3 Mart 2020 Salı

Ali Poyrazoğlu’nun Hayatı(m) Roman (‘autofiction’)


Tek kişilik son oyunu Hayatım Roman için salona gittiğimde içeri girmeden akın akın gelen seyircilere baktım. Birinin kolunda zorlukla yürüyen yaşlılar da vardı arkadaş grubu içinde çevreye aldırmadan yüksek sesle birbirleriyle şakalaşan gençler de. Oturduğum koltukta komşum  ailesiyle gelmiş 12 yaşlarında bir kız çocuğu idi. Poyrazoğlu’nun her oyununda son koltuğuna kadar dolu bir salon her oyundan sonra fuayede kitaplarını imzalatmak için bekleşen seyirciler gördüm. Ali Poyrazoğlu’nun etrafında yarattığı ve yıllardır süren bu ilgiyi anlamaya çalışıyorum. Radyo programları, tv dizileri, filmler, kitaplar, gazete yazıları, yazılı ve sahnelenmiş oyunlar, çeviriler, konferans ve eğitimler  değişik çevreler içinde olmasını ve onlardan beslenmesini sağlamış. Ama ben onun özellikle son yıllarda modern meddah olarak adlandırdığım özelliğinin öne çıktığını düşünüyorum.  Zaman onun lehine çalışıyor.  Poyrazoğlu geçen zamandan çok şey öğrenmiş şimdi öğretiyor;  ağzına baktıran bir konuşma uzmanı. Seyirciler onun söylediklerini bir terapisti dinler gibi dinliyor.



Hayatım Roman dekoru Gazi Mustafa Kemal(ve Hasan Ali Yücel) dönemi Milli Eğitim Bakanlığı ders kitaplarının suretlerinden oluşuyor. Poyrazoğlu hemen oyunun başında ilk mesajını veriyor.   O kitap kapakları belli bir nesli anlatıyor ama onları okumayan gençlerin ebeveynlerinden kalan miras içinde o kitaplar da var. Anılarımız var o kitaplara ait. Salt kapaklarına bakarak içimizde uyanan bir şeyler var. Cumhuriyet, lâiklik, Gazi Mustafa Kemal, bağımsızlık, emperyalizme karşı verilen savaş hep o kitap kapaklarında. Artık okunmayan dersleri hatırlıyoruz: Sosyoloji, psikoloji, mantık, felsefe okul müfredatında yok artık. (Benim neslim okudu. Galiba onun için de zamana zamaneye uymakta zorlanıyoruz.) Yaşar gibi görünen kitapların içi boşalmakta.  Ali Poyrazoğlu ahlâk kitabını açarak sahneye giriyor. Bu da bir mesaj. Ahlâkın yozlaştığı bu döneme bir gönderme. Oyun sonunda Ali Bey  girdiği kapıdan çekiliyor kulisine. Ahlâka sığınıyorum dercesine.

Hayatım Roman Poyrazoğlu’nun anılarından oluşan bir oyun, ‘auto fiction’ yâni  ‘kurgulanmış' otobiyografi.  Ali Bey anıları numaralayarak bir deftere yazmış. Seyirciye numara sorarak defterden o numaralı anıyı anlatıyor. Seyirci numara söylemekte pek heyecanlı. Numaralara ‘sinmiş’  naif şakalar yapıyor. Defterin sakladığı bir sürpriz var. Oyun sonunda anlıyorsunuz. Burada yazmak olmaz.

Roman olan her hayat doğumla başlar. Ali Poyrazoğlu hemen oyun başında kendi doğumunu anlatırken meddahların yaptığı gibi hikâyeyi sürreel bir zemine taşıyor. Bu çok bilinçli yapılmış bir trük. Bence seyirci orada fethediliyor sahneye mıhlanıyor.  Ondan sonra ne duysa inanacak hâle geliyor. Poyrazoğlu kimisi kitaplarına  geçmiş hikâyelerden bir demet seçiyor her gösteride. Söylediği şarkılara, Shakespeare’in sonesinin ezber çalışmasına katılan seyirci tam da onun dediği gibi ‘rol arkadaşı’ oluyor.   Sanıyorum her gösteri başka.  Zira Ali Poyrazoğlu’nun hayatı ansiklopedi. Sayfalarından çekip çekip çıkarıyor. Hikâyeleri renklendiriyor, köpürtüyor, çağlayan gibi yükseklerden boşaltıyor, düşler gibi uçuruyor.  Anlatma sanatı olan tiyatronun keyfini zevkini  yaşıyor, yaşatıyor.

Ali Poyrazoğlu'nu her seyredişimde aynı şeyi düşünüyorum. Oyunculuk sadece oyunculuk değildir. Sahnede size hitap edenin birikimine dünya görüşüne saygı duymak gerekir. Ali Poyrazoğlu Türk Tiyatrosu'nun 100 yıllık tarihinin 60 yılında var. O tanıklık yaptığı bir dönemden geçerken bakmasını görmesini yaşadıklarından ders çıkarmasını bilmiş bir insan. Anlattıkları yanında anlat(a)madığı kitap olmamış yığınlarca anısı var. Dün akşam da gördüm ki Ali Poyrazoğlu seçtiği 'tarafı' çok açık bir şekilde dile getiriyor. ‘Yara’ya parmak basıyor. Bu açıdan hem aynı yaşlardaki tiyatro yapıcıların önüne geçiyor hem de gençlere örnek oluyor. Hikâyeyi mizah içine öyle sarıyor ki siz gülerken beyin hücreleriniz değişikliğe uğruyor. Salondan ayrılırken aslında sıcak sıcak farketmediğiniz bir duygunun, düşüncenin kuluçka dönemi başlamış oluyor bedeninizde. Ali Poyrazoğlu kişiye, ülkeye, tiyatroya, hayata dair konuştukça onu dinleyenler eğleniyor ama oyun sonunda Ali Poyrazoğlu’nun onların ceplerine koyduğu  bir yumak ile salondan ayırılıyor. Bir yün çilesi yumak olmuş. O yumak hayâli şişlerle evde  örülüyor yeni bir şeyler oluyor sanki. (Yün çilesi ve yumak  Ali Bey’in tanımı) Her yaştan her cinsten her sınıftan kadın erkek Ali Poyrazoğlu'nun 'tedavisi'ne koşarak geliyor. Onun ağzından düzen eleştirisi duymaktan hoşnut. Onu farklı kılan dediklerinin dinlemeye değer oluşu ve inandırıcı olması. Fiktif bir otobiyografiden seyirci neyi nasıl alacağını biliyor. Ali Poyrazoğlu bir meddah gibi gerçekleri zorlayan düşsel motiflerle süslenmiş içine abartı katılmış hikâyelerden hayatın gerçeğini anlatırken ağzına baktırıyor.

Ali Poyrazoğlu'nu seyredince bazı tiyatro yapıcıları neden seyredemediğimi anlıyorum. Sahneden bana seslenecek olanın yaşına ve birikimine uygun şeyler söylemesini bekliyorum. Kendisi âkil olmayanın dedikleri tüylerimi diken diken ediyor.

Hayatım Roman iki saat sürdü. (İlk gösteri dört saat sürmüş.) Ali Poyrazoğlu devam etseydi sıkılmadan saatlerce dinlerdik. Ali Bey muhteşem birikiminden yıldızlar döktü başlarımıza. Salonu dolduran 650 kişi onun anlattıkları ile iyileştik, algımızı ufkumuzu açtık,  direnç kazandık. Güldük, hüzünlendik. Poyrazoğlu yarattığı kendi tarzının tek örneği. Meddah, masal anlatıcısı, oyuncu, yazar, yönetmen, hoca, akademisyen.... Eminim ki bu akşam salonu dolduran herkese dokundu. Yarın 'iyi seveceğimiz' ilk gün. Sanıyorum her gösteri başka bir oyun olacak. Hayatım Roman bir çok kez seyredilecek bir oyun.

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme