlerini dert edinenlerin çabalarını görmek umut vericidir.Ancak tiyatromuzun kısa geçmişine rağmen hemen hatırlayabileceğimiz dev yüreklerini düşününce onların hayatları pahasına yapamadıklarını başarabilmek için gerekli söylemin ne olacağı üzerinde (hele de bugünün dünyasında) daha çok düşünmeye ; her adımda bir sorunu çözerek sürekli “taşı delen damlalara” ihtiyaç vardır. Bunu gerçekleştirebilmek için seyircinin desteği ihmal edilmemelidir.
Biliyorum ki bu,bizi başka bir tartışmaya götürecektir. Kendi değişim süreci sorunlu olan tiyatro başkalarını nasıl değiştirecek?
Adettendir : İşler iyi gitmediğinde yeni yasa , yeni bir kurum vb önerilir. Asıl soru ise, tiyatro dünyamız , elindekini tam anlamıyla kullanabilmekte ve toplumsal işlevini yerine getirebilmekte midir ?
Malum bir fıkra vardır. İyi ata binmekle övünen bir adam bindiği at üzerinde attığı turun sonunda at üzerinde duramamış , atın kuyruğuna kadar gelmiş,düştü düşecek, onu seyredenlerin önünden geçerken bağırmış: “Bu at bitti yeni at getirin!”
Ülkem dönemsel olarak “gelişmekte, değişmekte, büyümekte” ama tarih sürecinde geri kalmaktadır ; daha hızlı , daha istikrarlı olmak ,yanlışlardan ders almak ve başardıkları ile yetinmemek zorundadır.
Geçmişe bakınca , korkum, kör adamın kılavuzu durumunda kalınması ve değişenin sadece değiştiriciler olmasıdır. Bu durumda gidilen yol da arpa boyundan uzun olmayacaktır.
Melih Anık
6 Eylül 2009 Pazar
“Oh Olsun Sana”(!) Bahariye Sanat Merkezi ! Tiyatro Yapacaklar , Size de Ders Olsun!
Ne zaman açılmıştı?
2008 de..
Bir yıl içinde pes yani… (Virgülü doğru yere siz koyun!)
Açılırken:
"Kadıköy'ümüze yeni bir salon kazandırdığımız için mutluyuz. Türk Tiyatrosu son yıllarda yeni bir ivme kazandı.Çok başarılı prodüksiyonlar yapılıyor. Türk seyircisi de bu oyunları doldurarak destekliyor. İki sezondur gerek çocuk oyunlarımız, gerekse yetişkin oyunlarımızda seyircimizden çok güzel tepkiler aldık. Artık Kadıköy'de yerleşik bir tiyatro olarak hizmet vereceğiz. Bu kararı almamızda kuşkusuz en büyük etken, oyunları dolduran Kadıköy'lü sanatseverler ve Tiyatrolara sahip çıkan Belediye Başkanı Selami Öztürk'tür. Bundan 10 sene önce Bahariye ve Moda civarında 9 sinema ve Kadıköy Belediyesinin kültür merkezi vardı. Oysa bugün "Bahariye Sanat Merkezi"yle birlikte 4 Özel Tiyatro, Barış Manço Kültür Merkezi ve yine Belediye'nin katkılarıyla yenilenen Süreyya Operası Sanatseverlerin hizmetinde. Sinema sayısıysa özellikle İnternetin etkisiyle 3'e düştü. Benim düşüncem önümüzdeki yıllarda Bahariye, yeni tiyatroların da açılmasıyla Türkiye'nin Broadway'i olacaktır".
Kapanırken:
"Maalesef İstanbul'a salon kazandırma sevincimiz sadece bir sezon sürdü. Bugüne kadar kazandığımız tüm paramızı bu salona yatırmıştık. Tiyatro salonu işletmek çok külfetli bir iş. Hiçbir kurumdan destek alamadık. Kendi çabamızla ancak bir sezon sürdürebildik. Bir yanda yüksek kira, bir yanda yüksek elektrik faturaları,vergiler, sigortalar artık dayanılmaz hale geldi. Aslında yeni sezonda da her şeye rağmen faaliyetimizi sürdürmek istiyorduk fakat biriken kira borcumuz nedeniyle mal sahipleri olan Özen Film'in sahibi Mehmet Soyarslan ve İrfan Atasoy bizi icraya verdiler. 68 yaşında birikimlerini Türk Tiyatrosu için harcayan benim gibi bir sanatçının, evde olmadığım bir saatte, evine girip eşyalarını haczettiler. Artık bu yaştan sonra borçlarımı ödeyebilmek için çalışacağım. Çok üzgünüm."
Bahariye Sanat Merkezi, sezona çok hızlı girmiş. 4 oyunla.. İki yıldır oynamakta oldukları `Tek Perdelik Şaka` , Edward Albee`nin `Hayvanat Bahçesi` , Turgut Özakman`ın `Duvarların Ötesi` , Cengiz Tünay`ın yazıp yönettiği `Roman` ve Hadi Çaman anısına, son oynadığı oyun `Aşkın Yaşı Yoktur`
Sezon ortasında yukarda ilan edilen oyunlara bir de RECEBİM...RECEBİM .. Çalgılı, Şarkılı, Danslı, “Bizim mahallenin” müzikal güldürüsü ilave edilmiş.
Çocuklar da unutulmamış: Çocuklar için `Çocuklar Çiçektir` adlı çocuk oyunu..
Ayrıca yetişkinler ve çocuklar için oyunculuk, drama, diksiyon, gitar ,dans, Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği atölye çalışmaları,"Konservatuvara hazırlık kursu" ve "Senaryo-Oyun yazarlığı" kursları düzenlenmiş.
Tiyatroyu açmak için Kültür Bakanlığı'ndan olumsuz yanıt almışlar ama Sunay Akın'ın kurmuş olduğu Oyuncak Müzesi'nde faaliyet gösteren Tomurcuk Çocuk Tiyatrosu destek vermiş.
Salonun sıcak havası nedeniyle "Uygur Kardeşler" gibi Kadıköy'e gelen tiyatro grupları BSM'nin salonunu tercih etmişler.(Galiba başka gelen de olmamış o “sıcak hava”ya!)
Daha ne yapsın Selçuk Bey !
Ama…….
Kadrosunda “rating”i yüksek dizilerden oyuncu bile yok..
Kültür Bakanlığı Yardımına başvurmadığını yüksek sesle söylememiş. ( Üstelik tersini yapmış) Alkış da alamamış tabi ki..
Ya sene başı resepsiyonu ? Hani şöyle jüri üyeleri ile falan? O da yok!
Ödül komitelerine girip kendini ödüllendirmemiş. Ödül de reddetmemiş…
Tiyatro ithal etmemiş..
Bir AB fonu bulamamış…“Proje” de üretememiş.
TV’lerden birine komedi skeçlerinden bir derleme de yapmamış.
İmza kampanyasına katılmamış. (Yürüyüşe destek olmuş)
Salonu iyi pazarlayamamış .. ”Bırak salonun sıcak havasını filan..” Formül şu : Sen ayda 15 gün oynayacaksın.. 1 ay sonrasına bilet satacaksın. Ayda bir gösteri de yapsan gazeteye ilan vereceksin : “Oyunumuza yer kalmamıştır”…
Üstüne üstlük provalarını gerçekleşmesi için hiçbir karşılık beklemeden kapılarını açmış Bab-ı Tiyatro’ya.
Çehov yapmış geleneksel ağızla.. Orta oyunu söylemini denemiş …
Üstelik bir de politik tiyatroya kalkışmış “kör kör parmağım gözüne”....
A Selçuk Bey !
Siz maaş da ödemişsinizdir , sigortaları da beyan etmişsinizdir.
“Kağıt üstünde değil” sahnede olmaya çabalamışsınız.
Ölçüt falan aramışsınız.
Aynı anda 4 oyunla sezonu açarak sanatseverlere sürpriz yapmak istemişsiniz.
“Hergün bir etkinlik”, he mi?
Nenize gerek daha önceden sinema olarak kullanılan mekanı , 3 aylık bir tadilattan sonra 160 kişilik tiyatro salonu, 90 kişilik sinema salonu, kafesi, sanat atölyeleri olan bir merkeze dönüştürmek..
“İmparatorluğa” soyunmuşsunuz canım !
50 kişilik salon yetmedi mi ? Size ne sinemadan,sanat atölyesinden ..!
Şimdi “olgusal olarak” anlatın bakalım kapanma nedenlerinizi..
"Özenli ve özverili bir çabanın, ciddi bir bilgi birikimi, samimiyet ve içtenlikle buluşması ile zekice kotarılmış cesur bir yüzleşme olan ; özgün bir sahneyle somutlaştırılan yeni bir yorumu kışkırtmaya izin vereceğini iyi keşfeden ; "Anlamaya çalışmak yerine değiştirmeye çalışan"; tiyatronun vazgeçilmezi olan evrensel düşünceden hiç ödün vermeden Türkiyeli olan ; meraklısını bekleyen izlenesi bir komedi olan ; kadınlara erkeklerin bakış açısını öğreten ; öte yandan bir bağlama oturtulmuş seyirciye batmayan küfürler eden; kusursuza yakın düzeyde sahnelenmiş ; metni özgün bir sahneyle somutlaştıran yeni bir yorumu kışkırtmaya izin vereceği iyi keşfedilmiş ; kendisinin dramatik bir yapının dışında yer alan bir öğe olmadığının ayırdında olan bir yönetmen tarafından yönetilmiş ; iki buçuk saat boyunca seyirciyi teslim alan ; en geç Euripides'le başlayıp günümüze kadar uzanan bir çizgi doğrultusunda, yani komedi cümlesinin ortalık yerinde trajediyi başlatan, daha sonra tekrar komediye geçen bir üslupla kaleme alınmış ; böylece ifadesini bulan -ve hayatın gerçeklerine de uygun düşen "hayat, ne yalnızca komedi ne de trajedidir" anlayışı, oyunun ağırlık noktalarından birini oluşturan ; yaşadığımız bu sıkıntılı günlerde doyasıya güldüren ; kuşkusuz yapım olarak da, yaratıcı kadrosuyla da, oyunculuk olarak da daha sezonun hemen başında öne geçen" oyunlar sahneleyemediğiniz için seyirci de ilgi göstermedi muhtemelen (!)
Belki de sebep ,"oynarken eğlenmeyen oyuncuların seyirciye yansıtamadıkları enerjileridir ya da sahneden gerçek yaşamın parodisi izlenmediği ; seyredenlerin basbayağı gülünç hallerine kahkahalarla gülmedikleri ; oyunların yalnızca gülmek amacıyla seyredilmemesi gerekli komediler" olmadığı içindir, kimbilir (?)
Belki de oyunlarınızı , "yorumlarken biçimini dramaturjik ve sahnesel yapıda olduğu kadar metnin anlamlarında da aramayı savsaklamamış bir yönetmen" yönetmedi ?
En kuvvetli ihtimal "komedinin bütün unsurlarını kullanarak sahici bir yaklaşımla gerçeği en kökünden yakalayarak komik ve zavallı bir aklı eleştirel bir süzgeçten" geçirmediğiniz içindir.
“İşte bu akıl ki; (aslında akıl değil) beyin yerine kocaman bir fallus taşıyan bu kafa yüzyıllardır insanlığın başına bela olmuş, iç savaş, savaş, işgal, kundaklama, emperyal hedefler, iktisadi sömürü, gibi uluslar arası kaos ortamının yaratıcısı ve düzenleyicisi olarak varlığını hâlâ sürdürüyor. Diğer yandan borsa oyunları, tahvil sahtekarlığı, off shore kaydırmalar, politik kumpas, entrika ve dalavere gibi kendine özgü oyunlarla toplumsal ve iktisadi hayatın tek belirleyicisi ve sonuçları itibarıyla da yegane müsebbibi olarak sertleşerek büyüyor” ama siz fark edemediniz…
Çocukluğumda bir hikaye içimi sızlatırdı.
Satır getireceğim diyen katırı, beratımı getireyim diyen atı, oyunumu gör de neşelen diyen koyunu elinden kaçırdıktan sonra , gün sonunda açlıktan bitap düşen kurt son nefesini verirken söylenir :
“Bulmuşsun bir alâ katır
Nene lazım senin satır
Kasap mıydın behey sersem!
….
Bulmuşsun bir semizce at
Nene lazım senin berat
Kadı mıydın behey sersem!
……
Bulmuşsun bir alâ koyun
Nene lazım senin oyun
Köçek miydin behey sersem!
….
Bana layıktır gebersem!”
“İstemem eksik olsun” diyen Cyrano bu zamanda örnek alınası değil..
Yok mu çevrenizde Luperkalya yortusunda size reddetmeniz için üç defa krallık tacı sunacak Antonius?
Atinalı Timon’u da bilmiyor olamazsınız!
Allah uzun ömürler versin.. Çok yaşa be usta! … Ama kurdun hikayesini de unutma!
Melih Anık
Not: Selçuk Uluergüven’in en son verdiği cevap şu: “Tiyatro Külliyen'e teşekkürler.Tıyatromuza gelirseniz ne yapılabilir yüzyüze görüşürüz.” Demek ki hala ümit var!
Bir anda parlayan kıvılcım söndü mü? Bu sessizlik , dilerim müjde olur gelir bizlere.
11 Ağustos 2009 Salı
Geleneksele Mısır’dan Bakmak
Mısır’a uçarken, uçağın dergisinde kukla ile ilgili bir yazı dikkatimi çekti.
Yazı, Mısır’da 2004 yılında kurulmuş olan “Wamda Troupe” un 5 yıl içinde 600 gösteri , 330 atölye çalışması yaptığı ; yaklaşık 1400 kişinin kültürel mirası öğrenmek için çalışmaya başladığı üzerine idi.
Çağımızdaki batı tarzı çizgi filmlerinin bilgisayarlarda üretilmiş grafikleri karşısında KUKLA’nın gençliğin akıl ve kalbini çelebilir mi sorusu da yukardaki rakamlarla yanıtlanmış oluyordu.
Bu işe girişenler , folklorik kahramanların, gençliği daha çok cezbetmeye başladığını ve de gençler üzerinde , kendi kültürleri ile ilgili daha kalıcı ve kuvvetli izler bıraktığını gördüklerini belirtiyorlardı.
Bilgisayarlarda üretilmiş çizgi filmlerin karşısında yerel özellikler taşıyan kukla ve gölge tiyatrosu kahramanlarının, içinde yaşanılan toplumun değerlerini (kendi dillerinde ve geleneklere bağlı olarak) etkili biçimde verdiği ; kukla yapımına katılan çocukların kendine güven,yaratıcılık ve sorun çözme yeteneklerinde artış olduğu gözlemlenmiş.
Yazıda dikkatimi çeken bir başka husus da, Mısır’da bir “khayal el-zil” (Gölge tiyatrosu) izleyen Yavuz Sultan Selim’in gösteriden etkilendiği ve Toman Bey’e emrederek bu eğlenceliğin İstanbul’da da yapılmasını istediği idi.Gölge Tiyatrosunun Mısır’dan Türkiye’ye gittiği vurgulanıyordu. (Bu bilgi Metin And tarafından da doğrulanıyor.)
Geçmişte, tüm dünyada sessiz sinemanın çıkışı ile cazibesini kaybeden bu tür geleneksel sanatlar şimdilerde yeniden ilgi ve merak uyandırıyormuş.
Wamda Troup , USA’da 46 eyalete turne yapmış ve gösteri ve atölye çalışmaları ile uzman ve seyirci 1400 kişiye ulaşmış.
Kukla ile uluslararası karakterlerin( Hamlet,Kral Lear,Makbeth) de sahneye çıkarıldığı ve bu yolla festival ve yarışmalarda yer alındığı belirtilmiş.Yani ilgi sadece yerel boyutta değilmiş.
Kahire’de dolaşırken şehrin merkez parkında(Gülhane Parkı gibi) çocuklardan oluşan bir kalabalıktan neşeli çığlıklar yükseliyordu. Çocuklar, başlarındak
Onları seyrederken tiyatromuzun, gelenekten beslenmeyi bilmediğini aklımdan geçirdim. Eski giysi ve sözlerin tozlarını silkelemeden, tarihi ve zamanı anlama çabası göstermeden , uzun süreli planlar yapmadan çıkış yolu bulmamız da zor olacak.Ramazan eğlencesi kalıplarına sıkıştırılmış eski sanatların ruhunu diriltmeden de gidilecek yol da bu kadar..
Ülke olarak geleneksele çok bağlıyız ama nedense tiyatro yardım ve ödüllerinde geleneksel sanatları kurtarılacak bir angarya olarak görüyoruz.
Metin And Geleneksel Türk Tiyatrosu isimli kitabında Feridüddin Attar’ın Üştürname isimli eserinde anlattığı bir hikayeye değinir.”Hikayenin kahramanı usta ,bilge bir kukla oyuncusudur.Her yaptığı kuklayı zamanla bozar yenisini yapardı.Her kuklayı alacalı renklerde ve her birini değişik yapardı.Oyunu için yedi yerde perde yapmış,her bir perde renkler ve resimlerle bezenmişti.Yedi perde yedi iklim veya yedi göktür.Kukla oyuncusunun yedi perdesi ve yedi yardımcısı vardır.Kuklacı kendi yarattığı kuklaları kırar ,perdeyi yırtar ve yardımcılarını da gizini öğrenmemeleri için dört bir yana gönderir.Bu tıpkı Tanrının yarattıklarına son vermesi gibidir.”
Belki de bizim kuklacı, yardımcılarını öyle uzaklara gönderdi ki onlar da yolu bulup geri dönemiyorlar. Dönebilseler bir araya gelecekler de…
Yurt dışından tiyatro akımı ithal etmek - ithal edilenin modası geçmiş de olsa- hoşa gidiyor ve gündem oluşturuyor da bu topraklardan beslenmeyi ya küçümsüyoruz ya da kendimize yakıştıramıyoruz.
Aslında asıl sorun şu : kavuk kafadan kafaya geçse de “Dümbüllü”ler artık yok..
Melih Anık
Kaynak:
Metin And- “Geleneksel Türk Tiyatrosu”-Bilgi Yayınevi
Zeinab Abul Gheit – “Child’s Play” - Horus Magazine-March 2009-
14 Temmuz 2009 Salı
2009-2010 Tiyatro Dünyası - Hayallerim / Merak Ettiklerim
Geçmişte Rumeli Hisar yaz gösterilerini dört gözle beklerdik. O zamana göre büyük prodüksiyonların merkezi orası idi. Kerem Avşar’lı Hamlet, Doğan Bavli’li Coriolanus, Cüneyt Gökçer’li Kral Lear ,Mücap Ofluoğlu’lu Cyrano de Bergerac hemen aklıma gelenler.
Hisar’ın surlarından eşsiz Boğaz görünümü,askerlerden oluşan kalabalık figürasyon hala gözlerimin önünde . Surları aydınlatmışlar ama ay yetiyor zaten. Martılar bile suspus, yanıbaşımızda....
Sesler yankılanıyor Hisar’ın duvarlarında.. Ophelia surlardan aşağı atıyor kendini.
Arada bir boğazdan geçen vapurların düdükleri, yakın bir camiden ezan sesi, tiratlara karışıyor. Oyun sonunda Kralın tacından kopan iki üç boncuk, yuvarlak taş sahne üstünde parlıyor. Sıcak yaz akşamının son saatlerinde tatlı bir ürperti ve yığınlarca rüya ile eve dönüyoruz. Kapıda mısırcılar, ampullerin aydınlattığı tezgahlarında bağrışıyorlar. İETT otobüsleri bekliyor sıra sıra.
O günlerde AST’ın yaz turnelerine bilet almak için geceden sıraya girerdik.
Eylül’ü merakla beklerdik : kim ne oynayacak ? Dormen, Kenterler, Dostlar, Ali Poyrazoğlu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar, Altan Erbulak-Metin Serezli, Devekuşu Kabare, Nejat Uygur, Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan ve tabi ki Şehir Tiyatroları…
Ne çok yazarımız var/dı bizim? Merakla beklerdik yeni ne yazmışlar diye… Aziz Nesin, Haldun Taner, Necati Cumalı, S.Kudret Aksal,Güngör Dilmen,Turan Oflazoğlu,Recep Bilginer, M.Cevdet Anday, İsmet Küntay, Erol Toy,Orhan Asena,Tarık Buğra,Yıldırım Keskin, Turgut Özakman,Cahit Atay, Adalet Ağaoğlu, Behçet Necatigil, Güner Sümer,Dinçer Sümer…
Galiba artık hayal oldu. Ama hayallerim hala yaşıyor. Hayalim merakımı ateşliyor.
Önümüzdeki sezonu merakla bekliyorum :
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yeni repertuvarı nasıl olacak ? Ayşe Nil Şamlıoğlu ile yeni ve genç yönetmenlerden, sınır tanımayan yeni oyunlar hayal ediyorum. Eski ustalardan tiyatro lezzetini duyacak mıyım? Performans Tiyatrosu’nda ne seyredeceğiz acaba? Şamlıoğlu oyun yönetecek mi?
Prof.Dr.Dikmen Gürün’ü istifa ettiren “2010 cular” ne yapacaklar merak ediyorum. “Öksüz” bırakılan Üniversite Tiyatrolarının kırılan umutları nasıl onarılacak ?
Oyun Atölyesi ,Testosteron’dan sonra nasıl bir oyun seçecek ? Ya da Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler gene 3 ay sonrasına mı bilet satacak? “Her sezon bir Shakespeare” hedefine dönecek mi ?
İnek ve Striptiz İle gönlümüzü çelen Mehmet Avdan’ın yeni oyunu ne acaba?
Seyyar Sahne nasıl devam edecek ?Kadıköy Sanat neyi sahneleyecek?
Her oyunu kapalı gişe oynayan ama tiyatromuza ağırlığını koyamayan İstanbul Devlet Tiyatrosu ne oyunlar seçecek ?
Ya Dot? Dot-Bilsar’da? Çok ses getiren “proje”lerinin devamı ne olacak?
Garaj istanbul’un “proje”leri nasıl ses getirecek?
Pera ‘da Nesrin Kazankaya bu yıl neyi kotaracak ?
Kenterler’de Cimri devam edecek mi ?
Hakan Gerçek hangi oyunu oynayacak ? Engin Alkan ne sahneleyecek ?
Yiğit Serdemir yerli bir “in-yer-face” yazacak mı ?
Amatörler neler yapacak ?
Ya benim ilk göz ağrım : Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları - büo ? Yeni bir “Marat Sade” , “Ay Işığında Çalışkur” ,“Akşam Erken İner Mahpushaneye” yapacak mı?
Keşke:
Işıl Kasapoğlu bize bir Commedia dell’arte ziyafeti çekse..
Genco Erkal 70 lerin ruhunu diriltse yeniden..
Mehmet Ergen yeni bir yerli oyun ve yazar bulsa .
Emel Mesçi İstanbul’da bir oyun sahnelese.
Arif Akkaya ince ince dokusa bir oyunu yeniden..
Gencay Gürün toplasa “dev”leri etrafına ve tiyatronun çoskusunu duyursa büyük bir prodüksiyonla.
Haldun Dormen “Hava Cıva” ya da “Alabanda”yı sahnelese ..
Yıldız Kenter’i , Macide Tanır’ı, Işık Yenersu’yu , Çetin Tekindor’u , Şener Şen’i , Ahmet Gühan’ı, Zeki Alasya’yı ,Metin Akpınar’ı , Müjdat Gezen’i, Uğur Yücel’i görsem sahnede ...
Genç tiyatrocular doğsa , umudu ateşleyen...
Politik tiyatro , politik mizah geri gelse..
Anadolu’nun binlerce yıllık zenginliğinden yeni bir ışık doğsa…
6.Mitridat ve Kraliçe Leodike’yi ya da Kral Antiokos’u keşfetse(!) bir yazar.
Yepyeni tiyatro mekanları açılsa..
Seyirci sokaklara taşsa bilet kuyruklarında.
Merak ediyorum :
Çehov seyredecek miyim ? İonescu? Pinter ? Tardieu? Shakespeare? Hugo? Balzac ? Aristophanes? Mişima? Miller? Gorki ? G.Greene? Steinbeck? Dostoyevski ? Turgenyev?
Sait Faik , Haldun Taner,Sabahattin Ali, Memduh Şevket Esendal hikayeleri ; Reşat Nuri , Yakup Kadri, Aka Gündüz , Hüseyin Rahmi Gürpınar,Kemal Tahir,Orhan Kemal ,Attila İlhan romanları “büyük” prodüksiyon olacak mı? Bekir Yıldız’ı kim hatırlayacak ? Oktay Rıfat’ı, İlhan Berk’i sahnede görecek miyim? Yaşar Kemal’den “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca”yı büyüklere/küçüklere masal uyarlaması olarak çocuklarla birlikte izleyebilecek miyim? Neveser Kökdeş ya da Mehveş Hanım müzikalleri bu sene yapılacak mı?
Kim/ler
Kimler AB’den fonlanacak ve ne yapacaklar? Kimler kimlere karşı “Kampanya”lar düzenleyecek, imza toplayacak? Kimler şehri ve tiyatroyu ikiye bölecek ? Kimler Kültür Bakanlığı yardımına müracaat edecek ? Kimler müracaat etmeyip ortaya çıkıp alkış arayacak ? Kimler yardım almayınca ver yansın edecek ? Kimler yardım alıp sezon sonunu bekleyecek, yeni oyun koymak için? Kimler sezon başı resepsiyonları ile jürilerle buluşacak ? Kimler sezonun “high”ını seçmek için ne cilalar çekecek? Kimler kimlere sponsor olacak? Kimler sahnede kimin gömleğini giyecek? Kimler “eski-yeni”lerle tvlerde “proje” üretecek? Kimler hangi siyasetçinin peşine takılıp “cazgırlık” yapacak? Kimler hangi saygın tiyatrocuyu vitrine çıkarıp sanatçı dostu sayılacak? Kimler “trend” dir diye getirebildiğini “festivallik” diye önümüze koyacak ? “Rating”i yüksek hangi tv dizisinden kim/ler tiyatroda arz-ı endam edecek?
Afife Jale , Sadri Alışık ödül jürilerine kimler girecek? Lions jürisinin yeni “ödül kategorileri” neler olacak?
Umudum : Tiyatro
İçinde yaşadığımız dünyada umudu kim yeşertecek ? Yaşama sevgisini kim doruğa çıkaracak? İnsan onurunun önemini kim vurgulayacak ? Kim haysiyeti , direnmenin vazgeçilmezliğini yüksek sesle haykıracak ? Kim aklın ve bilimin gücünü sanat ile sarmalayıp büyük bir şenlik yaratacak ? Kim tarihin parçası olduğunu hatırlayacak ? Kim “sanatın insan bilincine yakıt sağlamakla”(1) görevli olduğunun bilincine varacak? Kim…? Kim…?
“Zamanın sillesine,hakaretlerine;zalimin haksızlıklarına,kendini beğenmişin küstahlıklarına;karşılıksız kalan aşkın ızdırabına; kanunun ihmaline,mevki sahibinin kibrine;sabırla gösterilen liyakatın değersizler elinde hor görülmesine; meşakkatli bir hayatın yükü altında inleyip ter dökmeye tahammül” (2) ederek ömür tüketirken, bizi yeniden ayağa kaldıracak , heyecanlandıracak , ortak algı ve çağrışımımızı yaratacak tiyatroyu kim yapacak?
Melih Anık
(1)“İhtiyacımız Olan Felsefe”-Ayn Rand- Plato
(2)“Hamlet” -Shakespeare- Orhan Burian
16 Haziran 2009 Salı
"The Great Debaters"; Münazara; Shakespeare ve Tiyatroda Özerklik
Değiştirmeyi düşündüğünüz bir topluluğa ulaşmaya çalışan bir oyun yaparak yuhalanmayı mı yoksa zaten ayni fikirde olduğunuz topluluğa oyun yaparak onların alkışları ile tatmin olmayı mı?
Şunu söylemek de yanlış olmayabilir: "Sanatçı kendi inandığını yapar. Zira sanatçı zaten daha önce düşünülmeyeni düşünen, görendir . O “kendi” olur. Kendi fikrinin çoğalmasını, taraftar bulmasını ister. Ya da onun için zaten izleyicinin önemi yoktur."
Amaç muhtelif olabilir,yöntem de… Kimisi “güldürerek” kimisi “ağlatarak” amaca ulaşacağını düşünür. Kimisi için amaç kendini kurtarmaktır. İfadesini Brecht’te bulan anlayışta “yabancılaştırarak” değiştirme var. Ve tabi ki insanın değişeceğine olan umut.
Gençliğimizde fikirlerin toplandığı iki odak vardı : “Sanat sanat içindir-Sanat toplum içindir.” Münazaraların da “olmazsa olmazı” idi. Bu öylesine bir ayrımdı ki hem sorunun çözümü hem de sorunun kendisi idi. Bir tarafta olursanız en azından rahat ederdiniz. Şimdi ise o kadar kolay değil.
Yıllar içinde seyircinin “damarını” bilen “sanatçıların”(?) “işlerini” pazarlamaları, bir beceri olarak alkışlanmaya başlandı. Tvler, diziler ve rating anlayışı ağırlık kazandı. Önemli olan "mal"ın satılabilmesi idi kısaca. Sanat ürününün “meta”laşması diye adlandırıldı bu süreç.
Ama eninde sonunda sanat seyirciye ulaşarak anlam kazanır. Sanatın seyirci ile buluşmasında da seçenekler var. Ya merak eden gelecek ve siz geleni ikna etmeye çalışacaksınız, ya da fikrinizi yaymak için siz çaba göstereceksiniz.
Başka sanat dalları ne yapar bilmem ama ben tiyatronun “Merak eden gelsin,isteyen değişir” lüksünde olmadığını düşünenlerdenim.Tiyatro sadece akla seslenen bir sanat da değil. İnsan salt akıldan ibaret bir robot değil ki. Akıl ile gönül beraberliğini sağlamak gerekiyor.
Bugünün atmosferi, “İkna etme”yi ortadan kaldırdı. İkna etmek zor bir iş. Hem ikna edeceğiniz kitleyi ve onun sorunlarını bilmeniz ,hem de kendi fikirlerinizin “oturmuş olması” gerekir. Yani “kendini bilmek” zorunlu. O kadar da kolay değil hani.
Bugün tiyatromuza baktığımızda amacın “Seyirci toplamak” olduğu görülüyor. “Kendini bilmek” ise ikincil kalıyor.Galiba “ikna etmek” de o kadar önemli değil.
“Great Debaters” isimli bir filmi seyrederken aklıma gelenler bunlar. Filmin dikkat çeken vurgusu USA’daki münazara geleneği üzerine . Film 1935’de geçiyor. Liselerde, üniversitelerde yarışmalar yapılıyor. Ülkenin sorunları belli bir disiplin içinde tartışılıyor. Örneğin "Violence"(şiddet,zorbalık) , "Civil disobedience"(sivil itaatsizlik) karşısına konularak toplum hayatına çok önemli bir fikir atılıyor. Tartışma kültürü, “kendini bilmek”,"ikna etmek", "hoşgörü" temeli üzerine yapılanıyor.
Okul karnelerimi çıkardım. Notlarıma değil, neslimizin aldığı derslere bakmak için. Lise 1 ve 2 de biyoloji ; lise 2 de psikoloji ; Lise 3 de felsefe/mantık ,astronomi ve jeoloji almışız. Resim/Sanat tarihi dersi almışız. Edebiyat ve kompozisyon dersleri ayrı derslermiş. Orta okulda ise 3 sene yurttaşlık dersi almışız.
Lise yıllarımda kompozisyon dersleri kapsamında önceden verilen bir konu üzerinde sınıf içi münazara yaptığımızı hatırlıyorum.
Şimdilerde yukarda saydığım dersler verilmiyor. Oysa münazara için mantık, psikoloji, felsefe ve de kendi dilini iyi konuşabilmek gerekli.
Yıllar sonra kızımız ilk okula başlarken yeni açılan bir özel okulun tanıtım toplantısında salondaki “İngilizceyi ne zaman konuşacaklar?” sorusunu merak eden çoğunluk içinde “Türkçeyi doğru dürüst öğrenecekler mi?” sorusunu sorarak kendimi yalnızlığa mahkum etmiştim! O toplantı bana yıllar içinde değişen veli profilini de tanıtmıştı.
Dili iyi bilmek yetmiyor tabi. İçinde yaşanılan toplumun kokusunu iyi tanımak gerek.
“Great Debaters” filminde adam odasına sarhoş dönüyor ve alt yazıya göre, “Benim gönlüm sarhoştur-Yıldızların altında”yı söylüyor(?)
İngilizcesinde “Güzellik su gibi akar” sözünün alt yazıdaki karşılığı “Güzelliğin on para etmez ,bu bendeki aşk olmasa”!(yahu bunlar Aşık Veysel’i de mi biliyorlar?!!!)
Tercüme eden, kendine göre “seyirciye ulaşırken” “uyarlıyor”. Ama filmin geçtiği atmosfere ve karakterlere bakınca bu uyarlama “sırıtıyor”.
Aklıma Türkiye’de yapılan Shakespeare uyarlamaları geldi. Hani oyunlara “takla attıranlar” var ya onlar ! Onların uyarlamaları da o kadar sırıtıyordu. (Taklalar atıyorlar aslında takla attırmak yerine!)
Geçenlerde Shakespere’in “Love’s Labour’s Lost”-Aşkın Boşa Giden Emeği’ndeki bir av sahnesinden çıkarak yazılmış bir inceleme okudum. Oyundaki iki sahnenin aslında Avrupa, tarih,felsefe,din,devlet üzerine nasıl bir gönderme olduğunu öğrenmek hem ufkumu açtı hem de inanılmaz bir keyf aldım.Yazarın kaynak olarak verdiği “okuma”lar , bilginin ve akademik ufkun vardığı sınırların genişliğini gösteriyordu.
Türkiye’de Shakespeare’lerin nasıl bir sığlıkla “Ben yaptım oldu”ya getirildiğini bir kez daha anladım. “Büyük cehalet” karşısında dilim tutuldu yeniden. Kimlere “sanatçı” ve de “yönetmen” diyoruz? Kimler “sanatçı özgürlüğü” , “yorum” kelimelerine sığınarak “sığ”laşıyor.
Bizde yapılan uyarlamalar(yorumlar(?)) bana başka bir “ânı” hatırlattı. Yıllar önce tango ile ilgilenen bir dernek, Arjantin’den bir tango topluluğu getirmişti. Gösterinin ardından topluluk elemanları ile özel bir galaya katılmıştık. O gece bizim tangocularımızdan bir gösteri yapmaları istendi. Ülkemizde tango için “ölçü” sayılan tangocu çift, tüm becerileri ile (belki de o gece seyrettikleri Arjantinlilerden de esinlenerek) danslarını süslediler(?) Arkasından da Arjantinli çift tango yaptı. Aradaki fark bana yeni ufuklar açtı. Bizimkiler tangoyu bize "uyarlamışlardı".
Aslında Shakespeare’i(ve diğer yazarları) zamanımıza uyarlamak isteyenler çok okumalılar. Zira hem geçmişi,hem bugünü ve de geçmişteki bir konunun ,seslendikleri topluma, o toplumun algısı ile nasıl ulaştırılabileceğini de anlama imkanına kavuşurlar belki. Ama asıl zorluk ortak çağrışım ve algının da yaratılması. Yazılarımda üzerinde sıkça durduğum “ortak çağırışım ve algının yok olmasının” ne anlama geldiğinin anlaşılmasını umarım.
İşe, kendi başına anlamı olan söylemlerin hakkını vermekten ve yaşamın vazgeçilmez bir parçası yapmaktan geçiyor. Doğruluk,adalet,özgürlük vb gibi..Anlamlar üzerinde ortak çağrışım ve algılama ile ilgili sarsılmaz bir anlayış birliği kurulmuş olmalı.
Her meslek kendi “anlayış birliği”ni kendi bilgisi üzerine yapılandırmak zorundadır. Örneğin Shakespeare kadın karakterlerinin “özerk”liği üzerine düşünmeye başlasak mı? Kral Lear’in Cordelia’sına ya da Lady Macbeth’e ne dersiniz? (Belki böylelikle “kavramsal uyarlama” lar da yapmaya başlarız.)
Tiyatroda “özerklik” , “eğitim” aracı olarak düşünülüyor. Yani özerklik yasasını çıkardık mı bu insanları disipline eder diye düşünüyoruz. Bu biraz da sütün içinde düşmüş kurbağanın debelene debelene oluşturduğu kaymağın üstünde kalarak kurtulması hikayesine benziyor, ya da bazı iş adamlarının “kendimizi suya attık,çırpına çırpına yüzme öğrendik” demesine.
Özerlik için gerekli olan alt yapısal özellikler ,taşlar, gereksinimler neler ? Önce kendi kişisel yaşamlarımızdaki eylemlerimizden başlıyan bir süreç. Öncelikle onlar uygulamaya koyularak kişisel ve toplumsal yaşamımız içine yerleştirilmeli. Onlar yerleşince özerklik yasasını yazmak çok uzun sürmez.
Bunların en başında da “münazara” geliyor. Tiyatroda da performans..
İkisi de özgürlük üzerine kurulu değil mi?
Melih Anık
Not: (Münazara, bir konuda karşıt görüşleri savunan takımların fikirlerini çarpıştırdıkları bir tartışma platformudur...)
11 Haziran 2009 Perşembe
Sayın Ayşe Nil Şamlıoğlu’na Açık Mektup
“Kabul etmiş olduğunuz” görev nedeniyle sizi kutlar , başarılı olmanızı dilerim.
40 yıldır İstanbul Şehir Tiyatroları’nı takip eden bir seyirciyim. Öğrenimimde tiyatronun ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nın önemli bir yeri olduğunu söylemeliyim.
Geçen bu 40 yıl içinde nesnel olarak yorumlayabileceğim, empati kurabileceğim bir döneme tanıklık etmiş olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum.
Tiyatronun geniş yelpazesinden seçilmiş oyunları Türk Tiyatrosu’nun “çınar”larından seyretmek şansına kavuştum. Yitirilen salonların ardından bakakaldım. Sahnelerinizde seyrettiğim nice sanatçıyı özlüyorum. Yerleri doldurulmamış olanlar için hüzünleniyorum.
Gidenin yerine geleni (şahıs,mekan,oyun vb) daha iyi anlıyabiliyor ve karşılaştırma yapabiliyorum.
Elbette bu çağın sarmaladığı her şey eskisi gibi olamaz. Ama öyle bir şey var ki, yitirdiğimiz … Artık hiçbir şey “saf ve samimi ” değil ! (“Herkes hesap peşinde”)
Bu dönem de kendi ifade biçimini bulacak doğal olarak. Aslında geleceği kuruyoruz. Çağ ve söylemi bizden güçlü . Bizler onu kendimiz şekillendirdik sanma iyimserliği ile avunacağız galiba.
Her şeye rağmen hala yapılacak bir şeyler de var. Ben bunun tiyatro ile başlayacağına inanıyorum.
“Dışardan” bakan bir insan olarak düşünce ve önerilerimi sizinle paylaşmak istedim.
Tiyatro Mekanları
Tiyatro mekanları yapısal olarak gitgide bozulmakta.Yeni yapılanların fiziksel olarak sanat mekanı olduklarını söylemek zor. Dıştan apartmana benzeyen, akustiği bozuk , kullanılan malzemeleri yapıya uymayan, iç mekan düzenlemeleri ve dekorasyonu kötü, dıştan ve içten ulaşımı sorunlu vb binalar yapılıyor. Bazı salonlar dış seslere açık. (Mekanlar, içinde ses kaydı yapılmaya uygun olmalıdır.)
Mekanların büyüklüklerine, içinde bulunulan bölge dikkate alınarak karar verilmeli, “tek tip” tiyatro mekanı tercih edilmemelidir. (Ama her durumda İstanbul’a “orta sahneli” serbest mekan gereklidir. )
Estetik değerlendirme olarak mevcut sanat yapıları sanat ile “tanışmış” değildir.
Yeni yapılar eskinin ruhunu da yoketmektedir.
Tiyatro mekanları başka sanat ürünleri ile kalıcı olarak “süslenmelidir”
En azından bir mekan, tarihi ve teknik olanakları ile “turistik turlar” düzenlenecek şekilde hazırlanmalıdır.
İstanbul’un eski tiyatro mekanları envanteri ve de haritası çıkarılmalıdır. Canlandırılması mümkün olanlar için projeler üretilmelidir.
Tiyatronun Yeri
Kamunun kullanımında olan yapıların yerleri önemlidir. Zira bu yapılar kültürel ve fiziksel olarak çevreyi etkiler. Sanat yapılarının yerleri ise daha da önemlidir. Bu nedenle yer seçim ve kullanımı “uzmanca” yapılmalıdır. Halk kolaylıkla ulaşabilmeli ve mekan ile samimi ilişkiler kurabilmelidir.
Gözlemim şudur ki yeni tiyatro yapıları için “gerçek” uzmanların yardımına ihtiyaç vardır.
Teknik Donanım
Örneğin döner sahne gibi bir teknik donanım , oyunlar turne yapacağı için kullanılamamaktadır.Zira her salonda döner sahne yoktur. Döner sahneler de zamanla devreden çıkmaktadır. Bu durum dekor tasarımcısını da pratik çözümlere zorlamaktadır.
Salonlar güvenli ; ilk yardım hizmeti tesis edilmiş ; ışık ve ses düzeni yeterli ; kullanılan dekor , kostüm özenli olmalıdır.
Teknik bakım ve güncelleştirilme için devamlı takip halinde olunmalı, çağın gelişmelerinden ve olanaklarından yararlanılmalıdır.
Repertuvar
Oyun seçimlerinde tiyatronun tarihine yönelik örneklerin de yer alacağı geniş bir yelpazeden seçim yapılmalıdır. Türkiye edebiyatının klasikleri yeni bir tiyatro anlayışı ile sahnelenmelidir.
Türkiye folklorundan yararlanılmalıdır. Ortak çağrışımın ve imgenin yaratılmasında bu kökten beslenilmelidir.
Seyirci oyuna gitmeden önce oyunun klasik,uyarlama vb gibi nasıl sahnelendiğini bilmeli; mümkünse önceden “nesnel olarak” bilgilenebilmelidir.
Performans Tiyatrosu önemsenmelidir.
Her yıl mutlaka bir veya iki “ilk oyun” sahnelenmelidir.
Uygulama/Uyarlama yapacak yönetmen mutlaka başka disiplinler/kurumlar ile yardımlaşmalıdır. Örneğin Shakespeare oynanacaksa neden İngiliz Dili ve Edebiyatından bir uzmandan ; ya da Polonya Tiyatrosu’ndan oyun oynanacaksa neden Polonya Kültür Ateşeliğinden yardım alınmasın?
Ayni bağlamda dekor,kostüm alanında ülkenin başka alanlarındaki sanatçı ,tasarımcı ve üreticileri ile ortak çalışmalar yapılabilir.
Tüm kadro için sürekli “meslek içi eğitim” verilmelidir.
Dünya Tiyatrosu’nun “saygın” yönetmenlerinden oyun sahnelemesi istenmelidir.
Mutlaka her oyunun, görevini hakkıyla yapan bir dramaturgu olmalıdır.
Tiyatro Dergileri, Kitapları, Afişler, Müzikli Oyun CD’leri, Fotoğrafları , Hediyelik Eşya
Para ile satılacak oyun dergileri hazırlanmalıdır. Oyunlar için hatıra eşya tasarımı yapılmalıdır. Tarihi değeri olan kişi ve oyunlar için hatıra “sanat pul ve para” serileri tasarlanabilir. Fotoğraf albümleri hazırlanabilir. (Örneğin Lüküs Hayat’a ait pul var mıdır? Lüküs Hayat müzik cd’si yapılmış mıdır? 25.Genç Günler’den ne kalmıştır? ) “İlk Gece” anı nesnelerinin satışı ile maddi kaynak yaratılabilir. “İlk Gece”ler anlamlı ve değerli olaylar olarak şehrin hayatına sokulabilir. Radyo tiyatrosu örneği, cd kayıtları hazırlanabilir. Afişler sanat değeri olan ürünler olmalıdır. Bunların satışı için özel bir satış alanı düzenlenebilir. Oyun kitapları,dergileri fuayelerdeki “stand”larda satılabilir,sergilenebilir.Tiyatronun "Sesli tarihi" hazırlanabilir. Böylelikle tiyatronun “belleği” oluşturulmuş ve canlı tutulmuş olur.
Tiyatro Müzesi
İstanbul Tiyatro Müzesi gecikmiş bir kurumsal gereksinimdir. Bunu öncelikle kendi tarihinden başlatarak gerçekleştirmek İstanbul Şehir Tiyatroları’nın omuzlarındadır.
Tiyatro Kütüphanesi
Halka açık ve tiyatro kitaplarının yoğun olarak bulundurulduğu bir kütüphane hazırlanmalıdır. Kitap, belge bağışları özenlendirilmelidir.
Geçmiş oyunlara ait dvd kayıtların yayımlanması sağlanmalıdır.
Yeni oyun yazma yarışmaları düzenlenmeli ve kitap haline getirilmeleri desteklenmelidir.
İnternet Sayfası
Yeniden düzenlenmeli ve sürekli aktif ve güncel tutulmalıdır.
Turne ve Çevre İlişkileri
İstanbul Şehir Tiyatroları özellikle tiyatrosu olmayan illerimize turne yapmalıdır .
Gerek İstanbul gerekse Türkiye turnelerinde , yerli/ yabancı sanatçılar bölgedeki okulları ziyaret etmeli , öğrencilerle tiyatro sohbetleri yapmalıdır.
İstanbul içindeki yerleşik salonların tüm bölgeleri kapsayacak sorumluluk alanları tanımlanmalı ; çevre okullarla ilişki kuracak tiyatro eğitmenleri olmalıdır.
Çocuklardan oluşan küçük guruplar oyun öncesi , sırasında ve sonrasında sahne arkasında ağırlanmalıdır.
Park ve Meydanlarda Tiyatro
Tiyatro sadece salonda yapılan bir sanat değildir. Bilindiği gibi parklar bahçeler de tiyatro alanına dahildir. Örneğin Gülhane Parkında, yerinde oluşturulan kukla vb oyunlar, çocukların/halkın katılımı ile yapılabilir.
Sürpriz dans gösterileri , meydanları , garları, vapurları vb şenlendirebilir.
Bu kapsamda tarihi yarımada içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği içinde tarihi bilen ve en azından bir yabancı dili konuşabilen oyuncular tarafından turizme yönelik performanslar yapılabilir. Tarihi kişilikler, ziyaretçiler ile “buluşturulabilir”, “konuşturulabilir”.
Diğer Topluluklara Destek
Diğer tiyatro topluluklarına salon, kostüm ve teknik donanım vb konularda yardım edilmelidir.
Gösteri Zamanları
Genel olarak klasik gösteri saati anlayışından çıkılmalı ,şehrin yaşayışına(trafiğine) uygun, yeni gösteri saatleri araştırılmalıdır. Tatil günlerinde gösteri sayısı arttırılmalıdır.
“Sabah Tiyatrosu”, “Pazar Tiyatrosu” ,”Tiyatro Söyleşisi”, “Şiir Matineleri” , “Anma Gösterileri”düzenlenmelidir.
Kurslar,Sergiler vb
Yeteneklerini paylaşmak isteyen öğreticilere mekan ve imkanlar açılmalıdır. Mekanlarda süreli kurslar düzenlenmelidir. Böylelikle çevre ile ilişki ve onları tiyatroya alıştırma olanağı doğacaktır. Mekanlarda süreli sergiler düzenlenmelidir.
Akademik Söylem
Tiyatronun “akademik dili ve söylemi” geliştirilmelidir. Yıllardır “ayni” olanın tekrarlanmasına son verilmelidir. Bu nedenle eğitim kurumları ile yakın iş birliklerine ihtiyaç vardır. Araştırma projeleri desteklenmelidir. Bilgi birikimi , akademik tezlerde kullanılmak üzere paylaşılmalıdır. Tiyatronun sorunları ve açmazları üzerine akademik çevrelerle ortak projeler yapılmalıdır.
Bu kapsamda ulusal ve uluslar arası çalışmalar değerlendirilmeli , desteklenmelidir.
Emekli Ustalar
Her sene yaşayan en azından bir emekli “usta”yı sahneye çıkaracak bir sahneleme yapılmalıdır. Emekli “Usta”lardan oluşturulacak bir kadro ile oyun sahnelemek de bir seçenek olabilir.
Sanatçının Sosyal Güvencesi
İstanbul Şehir Tiyatroları , kendinden yetişmişlerin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için sosyal hakların da güvence altına alındığı bir ortamı ve de örneği yaratmak zorundadır.
Bilet Fiyatı, Tiyatro Ekonomisi
Bilet fiyatı öğrenciler için ucuz ama diğer seyirciler için “makul” olmalıdır. Çok ucuz bilet özel tiyatroların yaşamasını güçleştirecektir. Kamu kurumlarının amacı, yan gelirlerin arttırılması için ellerinde bulunan olanakları iyi değerlendirerek ekonomik dengeyi sağlamak olmalıdır.
Tiyatro İşletmesi
Tiyatro işletmesi özel bir alandır. Her bir salon çağdaş tiyatro işletmesi anlayışı ile organize edilmelidir.
Özerklik
Özerkliğin ancak “yaşamdan ve uygulamadan” geçtiğine ve de sadece tiyatrocuların omuzlarında olmadığına inanıyorum . İstanbul halkı , Şehir Tiyatroları /nı "benim"derse/serse "özerklik" de gelecektir. Onun için de tiyatrocularımızın tiyatroyu "yaşamın merkezine" koymak gibi bir sorumlulukları ve öncelikleri vardır. Önemli olan “atmosfer”in yaratılmasıdır.
Bu da yıkılan binaların, taşınan tiyatroların ve de gidenin arkasından “ağlamaktan” ziyade , “günün hakkını vermekten” geçer.
Elbetteki tüm yazılanlar ve de fazlası tarafınızdan bilinmektedir.
Aslına bakarsınız ben “Bayrak yarışını devralmak”, “Görev için nöbete gelmek”, “Tiyatromuza borçlu olmak” gibi söylemleri sevmiyorum. (Anlamıyorum da.) Siz “kararlı” olduğunuzu gösterirseniz “izleyeniniz” de çoğalacaktır.
Umarım ki gerçekleştirmek için zamanınız ; olmayacaksa ,” görevden alınmayı” beklemeden “istifa etmek” tercihiniz olur.
Bir konuda ayni düşünceleri paylaştığımıza eminim : Kamuya ait kurumlar ve de “tiyatrocular” , öncü olmak zorundadır. İşte o zaman “halkın vergileri” de yerinde kullanılmış olacaktır.
Saygılarımla.
Melih Anık
2 Haziran 2009 Salı
İBB Şehir Tiyatroları’nda “Güle Güle…Hoş Geldin….” Atama…Görevden Alma…. / Tiyatronun Yönetimi
Aklına şu soru gelen ise azdır : “Neden ben?” Ya da o mevkiinin önceki sahibine gidip şu soru sorulmaz : “Neyi yapamadın da senden vazgeçtiler?”
Dışardan bakanlar için “her zaman” sorunun cevabı açıktır . Ya da görünen o kadar nettir ki kimse soru sorma zahmetine de katlanmaz. “Görevden alınan” , gidişatı ve sonucu görmekte geçici “körlük” yaşamıştır. “Atanan” ile birlikte değişim/atılım başlamıştır.
Ama daha açık ve net olan bir şey vardır ki o da “Kaderinizin, siz daha onu bilmeden başka yerlerde yazılmaya başlamış olmasıdır” Siz biraz geç yaşarsınız sadece. Bu insanın en büyük trajedisidir. (Ahmet Altan)
“…..….. görevden alındı.Yerine ………… atandı.” haberi durumu ortaya koymaktadır zaten.
“Görevden alınan” için de “atanan” için de onların bilmediği ve kaderlerinin çizildiği bir an vardır.
İBB Şehir Tiyatroları’ndaki Genel Sanat Yönetmeni değişikliğinde önce bunlar aklımıza geldi .
“Atanan”, bir gün, onun için de “Görevden alındı” ifadesinin kullanılmasını bekliyorsa , daha baştan kaybetmiştir. Bu nedenle, “istifa” ile gideceğini aklına koymalı ve “duruşu” ile göstermelidir ki aslında “atanmamış” ama “görevi kabul etmiş”tir.
Giden ise “istifa etmemiş” olabilir ama belki de bilerek yaptığı, o görevden alınmasını kolaylaştıracak eylemleri ile “kendi kaderinin efendisi” olmayı seçmiştir.(Görevden almaya zorlamak da pekala bir “istifa” sayılabilir)
“Görevden alındı”-”Atandı”
Öte yandan duyuruların bu tür bir söylem ile sızdırılmasına da ihtiyaç yoktur. Doğru olan iki tarafın anlaşarak beraberliklerini bitirmeleridir. Zira her iki taraf için de saygınlık önemli bir meseledir.
Bir zamanlar Genel Sanat Yönetmeni diye bir mevkii ve kurumu teslim ettiğiniz birini “kapıya koyma” havası yaratmamanız gerekir. Zira bu -en azından- “yanıldığınızı” gösterir. Eğer toplumdaki baskılara boyun eğdiğiniz izlenimi doğarsa yeni durum sizi “manşet” yapabilir. Ya da o kişiyi “söylediklerinizi yapması” için getirdiğinizin düşünülmesine neden olabilir. Her durumda sizi yıpratacak bir neden, (doğru olması gerekmeyen) bir gerekçe “yaratılabilir”.
Tiyatro camiası için de hoş değildir. Zira bu tiyatro camiası hakkında, “için için kaynayan” , sanat ile değil “ayak oyunları” ile meşgul olduğu gibi bir izlenimin doğmasına neden olur ( gerçek öyle değilse bile)
Genel Sanat Yönetmeni olarak çalışmış kişilerin de ayrıldıkları kurumu zedeleyecek açıklamalardan, imalardan kaçınması kendileri için olduğu kadar camiaları ve de meslekleri için de yerinde bir davranış olacaktır.
Ama herkes için dikkat edilmesi gereken husus , duruma, kaldıramayacağı ağırlıkları yüklememek olmalıdır. Herkes kişisel beklenti ve umutlarını kişiler üzerinde somutlaştırarak kurumlarımızı yıpratmamaya özen göstermelidir.
Biz, Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun “atanmış” değil, “görevi kabul etmiş” ; Orhan Alkaya’nın da “istifa etmiş” olduğunu düşünmek istiyoruz.
Göreve başladığınızda , mevkinizin altı oyulmaya başlanır. Bunu somut bir şey bildiğimiz için değil Türkiye’yi ve tiyatro camiasını tanıdığımız için söylüyoruz. Gelecekteki olası spekülasyonları önlemenin yolu bugün ne yaptığınızla yakından ilintilidir, geçmişte hatalar yapmış olsanız bile.
Ayşe Nil Şamlıoğlu’nu “atayan”ların gerekçesi nedir? Bunu anlamanın bir yolu Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun özgeçmişine bakmaktır. Ayşe Nil Şamlıoğlu, çok beğendiğimiz bir yönetmen. Onun özelliklerinden biri “yönetmen tiyatrosu”nun bir temsilcisi olarak algılanması. Gayri Resmi Hürrem’deki başarısını unutmak mümkün mü! Sahnelediği oyunlardaki imzasını tanımamak mümkün değil. Onun imzası yazarın da kurumun da oyuncunun da önüne geçmiştir.
Bu yönden bakınca , tiyatromuz için bir kayıp olduğunu düşünüyoruz. Ama onun bu yönünün yeterince değerlendirilmediğini düşündüğümüzde söylediğimizi de hemen geri alıyoruz. Ancak Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun tiyatrodaki “yönetim anlayışı” onun , iş yapma tutumu konusunda da bir ipucu vermiyor mu? Ufku geniş ama “dediği dedik” ,aklına koyduğunu, inandığını yapan bir yönetici ! Yönetmen olarak haklı karşılanacak bu durum, tiyatro yöneticisi profilinde nasıl durur?
Bu çözümlemeden İBB Şehir Tiyatroları’nın stratejisini anlayabilir miyiz ?
Ne olduğunun anlaşılması için -adı ne olursa olsun (atama,kabul etme,gönderme,istifa)- İBB Şehir Tiyatroları, aldığı bu kararın gerekçelerini toplumla paylaşmalıdır. Zira bu karar bir özel şirketin sahibine ait değildir. Kamu kurumlarında -genellikle olmaz ya- göreve gelen hakkında önce kamuoyu hazırlanmalıdır. Kurumun seyircileri ve de öncelikle çalışanları vicdanlarında bu kararı sindirebilmelidir. Bu önerimiz “tuhaf” bulunabilir ama en azından üstünde düşünülmeye değmez mi?
Gerçi bunu yapmamak kurumları yönetenlerin hareket kabiliyetini arttırır. Zira her açıklama ilerde yapılabilecek manevranın önünde engeldir.
Kurumun sanatsal olarak nereye doğru gitmekte olduğunu öğrenmek seyircilerin ve çalışanların haklarıdır. Gereksiz dedikoduları önlemenin yolu en azından yeni görevlendirmenin gerekçelerini açıklamaktan geçer.Bu ayni zamanda birlikte çalışmanın çerçevesini ve kurallarını ortaya koyacağı için her iki tarafa da kolaylık sağlar.Ve geçmiş kararların temize çekilmesi anlamına geleceği için de değerli bir öz eleştiridir.
“Tiyatronun Yönetimi”
Profillerine bakıldığında Ayşe Nil Şamlıoğlu ve Orhan Alkaya farklı öz geçmişleri olan kişiler.Bu farka bakarak kurumsal anlamda yapılacak yorumlar yanlış da olabilir.
Ancak kişilerin “tartılma”sından ziyade kurumsal olarak “tiyatronun yönetimi”ne bakmak daha doğru olacaktır. Ülkemizde tiyatro yönetimi , kurumsal değildir.Sorun yapısaldır. 2318 koltuğa sahip İBB Şehir Tiyatroları “Bağlı Şirket” statüsü ile yönetilemez. Yeni bir yasa ile yeniden yapılanma şarttır.
Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun Devlet Tiyatroları’nda Genel Sekreterlik yapmış olduğunu biliyoruz. Bu yeni görevi için olumlu bir özelliktir. Ancak ülkemizde sanatın yönetilmesinde en önemli eksikliğin idari ve sanatsal yönetimin gereken organizasyonel yapıya kavuşturulmamış olmasından ve de kurumların yasal statülerinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Bu durum Sanat Yönetmeni’nin üzerinde ağır bir yüktür ve de onun kişiliğinden bağımsız olarak işlerin yolunda gitmesinin önemli engellerinden biridir.
Aslında….
Tiyatro dünyamız, Genel Sanat Yönetmenleri’ni yıpratarak aslında kendi camialarının yıpratıldığını anlamak zorundadır.
Ödenekli tiyatrolarımız yönetim modeli üzerinde daha çok düşünmeli ve ülkemizin tiyatrosu için kişilerle kaim olmayan yeni bir modeli tartışmaya açmalı ve kısa sürede uygulamaya koymalıdır.
Sanat Yönetmen’lerimiz de görevi kabul etme ve bırakmaları gereken zamanı bilmelidir.
Melih Anık