8 Mart 2020 Pazar

Bir ‘GARİP’ Orhan Veli (Reha Özcan)


Reha Özcan’ın Bir Garip Orhan Veli’yi çalışmaya başladığını duyduğumda çekincelerim vardı. Hocasının(Müşfik Kenter) oynadığı oyundu. Hakan Gerçek,  hocasının oynadığı Van Gogh’u oynarken hissetmiştim o duyguyu. Bizim neslimiz de oyunu hocadan seyretmişti. Bizim için bir karşılaştırma olacaktı ister istemez.



Orhan Veli şiirlerini defalarca okuduğum(uz) bir şair. Hakkında çok konuşulmuş, topluma malolmuş denir ya öyle biri. Şiirlerinden dizeler halkın zihninde, yapılmış şarkılar dilinde. Hakkında toplum hafızasına yerleşmiş bir imaj var.  Şairin imajı kendi şiirinden çıkıyor biraz da.
“İstanbul'da Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde”
Bir ‘fakir’ şair. Garipliğini, mahzunluğunu anasından saklayan bir şair. ‘Tarifsiz kederler içinde’.
Oyuna ismini veren ‘Bir Garip Orhan Veli’ onun şiirinden bir dize.  Aynı zamanda Garip Akımı’na da bir gönderme. Orhan Veli akımın ve grubun öncüsü. Garipler ölçüyü uyağı atmış halk dilini kullanmış doğal hayatı ve sokağı getirmiş edebiyata. Toplumsal sorunları eleştirmişler. Zamanına göre naif, duygusal bir söylem. Şimdi ise ruhları tedavi eden terapi.
Benim zihnimde kalan iz şöyle: Küçük yakalı gömleğinin iki yakasını ince bir kravatla bir arayagetirmiş  memur kılıklı mütevazı bir adam. Fötr şapka başının arkasına kaymış. Bir elinde eski bir evrak çantası. Uzaklara bakıyor. Bulunduğu yerde sesi çıkmadan oturan, kalabalıklar içinde yalnız bir adam. Hep bir tasası  var. Biri bitiyor biri başlıyor. Ama içi başka. İçinde saklı bahçede rengarenk kır çiçekleri açmış. Engin düşlerinde uçsuz bucaksız seyahatler yapıyor. Göğsünü yırtsa martılar fışkıracak.  Kadınlar için yazdığı şiirler için bakın ne demiş:

‘Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üstüne yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünün çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin’

‘İş olsun diye şiir yazan’ bir şair. ‘Herkesin sesi dili  olmak’ isteyen bir şair..

Reha Özcan sahneye adımını attığında tüm hayâllerim yerle bir oldu. Başında küçük bir tüysüz ‘alamancı’ şapka, üstünde beyaz gömlek üzerinde yelek. Sıkı bir kot pantolon ve ayaklar çıplak. Bu benim Orhan Veli’m değil. Bu bir ‘apaş’ büyük şehir serserisi, külhan, bıçkın. İlk darbeyi atlattıktan sonra ‘Beklediğim çıkmadı ama çıkan ne diyor ona bakayım’ dedim.


Oyunun adında ve repliklerinde Orhan Veli var. Orhan Veli ile ilintili bir şeyler düşünmeye başladım. Sahnedeki adam:
Orhan Veli’nin içindeki  Orhan Veli?
Orhan Veli’yi taklit eden bir adam?
Orhan Veli’nin şiirleri ile öyle dolmuş taşmış ki kendini Orhan Veli sanıyor?
Her bir sahneyi aklımdaki sorularla yan yana getiriyorum. Olmuyor olmuyor. ‘Orhan Veli’nin içindeki Orhan Veli’ desem Orhan Veli yok ki ortalarda. ‘Orhan Veli’yi taklit eden bir adam’ desem sahnedeki taklit değil özgün biri. Düşünülüp yaratılmış biri. ‘Orhan Veli’nin şiirleri ile öyle dolmuş taşmış ki kendini Orhan Veli sanıyor’ desem öyle uçuk kaçık da değil. Aklı başında biri var sahnede. Şuna karar veriyorum: Oyunun yaşamış olan Orhan Veli ile ilgisi yok. Oyunun adından ve içindeki repliklerden Orhan Veli’yi kaldırsan sahnedeki adam ‘Bir Garip Şair’.

İsminde Orhan Veli olan bir oyunda  bilinen Orhan Veli olması  şart mı? Bence şart. Ama onun içinden nelerin çıktığı yönetmene kalmış, istediğini yapar. Yönetmen ‘Bu adam rokçu’ diyebilir meselâ. Ben nasıl Orhan Veli’nin içinden çiçekli bahçe çıkarıyorsam yönetmen de  ‘rokçu’ çıkarabilir.  Ama ‘rokçu’ çıkarıyorsa oyunda kullanılan müzikler de ‘rock’ olmalı. Peki şiirlerdeki yumuşacık tona ‘rock’ uyar mı? Bana kalırsa Bir Garip Orhan Veli’de eksik olan bilinen Orhan Veli’nin olmayışı. O olmayınca sahnedeki sureti anlamlandıramadım. Olsa oyuna yardım eder miydi? Sanmıyorum. Zira şiirler başka bir atmosferde reji başka bir tonda. Yazımın başındaki çekinceme geliyorum yeniden. Yönetmen(Murat Sarı) hocasının denediği yola girmeyi hiç istememiş ve ondan kaçmaya çalışmış sanki. Ortaya şiir dinletisi çıkmış. Sanki şiirlere klip çekilmiş gibi. Bu yüzden her bir şiir için hazırlanan  sahneler parça parça kopuk kopuk. Dekorun parçalardan oluşan fonu gibi. Fondaki Orhan Veli, Murathan Mungan ve Reha Özcan fotoğrafları o kadar göz alıyor ki diğer parçalar dikkatten kaçıyor. Kaldı ki o resimler ne anlatıyor? Ayrıca parça sayısı da çok. Oyuncu ile fon arasındaki ilişki de ‘tam’ değil. Reha Özcan’ın kendi fotoğrafının içinden zorlanarak çıkması estetik değil.  Fondaki resimlerin  arasından konuşması da oyuna ne katıyor anlamadım. Kaldı ki bu mizansenler  tek kalıyor.  Teknik olarak baktığınızda oyuncu fondaki genel resmin bir parçası olamıyor bir türlü. İkisi arasında farklı ışık farklı doku var.  Oyuncuyu görmek bile zor bazen. (Bir kısım aksaklık salondan kaynaklı. Moda Duru’da seyrettim. Salona yatırım lâzım.)

Sahneye atılmış kağıt toplar, oyuncak dönme dolap, çay bardağı, kahve fincanı ve onların ayağa takılmasın diye özenle ayakaltından kaldırılması fazla ayrıntılı mizansenler. Son şiirin sarıldığı diş fırçası ise görünmüyor. Fon niye var?

Biz Orhan Veli (ve de Sait Faik) deyince büyük resimde bir pardesü olur mutlaka. Pardesünün yanında şapka varsa şapka da pardesüye uymalı, ödünç gibi durmamalı başta. Ama pardesünün işlevi olmalı sahnede. Oyuncu iki kez pardesüyü ve şapkayı çıkarıp fırlattı sahne arkasına.  Sonra gidip aldı. Pardesüye saygı gerek dostum. Onu fırlatmanın da raconu olmalı. Attın geri alma. Öyle bir sahnede at ki sırttan pardesü çıkarmanın anlamı olsun meselâ. Meselâ oyuna pardesülü başla. Rolün içinden meselâ rokçu çıkınca pardesüyü yırt at parçala gitarı parçalayan rokçular gibi. Ve şiire bağla oyun sonunu:
‘Ne duruyorsun be, at kendini denize
Görmüyor musun her yerde hürriyet
Yelken ol kürek ol dümen ol, su ol
Git gidebildiğin yere’

Gittikçe sönerek tekrarla tekrarla tekrarla…

Anlar seyirci ironiyi. Zira ben Orhan Veli’nin şakacı esprili hayatla dalga geçen biri olduğunu düşünürüm.

Bendeki izlenim şudur ki oyunun bir hikâyesi yok. Tiyatroca söylersem dramaturjisi olmamış. Sahneler konular altında toplanabilirdi diye düşünüyorum. Doğa, kadınlar, İstanbul vb gibi.  Murathan Mungan tekstinde ise değişiklik yapılmış gibi geldi bana. Sahnedeki oyun sonu İstanbul’u Dinliyorum ile bitiyor. Mungan teksti farklı.

Duru(Moda) gibi bir salonda yaka ve gitar mikrofonu gerekli mi? Uğultulu bir ses duyuluyor zaman zaman. Reha Özcan sesi çok güçlü bir oyuncu. Bir de yüksek konuşmaya başladı mı patlamalar oluyor seste. Ayrıca şarkıların tonunda saklı yumuşaklık yok oluyor. Müzisyen(Nejat Dimili) iyi ama salt gitar sesi olsa daha iyi olurdu kabloya bağlı gitar yerine.  

Bu noktada önemle vurgulamak istediğim bir husus var. O da sahne kullanımı ile ilgili. Sahnenin her metrekaresi belli bir düzene göre kullanılmalı. Ben böyle bir düzen görmedim sahnede. Koskoca adamın oturma bankosunun altından sürünerek çıkışını yadırgadım doğrusu. Sahneden çıkışlar çok tedirgin. Kediyi anlatmak için kedi olmak gerekmiyor.




Oyunun iki perde olması da doğru değil bence. Daha güne dokunan şiir seçimleriyle bir perdede bitirilseydi keşke oyun. Oyunda Orhan Veli adı geçiyorsa seyirciye adres göstermek iyi olurdu bence. Sahnede Aşiyan'daki heykel olsa idi keşke. Belki bir iki merak eden olur gider.


Yönetmen Murat Sarı ile Reha Özcan iyi arkadaşlar. Rejiyi tartışmışlardır. Reha Özcan seçici bir oyuncu.  Aklına yatmayanı yapmaz.  Murat Sarı oyunun dış gözü aynı zamanda. Dıştan bakınca bana görünenleri görmeyecek bir kişi değil Reha Özcan da Murat Sarı da. Sanıyorum onlar benim düşündüğüm hususları önemsememiş ve benim görmediğim şeylere bakıyor . Ama bu oyun çerçevesinde aynı fikirde olmadığımız bir gerçek. 


Reha Özcan beğendiğim bir oyuncu. Tiyatroya sevgisini bağlılığını biliyorum. Bu konuda maddi ve manevi fedakârlıklar yapıyor. En iyisi olsun diye çabalıyor. Sahnede hiç’oynamadan’ dursa bile  etkili olabilen bir oyuncu. Bence bu oyunda fazla hareketli fazla heyecanlı fazla yüksek volümde. Belki de ‘rokçu algı’ oyunu ele geçirmiş, sürüklüyor. Sürüklerken de kontrol kayboluyor. Oysa oyunda örnekleri var. Reha Özcan’ın  sükûnetle okuduğu şiirlere doyamazsınız.  

Son sözü  seyirci söyleyecek elbette.

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme