15 Mart 2013 Cuma

Tiyatro Kedi’de “Yalnızlık Konuşur Bazen” (Ersan Katırcıoğlu- Hakan Altıner)


Ne garip insanın birini öldüresiye döverken umduğu tepkiyi alamaz ise karşısındakinden korktuğunu ilk kez o zaman fark ettim

Hasan Ali Toptaş “Hausa Distosi’nin Büyük Romanı” isimli denemesinde diyor ki:
12 Eylül’den on dokuz yıl sonra kütüphanem ikinci kez ellerimin arasından kayıp gittiğinde , kala kala geriye yazar arkadaşlarım tarafından imzalanan 45-50 kitap kalmıştı…. Bildiğim şu ki ertesi sabah (yatağımda) gözlerimi açtığımda içimde kocaman bir çöl vardı.  Öyle ki o günlerde artık her şeye kaybettiğim kitaplara bakar gibi bakıyordum. Kimi zaman elimi uzatıp hayâlimde dokunuyordum hatta, raftan alıyor büyük bir hasretle evirip çeviriyor, içlerini açıp karıştırıyor ve hangi sayfada hangi satırların altını çizmişsem hepsini bulup tek tek okuyordum.  Genellikle geceleri, başımı yastığa koyup gözlerimi kapadığımda yapıyordum bunları. … Onlarda kalan eski dokunuşların sıcaklığını bularak derin bir hazzın içinde kaybolma vaktiydi.”

Zihnimi böylesine allak bullak eden  bir hâli hayâl etmek bile içimi acıtmıştı. Seyretmeden önce  Yalnızlık Konuşur Bazen’i okuduğumda aklıma ilk o satırlar geldi. Tesadüf o ki piyesin de 12 Eylül ile ilişkisi vardı. Hasan Ali Toptaş’ın denemesi bana bir başka şeyi de hatırlattı. Pek çok çeşit yalnızlık var. Hepsi de içinde “eski dokunuşların sıcaklığını” taşımıyor.  Ve “insan’ın yüreği manda gönünden daha dayanıklı”(Nâzım Hikmet)

12 Eylül hakkında çok şey yazıldı, çizildi, yapıldı. Yalnızlık Konuşur Bazen, 12 Eylül baltasının ormanda bıraktığı tahribatın bir insan yüreğinde ve zihnindeki izleri üzerine bir piyes. Sıkıyönetim ilânından  hemen iki gün sonrası evinden alıp götürülen ve aylar sonra evine geri dönebilen; “Evren"in mahpushanesinden çıkıp kendi zihninde oluşan insanın evrensel hapishanesine  kapanan  bir komünistin hikâyesi Yalnızlık Konuşur Bazen.  Akif’in kapandığı  odanın içine düştüğü dehlizlerinde ışık bulma çabaları; çıkmak istedikçe sürüklenişinin hikâyesi. Birbirine benzer gibi görünüp aslında hiç benzemeyen yalnızlıklardan biri  üzerine bir çeşit “atonal” ve çok gürültülü bir müzik! 

Ersan Katırcıoğlu, yeni bir oyun yazarı… "Yalnızlık Konuşur Bazen", yazarın kamuoyuna  sunduğu ilk oyunu…  Başka eserlerinin de olduğunu söyledi. Edindiğim izlenim “yaşadıklarından öğrendiği çok şey var”.

 “Al yalnızlığını gel ! Korkma, sıkılmayız. Senin yalnızlığın benim yalnızlığımla konuşur, biz ikimiz susarız!” demiş Aziz Nesin. Yani “yalnızlığın kişileştirilmesi ve konuşması” yeni değil ancak Katırcıoğlu’nun yalnızlığı ele alışı ve kurgulayışı Aziz Nesin’in ifadesindekinden biraz daha  farklı. Yalnızlık, piyeste kişi olmuş bir tür kafa sesi gibi. Ancak ben o sesin inceden bir sızı gibi, zihinde uçuşan pamuklar gibi sinir uçlarındaki âni titreşimler gibi varlığını hissettirmesini; konuşurken de kontrolsüz çağrışımlar, ansızın yapılan dalışlar, kayışlar gibi olmasını hayâl ettim. Piyes tiyatral pek çok biçime olanak verecek bir içeriğe sahip.  Sanırım hem yazar ile hem de yönetmenle bu noktada ayrılıyoruz. Ben ortaya konulmuş biçime bakarak  piyesin verdiği olanakların yeterince kullanılmadığını düşünüyorum. Yazar metinde yalnızlığı, Akif’e cevap veren ikinci kişi olarak tasarlamış, Akif ile Yalnızlık iki kişi gibi diyalog içinde. Oysa ben bu konuşmanın karşılıklı değil hatta Yalnızlık’ın yok sayılarak yapılmasını tercih ederim.  Oyunun sonunda Akif, Yalnızlık’a sarılırken kendine sarılmıyor mu zaten.  Ayrıca oyun sonunda   Akif ile Yalnızlık’ın yer değiştirmesini anlamadım. Yalnızlık kişiye bağımlıdır ama ondan bağımsız vardır ancak “karşı” olamaz zira insanın yalnızlığı kendi ürünüdür, aynı bedeni paylaşır, Akif yoksa Yalnızlık da yoktur. Yalnızlık’ın sorgulaması “öteki”nin sorgulamasına benzemez.  Yönetmen Altıner de bazı yerlerde repliklerin sahiplerini değiştirmiş ama genelde yazarın  tercihine  dokunmamış. Değişiklikler genel olarak uzun olan tiratların farklı seslere bölünmesinden ibaret kalmış. Bence dokunulması gereken noktalar var. Bu en temel olarak “istiyorum” fiilinde dikkat çekiyor. Akif için yazılmış “istiyorum” replikleri aslında Yalnızlık’a ait olmalı. Zira  Akif istemeyi de unutacak kadar inzivada olduğundan ve “istemek”  dudaklarından çıkarmaya cesaret edemeyeceği  ancak zihnine onun kontrolü dışında yapılan “Yalnızlık saldırıları” halinde geleceği  için “isteme”yi ben  Yalnızlık’a yakıştırıyorum.  Ama Yalnızlık da “isteme”yi kullanmadan “ister”. “Yapmak istiyorum” yerine “yapsam” gibi..  Akif’in hapishanede kaldığı günlerin tanığı  Yalnızlık’tır ama Yalnızlık bilinçli bir var olma durumu değildir. O günler, bilinçaltında nasıl saklanmış ve nasıl infilâk etmeye hazır beklemektedir kim bilir.  Bu nedenle o günleri Akif’in önüne acımasızca servis eden de Yalnızlık olmalıdır, “hatırlıyorum” demeden “hatırlamak” gibi.. Bu nedenle  Yalnızlık “hatırlıyorum” dememeli.  Hatırlayan Akif’tir. Yalnızlık’ın dilinde “Hatırlıyorum onu mert çocuktu” olsa olsa “Mert bir çocuktu” olur. Ayrıca “Onca işkence altında neşesini kaybetmeyen bir delikanlıydı” yerine “Onca işkence altında neşesini hiç kaybetmedi” demesi daha doğru geliyor bana.  Yalnızlık bir yerde “Vaktimiz yok Akif” diyor. Bu “biz” hâli bence fazla. Aslında “biz” yok,  Akif “yalnız”.  Burada da “vakit yok” bence daha doğru. Kaldı ki bu “biz” hâlinde oyunun bütününde bir tutarlık yok. Yalnızlık’ın “Yazacak mısın bugün?”,  “Yazacağımızı söylemiştin” ve “Az önce kitabı bitirdiğimiz zaman” replikleri bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Oyun sonunda Yalnızlık ve Akif kopuyor birbirinden, mümkün mü?  Akif “Ayrıca yine üstüne vazife olmayan bir konuya giriyorsun farkındaysan” diyor. Oysa “Senin üstüne vazife mi?” daha geniş bir ifade. Kendine söylenmiş gibi ama istenirse Yalnızlık da “alınabilir”. Oyunun başlarında kısaca dokunulan  Hülya oyun sonunda birden karşımıza çıkıyor ayrıca çok da çok belirgin değil. Hülya’nın piyes içindeki işlevi yeterince işlenmemiş gibi geldi bana.

Piyesin güzel bulduğum noktalarından biri Akif’in yazarken Yalnızlık’ın yok olması fikri. Ancak bu fikrin kuvvetle ve açıkça “anlatılması” gerekir diye düşünüyorum. Oyun sonundaki silah sesi duyulmuyor. Bu nedenle final “açık” ve olması gerektiği kadar vurucu değil. Oyunun sonunda duyulmayan silah sesi “Akif ve Yalnızlık denklemi”nin doğru bir şekilde anlaşılmasının önünde engel.  Ayrıca son sahne mizanseni bana karışık geldi. Oyunun son sahnesi  düğümü çözüyor ama seyreden kendisi görsün. Bunda “etkili bir son olsun” isteği de var. Ancak sonda anlatılan hikâyenin  oyunun başından itibaren “hazırlanması”nın yeterli olmadığını düşünüyorum. Ancak her şeye rağmen  oyunun o  sahne ile bitirilmesini;  üstüne gelen sahnenin finali bozduğunu düşünüyorum.   “Ben” varsam  Yalnızlık da var! “Yalnızlık” yoksa “ben” var mıyım?

Metnin(repliklerin) yeniden kurgulanması ihtiyacını hissettim oyunda. Öte yandan repliklerin yeniden  düzenlenmesi durumunda  Yalnızlık’ın, bir diyalogun tarafı olmak yerine dozu ve rengi değişen duyguları anlatması ve farklı tonlarda seslendirmesi oyunu daha çarpıcı yapacaktır diye düşünüyorum.  Bu, aynı zamanda,  oyunun tüm yükünü -metnin bu hâli nedeniyle-  omuzlarına almış Can Başak’ın  yükünü de azaltmış olurdu. Oyunun bu hâlini seyretmemin bana öğrettiği şey, Can Başak’ın  bugüne kadar bu ölçüdeki oyunculuk zenginliğine tanık olmadığım gerçeği idi. Son yıllarda seyrettiğim oyunlarda Can Başak’ın  oyunculuk kariyerini ortaya çıkaracak olanakların ona verilmemiş olmasına da üzüldüm. Aslına bakarsanız onu hem ödenekli hem de özel tiyatroda seyrettim ama her ikisinde de Can Başak’ın içindeki koru dışarıya atmasına/göstermesine  neden olacak bir yönetim/yönetmen  becerisi de gösterilememiş demek ki.  Ancak kendisine bazı sahnelerde itidal tavsiye ederim. (Bazı sahneler çok  fazla öfkeli.) Ayrıca  Akif seyirciye hitap etmemeli. Zira o zaman Yalnızlık ortadan kalkıyor.  Bu oyuna neden gideyim diye sorarsanız Can Başak’ı kaçırmayın derim. Onun cüsseli sesi düşünceleri nasıl duygulara sararak elle tutulur hale getiriyor ve “rikkat”le sunuyor  seyredin.

Yalnızlık Akif’e paralel hareket ediyor sahnede. Buna gerek var mı kuşkudayım. Zihin bazen bırakıp gitmiyor mu bizi? Kaldı ki metne göre Yalnızlık Akif’e karşı şeyler söylüyor. İkili(?) arasındaki bu bağı kıracak şekilde kurgulanacak ilişki, sahnede başka türlü hareketlere de olanak yaratırdı. Bu Yalnızlık’ın hareket, mimik ve jestlerde düştüğü tekrardan kurtulmasını da sağlar.  Metinde yapılacak düzenlemelerle piyesin diğer oyuncusu Sertaç Ekici’nin –metnin bu hâliyle bile iyi olduğu işaretlerini gördüğüm- oyunculuğunun daha çok ortaya çıkacağına inanıyorum.

Dekorda (Tasarım: Özlem Aleçakır) kullanılan beyaz tüle benzeyen elyafın doğru seçim olduğunu düşünüyorum. Ancak sahnede  Akif ile Yalnızlık’ın kesin olarak ayrılmasını sevmediğimi ve Yalnızlık’ın üstünde dolaştığı platformun kısa kaldığını söylemek zorundayım. Madem Yalnızlık arkada sahne boyunca dolaşıyor platform da sürekli olmalıdır. Ayrıca soyut ve somut ayrımının bilinçli olarak yapıldığını anlamakla birlikte koltuk, sehpa takımının somut olarak da fazla “cılız” kaldığını, “tül”lerle yaratılan genel atmosfer kadar özenli olmadığını düşünüyorum.  Akif’in kullandığı tiyatro dürbünü, evinden iskeleyi gözleyen  Akif’in eline uygun değil. Bir fikrimi paylaşmadan geçemeyeceğim. Ben olsam sahneye Akif’in yüzlerini yerleştirirdim. Yeri geldikçe sırası gelen yüzü aydınlatır Yalnızlık’ı sahne yanından (hatta seyirci arasından) mikrofona konuştururdum.  Sanıyorum ben biraz daha soyut “takılıyorum”. Özdemir Asaf’ı tekrarlayarak derim ki  “Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılsa yalnızlık olmaz”.

Bu tür(söze dayalı) oyunlarda ışık ve müziğin “özel” katkısı oyunun algısını tamamen değiştirir.    Oyunda ışık (Celâl Hikmet) kullanımının yeterli olduğunu söyleyebilirim ama “özel” bulmadım.

Kullanılan müziklerin toplama gibi durduğunu söylemek zorundayım. (Kim tasarlamış belli değil.)  Zamanı hatırlatan müziklerin somutlaması oyunun soyut dilini bozuyor, ayrıca içerikle de uyumlu olduğunu düşünmüyorum.  Bu oyuna daha soyut müzik seçilseydi diye içimden geçirdim. Hatta oyun boyunca alttan alta devam eden bir müzik(bir bütün senfoni) daha iyi olurdu.   

Yönetmen Hakan Altıner’in yapacağı ilâve dokunuşların, bu oyunun seyredilme keyfini çok daha arttıracağını düşünüyorum.

Piyeste takıldığım şu ifadeye dokunmadan edemeyeceğim:: “Gerçekten işkence görenler onları yazamazlar. Yazmak bir yana o konuyu düşünemezler bile. Gerçek işkence mağdurlarının çoğu o yılların ardından öldü ya da inlerine çekildi yaralarını yalıyorlar hala iyileşmek için. Ortalıkta dolaşanlar ise soytarı sürüsü o kadar.” Bu, ancak işkence çekenin öfke ile söyleyebileceği, çok acımasız bir söylem, bunu anlayabiliyorum.  Ancak tarihte farklı örnekleri unutmamak gerek.  Oyunu seyretmeden önce Rosencof’un konuşmacı  olduğu bir belgesel çıktı önüme tesadüfen. Oyunu seyrettikten sonra  M.Rosencof/ F. Huidobro’nun “Duvardaki Sarmaşık Gibi - Diktatörlük Hücrelerinden Anılar”  ve Louis Althusser’in “Tutsaklık Güncesi” isimli kitaplarını okudum. M.Rosencof, F. Huidobro ve  Althusser bence birer soytarı değil.

Hayatları allak bullak eden acılar, dünyada olduğu gibi ülkemizde de az değil.  Tiyatronun bunları hatırlatması da böyle olur. İnsanın içini biraz daraltsa ve sıksa da uzaktan duyulan çığlıkların sesini ruhlara ancak tiyatro çakar ve zihinsel değişim ancak, çakan şimşeklerin ruhları sarsmasıyla mümkün olur.  Yalnızlık Konuşur Bazen’in karanlık ve hatta daha da kuvvetli bir şamar olmasında bence bir sakınca yok. Bazı oyunlar zordur. Yüreğiniz yetiyor,  yaşananlar karşısında, insanlığın geldiği nokta karşısında aklınıza “mukayyed” olabiliyorsanız , dayanabiliyorsanız gider seyredesiniz.  Tiyatro size “Gülistan” vaat etmiyor, hele de tarihin size reva gördüğü gülistan değilse…  Türkiye’nin içinden geçtiği bir dönemin artçı sarsıntıları toplumda hâlâ devam ediyor. İçimizde pek çok Akif var Yalnızlık’ları ile. Üstümüze üstümüze gelen yeni darbeleri  önlemek ve yaşananları tedavi edebilmek için tiyatroya ihtiyacımız var.  

Yalnızlık Konuşur Bazen, duymak için seyretmek gerek.

Yalnızlık Konuşur Bazen, duymak için durup dinlemek  gerek.

Melih Anık

İlgi:
Hasan Ali Toptaş – “Harfler ve Notalar” - İletişim
Louis Althusser- “Tutsaklık Güncesi” - Türkçesi: Esra Özdoğan- Can Yayınları
Rosencof/ Huidobro – “Duvardaki Sarmaşık Gibi- Diktatörlük Hücrelerinden Anılar” –Çeviren: Saliha Nazlı Kaya ve Süheyla Kaya - Belge Yayınları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme