10 Nisan 2015 Cuma

YANETKİ’den ÇOK Etkili Bir Oyun: ‘Romeo’yu Beklerken’

YANETKİ, 2011 yılında Faruk Barman tarafından gösteri sanatları alanında çalışan, sanat yönetimi ve prodüktörlük yapan bir kurum olarak kurulmuştur. Sanat yönetmenliğini Serkan Üstüner‘in üstlendiği ve 2014 yılında proje koordinatörü olarak Ömercan Güldal‘ın katılımıyla yoluna devam eden YANETKİ, günümüz insanının yaşadığı güncel ve toplumsal konuların işlendiği çağdaş tiyatronun en iyi oyunlarını seyircisi ile buluşturmayı kendisine amaç edinmiştir. Temel prensip günümüz insanının hikâyesini anlatmak, seyircisine düşünme ve sorgulama imkânı sağlamaktır.
YANETKİ, yoluna İkincikat‘ta ilk oyunu olan Yalnız Batı ile başlamış, 2012 yılında Beyoğlu Asmalımescit’te kendi sahnesi olan YanEtki Sahne’yi kurarak devam etmiştir. Bu tarihten itibaren oyunlarını kendi işlettiği mekânında sergilemekte, mekânını diğer tiyatro ekipleriyle paylaşmakta, sosyal sorumluluk projelerine ev sahipliği yapmaktadır.” (http://yanetki.net/?page_id=2)

YANETKİ, Yalnız Batı’dan ardından Cam Yapraklar, Şekersiz, Tavşan Deliği isimli oyunları sahnelemiş. Kurabiye Ev 3.sezonunda,  Sonra ve Romeo’yu Beklerken isimli oyunlar seyirci ile buluşmaya devam ediyor.

Ben bu oyunlardan dördünü okudum YANETKİ’den ikisini seyrettim. Kurabiye Ev ile Sonra’yı seyretme şansım hâlâ var. Diğer oyunları hakkında da bilgim var.  YANETKİ’nin girişte yaptığım alıntıda yazan  “günümüz insanının yaşadığı güncel ve toplumsal konuların işlendiği çağdaş tiyatronun en iyi oyunlarını seyircisi ile buluşturmayı kendisine amaç edinmiştir. Temel prensip günümüz insanının hikâyesini anlatmak, seyircisine düşünme ve sorgulama imkânı sağlamaktır.” ilkesine tamamen bağlı kaldığına tanıklık edebilirim. YANETKİ hakkındaki gözlem ve düşüncemi şöyle özetlemem mümkün:  YANETKİ, tiyatroyu ciddiye alan, ilkesinde tutarlı, iyi ve mekânına uyan metinleri iyi yönetimle ve oyuncularla sahneleyen bir topluluk. Son seyrettiğim oyunda mekânı kullanışlarını çok beğendim.


Romeo’yu Beklerken’i seyretmeden önce okudum.  Metnin derinliği, katmanları, farklı okumalara açık yapısı, metaforları beni çok etkiledi. Yönetmene ve kadroya baktım. Seyretmeye karar verdim. İyi bir oyunla karşılaşacağımı biliyordum öyle de oldu. Romeo’yu Beklerken bu yılın en iyilerinden biri.

Öncelikle yazar ilgimi çekti. Böyle bir oyunu yazan  kimdi? Nasıl bir eğitimden geliyordu? İnternette çok araştırdım. Aşağı yukarı aynı bilgiler tekrar ediliyordu. Kendisine ulaşmak için çeşitli yolları denedim, sonunda bir eposta adresi buldum, yazdım. Ancak ofis dışında olduğunu ve 20 Nisan’a kadar cevap veremeyeceğini bildiren otomatik bir cevap aldım. O güne kadar da bu yazıyı bekletmek istemedim. Serkan Üstüner’den öğrendiğime göre yazar, bu oyunu yazdığında otuzlu yaşlardaymış. Oyun ‘Edinburgh Fringe 2006’da seyirci ile buluşmuş ilk kez. Yaş bence önemli. Zira bizim genç yazarlarımızla  bir karşılaştırma yapmak istiyorum. 2006 yılını dikkate alırsanız  ‘Otuzlu yaşlar’ ’70 kuşağı demek. Bizim ’70 kuşağından böyle bir oyun çıktı mı? Ben rastlamadım. 1980, 1990, 2000 kuşağından çıktı mı? İyi dediğimiz yazar sayısı iki elin parmaklarından fazla değil ama onlarda da Romeo’yu Beklerken’de rastladığım derinliği bulduğumu söyleyemem.            

Sarah Grochala, Polonya asıllı İngiliz yazar. Tiyatroya ‘Manchester Young Theatre’da oyuncu olarak başlamış. Oxford’da İngilizce okumuş, Drama Center’da oyunculuk eğitimi almış. 2006’ya kadar tv ve tiyatroda oyunculuk, bu arada 2002-2003 yıllarında  Birmingham Üniversitesi’nde ‘Playwriting Studies’ üzerine doktora yapmış. ‘S-27’ isimli oyunu ‘2007 Amnesty International Protect the Human Playwriting Competition’ ile  ‘The King’s Cross Award’u kazanmış  ve ‘The Leah Ryan Prize for Emerging Women Writers’ yarışmasında da ‘kısa liste’ye alınmış. Grochala, Smolensk isimli oyunu ile  ‘the OffWestEnd.com Adopt’dan  maddi destek ödülü almış. Dramaturg olarak çeşitli tiyatrolarda çalışmış, akademik makaleleri var, ders veriyor ve 2016’da çıkacak bir kitap yazıyor. 20’ye yakın kısa oyun yazmış.

Romeo’yu Beklerken aklınıza dünyanın herhangi bir yerindeki savaşı akla getiren bir oyun. Yazara esas şöhretini kazandıran ‘S-27‘ isimli oyun, Kamboçya’da Kızıl Kımer’ler tarafından idama giden insanların  fotoğraflarını çekme görevi verilmiş bir kadın fotoğrafçıyı anlatıyor.

Elbette, oyunlarının dilinin İngilizce olması ve ülke aidiyeti Sarah Grochala’yı bizim yazarlarımızdan daha avantajlı kılıyor. Ancak ilgi duyduğu dünya ve kültürler açısından bizim yazarlarımızın ondan geri kalmasına neden yok. Bu vizyon ile ilgili bir husus ki bizim yazarlarımızda olmayan da o. Bizim genç yazarlarımız sıkıştıkları şişenin dışına çıkamıyorlar bir türlü. Sayısı az olmakla beraber, İngilizceye çevrilse dünyanın dikkatini çekecek oyunlarımız var ama ya yerli pazar onları ‘doyuruyor’ ya da çok tembeller. Dünya festivallerine –eğer takip ediyorlarsa- Türkiye’ye ne ithal etsek diye gidiyorlar sanırım.

 Romeo’yu Beklerken, bir piyes-yazım geleneğinden beslenen ve eğitimin disiplini ile yazılmış bir oyun. Bu açıdan baktığınızda 1949 tarihli Godot’yu Beklerken ile dünya tiyatrosunu özümsemiş; Jezz Butterworth’un Nehir isimli oyununda da olduğu gibi köklerini İngiliz edebiyat ve tiyatrosunun  zenginliğine dayamış  olduğunu görüyorsunuz.  

Oyuna geçmeden Godot’yu Beklerken’e dokunmak gerek. ‘Waiting For Romeo’, ismiyle ‘Waiting For Godot’yu çağrıştırıyor hemen. İki oyun arasında neredeyse altmış yıl var. İki oyunu karşılaştırdığınızda dünyanın nasıl bir değişim içinde olduğunu anlıyorsunuz. Godot’nun iki karakterinde insanlığı görmüştük, Romeo’yu Beklerken’de bireyselliği görüyoruz ki bu dünyanın bireyselleşmesinin doğal bir yansıması. Godot’yu Beklerken’in parodisi gibi yazılmış olan ‘Godot Geldi’ (Miodrag Bulatovic 1966) iki oyun arasında değişimin bir göstergesi gibi. Romeo'yu Beklerken o oyuna da bir anlamda cevap niteliğinde ve zamanın değişimindeki ‘acı tablo’yu da gösteriyor.

YANETKİ, oyun tanıtımlarında ‘Savaşın tam ortasında yalnız kalmış iki kız kardeşin çaresiz ama umut dolu bir bekleyiş hikâyesi’ diye anlatmış bir oyunu. ‘Savaş’ da, nasıl bir ‘savaş’? Ben Romeo’yu Beklerken’in bir savaş oyunu  ve  bazı sitelerde sınıflandırıldığı gibi ‘in-yr-face’ olduğunu düşünmüyorum.

Romeo’yu Beklerken’in üç karakteri var, iki kız kardeş ve bir düşman asker. Evin dışından silah, bomba sesleri geliyor. Pencereler tahtalarla kapatılmış. Dışarıdaki patlama camları kırmış olmalı. Küçük kardeşin evi, oyunun tek mekânı. Sokaktaki türlü tehlikeleri atlatarak eve gelen abla, Romeo (DOĞRU KİŞİ) gelecek diye evinden çıkmayan kız kardeşini o evden dışarı çıkarmak ve kurtarmak istiyor. Ablaya sokakta kimliğini bilmediği birisi tarafından tecavüz edilmiş, abla hâmile.  Kız kardeşler(ve seyirciler)  için şaşırtıcı hikâye eve bir askerin girmesi ile başlıyor. Bu anlamda oyun sanki iki bölüm. Oyun arasız oynanıyor ama askerin ortaya çıkışına kadar oyunun ilk bölümü ile askerin ortaya çıkışı ile başlayan ikinci bölümü arasında söylem farkı var. İlk bölüm dramatik ikinci bölüm trajikomik.

Yukarıda özetlediğim piyesin ‘görünen’ hikâyesi. Asker zaman zaman sizi inandırsa da Faruk Barman’ın oyunculuğu seyirciyi kuşkuda bırakıyor. Oyunun katmanlarında asker’in nasıl yorumlandığı özellikle çok önemli. Asker duydukları ile ‘oynuyor’ mu? Gerçek ne? Sahte ne? Gerçek inanmaya hazır olduklarımız mı? Ama o kadarla kalmıyor. Başka olasılıklar da var. Asker, küçük kızın hayâliyse? Asker iki kızın da hayâliyse? Ama oyun bundan daha fazlasını içeriyor. Küçük kız ve abla aslında tek kişiyse? Abla küçük kızın korkusu, küçük kız ablanın olmak istediği ise? Tek gerçek küçük kız ise, abla ve asker hayâlse?

Ben bu oyunun pek çok değişik şekilde ‘okumaya’ olanak verdiğini düşünüyorum. Yönetmen Serkan Üstüner olasılıklardan birini seçmek zorundaydı, o da tercihini yapmış, olasılıkları göz ardı etmeden  hikâyenin  ‘görünen’ yüzünü  öne çıkarmış; duru, açık ve anlaşılır bir dille yorumlamış oyunu. Benim aklımdan geçenler gibi oyunu karmakarışık yapsaydı kimse anlamazdı. Ama gene de bazı düşüncelerimi paylaşmak isterim. Örneğin Asker’in giysisi siyah olmak yerine odanın duvarlarından yansımalar taşısaydı ne olurdu diye düşünüyorum.(Kırmızı pabuçları kullanmaya koşut bir ayrıntı olurdu.) Asker pencereden atlayarak girmek yerine odada bir anda görünse? Oyunun sonundaki sahne fotoğrafında abla ile asker seyirciye görünmese? Oyun başı sonu gibi olsa? Oyunda ‘paralel evren’ göndermesi ile yazarın bazı ipuçları verdiğini düşünüyorum. Bu fikir kullanılmış olsa? Seyirciler salona alınırken oyunun başlamış olmasını çok sevmedim. Seyirciler sanki devam eden bir hayatın içine giriyor gibi. Oysa ben bu oyunda seyircinin oyunun bir parçası olmasını istemedim. Seyirci yerine oturduğunda olaya dışarıdan bakıyor zaten. Dekor da seyirciyi dışarıdan bakması için kurulmuş. Duvar kalınlığını gördüğümüz dekorun dışında seyirci. Dekordan söz açmışken mâdem pencereler derme çatma tahtayla kapatılmış ben camları kıran patlamanın(ya da her neyse) evin içinde de kalıcı bir hasar(Talya’dan başka) yaratmış olmasını bekledim.

Mekânın daha loş olmasını tercih ederdim. Bana fazla aydınlık geldi. Dışarıdan içeri sızan  ışık huzmelerindeki değişimler,zamanı anlatmaya yardımcı olurdu.

Hiç müzik olmasa daha mı iyi olurdu? Bu görüşümün müziğin kötü olduğu gibi bir algı yaratmamasını dilerim.


Sarah Grochala kısa cümlelerle diyalogları kuruyor, tiratları bile kısa. Parça parça hikâyenin bütününü algılıyorsunuz. Çok kolaylıkla duygudan duyguya geçebiliyor. Bunu, yanlış anlamalarla değil ‘alınganlıklar’, karşısındakinin en ince damarına basmak gibi duygusal dokunuşlarla yapıyor. Bu nedenle oyuncuya çok iş düşüyor.

Faruk Barman’ın(Edhem) doğallığına bayıldım. Rol yapmıyor gibi oynuyor. Kendinden çok emin. Ama seyirci Edhem’den emin olamıyor(iyi). Komedi dozunu çok iyi ayarlamış. Komik olmadan güldürüyor. Kötü oynasa komik olurdu.

Akasya Asıltürkmen(Raneen), Talya’nın karşıtı olmayı çok iyi başarıyor. Donuk, mat gibi görünen oyunculuğunun içinde duygu renklerinin her tonu var. Raneen ile Talya karşıtlığı her iki karakterin de  daha çok ortaya çıkmasına yardımcı oluyor. Ama görünen, Talya’yı daha çok öne çıkaranın Raneen’in yorumlanması olduğu

Irmak Örnek, duygu geçişleri çok olan zor bir rolü(Talya) oynuyor. Tekrara düşme olasılığı çok olan rolü her sahnesinde tekrara düşmeden oynuyor. Samimi, çocuksu, saf, komik halinden trajik olanı yaratmış.

Tüm oyuncular çok ince oynuyor, çok başarılılar. Seyretmesi büyük keyif.

Yılın en iyi oyunlarından biri olan Romeo’yu Beklerken, jüriler boncuk dağıtırken, hakkı olan ‘ödülleri’ seyirciden alacak, eminim.

 Melih Anık

Not:  İKSV’ye önerimdir. Yazarı Tiyatro Festivali’ne yazarlık atölyesi için davet edin.

Yazarın ajansından aldığım bilgiye göre oyunu yazdığında 33 yaşındaymış.

İlgi:

2 yorum:

  1. Merhaba,

    Yine doğru, yine güzel, yine iyi duygular oluşturan bir tiyatro danışmanlığı örneği...

    Bulunmaz

    YanıtlayınSil
  2. İsmini yazmadan yapılan yoruma teşekkür ediyorum. Lütfen isminizi yazın ki bu güzel düşünceleri yayımlayayım.

    YanıtlayınSil