1 Kasım 2014 Cumartesi

Lavean Tiyatro’dan Lavean

Lavean, Lavean Tiyatro’nun ilk oyunu. Lavean, Lavean Tiyatro’nun kurucusu Berat Beyoğlu’nun yazdığı ilk oyun. Ben, oyunla tiyatronun ismi arasında zihinsel bir karmaşa yaşadığım için yazıya öyle girdim.


Oyunu İLK gecesinde seyrettim. Berat Beyoğlu’na görünmeden salondan çıktım. Nedeni bu yazıda anlaşılacaktır sanırım. Belki o akşam karşılaşsaydık sorardım ama itiraf etmeliyim ki oyunu seyredene kadar Lavean ne diye sormadım. Seyrettikten sonra Berat Beyoğlu’na mesaj attım. Bir sır değildir sanırım. Açıklamasını çok beğendim:
Lavean kelimesi benim türettiğim bir kelimedir. Arapçadan aldığım 'La' yani olmamak anlamı ve dilimizde kullandığımız 'an' zaman kavramıyla bir kolaj yaptım. Kelime anlamı olarak 'Olmayan Zaman' anlamına gelmektedir...” Keşke oyun ile ilişkisi daha sağlam olsaydı.

Oyunu da oyunun ve topluluğun ismi kadar karmaşık. Bu karmaşıklık yazarın hem kuvveti hem de zayıflığı. Oyunun derin meselesi  yazarın yaşı  ile karşılaşıp bir labirente giriyor. Yazarın niyetini ve çabasını  takdir ediyorum ama bu  piyesi beğenmeme yetmiyor.

Doğrusunu isterseniz bu yazıyı oyunun sırlarını açık etmeden nasıl yazmam gerektiği hususunda çok düşündüm. Zira yazar piyes kurgusunda  bazı hususları oyunun başlarında  özellikle  gizlemeyi tercih etmiş. Onun bu tercihine saygı duymak zorundayım. Ben oyun tanıtımlarında verilen açıklamalarla sınırlı kalacağım.

Oyunda vicdan, şeytan, kader gibi inancın derin  kuyuları var. Özellikle kader konusu tartışmaya çok açık. Vicdan her şeydir benim için. Şeytan için şu sözü beğenirim:  ‘Şeytan kendi gelmez insan şeytanı  çağırır’ Bence, şeytan da inancın parçasıdır aslında.

Oyunda bir cümle  sık sık tekrar edilmiş. Bu cümle oyun tanıtımlarında da kullanılıyor: ‘Amaçsız ölmek en büyük günahtır.’  İlk duyuşta akla kutsal bir amaç(şehit olma gibi) uğruna ölmeyi getiriyor. Düşündükçe bu ifadenin genişlediğini anlıyorsunuz. İfade  oksimoron gibi gelmeye başlıyor. Aslında ölmekten değil yaşamaktan bahsediyor. Ama 'günah' olması ile dinsel bir temele dayandırıldığını anlıyorsunuz: ‘Hayatın sonu ölüm bir yok oluş değildir; ebedî ahiret hayatının başlangıcıdır’ O zaman ‘amaç’ı nasıl tanımlarsınız? 

Kutsal kitaplar ‘insanın, Allah’a, topluma ve kendisine karşı görev ve sorumlulukları olduğunu söyler. İnsanın Allah katındaki değeri, taşıdığı sorumluluğun gereklerine uygun davranması, güzel iş ve davranışlar sergilemesine bağlıdır. Yüce Yaratıcı’ya ve çevresine karşı yaratılış amaçlarına uygun bir şekilde davranışlar sergilemelidir.’ Yâni amaç böyle bir hayat yaşayarak ölmektir.

 “Hayat amaçsız ve boşuna olmadığı gibi ölüm de anlamdan yoksun değildir. Kur’an, yüce amaçlar uğruna ölmenin ya da bu amaçlar uğruna çalışırken ölümün gelip çatmasının boş yere ölmek şeklinde değerlendirilmesini doğru bulmaz. “Allah yolunda öldürülenlere, ‘(onlar) ölüdürler’ demeyin, hayır, onlar (ölü değil) diridirler ve fakat siz sezmezsiniz.” (Bakara süresi, 154. ayet.)

Bir de yaşam hakkı vardır. Tüm kutsal kitaplar tüm canlılar için  yaşam hakkını kutsal sayar. İnsan yaşamalı(intihar yasaklanmıştır), yaşatmalıdır.

Yazar oyununda böyle derin bir vahaya dalıyor. Ancak oyundan çıkan seyircilerin zihninde somut bir iz bırakamıyor. Ne dediği müphem kalıyor. Zira fazla bilindiği düşünülen bir hikâyeye dalıyor. Bilinen imgeler tekrarlanıyor. Oyun iddialı bir tartışma içeriyor. Belki yazarın  şu soruya içi dolu bir cevap vermesi gerek: Benim bu oyunu yazmaktaki amacım ne? Son sözü Kırmızılı Kadın söylüyor. Akılda kalacak olan da o.. Ama doğru mu? Oyun fazla söz ağırlıklı. Durağan..

Yukarıda üç paragrafta değindiğim ama oyunu bozmamak adına yarım bıraktığım hususlar üzerinde  genel bir tartışma yaptırmak yerine tamamen  acı yaşamış bir insanın tekil hikâyesine odaklanmak ve o tartışmanın (belli belirsiz yâni yoruma açık) onun  kafası içinde geçtiğini göstermek daha doğru olabilir.  Aslında Beyoğlu da öyle yaparmış gibi ama oyun genellemeye çok açık, tüm insanlar için aynıymış gibi bir söylem içeriyor. Adam ile Ayyaş arasındaki ilişkinin sunuluşu oyuna farklı bir derinlik getirebilir.  ‘Acının dışa vurumu Ayyaş, içe vurumu Adam mı?’ sorusu karşılığını bulabilir. Bu arada şunu belirtmeliyim ki oyundaki   ‘Kırmızılı Kadın’ın yol açacağı  çağırışım ile ilgili dikkatli olmak gerekiyor.

Oyunu seyretmeden önce metni okuduğum için ben oyunu ne olduğunu bilerek seyrettim ve bilmeyen seyircinin içine düşeceği karanlığı hayâl ettim. Ben olsam ikinci perde ile birinci perdenin yerlerini değiştirirdim.  Ayyaş girer konuşur ve uyur. Adam ile Kırmızılı Kadın  girer..  Ayyaş yer yer uyanır bağırır tartışmayı keser vs.. Bu, sözün monotonluğuna da bir çözüm olabilir.  Gizemli olmak yerine içinde sırları olmayan bir kurgu ile meselemi anlatırdım. Belki öylelikle esas mesele kaybolmazdı.  Oyun iki perde yerine  tek perde oynanır.

Oyunun iyi bir dış gözden geçirilmediğini düşünüyorum. Metin ne yazıyorsa o sahnelenmiş. Özel bir reji katkısı görmedim. Dikkatimi çeken ayrıntı şarap şişesinin oyun başında ve sonundaki yeri  idi. Bu içinde bir mesaj içeriyor ama o kadar.  Sahne çok geride kurulmuş. Bu nedenle oyuncular öne gelip arkaya giderken sık sık seyirciye arkalarını dönmek ve o halde konuşmak zorunda kalıyorlar.  Bu arada,  ışık düzeninde gölgeler, maskelemeler ortaya çıkıyor.  Üzerinde Şişli Belediyesi yazan bank ve çöp kutusu kapı önünden sahneye alınmış  gibi duruyor.(Gerçekte Şişli Belediyesi oyuna yardım etmiş.) Ancak sokak fenerinin içerdiği fantazya ile bank ve çöp kutusunun somutluğu çelişki yaratıyor.  Duvara gölgesi aksettirilmiş sokak feneri diğer iki ögenin yanında oyuncak gibi. Dekorun fantastik elemanı gibi duruyor ama  oyundaki fantazyaya bile yabancı kalıyor. Cem Karaca şarkısı ve Cem Karaca şarkısına bağlanmayı  çok yadırgadım. Müzikler bir bütünün parçaları değil, sahneye göre seçilmiş gibi ama dağınık.  Dans sahnesinin çok çalışılması gerekiyor.

Seyrettiğim gece Berat Beyoğlu ve Bilge Bilge’nin oyunculukları ilk gece heyecanını  dikkate alsam da maalesef istenen düzeyde değildi. Mehmet Sabri Arafatoğlu  tecrübeli bir oyuncu. Ancak duvardaki oyuncak çocuğa mı seyirciye mi konuşması gerektiği arasında karar veremedi. Seyirciden sigara istedi. Bir seyirci bir paket attı. İlk sigarayı paketten çıkarıp yaktı sonra çöpten izmarit buldu içti. Ben ne yapmak istediğini anlamadım.

Herkes kendi oyununu kendi tiyatrosunda oynamak istiyor anlıyorum. Bu arzuyu takdir ediyorum. Ancak bazı şeylerin olgunlaşmadan ortaya atılması  yarar sağlamıyor. Berat Beyoğlu’nun bu oyunu üstünde biraz daha çalışılarak bir başka tiyatroda oynanamaz mıydı diye düşünüyorum. Metinden hissettiğim kıvılcımlar belki büyük bir ateşe dönme şansını bulurdu. Demek ki böyle bir şans yok ki Berat Beyoğlu kendi göbeğini kesmeye kalkıştı. Benim hissettiğim ve tiyatroda mısır patlakları gibi çoğalan küçük tiyatroların, genç yazarların, genç yönetmenlerin, genç oyuncu adaylarının ortaya çıkış nedeni bu. Düzen, herkesi kendini kurtarmaya zorluyor. Lavean Tiyatro ve Berat Beyoğlu bu konuda yalnız değil. Bu yöntem, yapana da tiyatroya da yarar sağlamaz. Ben buna üzülüyorum.

Melih Anık


LAVEAN / Lavean

YAZAN: Berat BEYOĞLU
YÖNETEN: Başak ÖZEL
OYUNCULAR: Berat BEYOĞLU – Bilge BİLGE – Mehmet Sabri ARAFATOĞLU
REJİ ASİSTANI: Pınar ÖZBEK
SAHNE ASİSTANI: Deniz KÖNÜLŞÖK
OYUN MÜZİKLERİ: Kaan Sitem KARACA 
FRAGMAN VE FOTOĞRAF: Rahan Akın AYKOÇ
DANIŞMAN: Ömer ÇINAR
AFİŞ TASARIM: Mustafa Tali AYDOĞDU
KOSTÜM TASARIM: Vesile DEMİREZEN-Yusuf BUYRUK
DANS KOREOGRAFİ: Şoreş YÜRÜK
DEKOR UYGULAMA: Berat BEYOĞLU

Yazımda yararlandığım kaynak:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme