11 Kasım 2014 Salı

Emel Mesci'nin Ankara'dan İBBŞT Sahnelerine Taşıdığı Kerbelâ

İBBŞT’nun yeni Genel Sanat Yönetmeni   Erhan Bey(İBBŞT)   repertuarının eserlerinden biri Ali Berktay’ın Kerbelâ isimli eseri oldu.  Ali Berktay bu oyunu ile Bakırköy Belediyesi tarafından düzenlenen 1996 yılı II.Yunus Emre Özgün ve Uyarlama Oyun Yazma Yarışması’nda ‘Özgün Oyun Büyük Ödülü’nü almış. Kerbelâ 2009 yılında Ayşe Emel Mesci rejisiyle Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmiş yaklaşık beş yıldır sahnede.  Oyun 2009 yılından bu yana çeşitli yıllarda değişik kategorilerde Sanat Kurumu, Sadri Alışık, İsmet Küntay, Lions ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından ödüllendirilmiş.

Erhan Bey(İBBŞT)'in  ‘büyük oynama’ arzusu ile bu konuda eline su dökülemeyecek bir yönetmeni , Emel Mesci’yi  Kerbelâ’yı sahnelemesi için İstanbul’a getirmiş. Mesci, yapımı,  İstanbul’a uygulamış( tekrar etmiş). Ankara yapımının fotoğrafları ve videolarına bakarak İBBŞT versiyonunun Ankara’nın bir tekrarı olduğunu görüyorum. Her iki tarafta da yönetmen, koreografi, müzik, kostüm aynı kişilere ait. Dekor ve ışık tasarımına bakınca Mesci’nin temel olarak aynı  kurguda ısrar ettiğini görerek  mizansenin de aynı olduğu sonucuna varıyorum. (Algı oynamasına aşağıda değindim.) Oyunculukları dikkatle ‘dinlerseniz’ İBBŞT, Devlet Tiyatroları oyunculuğu ithal etmiş dersiniz. Bu nedenlerle ben İBBŞT’nın Emel Mesci’nin  Kerbelâ’sını neden seçtiğini anlamaya çalışıyorum. Kısa zamanda kotarılabilecek olduğu için mi? ‘Büyük oyun ustası’  Emel Mesci ile çalışmak heyecanı mı? İBBŞT’da bu oyunu yapabilecek yönetmen eksikliği mi? Ama şu soruyu oyunu seyretmeden de sormadım seyrettikten sonra da sormuyorum: İBBŞT, ‘Alevi açılımına’  destek olsun diye mi sahneledi bu oyunu? 

Oyunun geçirdiği evreleri hatırlatmak isterim.
Emel Mesci şöyle anlatmış: ‘1994’te sevgili derviş dostlarım Mustafa ve Kemal’in önüme Fuzuli’nin Hadikatü’s-Süeda (“Saadete Ermişlerin Bahçesi”) adlı dev eserini koymalarıyla başladı her şey. Beni Kocamustafapaşa’daki Sümbül Efendi Camii’nde bulunduğu söylenen Fatma ve Sakine’nin, yani Hz.Hüseyin’in kızlarının mezarına götürmeleriyle devam etti. Mustafa ile Kemal nasıl bana gelip ‘Sen Kerbelâ’yı yapmalısın’ dedilerse, ben de Ali Berktay’a ‘Sen Kerbelâ’yı yazmalısın’ dedim.”

Bu noktada bir parantez açıyorum. Emel Mesci ve Ali Berktay siyasal duruşları bilinen ve siyasi görüşleri nedeniyle iktidarların gadrine uğramış kişiler. Bu aileden gelen bir duruş ve kendilerinden sonraki nesillere de geçmiş. Onların kişiliğinde üstünde yaşadığımız  topraklarda, sol siyasetin  din ile ilişkileri ile ilgili bir tespit yapmak mümkün. Kerbelâ’ya duyarlık göstererek sahneye getirenlerin ‘muhafazakâr’ olmadığı kesin. (Bu sözüm ‘muhafazakârlara’)

Oyun 2009 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Emel Mesci rejisiyle sahnelendiğinde dönemin iktidar tarafı, oyundan çok etkilenmiş. Bu etkilenmenin temelinde dini duyarlılık olduğu belli. O dönem ‘Alevi Açılımı’ndan bahsediliyor. Döneme de uygun bir oyun.  ‘Muhafazakâr’ olmayanların ‘muhafazakârları’ etkileyebildiği de bir gerçek olarak ortaya çıkmış. Ya da ‘muhafazakâr’ ile ‘muhafazakâr olmayan’ aynı noktada buluşur denilebilir(mi?)

Oyun beş yıl Ankara DT repertuarında kalmış.  Çok beğenilmiş. Ben seyirci yorumlarını okudum. Beğeninin temelinde görsel etkiyi buldum.

İBBŞT’da yeni GSY, oyunu yönetmeni ile birlikte kendi sahnesine taşımış. Ben oyunu seyrettim. Oyun dergisinde Emel Mesci ‘Kerbelâ olayının en önemli yanlarından biri zulme, haksızlığa, sosyal adaletsizliğe karşı her koşulda başkaldırmayı simgelediğinden’ bahsetmiş. ’ Hatta bunu simgeleştirmek için Muaviye’ye ‘çöl fareleri’ yerine ‘çapulcular’ dedirtmiş. Zira bu arada Gezi olayları olmuş.

1996’da yazılmış bir oyunun  20 yıllık bir süreçte farklı algılara açık olması o oyunun gücünü gösterir elbette. Bu oyun için kaydedilmesi gereken olumlu bir puan.  Benin anlamadığım, aynı yönetmen  aynı mizanseni kullanarak aynı oyunu neden farklı bir algıya göre düzenler? Kerbelâ yıllarca önce İBBŞT tarafından sahnelenen Evita müzikalini hatırlattı bana. Yabancılar kendi oyunlarını ihraç ettiklerinde oyunu sabitleyen belli kurallar koyuyor. Ankara’da oynanan Kerbelâ İstanbul’da şöhretini bulduğu  yorumla sahnelenmeliydi, hele hele aynı yönetmen, aynı koreografi, müzik ve kostümü taşımışsa. Yönetmenin öncelikleri değişmiş mi dediniz?

2009 yılında sahneye çıkan bir oyun, açılım konusunda görevini tamamlamış zaten. Aradan geçen beş yıl sonra bu oyunun öyle bir etki yapmasını ben beklemiyorum. Öte yandan oyunu seyrettiğimde Ayşe Emel Mesci’nin de  açılımla çok da ilgili olmadığını gördüm. Mesci, rejisi ile  –kusura bakmasın- ‘büyük hareketler’ yapmaya yönelik bir sahne atraksiyonu peşinde. Maalesef ki Mesci’nin her yaptığını övme görevi olanlar ve onların etkisi ile oyun sonunda ayağa kalkıp alkışlayanlar ile aynı fikirde değilim. Tiyatronun ‘göz boyacılığı’ yapmasından da hoşlanmıyorum.

 Oyunu nasıl yorumlamalı? Tarihi bir olayı anlatması yönünden mi, Ehl-i Beyt yönünden mi, Sünni ve Alevi ayrımının yapaylığından dolayı  mı, Alevi açılımı yönünden mi,  muktedire karşı çıkan herhangi bir kahramanın hikâyesi gibi mi,  halkına ‘çapulcu’ diyen Muaviye’ye bakarak mı? Tüm bunların aynı anda yorumlanmasının  mümkün olduğunu söyleyenler  olacaktır elbette. Ben bu noktada ayrılıyorum.   

Dokunup geçmek istediğim husus ise Aleviliğin kökenlerini Mazda dini ile ilişkileyen anlayıştır. Ali Berktay’ın toplum algısına daha yakın gelen bir tercihi dillendirmesini de bir not olarak belirtmek isterim.  

Kerbelâ’nın ‘maktel’ türünden yola çıktığı belli.  Hz.Hüseyin’in Kerbelâ’da katledilişi yeni bir edebî türün doğuşuna da kaynaklık etmiş, bu üzücü hadisenin tesiri ‘maktel’i ortaya çıkarmış. Maktel, ‘katletmek’den geliyor. Maktel 10-12 kısımdan ibaret bir edebi tür.  Kerbelâ bir ön oyun,11 bölüm ve bir son sözden oluşuyor. Değişik yazarlar tarafından yazılmış pek çok Maktel-i Hüseyin var. 14.yy’da Kastamonulu Hacı Şâzi de bir Maktel-i Hüseyin yazmış. Bu eserinde mahlası  Meddah’tır. Metin And, ta’ziyenin gelişmesinde meddahların büyük katkısı olduğunu söylemiş.

Kerbelâ, Turan Oflazoğlu, Shakespeare, Orhan Asena, Nâzım Hikmet şiirselliğinden etkiler taşıyan bir metin. Metin And’ın kitabını okuduğunuzda göreceksiniz ki yazar, oyunun tretmanında And’ın yazdıklarının etkisi altında.  Yönetmen de aynı kaynaktan beslenmiş gibi duruyor. Mayıs 2010’da düzenlenen Kerbelâ Sempozyumu’ndaki bildirileri okursanız   Metin And’ın  bir bilim adamı titizliğinde konuyu araştırdığını anlarsınız.  Zaten o bildirilerde de Metin And’ın eserine atıf yapılmaktadır.

Ali Berktay oyunun ta’ziye biçiminin sahne düzeni öngörülerek yazıldığını belirtiyor. Ta’ziye oyunlarının bir özelliği olan ‘tac-nüma’ yı da ayrıca tarif ediyor: ‘Bir podesten oluşan sahnenin gerisinde ayrı bir yükselti. Tacnüma’nın hem altı hem üstü ayrı sahneler açacak şekilde kullanılmalıdır’ Metin And ‘Tac-nüma denilen kapalı bir yerde oyuncular hazırlıklarını yapardı’  demiş. Emel Mesci, podesti sahne gerisinde devamlı görünür yapmak yerine yanılsamacı  tiyatro gereği inen çıkan perdelerle  gösterip saklamış. Bu kullanılışta tac-nüma ne Metin And’ın ne de Ali Berktay’ın tanımlarına uyuyor.  Emel Mesci, oyunu hazırlarken Metin And’dan belge ve bilgi aldığını söylemiş. Ali Berktay’ın metninde de Metin And’ın tesiri olduğu çok açık. Ancak sahnede Metin And’ı çok da dinlememişler gibi görünüyor. Zira And’ın tarif ettiği ta’ziye göstermeci olan bir oyun türü. Emel Mesci ise oyunu dramatik hatta arabesk hâle getirerek büyük hareketlerle, seyirciyi duygusal olarak etkilemeyi  tercih etmiş. Oyundaki en belirgin göstermeci nitelikli öğe, üç oyuncunun oluşturduğu ağaç. Ama o da çöldeki ağaç kadar yalnız(bence komik) kalıyor sahnede. 

Yönetmen, her zaman yaptığı gibi sahneye onlarca hareket koymuş. Metinden sahneye geçerken  koronun anlattıkları  görselleştirilmeye çalışılmış. Bu oyunun akışını kesiyor, tempoyu ağırlaştırıyor.  Örneğin İbni Mülcem’in bir kadına tutulmuş olması nedeniyle Hz.Ali’yi öldürmesi koro tarafından anlatılıyorken  sahnede o kadın ile Mülcem arasındaki ilişki gösteriliyor. Koro söylese  ‘tevatür’ olacakken, gösterildiği için ‘olay’ oluyor. Hz.Ali’nin cenazesinin sahneye getirilmesi, o sırada sahne gerisinde bir gölgenin belirmesi,  Hasan ile Hüseyin’in cenaze başındaki konuşmaları ve lazer ışıklı sahne de Mesci’nin bir atraksiyonu. Sandukayı dört kişiyle sahneye getirip iki kişiyle çıkarması  da arada fikir değiştirdiğini gösteriyor. Gölge ile yansıtılan ‘meçhul yabancı ‘ Mesci trüklerinden biri.  Aynı  zihniyet savaş sahnelerinde de yaşanmış.  Mesci illa göstermek istemiş.  Önden geriye giden 'kahraman', üç-beş kişilik ordunun(?) içine dalıyor iki kılıç  sallayıp yaralanıyor, düşüp de ölmek için bir kadın kucağı arıyor.  Koroyu bir meddah gibi görmek  yerine Mesci geleneksel olan meddah  ile  Yunan tragedya korosu arasında sıkışmış kalmış sonunda koroyu bir tragedya korosu gibi kullanmak istemiş. Kiliselerdeki heykeller genellikle bireysel ayrıntıları ile dikkatinizi çeker. Minyatürlerde ise toplu görünüşler  vardır. Mesci’nin korosu, verdikleri pozlarla kiliselerdeki heykelleri hatırlatıyor. Mesci bence bu oyuna çok uyacak minyatürlerin naifliği ile kilise heykelleri arasında kalmış.  Sanki madrigal korolarının ihtişamı sahneye taşınmak istenmiş. Müzik de madrigal koro ile saz arasında kalmış. Bir tarafta semah diğer tarafta Batı müziği görünümlü Türk Sanat Müziği makam  tınısını çağrıştıran bir kakofoni. Arya ile ağıt arasında kalmış bir müzik.  

Sanıyorum Metin And’dan alınan bilgiye dayanarak Fuzuli’ye mal edilen ‘Hadîkatü’s-Süedâ’ İran yazarı Hüseyin Vaiz Kâşifî’nin Ravzatü’ş-Şüheda’sının Fuzuli tarafından yapılmış  Türkçeye çevirisidir. (FUZÛLÎ’NİN HADİKATÜ’S-SÜEDA ADLI ESERİNDEKİ MANZUM KISIMLAR ÜZERİNE-Ataemi MİRZAYEV) Böyle bir eser dururken Emel Mesci’nin oyuna, Fuzuli’nin bir başka Gazeli’ni yerleştirmesi de Mesci’nin  ‘etkileme’ gayretinden kaynaklanıyor. (‘Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı-Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı ‘)

Muaviye’nin ölümü sahnesinde Yezid ve devlet adamlarının oyunculuğu ile   Ömer, Şimr, Abdullah’lı sahnelerdeki oyunculuklar  bana Malkoçoğlu filmlerindeki saray sahnelerini hatırlattı. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Şunu açıkça söylemeliyim ki Kerbelâ, seyircinin duygularını  sömüren ağdalandırılmış bir oyun. Oyunda ne yaptığını yazmak  kolay da asıl maharet sahnede yapabilmek. Yazıyı okuyup sahnede her gördüğüne bir temel yaratmak kolay. Ben sahneye bakıyorum.

Kostüm tasarımını beğendim. Yazılı rolü olan ve çoğunu tanıdığım oyuncuların ise Emel Mesci tarafından belli bir şekilde oynamaya ikna edildiğini(!)  düşünüyorum. Ben o oyuncuların rahat bırakıldıkları takdirde daha iyi rol analizi yapacaklarını düşünüyorum.    

 İslam tarihinin olduğu kadar insanlık tarihinin de en elim hadiselerinden biri olan  Kerbelâ Hadisesi’ni yazımda anlatmadım. Eminim ki bu coğrafyanın insanları konuyu çok iyi biliyor. Oyunun amacı tarihi bir hadiseyi anlatmaktan ibaret değildir herhalde.  Belli bir disiplin ve de iyi niyet ile yazılmış bence fazla uzun bir oyunun sahnelenmesine, tiyatro gözlüğü ile bakmaya çalıştım. Gördüğüm bana oportünist geldi.

Ayaklara fırlayan ve coşkun alkışlarını esirgemeyen seyirci ile bugüne kadar aldığı ödüllerle çok beğenildiği  kanıtlanmış bir oyundan benim mahzun çıkmam bir şeyi göstermez. Jüriler  Kerbelâ’yı gene listelere sokacaktır.  Ben jürilerle çoğunlukla aynı fikirde olamıyorum zaten.  Ödüller  benim fikrimi değiştirmeyecektir.   
Melih Anık

KERBELÂ Künye  (İBBŞT internet sayfasından)
Yazan                                   : ALİ BERKTAY
Yöneten                                : AYŞE EMEL MESCİ
Sahne Tasarımı                      : CEM YILMAZER
Kostüm Tasarımı                   : HALE EREN
Işık Tasarımı                          : CEM YILMAZER
Müzik                                    : TAHSIN İNCİRCİ
Efekt - SES DÜZENİ            : METİN KÜÇÜKYILMAZ
Yönetmen Yardımcısı             : CEM BAZA, CEREN HACIMURATOĞLU, GÖKSEL ARSLAN, UĞUR DİLBAZ, MEHMET SONER DİNÇ
Süre      : 2 SAAT 45 DK.

OYUNCULAR
ALİZE ERTEM, ASLI MENAS, ASLI ÖNGÖREN, AYBAR TAŞTEKİN, BARIŞ ÇAĞATAY ÇAKIROĞLU, BERFU AYDOĞAN, BORA SEÇKİN, BUĞRA CAN ILDIRIŞIK, BURAK DAVUTOĞLU, CAN ALİBEYOĞLU, CEM BAZA, CEYSU AYGEN, ÇAĞLAR OZAN AKSU, DAMLA CANGÜL, EMRAH CAN YAYLI, EMRE ÇAĞRI AKBABA, EMRE NARCI, ERCAN DEMİRHAN, ESEN KOÇER, FAHRİ KINCIR, FATMA İNAN, GİZEM AKKUŞ, GÜLŞAH BAYAR, HASİP TUZ, HÜSNÜ DEMİRALAY, İBRAHİM CAN, İREM ERKAYA, İSKENDER BAĞCILAR, LALE KABUL, MERİÇ BENLİOĞLU, MERT AYKUL, NAZİF UĞUR TAN, NİLAY BAĞ, NUR SAÇBÜKER OTAN, ÖZGÜR ATKIN, PERVIN BAĞDAT, SAVAŞ BARUTÇU, SEDA ÇAVDAR, SERAP DOĞAN, ŞENAY BAĞ, ŞİRİN KILAVUZ, ÜMİT BÜLENT DİNÇER, VOLKAN ÖZTÜRK, ZEYNEP GÖKTAY DİLBAZ

Not:
İBBŞT, yeni GSY ile yeni bir oyun dergisi formatı belirlemiş. Bu İBBŞT’da GSY değişikliğini gösteren en önemli husus. Değişiklikleri sahnede görmek nasip olur inşallah.

Sormak istediğim bir şey var: Enstrümanları karşılığında isimleri yazılan orkestra elemanlarını  tanımak mümkün iken oyuncuların isimlerine göre alfabetik sıra ile verilmesinden amaç nedir? Fuayede asılı oyuncu  fotoğraflarının  altına da roller belirtilmemiş. Bir oyuncunun, bir orkestra elemanı  kadar tanınma hakkı yok mu? Şarkı ve türküleri seslendiren o güzel sesler kime ait bilmeyelim mi?    

İBBŞT Perşembe günleri ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde üst yazı uygulaması yapıyormuş. Neden bir sahne ve neden Perşembe? Yetmez. Uygulama her sahne ve seansta olmalı,  İBBŞT üst yazı ile oyunların İngilizcesini de vermeli.

Kaynak:

Ritüelden Drama- Kerbelâ- Muharrem- Ta’ziye / Metin And- YKY.
Kerbelâ- Ali Berktay- Mitos Boyut
 HADÎKATÜ’S-SÜ’EDÂ (ERENLER BAHÇESİ)- FUZÛLÎ
FUZÛLÎ’NİN HADİKATÜ’S-SÜEDA ADLI ESERİNDEKİ MANZUM KISIMLAR ÜZERİNE- Ataemi MİRZAYEV
Başbakanlık Tanıtma Fonu ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla 20-22 Mayıs 2010 tarihinde Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen Uluslararası Kerbelâ Sempozyumu bildirileri
Bir gazete haberi:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme