12 Haziran 2014 Perşembe

Pürtelaş’tan Yeşilçam Filmi Gibi 'Savaş'

Oyunun yazarı İsveçli, Lars Norén. Oyunun tanıtımında ‘savaşın yarattığı yıkımın bir aile üzerindeki etkilerinin izini sürdüğü’ belirtilmiş. Norén(doğum 1944), ‘Strindberg’den(ölüm 1912) sonra İsveç’in en iyi oyun yazarı olarak niteleniyormuş.’  Strindberg’in ölümünün üzerinden 102 yıl geçti. Norén hakkında söyleneni nasıl yorumlasam bilemedim.

Oyunun broşüründe Savaş’ın Bosna’da yaşanan trajediden sonra yazıldığı belirtiliyor. Bu bizi (seyirciyi), Savaş’ı Bosna trajedisi ile bağlamaya yönlendiriyor ama sahneden görünenler, oyunun, dünyanın savaş yaşamış(yaşamamış) herhangi bir yerinde geçmiş olabileceğini düşündürüyor.

Oyunun hikâyesi şu: Evin babası savaşa gitmiş. O savaştayken karısı, kocasında bulamadığı ilgiyi ve aşkı, kayınbiraderinde bulmuş; büyük kız kötü yola düşmüş, küçük kız da o yolda. Büyük kız  uyuşturucu kullanıyor, küçük kız da ilk denemeleri yapıyor. Yaşanılan  ev savaş nedeniyle(?) toz toprak içinde perişan. Aile için hayat, yeni çizgisinde ilerlerken askerde öldüğüne inanılmış baba, kendisinden umudun kesildiği bir anda çıkıp eve dönüyor. Savaşta gözlerini kaybetmiş. İyi kötü bir türlü dengesini bulmuş hayatların sarsılması ile olaylar başlıyor ve karakterler bu beklemedikleri yeni durum karşısında, kurtuluş hayâllerini yeniden kurmak zorunda kalıyorlar. İçinde yaşadıkları ‘kaotik’ hayat tüm kuralların da yıkılmasına neden olmuş. Bu nedenle onlar artık yeniden bir ‘aile’ olamayacaklarının farkında.

Babanın fiziksel körlüğü, onun edilgen olmasına ve kendisine ‘gösterilen’  hayatın içine sıkışmasına neden oluyor. Gerçekleri gözleri açıkken bile ‘göremediğini’ anladığımız babanın şimdiki durumu daha da zor. Babayı savaştan kör olarak geri getirmese yazarın metni çökecek gibi duruyor. Zira babanın körlüğü olayların akışının temel çıkış noktası. Bu bana basit bir kurgu gibi geldi. Evin annesinin kayınbiraderiyle olan ilişkisine baktığımızda kadının ihtiyaç duyduğu ilgi ve aşkın ortaya çıkmasını, annenin kendi mutluluğunu yakaladığı ailelerde ailenin çocuklarının yoldan çıkmasını savaşa bağlamak ancak oyunun adı Savaş olursa ya da tiyatro topluluğuna sempati duymak zorunda hisseden bir eleştirmenseniz mümkün. Anlıyoruz ki kadın savaştan önce de  kocası ile yaşadığı hayattan memnun  değilmiş. Koca askere gidince kalbindeki boşluğu kayınbiraderiyle doldurmuş. Çocukların da bozulmuş aile düzenindeki yoldan çıkışları sadece savaş nedeniyle olmuyor. Kadın ve çocuklar savaş gazisi babanın geri dönmesi ile savaşı falan unutuyor ve kurdukları yeni hayat hayâllerinin bozulmasına içerliyorlar sanki. Bizim gibi Yeşilçam filmlerine alışık toplumlar için Savaş bana çok da çarpıcı bir hikâye gibi gelmedi. Oyunun ismi Savaş olmasa bu hikâyeyi savaşa bağlar mıydık emin değilim. Bu nedenle  ‘savaş çok kötüdür’ hissini içimde canlandıramadım. Belki de Avrupalı, dünyaya ‘uzaktan baktığı’ için farklı bir hassasiyetle ‘görüyordur’. İsveçli bir yazar için hayâl edebileceği en yıkımcıl savaş durumu bu olmalı.

Oyundaki savaşı hatırlatan efektler bir savaş izlenimi edinmemizin istendiğini gösteriyor ama yukarda da belirttiğim gibi tüm bu ayrıntılar metindeki hikâyeyi ‘savaş ’a bağlayarak oyunu evrenselleştirmek gibi bir yapay durumu ortaya çıkarıyor. Denemek istiyorsanız oyunu savaş bağlantısı dışında düşünün.(Örneğin baba, yurt dışındaki şantiyeden iş kazası geçirerek evine dönmüş olsun.) Göreceksiniz ki çok fazla bir şey değişmeyecek. Mekânın da bu tarz mezbelelik olması yönetmenin resmi daha vahim hâle getirmek için zorlaması gibi duruyor. ‘Performans üretiminin’ gereği mi acaba? Bence gereksiz.  

Yönetmen Serdar Biliş ortada kurguladığı oyunda mekânın döşemesini beyaz renkli kum(?) benzeri bir malzemeyle örtmüş. Bunun nasıl bir gerekçeden doğduğunu anlamadım. Bazı sahne geçişlerinde evin küçük kızı elindeki fırça ile kumu itekleyerek döşemede bir iz açıyor. Bunu çeşitli şekillerde yorumlamak mümkün. Geçen zaman(üstten bakarsanız bir saatin akrep yelkovanı olarak okumak mümkün), ya da küçük kızda simgeleştirilmiş geleceği temizleme ihtiyacı. Ancak küçük kız da yoldan çıkmış. Bana kalırsa o beyaz kumun kaldırılması bu oyuna çok şey kaybettirmez. Yerdeki kumun kişilerin üstlerine yapışması ve evin her tarafına yayılmasıyla ortaya çıkan görsel bir kirliliğe bu oyunun ihtiyacı yok. Bence fazla bir ayrıntı. Videodaki görüntülerin de neyi anlattığı da meçhul. Gereksiz bir ‘süsleme’.

Ortada oynanan oyunlarda ister istemez bir bakış yönünün dominant(belirgin) olması kaçınılmaz bir durum. Savaş’ta da bu belirgin açı var. Dolayısıyla ortada oynamanın bir anlamı yok.

Oyunun tüm oyuncularının (Tilbe Saran, Sermet Yeşil, Damla Sönmez, Ecem Uzun, Erkan Avcı) oyunculuk düzeyleri, oyunun düzeyinin kat ve kat üstünde. Onlar için bu metin, çerez gibi. Onlar da kendi rollerini zorlanmadan oynuyorlar. Ama metin öylesine sıradan ki oyuncuların güzel oyunculukları 'fazla' kalıyor. Benim üzerinde durmak istediğim oyuncu Ecem Uzun. Ecem Uzun bu yıl ödül jürilerinin dikkatini çekti, ödüllendirildi. Fotoğraflarından kendisinin çok mutlu olduğunu gördüm. Ben de tebrik ediyorum. Oyun içinde Uzun’un canlandırdığı karakterin 12 yaşında olduğu belirtiliyor. Ecem Uzun, 12 yaşındaki karakteri 12 yaşındaki bir oyuncunun çok üstünde bir başarıyla oynuyor. Bu nedenle de jürilerin ve de seyircilerin beğenisine mazhar oluyor. Eve döndüğümde Ecem Uzun’un yaşam öyküsüne baktım, Uzun 22 yaşında. Çok dikkatli bakarsanız Uzun’un canlandırdığı karakterin beden devinimleri, tonlamaları 12 yaşın üstünde ki bu da çok doğal. O zaman ödüller ne için verildi?  12 yaşındaki rolü 22 yaşın bedeniyle oynadığı için mi? Ödüllerin, mesleğinin başındaki Ecem Uzun için yanıltıcı olmamasını diliyorum.

 ‘Bir performans üretim oluşumu olduğu söylenen’ Pürtelaş, ilk oyununun karşılığını, eleştirmenlerin coşkulu(!) yazıları,  jürilerden aldığı ödüller  ile buldu sanırım. Bana öyle geldi ki Pürtelaş hangi oyunu oynasa aynı desteği görecekti. Ama bu oyununa bakarak Lars Norén’in, Strindberg ile karşılaştırılmasını doğru bulmadığımı belirtmek isterim.

Savaş, bence bir savaşın acımasız dokunaklılığını yansıtan oyun olmaktan daha çok bir Yeşilçam filmi gibi.

 Melih Anık     


Oyunun Künyesi:

Yöneten/Çeviren: Serdar Biliş
Oyuncular: Tilbe Saran, Sermet Yeşil, Erkan Avcı, Damla Sönmez, Ecem Uzun

Yönetmen Yardımcıları: Pınar Bekaroğlu, Tamer Can Erkan
Tasarım: Gamze Kuş
Işık: Cem Yılmazer
Hareket: Candaş Baş
Ses Koçu: Susan Main
Ses tasarımı: Mustafa Özdemir
Video: Ali İhsan Elmas, Mehmet Sami
Asistanlar: Su Şanad, Pınar Akyüz
Koordinatör: Pınar Fidan
Sahne sorumlusu: Dilara Akın
Fotoğraf : Mehmet Çakıcı, Özgür Onan
Işık kumanda: Mert Kulbak
Ses kumanda: Deniz Keresteci
Video kumanda: Onur Gürçay
Casting: Banu Kuruoğlu Stage Beauty Casting
Işık asistan: Erkan Tosun
Afiş fotoğraf: Mehmet Çakıcı
Görsel tasarım: Emrah kavlak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme