30 Nisan 2013 Salı

Yeni Metin Yeni Tiyatro : İZ (Galata Perform)


Galata Perform tarafından sahnelenen  İz, Ahmet Sami Özbudak’ın ilk piyesi. Yeşim Özsoy Gülan’ın sabırla sürdürdüğü Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi  kapsamında doğmuş. Ahmet Sami Özbudak bu piyes ile geçen sene Almanya’nın Heidelberg Stückemarkt  Festivali’nde  “Avrupa’nın En Genç En İyi Yazarı” ödülünü almış. Oyunu Yeşim Özsoy Gülan yönetmiş. Oyun gerek konusu gerekse sahnelenişi açısından “Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi” tanımının hatırlattığı özellikleri taşıyor.

Piyes son 50 yılda farklı zamanlarda aynı  apartman dairesinin sâkinlerini “göstererek” olayları, nesli, yaşamı, devri, ilişkiyi, sosyal sınıfı, değişimi, Türkiye tarihini anlatıyor; o üç devirdeki yaşanmışlıkların daireye ve hayata bıraktıkları “iz”lerin peşine takılarak bugünü anlamamızı istiyor.   

Dairenin tarihi anneleri ile birlikte yaşayan iki Rum kardeş ile başlıyor, onlar  “6-7 Eylül(1955) mağdur”u. Dairenin ikinci sâkini 1980’lerin Türkiyesi’nde  “Evren mağdur”u bir eylemci(devrimci). Üçüncü sâkin ise  2000’li yılların “mağdur”u bir Kürt ve travesti sevgilisi. Toplumsal mağduriyetleri kişisel karakterlerini esir almış “tutunamayanlar”ın hikâyeleri  anlatılıyor yâni. Oyuna bir "dağlı" ve ev sahibi de katılıyor. Piyes farklı dönemlerin bir arada iç içe anlatılması üzerine kurgulanmış.  Oyun karakterleri aynı mekânı  aynı anda kullanıyor ama birbirlerini “görmüyor”. (Bu bana 70’li yıllarda büo’da (Kâzım İnal ile birlikte) derleyip, sahnelediğimiz Akşam Erken İner Mahpushaneye isimli oyunu hatırlattı. O oyunda tek bir mekânda hem kadın hem erkek koğuşu yaratmıştık. Kadınlar erkekleri erkekler kadınları “görmüyordu”. Cezaevinde 24 saat canlandırılmıştı, seyirciler de o mekânın içinde “mahkûm”du. Onlar da “oynuyordu”. )  İz’de devrimci, Rum kardeşlerin;  travesti, devrimcinin masasına “misafir”(?) oluyor. Birbirlerini "görmeden" aynı masada beraber yemek yiyor esrarlı sigara içiyorlar. Paralel konuşmalar iç içe geçmiş. Farklı zamanlarda, üstüne farklı dertlerin konulduğu masa bana Edip Cansever’in “Masa da Masaymış ha!” şiirini hatırlattı. Keşke dedim masa daha çok öne çıksaydı. Soyutlamaya çok uygun olan oyunda yemeklerin somut olması gerekir miydi diye de düşündüm.  Piyeste elden ele geçen bez torbayı  fikir olarak  çok beğendim. Ancak bu çok parlak fikrin oyun içinde ve sonunda yakaladığı şansı kullanmadığını görerek bir fırsatın kaçırılmış olmasına üzüldüm. Taşıyana ve zamana  bağlı olarak içinde kedi, ekmek ve İsa İkonası (olma ihtimali) olan bez torba  metnin en sağlam nesnesi, vurgusu, metaforu,  tamamlayıcısı gibi. Oyun sonunda Markiz o torbayı “açıyor”.  Oyunu açılmamış bez torbayla sonlandırmak  iyi olmaz mıydı? Mesela oyun sonunda  salonda ve ekranlarda  o torba kalsa? Hatta sahne arkasından kameralarla o salona girilse ve ekranda bir haber dönse torba üzerine?

Metin ile ilgili bir tereddüt yaşadığımı ifade etmeliyim. Nedeni ise anlatılan üç hikâyenin aynı ağırlıkta olmaması. 6-7 Eylül  ve 12 Eylül olayları ile 2000’li yılların hikâyesinin ortak paydasını bulmakta  güçlük çektim. Her şeyden önce ne garip bir tesadüf ki “Eylül”ü kirletmiş somut olayların yanında bir Kürt ile travesti sevgilisinin hikâyesi ve duygusu ayrıksı duruyor. Zira onda da somut bir tarihsel olay arıyor insan.  Yazar muhtemelen ortak payda olarak  olaylardan ziyade olayların ezdiği kişilere odaklanmış ama iki hikâyesi olayların tarihsel algısı içinde anlaşılan/anlatılan bir kurguda Kürt ile travesti sevgilisini gerekçelendiren somut bir olay arıyor insan. Elbette onları mağdur eden toplumsal acılar öylesine geçiştirilmeyecek kadar büyük ama tiyatral açıdan somut bir olay ihtiyacının gerekliliği de açık.  Rizgar’ın travesti ile ilişkisine odaklanan olayların yanında(ki uyuşturucu satışına doğru evriliyor)  onları "o hâle" getiren olay(lar)ı  vurgulamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. (Örneğin onlar neden burada?)  

Piyeste en iyi “çizilen” karakterin  Turgut Usta(bence) olduğunu söylemekle birlikte diğer karakterleri de gerek replik gerek içinde yaşadıkları olaylar ile “sahici” bulduğumu söylemeliyim.  Ahmet’in insanlar üzerinde deney yapan bir laboratuarda çalıştığını anlıyoruz. Bu da devrimci  ideoloji açısından önemli bir paradoksu ortaya koyuyor. Rum kız kardeşlerin, Rizgar ile Sevengül’ün ve de Ahmet’in içine düştükleri açmazlar onları birleştiriyor. Açmazı olmayan ise elinden tesbihi eksik olmayan ev sahibi Turgut Usta. Rizgar ile Sevengül arasında çıkara bağlı bir ilişki var ama bu sahnede tam da yansımıyor. Aksine "sevgili" vurgusu daha ağır basıyor. Sevengül ve Rizgar’ın kişisel kurtuluşu aramaları çok insanî ama Türkiye’nin üç dönemine ayna tutma şansı yakalamış bir piyeste “zayıf” kalıyor.  

Yönetmen Yeşim Özsoy Gülan, bu “yeni” metne uygun “yeni” tiyatroyu titiz ve incelikler içeren bir reji ile sahnelemeyi  amaçladığını  ortaya koyuyor. Sahne evin salonu olarak tasarlanmış, evin görünmeyen diğer mekânları ise sahne önünde tavana asılmış ekranlardan “canlı” veriliyor. (Bazı sahneler film de olabilir.) Bu, takdiri hak eden  bir çaba ama özel tiyatroların içinde bulunduğu ekonomik olanakları düşünürseniz çok da büyük bir iddia. Ben ortaya konan iddiayı alkışlıyorum ancak gördüklerimi de paylaşmak istiyorum. Öncelikle 3 zaman, üç nesil, üç yaşam olduğuna göre sahnede birini görürken  iki ekranda diğer iki yaşamı görmeyi bekledim. Kurgu beni oraya yönlendirdi. Oysa zaman zaman her iki ekranda da aynı döneme ait görüntü vardı. Bu iki dönemin aynı anda sahnede olmasından kaynaklanıyor da olabilir ama kurguyu bozmamak gerek diye düşünüyorum. Bir ekran siyah olabilir o sırada. Sahnede görünenin renkli oluşu ile o “âna” odaklanırken ekrana düşen görüntüleri “siyah-beyaz”laştırıp ekranı, hayâlin görüntüsü yaparak  rejiye “nostaljik” bir boyut, “uzaklaşma”  katılabilir miydi?  Bu  tiyatronun hem geçmiş hem de bugün olduğu hatta bazen gelecek olduğu duygusunu verirdi(kanımca).  Bu düşüncelerle baktığımda sahnede olan Ahmet’in duvardaki dolap içindeki kameradan aynı anda ekrana yansıyan görüntüsü benim başta belirttiğim matematiği tamamen bozuyor.

Sahne tasarımında bu senenin en çalışkan(ama ödül jürileri tarafından hakkı yenen) tasarımcısına(Başak Özdoğan) da bir şey söylemek isterim. Aynı mekânın farklı zaman dilimlerinde kullanılması sahneden çok da anlaşılmıyor. Dönemleri hatırlatan simgelere ihtiyaç var. Esas olarak Rumların terk ettiği bir evin kullanıldığı izlenimi ediniliyor. Ama her dönemin ruhu hissedilmeliydi diye düşünüyorum.  Ekrandan yansıyan sahne arkasındaki mekânların sabit olması bir çözüm olabilirdi sanki. Ve sahne arkasında  kullanılan renklerin bir devamı(bilinçli seçimlerle duvarlar üstünde) kullanılmış olsa salonda üç dönemin yansıması daha iyi anlaşılabilirdi.  Belki sahnede ekranda sabitlenmiş köşeler yaratmak daha doğru olabilirdi.  Işık tasarımında(kime ait?) kullanılan “trük”ün karşılığını ben dekor tasarımında bulamadım. Pek iyi çalışmamakla birlikte sahnede, farklı dönemler için farklı aydınlatmalar kullanılmış. Yani sahnede kim varsa ona göre ışıklandırma düzeni yapılmış.  Ancak ışıkta da genel bir dağınıklılık hâkim. Örneğin Sevengül’ün  salonundaki “vitrin ışığı” salona dağılmış. Rum kız kardeşlerin evinde ise tavandan aydınlatan abajur var.İki dönem bir araya gelince bu vurgu çok da iyi yansımıyor.

 Okan Urun’un canlandırdığı travesti kompozisyonunu(Sevengül) başarılı bulduğumu ancak oyunun mesajının önüne geçme riski taşıdığını belirtmek isterim. Özellikle yatak sahnelerinin abartılı(gereksiz mi?) olduğunu düşünüyorum.  (Oyunun böyle bir özelliği olduğunu da belirtmek isterim.)

Oyunda üç yaşam, üç farklı dönem ve hayat veriliyor. Bu nedenle  her dönemi canlandıran oyuncuların kendi aralarındaki oyunculuk tonlarının farklı olması; Markiz ile Eleni, Sevengül ile Rizgar ile Dağlı ve Ahmet(Bertan Dirikolu) ile Turgut Usta(Batur Belirdi) eşleşmelerindeki dönemsel farkların oyunculuklarda da ortaya çıkarılmasına dikkat edilmesi  iyi olurdu.  Bu açıdan baktığımda Eleni rolündeki Ceren Demirel’in  ile Markiz rolündeki  Yeşim Özsoy Gülan’ın ve Ahmet  ile Turgut Usta ikililerin ortak dil yaratan oyunculukları  ait olduğu dönem ve toplumsal sınıf açısından da doğru geldi bana. Sevengül ve Rizgar arasında geçen sahnelerde ise bu uyum diğerlerine oranla daha geride kalmış gibi.  Aslına bakarsanız bu da bir tür yorum sayılabilir. Karakterlerin “farklı” oluşları da bunun bir nedeni olabilir. Zira son dönemlerde resimlerde bir bozulma da var. Artık “dönem”siz tipler çoğalmakta. 

Müzik tasarımı( Özüm Özgülgen) akılda kalıcı değil. Oyuna katkısı, yoruma etkisi bence ihmal edilebilir bir boyut ve nitelikte.

Kostüm tasarımı(Tülin Kermen) bahsinde elbette Sevengül’ün giysileri dikkat çekiyor. Bununla ilgili ben olsam öyle yapmazdım diyeyim de anlayan ne anlarsa onu anlasın. Diğerlerinin  (özellikle Turgut Usta’nın giysisini beğendim) rollerine uygun bulduğumu söyleyebilirim.

Oyunun olmazsa olmazı elbette sinematografik dramaturji (Ceren Ercan)  anlatımın en önemli parçalarından biri belki de en önemlisi. Çok da yorucu  bir iş olduğunu takdir ediyorum. Görüntü yönetmeni( Ferhat Öçmen), teknik yönetmen( Ömer Özkan), teknik sorumlu( Halil Özok), sahne amirinin(Mustafa Dileklen) ulaşılan düzeyin sahipleri ve sorumluları. Bu düzeyin tam ve yerinde olmayışını, işin “yeni” bir deneme  oluşuna ve zorluğuna  veriyorum. Zaman zaman görüntüdeki dalgalanmaların “yeni”likten ve olanaklardan kaynaklandığını düşünüyorum.

Oyuna katkı veren  diğer isimler ise şöyle: Reji asistanları: İrem Aydın, Merve Kalgıdım, Onur Çöçelli, Hazal Erulusoy; idari işler direktörü: Nilüfer Dönmez; iletişim koordinatörü: Ezgi Düzenli, fotoğraflar: Hande Göksan.

 İz, kurgusu ile yenilikçi bir oyun;  dokunduğu konularla geçmişi yeniden düşünmemizi, yaşadığımız hayata farklı bakmamızı sağlıyor, hayatı okumamıza yardım ediyor.

Melih Anık      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder