23 Şubat 2014 Pazar

Nostaljik Oyunların Yorumlanması : Ocak, Para ve Yolcu (İBBŞT)

Turgut Özakman’ın Ocak, Necip Fazıl Kısakürek’in Para ve Nâzım Hikmet’in Yolcu isimli oyunları bu yıl İBBŞT’nın repertuvarında bir arada. Ben kısa aralıklarla üç oyunu da seyrettim. Seyrettiğim oyunları tek tek yazmak yerine onları birleştiren özellikler üzerine düşüncelerimi paylaşmak istedim, bu yazı ortaya çıktı.

Üç oyundan ikisinin(Ocak ve Yolcu) yönetmeni aynı, Yıldırım Fikret Urağ.  Para’nın yönetmeni Engin Gürmen. Ocak, geçen sezondan kalan bir oyun,  diğerleri ise yeni sezonun repertuvarına dahil  edilmiş. Bu sezon “bir Necip Fazıl oyunu yanına bir Nâzım Hikmet oyunu konulması” (ya da tersi) yıllardır süren dengeleme gayretini de gösteriyor sanırım. Ülkemizde küçük ayrıntılar vardır. Bu cümleyi nasıl kurduğunuz da bir göstergedir.

Ocak 1961, Para 1941 Yolcu 1941 tarihli. Oyunlar bu nedenle 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin de 70 yılının belgesi durumunda.


Para oyununda karakterlerin isimleri yok. O, Karısı, Oğlu, Kızı gibi isimler kullanılmış. Bu oyunda anlatılan hikâye ile bir genelleme  yapılmak istenmiş besbelli.  İster istemez de bir koşullanmayı gösteriyor. “Para ahlâksızlığı getirir”e doğru yelken açan bir ifade. Para oyunundan anladığımız para ahlâkı bozuyor. “Buna para derler, para! Şeref de bu, namus da bu, akıl da bu, hikmet de bu, sıhhat de bu, hayat da bu, ahret de bu, parra!”  Oysa toplumun ahlâklı olması gerekir. Oyun “parasız ahlâk”ın nasıl olacağını söylemiyor.  Para nedeniyle aile kavramı yok olmuş, dostluk kalmamış. Hatta “Para olmasa cennete giden yol bulunabilir mi?”  Oyunda herkes herkese “madik” atıyor. Başrol, “O”, hukuktan çekiniyor ama “Para sizde, kanun da emrinizde, artık size hangi insan başkaldırabilir” de diyebiliyor. “Ahlâka dönüyorum” deyip döndüğü yer “esrar kahvesi”. Yönetmen, son yâni 5. Perde’yi kestiği için 4. Perde’nin sonunda  “ahlâka dönüyorum” ile bitiyor oyun. Oyun ahlâksızlığı gösterip ahlâklı toplum özlemini dile getiriyor ama çözümü vermiyor. Sanki yoksul olmak ahlâkı sağlayacak gibi bir durum da çıkıyor ortaya.

Yolcu oyununda ülkenin ücra bir köşesinde kalmış İstasyon Şefi, Karısı ve Makasçı’yı anlatılıyor. Bu oyunda da karakterlerin ismi yok. Bu üçlünün hayatına Atlı giriyor. Her ne kadar İstasyon Şefi Rübabı Şikeste okuyorsa da trenden atılan gazeteleriı okumuyor, masanın üstüne örtü olarak seriyor. Üstünde yemek yedikleri gazeteden ülkenin durumu hakkında bilgi almak ihtiyacı içinde değiller. İstasyon Şefinin Karısı gazeteleri kocasından gizli satıyor, karşılığında aldığı paraları da oradan kaçamak için kullanacak. Gazeteleri alanlar da kâğıdı cigara sarmak için kullanıyor. Kimse haberlerle ilgili değil. İstasyon Şefinin Karısı’nın, Makasçı ile “oynaştığı” anlaşılıyor. Olay 1921 yılında geçiyor, ülke bir kurtuluş savaşının içinde. Köydeki Mehmet Ağa’nın düşmanın işbirlikçisi olduğunu dışarıdan gelen Atlı’dan öğreniyorlar. Zaten içlerine gömmüş oldukları düşünceleri yeniden canlanmaya, görüşleri de değişmeye başlıyor. (“Gönül çekecek zamanda mıyız?”) O sırada Mehmet Ağa istasyonu sarınca birden havaya girip mücadele ediyorlar. Sonrasını görecekler için anlatmayayım ama İstasyon Şefi’nin asker kaputunu giymesi ve evin bacasından dumanın çıkması yönetmenin mesajını ortaya koyuyor. “Vatan zordaysa gerisi teferruattır.” Metinden çıkmayan bu mesajın yönetmenin zorlama yorumu olduğunu düşünüyorum.

Ocak isimli oyunda ise dağılma eğilimi gösteren bir ailenin bir arada tutunarak yâni birlik ve beraberlik içinde kurtuluş umudunu görmekteyiz. Toplumun en ufak çekirdeği düzelirse toplum düzelecek gibi bir sonuç da çıkarılabilir. Yönetmen, hikâyeye Türkiye’nin AB’ye girme yolculuğunu ekleyerek oyunu tarihsel bir zemine oturtmak istemiş.  Kullanılan sesler ile de “siyah beyaz Türk filmi” havası aranıyor gibi.

Metin olarak değerlendirdiğinizde Ocak, tiyatro normlarına çok daha uygun ve diğerlerinden çok daha ilerde. Yolcu ve Para’nın yazarları şairlikleri ile iz bırakmış kişiler. Siyasi düşüncelerini ifade etmede bir araç olarak tiyatroyu kullanmışlar; tiyatroda başarılı oldukları söylenemez.

Oyunlarda  ahlâk, vatan ve aile kavramları ele alınmış. Bu kavramların işlenişinden dönemsel bakışı anlamak mümkün. Ama bugüne baktığımızda bu kavramların zaman içindeki yıpranmışlığını açıkça görüyoruz. Mesela ahlâkı bozan paranın kimde olduğu belli değil bugün. Aile, zorlanıyor. Vatanın bugün içinde bulunduğu zorluk bambaşka.

Ben bu üç oyuna temaları açısından bakmak istedim. Zira yazıldıkları dönemler açısından önemli olan temaların toplum içindeki ağırlıkları zaman içinde değişime uğramış, anlamları değişmiş ve toplumsal yaşamda farklı algılanmaya başlanmış. Ocak’da “aile”, Para’da “ahlâk ve tabii ki para”, Yolcu’da “vatan sevgisi” kavramlarının bugünkü algıları oyunların yazıldığı dönemden çok farklı.  Sırayla bakarsak kapalı bir toplumun yeni bir dünya algısı ile değişmesi; bireysel ahlâkın öne çıkarılarak sağlıklı bir topluma kavuşulacağı inancı ve aile birliğinin sağlanması ile toplumun daha güçlü olacağı fikirleri zaman içindeki toplumsal arayışlardaki değişimleri  göstermekte. İşte kavramlardaki değişim 2014 yılında üç oyunu da nostaljik hale getiriyor.
Nostalji  geçmişe duyulan özlemdir. Eğer bir toplumda nostalji öne çıkmaya ve yaşamlarda “dominant” olmaya başlıyorsa bu hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir huzursuzluğa işarettir. Toplumun “aramakta olduğunu” gösterir demek iyimser bir ifade olur sanırım.

“Tiyatro toplumun röntgenidir” demiş  Stella Adler. Eğer öyleyse yukarıdaki piyes metinleri toplumun 70 yıl önceki durumuna aittir. Eski röntgenler hastalığın geçmişi üzerine kısıtlı bir bilgi verir o kadar. Bugün hastalığı teşhis ve tedavi etmeye yetmez. Yeniden röntgen çekmek, durumu yeniden görmek gerekir. Eğer çekmezseniz o eski oyunlar birer nostalji olarak kalmaya mahkûmdur. Öte yandan tiyatro yaşanılan zamana seslenen bir sanattır. Yâni metin eski de olsa bugüne dokunması gerekir.  Bu “dokunma”yı oyunun yönetmeninin bilmesi yetmez onun seyirciye geçirilmesi gerekir. Bence üç oyun da nostaljik bohçalarının dışına çıkamamışlardır.

Metnin içeriğine dokunmadan güne ulaşmak mümkün müdür? Bu metinlerle çok çaba harcamak lâzım.  Ama size bir örnek vermek isterim. Mitos-Boyut 1.Oyun Yazma Yarışması-2006’nın Başarı Ödülleri’nden biri Ercan M.Erdem’in Lanet isimli oyununa verilmiş. Lanet, Turgut Özakman’ın Ocak isimli oyununun bugüne getirilmiş bir versiyonu. Ocak oyunundan esinlenerek kaleme alınmış. Aynı karakterlerin bugün nasıl olacakları üzerine bir akıl yürütme, kurulan bir hayâl. Ben metinlerle oynanmasını sevmiyorum. Önerebildiğim, oyunlara bir dış bakış eklenmesi.  İma ederek değil açık açık. Gerçi bu üç oyunda ima da yok ya..  

Aslında yıllardır aynı olan yâni bugüne ait olmamakla beraber, günümüzün siyasi tartışmalarına da baktığımızda Türkiye’nin yarından çok dün ile ilgili olduğunu görürüz. Geçmişle hesaplaşma çözülememekte  bu nedenle yarın hayâli bir türlü yazılamamaktadır. Türkiye dün ile uzlaşamamış, bugünü yaşayamayan yarınına ise bir türlü sıranın gelmediği bir toplumdur. Kısaca Türkiye geçmişte yaşayan bir toplumdur. Daha iyisi daha yenisi yaratılamadığı için birey ve toplum, geçmişe sığınarak kendini koruma ya da (s)avunma hali içindedir. Bir ödenekli tiyatro, repertuvarına bu üç oyunu alarak bilinçli olmasa da bu gerçeği ortaya çıkarmıştır. Oyunların seçiminde kokusunu aldığım repertuvar oluşturmadaki siyasi nedenleri ise hiç saymıyorum.

Üç oyunda da klâsik bir anlayışla hazırlanmış dekor ve kostüm vardır. Dönemsel ayrıntılara dikkat etme titizliği açıkça görülmektedir. Ama tiyatro insanla yapılan bir sanat olduğuna göre oyuncunun jest, mimiklerini, doğaçlamalarını  geriye götürme olanağı yoktur. İnsan, dönemin ürünüdür. Örneğin  Ocak’da Erkan Sever bugünün mimik ve jestleri ile oynamakta.  Her ne kadar oyunculuğun esası taklit ise de kurgusu geçmişe yönelik kurulan bir oyunda  o dönemleri yaşamamış oyuncular bir yerden kendilerini ele vermektedir. Bu pek doğaldır ama oyunları geçmiş atmosferinde kurma tercihi aslında her ayrıntısı ile birlikte başarılabilirse anlamlı olacak bir çalışmadır. Oyuncunun o dönem dekorları ve kostümleri içinde örneğin pantolonunun fermuarını çekmesi ayrıntıdır ama göze batar. Oyuncu sahnede eleştirel duruyorsa sahnelemenin, dekor ve kostümün de bu algıya uygun olması beklenir. Yönetmenlerin tutumu “nostalji” algılamasını arttırmaktadır ancak ayrıntılarda istemeden de olsa bugün kendini göstermektedir.  Bu üç oyunda da seyirciye geçirilmek istenen duygu, metinlerin yazıldığı dönemlere aittir. Doğru mudur? Uygulanabilir midir? Bu açıdan baktığımızda Cumhuriyet’in 70 yıllık tarihindeki farklı dönem algılarını(kurtuluş reçeteleri) bir kurumun aynı dönemde  bir arada vermesi de kurumun rüzgârın önündeki yaprak olduğunu göstermektedir. Ödenekli bir kurum farklı oyunlarla repertuvar oluşturur ama bu anlamda “yelpaze” hava vermek için sallanmaz, farklı parçalardan bir bütün çıkarmak,  bir dünya görüşünü de seçmek gerekir. İBBŞT’nın böyle bir algısının olmadığını bu üç oyun göstermiştir. Zira iki yönetmen üç oyun farklı tellerden çalmaktadır.

Oyunların kadrolarını aşağıda verdim. Ama benim gözüme çarpanları kısaca anmak isterim.

Para
Oyun kadrosunun çoğunluğunun daha önce İBBŞT’da az görünen oyunculardan oluşması  yazarından mı kaynaklanıyor? Oyunculuğuna lafım yok ama yönetmen Engin Gürmen yerine Noter rolünde bir başkası bulunamaz mıydı? Son perdenin çıkarılmasını anlamadım. Yazarın ifade etmek istediğini bozuyor. Bu yorumdan öte bir şey. Genel olarak bu oyunun dekor, kostüm ile hiç değilse bugüne getirilmesini isterdim. Ayrıca dekor çok eski ve basit görünüyor, metinde tarif edilen görkemden çok uzak. Bence oyuncular için de boş bir çaba olmuştur.

 Yolcu
Oyun, Barış Dinçel imzalı dekor içinde oynanıyor, ayrıntılı bir dekor bu. Ama üstüne gazete kâğıdı serilmesi gereken masanın bu kadar temiz olmasını anlamadım. Aynı şekilde dekor da çok şık ve temiz, sanki bir “Şişli’de bir apartman dairesi”. Metinde olmayan dış mekân yaratılması iyi bir düşünce.  Bence sahne çok karanlık.  İstasyon Şefinin pantolonunda fermuar olmamalı. Gün Koper çok iyi bir oyuncu. Bu yıl dikkat çekmeli(Ey Jüri!) Onun sahneye girmesi ortamı  çok renklendirdi. Mehmet Avdan’ın İBBŞT’na dönmesine sevindim. Çok güzel türkü de söylüyormuş meğerse. Yeni yöneteceği oyunları da görmek isterim. Benim için Bahtiyar Engin ve Aslıhan Kandemir, seyretmekten bıkmayacağım iki şans.  

Ocak
Birbirine uyumlu bir ekip oyunculuğu gördüm. Seyretmekten sıkılmadım. Erkan Sever’in enerjisi ve okuduğu -metne eklenen- şiirleri çok iyi.

Nostaljik oyunları kullanarak da  çağ eleştirisi yapmak mümkündür. (Oyunları nostaljik hâle getiren biraz da yönetmenlerdir) Eğer yapamazsanız oyunlar “içinizi ısıtan” “tavuk suyuna çorba hikâyeleri” gibi olur ki bu da örneği çok görülmüş ve insanlara kurtuluş reçeteleri gibi yutturulmaya çalışılan hikâyelere benzer. Ben üç oyunun rejisine bakarak yönetmenlerin bu hususlarla ilgili özel bir gayret içinde olduklarını görmedim.  Unutulmamalı ki tiyatro “aktarma istasyonu” değildir.    

 Melih Anık


YOLCU
Yazan    : NAZIM HİKMET
Yöneten              : YILDIRIM FİKRET URAĞ
Dramaturgi         : HATİCE YURTDURU
Sahne Tasarımı : BARIŞ DİNÇEL
Işık Tasarımı       : MUSTAFA TÜRKOĞLU
Kostüm Tasarımı              : DUYGU TÜRKEKUL
Efekt     : HANEFİ TOPRAKTEPE
Süre      : 1 SAAT 30 DAKIKA
OYUNCULAR
ASLIHAN KANDEMIR, BAHTİYAR ENGİN, GÜN KOPER, MEHMET AVDAN
Bakkal Mehmet'in sesi: CENGİZ TANGÖR

PARA
Yazan    : NECİP FAZIL KISAKÜREK
Yöneten              : ENGİN GÜRMEN
Dramaturgi         : ÖZGE ÖKTEN
Sahne Tasarımı : AYSEL DOĞAN
Işık Tasarımı       : KEMAL YİĞİTCAN
Kostüm Tasarımı              : EMRA ALBAYRAK ŞAHİN
Efekt     : MUSTAFA EMİN DUMAN
Yönetmen Yardımcısı     : DOĞAN ALTINEL
Süre      : 1 SAAT 50 DAKIKA/2 PERDE
OYUNCULAR
ALEV ORALOĞLU, ALİ MERT YAVUZCAN, ASLI AYBARS, AZİZ SARVAN, CEM URAS, DENİZ YEŞİL MAVİ, DOĞAN ALTINEL, ENGİN GÜRMEN, NURDAN GÜR, OĞUZBOY VEDAT ŞAHIN, SEZA GÜNEŞ, ZEKİ YILDIRIM
 Sesler: SAVAŞ BARUTÇU-ENES MAZAK               
OCAK
Yazan    : TURGUT ÖZAKMAN
Yöneten              : YILDIRIM FİKRET URAĞ
Sahne Tasarımı : RIFKI DEMİRELLİ
Işık Tasarımı       : ÖZCAN ÇELİK
Kostüm Tasarımı              : ZUHAL SOY
Efekt     : YUSUF TUNCER
Süre      : 2 PERDE 2 SAAT 15 DAKİKA
OYUNCULAR
ASLI İÇÖZÜ, CENGIZ TANGÖR, ERKAN SEVER, HAKAN GÜNER, MAHPERİ MERTOĞLU, MANA  ALKOY, MEHMET SONER DİNÇ
1.Radyo Spikeri: ERTUĞRUL POSTOĞLU
2.Radyo Spikeri: DERYA YILDIRIM.


(Kadroları İBBŞT’nın portalinden aldım.)

1 yorum:

  1. Hocam , yine ben izlemeden yazmamanıza üzüldüm yorumlarınızı okurken. Yine baktığım ama görmediğim bir çok hususu yazılarınızda buldum. Ayrıca eleştirilerinizi çok naif buldum. Teşekkürler...

    YanıtlayınSil