21 Nisan 2015 Salı

Mrozek ve Entropi Sahne’nin Parti’si

Ben bir Mrozek-severim. Sevgim, 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda(büo) oynadığım  Açık Denizde isimli oyundaki Ortanca rolü ile başlıyor. O yıllarda büo, Mrozek’in Tango’sunu da sahnelemişti.  ’60’lı yıllarda yazılmış iki oyunun ‘70’li yıllarda büo tarafından sahnelenmiş olmasını  önemli buluyorum.




Bu yıl İstanbul’da Mrozek’in iki oyunu sahnelendi, Terzi ve Parti. İkisini de seyrettim. Bu yazı Parti üzerine ama Mrozek ile ilgili düşüncelerimden Terzi ile ilgili de ne düşündüğüm ortaya çıkacaktır.

Mrozek oyunları ‘absurd’ türü içine dahil edilmiş. Beckett, Ionesco da ‘absurd’ ama Mrozek farklı. Parti’yi yazmadan önce araştırırken bir makale buldum. Mrozek’in tiyatrosunu o makaleden yararlanarak özetliyorum.

Mrozek’in diğerlerinden farkını anlamak için şu üç başlığa bakmak gerektiğini söylüyor makale.
1.Oyun karakter(ler)inin ‘global’ ve ulusal nitelikleri.
2.Yazarların kullandıkları avangart ve geleneksel araçlar.
3.Sosyo-politik eleştiri ve dünya vizyonunun ortaya konulması için ‘absurd’un kullanılışı.
Mrozek Polonyaya ait mitleri ve tarihi kullanır, mirası öne çıkarır. Mrozek tiyatrosu ulusal kültür ve edebî miras üzerine kuruludur. Hem biçim hem de motiflere bağlılığı açıkça görülür. Kendinden önceki yazarlardan alıntılar yapar onları değiştirir sunar. Kahramanın ülkenin özgürlüğü ve iyiliği için kendini feda etmesi grotesk bir biçimde en çok kullandığı motiflerden biridir. Genel olarak Mrozek tiyatrosunun gelenek ile avangartın karışımı olduğu söylenebilir.  Karakterleri size uzak gelmez.  Sanki her şey olabilirmiş gibidir. Mrozek’in ‘absurd’lüğü mantıksal yapılarla oynamasından ve fasit daireler içinde gezinmesinden gelir;  dışavurumcudur ve içinde ‘sürrealizm’i bulursunuz. Açık metaforlar kullanır. Soyutlamalar, entelektüel ve komik unsurlar vurgulanır. Mrozek seyircisi sahnede kendini, sosyal ve politik yapısını bulur ve  anlar. Fars trajedinin yerini almıştır artık. Mrozek’in kötümserliği diğerlerininkine benzemez. Umut ışığı sızar bir yerlerden. Onun insanı her şeye rağmen hayata ve yaşamaya bağlıdır. Kuşku duyar ama ilerlemenin mümkün olduğundan da vazgeçmez. Mrozek, sosyal ve politik oldu bittilere karşıdır. Kurumlara, bürokrasiye, dogmalara sataşır. İnsanlığın önündeki insan eliyle konulmuş sınırları reddeder. Ionesco demiş ki: ’İdeoloji ile gerçek arasındaki fark ‘absurd’un nedenidir’   Makalenin son cümlesi şu: ‘Mrozek pratik saçmalık ile uğraştı, ulusal mirasına inandı ve hep  rasyonel oldu.’ Bu son cümlenin açılması gerektiğini düşünüyorum.

Bilindiği gibi ‘rasyonel- rational’ ‘akla uygun olan’ demek.  Mrozek’in oyunlarında ben hep bu özelliğe dikkat ettim, önem verdim. ‘Akla uygun olan’dan ‘absurd’ nasıl doğuyor diye de merak ettim. Okuduğum bir kitap bu konuda bana yardım etti. Kitabı yazan, insan davranışları üzerinde dünya çapında bir profesör, Dan Ariely. Türkçeye çevrilmiş olan kitabının ismi ‘Akıldışı Ama Öngörülebilir’  Ariely kitabında, yaptığı pek çok deneyden bahseder ve insan hayatında alınan kararların çok da akla uygun olmadığını kanıtlar. Kararlarımızı nasıl aldığımız ‘akıldışı’ görünür  ama ‘öngörülmesi’ tuhaf  gelmez. Hatta giderek ‘akıldışılığın’ akla uygun kabul edilmeye başlandığı  iddia edilebilir. Bu konuda en belirgin örnek ‘plasebo’lardır.  İnandırarak tedavi yöntemi de diyebiliriz. Tedavi gücü olmayan bir ilacı inandırdığınız hastaları tedavi etmekte kullanmak yâni.  Yada bir liralık ilacın 1 kuruşluk olana göre daha iyi tedavi etmesi inancı. Beklentileri kullanarak insanların yönlendirilmesi ve daha pek çok örnekle Ariely ‘kararlarımızı biçimlendiren gizli kuvvetlerden’ bahseder.  Meselâ işini iyi yaptığı için bir yöneticiye çok yüksek ücret verilmesi onun işini kötü yapması ile sonuçlanır.  Dışarıdan bakan için aptalca görünen  o fasit daire yada içine girenlerin çıkamadığı girdap bence ‘absurd’un annesidir. Matthijs van Boxsel ‘Aptallık Ansiklopedisi’ isimli kitabında şöyle diyor:  ‘Aptallık varoluşumuzun mistik temelini oluşturmaktadır. Aptallık insanı, zekâsını geliştirmeye zorlar’ ‘Gerekçeler bizi kuralların akıllılığı veya aptallığı konusunda ikna edebilir. Aptallık otomatik bir tepki meselesidir .’ Boétie’den bir alıntı paylaşır: ‘Halk sonradan inanacağı saçmalıkları kendi uydurur’   Bence işin özü ise şudur ‘Kimse kendi aptallığını anlayacak kadar akıllı değildir’ ‘Aptal kişi teori ile pratik arasında bağlantı kuramaz’ Aptallığın komik biçimi farstır. Fars ise zamanımızın trajedisidir ki bizi ‘absurd’e götürür.

Ben ‘absurd’u ‘yaratıcı aptallığın’, ‘akıllı akıldışılığın’ meyvası olarak görüyorum. Bu hususta Mrozek aklıma en yatan yazarlardan biridir.  Oyunlarında da her şeyin akla uygun olmasını seyircinin akıldışılığı(nı) kendinin ayıklamasını isterim. Ne kadar doğal oynarsanız Mrozek’in ‘absurd’lüğü o kadar ortaya çıkar.

Parti oyunu, metinde seslerini dışarıdan duyduğumuz üç kişinin mekânın kapısını devirerek içeri girmesi ile başlar. Başlarında farklı renklerde peruklar vardır. Bu onların eğlenti anlayışlarını yansıtır. Dışarıda bırakıldıklarını düşündükleri bir eğlentiye katılmak  istemişlerdir. İçeride kimse yoktur.  Ortada on iki kişilik bir masa vardır. Bir süre sonra tereddüte düşerler bu bir parti mi yoksa cenaze töreni midir? Dolaplardan kilise tiyatrosuna ait olduğunu sandıkları nesnelerle ‘eğlenirler’.  Biri kendini asmak ister. Üç kişiden ikisi üçüncüye karşı birleşir. Uzaklardan bir müzik sesi duyarak oraya doğru yönlenirken oyun sona erer. Oyunda Mrozek tiyatrosunun temellerini hatta tekrarlarını görürüz.



Entropi, oyunu kendine göre yorumlarken Mrozek’in ama esas olarak metnin özellikleri de kaybolmuş. Bu durumda Mrozek’ten yola çıkan sahnelemenin ne demek istediğine bakmamız gerekir. Ben metni bilen bir seyirci olarak kayboldum. Aklım hep esas metne gitti yapılanları anlamlandırmaya çalıştım ama sahne metnini maalesef anlamayı beceremedim. Oyunun seyircileri biz üç kişi hariç 30 yaş altı gençlerden oluşuyordu.   Oyunun bir müzik barda sahneleniyor olmasını ilginç buldum ama Mrozek’i ve metni hiç bilmeyen biri ‘üç komik adam sahneye çıktı,  oyun sonunda da güzel bir konser vardı’dan(Luxus) öte ne söyleyebilirdi? Oyun sonunun başı ile bağlanarak bir fasit daire çizdiği, oyundaki  on iki kişilik masanın Hz.İsa’nın son yemek masası olduğu anlaşılmış mıdır acaba? 12 kişilik masanın bar masa ve sandalyelerinden oluşturulmasının anlamı neydi?  Hristiyanlıkta düğün ve cenaze törenlerinin birbirine benziyor olmasından anlaşılması gereken nedir? Başta nasıl da güzel müzik icra eden üç genç daha sonra ellerine kırık gitarı alıp neden müzik yapamadı, hem de sahnede daha önce çaldıkları enstrümanlar sapasağlam dururken? Kilise tiyatrosu ile anlatılmak istenen neydi?  Üç  oyuncu yüzlerine fener tuttukları insanların orada olmadıklarını söyledikleri halde neden   hep seyirci karşısında dizilip ve seyirciye bir şey anlatmaya çalışır gibi oynadı? Oyun saati 20:30 olduğu halde oyun 21’de başlayana kadar dinlediğimiz müzik bizi neye hazırladı? Ben öncelikle ‘içerisi ve dışarısı’ konusuna takıldım. Seyirci olarak ben neredeyim?  Böyle bir mekânda oyun sahnelenirken ister istemez düzene de bakıyorsunuz. Öndeki beyaz protokol sandalyelerinin bir anlamı varsa ne? Oyuncular giymiş olsalar onların başındaki peruk ile sonradan çıkan peruk arasında bir ilgi olacaktı. Ama oyuncular peruklu değil.  Oyun sonunda orkestra sahneye girip ilk şarkısını söyleyene kadar oyuncular sahnenin bir kenarında neden poz verdi? Ben evirip çevirip sözü Mrozek tiyatrosu çerçevesinde anlamlandırmaya çalışıyorum.

Benim Mrozek tiyatrosunda önemli bulduğum bir husus da yerelden 'global'e doğru gidiştir. Polonya'dan çıkan bir oyun yazarı, kendi kültür ve geleneklerinden dünya tiyatrosuna eklemlenen bir 'özel' bir tiyatroyu kurmuştur. Mrozek'i konuşurken bu hususun unutulmamasını; bizim genç yazarlarımıza örnek ve öncü olması gerektiğini dikkatlere sunuyorum. Enropi'nin Parti'sini seyrederken sahne metninde Mrozek'in yerelliğinin karşılıklarını bulunsun, yerel dokunuşlar yapılsın istedim. 

Üç oyuncuyu (Burak Acar, Erkan Baylav, Korhan Karabal)  daha önce tv dizilerinde görmüş gibiyim. Oyun boyunca seyirci arasında birilerini aradılar. Yorum mu bunu gerektirdi anlamadım. Bana ‘yaptığımız beğeniliyor mu?’ izlenimi bıraktı. Oyuncu olarak kumaşları iyi.

Maskların(Elif Tandoğan) daha yerel hatırlatmalar yapması ve daha büyük olması iyi olurdu.  Dekor tasarımlarını beğendiğim Başak Özdoğan’ın bu oyundaki  kostüm tasarımları bana ‘olduğu kadar’ geldi. İllüstrasyon(Furkan Nuka Birgün) önündeki engeller nedeniyle pek anlaşılamadı. Olmasaydı da olurdu. Karikatüre(Cihan Ceylan) bir daha bir daha baktım , düşüncem, 'olması gerekli mi?' oldu. Çağatay Kadı’nın ismi ‘Kompozitör’ diye yazılmış. Ben bir ‘kompozisyon’ görmedim.

‘Ben Feuerbach’ rejisini beğendiğim ve zaplarken tv’de oyunculuğuna takılı kaldığım  Yurdaer Okur’un Parti rejisi biraz aceleye gelmiş gibi geldi bana. Belki de ben bu sahneleme  için fazla yaşlıyım. Ben bu oyunu genç bir yazardan okumak isterim.

 Melih Anık

Not:  Oyun sonunda her gösteri gecesi farklı bir orkestra konser veriyor. Benim seyrettiğim gece Luxus isimli topluluk vardı. Ben bu tür yüksek sesli mekânların insanı olmadığım için ilk şarkının sonunda salondan çıktım. Ama tiyatro oyununun bir konser ile bağlanmasını gençler için  olumlu bulduğumu söylemeliyim. Konser için gelen gençler,  tiyatroyu sever bakarsınız.

İlgi:
‘Slawomir Mrozek’s Theatre of The Absurd’  Regina Grol-Prokopczyk- The Polish Review
‘Akıldışı Ama Öngörülebilir’ Dan Ariely - Optimist  Yayım Dağıtım

‘Aptallık Ansiklopedisi’  Matthijs Van Boxsel  – Ayrıntı Yayınları

1 yorum:

  1. Merhaba,

    Ne Melih Anık tiyatromuzu, ne tiyatromuz Melih Anık'ı hak ediyor. Tiyatromuz, gerçek anlamda bir tiyatro sanatı olursa, işte o zaman, Melih Anık'ın hakkı Melih Anık'a verilecektir!...

    Bulunmaz

    YanıtlayınSil