17 Ocak 2013 Perşembe

Vasıf Öngören’in Zengin Mutfağı “Sahnede”(....mi?)



               “İnsan kime hizmet ettiğini düşünmeli!”  (Vasıf Öngören)

Aslı Öngören rejisi ile sahnelenen Zengin Mutfağı, öncelikle yazarı ile gündeme gelmelidir. Her ne kadar Sevda Şener “Hoca”, 2003 basım tarihli “Gelişim Sürecinde Türk Tiyatrosu” isimli kitabında Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu ile başlattığı ve Nâzım Hikmet, Reşat Nuri Güntekin, Cevat Fehmi Başkut, Ahmet Kutsi Tecer, Sabahattin Kudret Aksal, Melih Cevdet Anday, Aziz Nesin, Güner Sümer, Orhan Kemal, Oğuz Atay, Dinçer Sümer, Sedat Veyis Örnek, Murathan Mungan, Memet Baydur’dan geçirdiği “gelişim sürecinde” Vasıf Öngören’e(1938-1984) bir bölüm ayırmamış olsa da ben Öngören’in kısa hayatında en az yukarda ismi anılanlar kadar Türk Tiyatrosu’nun gelişimine katkı sağladığını hatta onların pek çoğundan daha  yeni bir ufuk açtığını söylemek zorundayım. (Bu arada Haldun Taner , Sermet Çağan, Asaf Çiğiltepe, Bilgesu Erenus vb güme gitmiş!)

Mitos Boyut’un ilk basım tarihi 1991 olan ve Tiyatro/Oyun dizisinin 1(BİR) nolu kitabı Vasıf Öngören’in oyunlarını kapsıyor. “Almanya Defteri”(Göç-1966), “Asiye Nasıl Kurtulur”(1969), “Oyun Nasıl Oynanmalı”(1974), “Zengin Mutfağı”(1977) oyunlarını içeren kitap, bugünün “tüccar” yayımcısı için dört ayrı kitap olabilecek bir mücevher. Dört oyun da döneminin olaylarına taze taze değinen, tiyatronun hem hafıza hem tepki olarak zamanın ruhunu yaşatma ve taşıma işlevinin bire bir ve cesur  örneği. Olayları tiyatro sahnesinde tartışmaya açıyor, somut “konuşuyor”. Metaforlara sığınmıyor. Halkın, “seyirci” yapılmasında katkısı var. Samimi söyleminin halkın indinde edindiği itibar nedeniyle sinemacı, bazısını “film” yapıyor. Toplumun her kesimini salonlarda topluyor, düşüncenin kapısını aralıyor, sorularla seyirciyi “düşün-dürt”-üyor. Tiyatronun yapması gerekeni yapıyor, “öncü” oluyor. Daha ‘70lerde ülkemizde yeni yeni görünen yeni bir tiyatro türünü yerli özelliklerle harmanlıyor, bizden örneklerini veriyor. Bundan 50 yıl önce yalın ve doğrudan söylemi ile seslenen oyunların  “metaforlarla” yüklenerek bugünün seyircisine seslenebilmesi, yarayı gösterebilmesi, yazarın “öngören” özelliğini  ve gücünü ortaya koyuyor.   

Vasıf Öngören, 1958’de Fizik Bölümü’nde okumak için geldiği İstanbul Üniversitesi Gençlik Tiyatrosu’nda oyunculuk ve reji çalışmaları yaptı. 1959’da Türk Milli Talebe Federasyonu Gençlik Tiyatrosu’na girdi ve 1962’ye kadar burada çalıştı. 1962’de Almanya’ya gitti. Berliner Ensemble topluluğunun provalarına izleyici olarak katıldı. 1965’de ilk oyunu Göç’ü yazdı. 1966-68 tarihleri arasında askerliğini yaparken Asiye Nasıl Kurtulur’u yazdı. 1969’da Türk Tiyatrosu’nun unutulmaz topluluklarından biri olan Ankara Birliği Sahnesi’ni kurdu. Göç oyunun yeni biçimi olan Almanya Defteri’ni yazdı. 1972-74 de “Tiyatroda gizli örgüt” kurduğu iddiasıyla tutuklandı, askeri mahkemece altı yıl sekiz aya mahkûm edildi. Genel afla iki yıl sonra salıverildi. Hapishanede ”Oyun Nasıl Oynanmalı”yı yazdı. 1976’da İstanbul Birlik Sahnesi’ni kurdu. Faşizmin Korku ve Sefaleti ile Sezuan’ın İyi İnsanı isimli oyunları yönetti. Zengin Mutfağı’nı sahneledi.  Kızı Aslı Öngören’e adadığı Masalın Aslı’nı yazdı. Aynı yıl, Nâzım Hikmet’ten Memleketimden İnsan Manzaraları’nı oyunlaştırdı. 1980’de Batı Berlin ve Amsterdam’da çalışmalarını sürdürdü. Hollanda’da Vasıf Öngören Tiyatrosu kuruldu. Oyunları yurt içi ve dışında pek çok ödül kazandı. 14 Mayıs 1984’de 46 yaşında öldü.(Mitos-Boyut,  kitaptan özet)

Vasıf Öngören tiyatro yaparken ülkenin geçtiği süreci, okuyanların insaf ve takdirine bırakıyorum. Vasıf Öngören, isimleri Türk Tiyatrosu tarihine kaydolmuş tiyatrocular ile birlikte tiyatro yüzünden başı derde girmiş tiyatroculardan biridir. Ufkuma, ülke sevgimin oluşmasına, yurttaşıma merhamet duymama ve vicdanımın şekillenmesine katkısı olan Vasıf Öngören’i sevgi ve saygıyla anıyorum. Onun sayesinde olur olmaz protestoları anlamaya  ve  onlara  Öngören’in kendisine karşı olana bile nasıl insanca ve büyük bir yürek ile baktığını, yurdunu nasıl sevdiğini anlatmaya çalışıyor, belki hatalarından dönerler diye bir umudu içimde yeşertmek istiyorum. Bu nedenle Zengin Mutfağı’nı hepimizi içine hapseden toz duman içinde birbirimizi anlamamıza engel olan kaosu aydınlatan bir oyun olarak görüyorum. Dünün rolleri farklı isimlerle geleceği şekillendiriyor. Biliyorum ki yazıldığı dönemde yaratılan rollerin yerini şimdi başkaları aldı. Ve o yeni roller hayatımızı tehdit ediyor. Uyanma zamanıdır.

Piyes, Türkiye’de önemli bir işçi hareketi olarak hatırlanan “15-16 Haziran 1970 Olayları”(açıklama notlarda verildi) üzerine kurulu. Oyun, olayların çaktığı ışığın bir zenginin mutfağı ve çalışanlarını “aydınlatması”. Olaylar, takip eden yıllarda görülen siyasi atmosferin habercisi olmasıyla da önemli. Sağ-sol çatışmaları diye evrilen  ama yükseklerden ve uzaklardan bakıldığında açıklanması kolay olmayan, ülkeyi meşgul  ve tehdit eden, aileyi parçalayan, arkadaşları karşı karşıya getiren, taraf olmaya zorlayan bir dönem bu. “Sınıf olma, sınıfına sahip çıkma” o günlerin temel meselelerinden biri. Vasıf Öngören  olayların analizini tiyatro diliyle çok ustaca yapmış. Bugün aradan geçen 40 yıl sonra Zengin Mutfağı’nın değeri daha da anlaşılıyor. Gösterilen hassasiyetlere bakılınca “eskimemiş”. Ama ZENGİN MUTFAĞI, hepimiz için bir hoşgörü sınavı; Türk Tiyatrosu'nda öngörü ve bilgiyle donanmış, çağdaş biçimi ve zengin içeriği ile bir öncü.

Oyunun beş kişisi Aşçı Lütfü Usta, Kız, Ahmet, Şoför Seyfi, Kız’ın nişanlısı Selim. İçlerinde ait olduğu sınıfı “bilen” bir tek Ahmet var.  Oyunun anlatıcısı, Lütfü  Usta, olaylara ve kişilere iç güdüleri ile yaklaşıyor, duyguları ile tartıyor; kendisinin nereye ait olduğu,  üzerinde düşünülmesi gerekli bir şey değil onun için. Tipik bir Anadolu insanı. “Ekmeğini  veren Kerim Bey’in aşçısı” olduğu için hem patronundan hem kendinden emin. “Dinsiz imansız, anarşist, komunist hergelelerin” işten çıkarılması karşısında üzülen biri. Bozukluk mu var? “Basacaksın sopayı!” Kendisi de işçi ama soruyor: “Ne istiyor bu işçiler?”Onun patronu işçilerden korkmaz” “Ama ya basarlarsa evi? Onlar gibi görünmeli!”  Selim’e sahip çıkan(!) Kerim Bey, “soylu adam, insan adam, baba adam, forslu adam”. Tehlikenin ‘Kız’ına ulaşma ihtimali karşısında içinde yaşadığı dünyayı “hissetmeye” başlıyor. “Selim de kendi de patronun adamı. Oysa onlar aynı mı?”   Lânetlediği faşizm, onun için “kötü bir şey”.  Lütfü Usta “Ben böyle faşizmin anasını avradını, icat edenini soyunu sopunu….”  derken bile bostanına dadanmış ve ürünlerini yok eden bir “süne zararlısı”na küfrediyor sanki. Kız ve nişanlısı Selim’in kendileri için düşledikleri bir gelecek var. Onlar kendilerinden yana . Selim’in değişmesi, naif bir mutluluk, daha iyi bir hayat hayâli ile başlıyor. İhbar ettiği Ali’nin öldürülmesi ile sarsılan Selim “bilsem yapar mıydım” pişmanlığı ve saklanma ihtiyacıyla örgüt üyesi, ”tam bir vatansever”(?) oluyor. Paranoyaları ile korkutucu hale geliyor. “Çarşafcı kadın da köpekleri zehirleyen de komünist.”  Ama birden bire içine düştüğü açmazın sürüklediği Selim onu “kullanan”ların elinde kuklaya dönüşüyor ama “bizsiz yapamazlar” ile de içinde yer aldığı fotoğrafı algılayacak durumda olmadığını gösteriyor. “Ya bizdensin ya karşıdan. Bizden olmayan cezalandırılmalı.” Kız (kadının orada da adı yok!) Selim’den Rusların devleti yıkmak istediğini öğrenince soruyor: “Onların devleti yok mu?” Herkesin değişme sürecinin ana repliği farklı. Oyunun “esas suçlular”ı  kendi düzeninin peşinde ve “sahnenin dışında”. Vasıf Öngören’in Lütfü Usta’yı esas karakter yapması, esas soruyu ona sordurtmasının nedeninin o, “arada kalmış” insanlara yön göstermek olduğunu düşünüyorum. Zira cephesini seçenden geri dönüş beklemek bir hayâl, hele o günlerde. Ama zaman içinde hayatta kalanlardan çıkan çok “dönek” gördük. “Kendince devrimci” Şoför Seyfi,  Ahmet’in “öğrencisi”.. Onun verdiği kitapları okuyarak “aydınlanma” sürecinde. Selim ve Ahmet o günün söylemi ile “anti tez”.  Lütfü Usta “zengin mutfağında” çalışıyor ama oyun bize “Zengin Kerim Bey’in ‘mutfağı’nı ” gösteriyor.

Zengin Mutfağı’nın çeşitli sahnelemelerini görenler, aralarındaki farkların ne olduğunu iyi bilir. Ben hiçbir zaman metnin içinde görmesem de sahnede hem mesajın hem de tiyatral türün çok “sert, sivri” yorumlarını, uygulamalarını gördüm ve “duygu” aradım. Bugün Aslı Öngören’e “ Metnin ve Epik sistemin özünü kısık ateşte sınamaya çalıştık. Bunu yapmak için de en çok kendi ağır ezberlerimizle, iyi bildiğimizi sandığımız pek çok içerikle yüzleşmemiz gerekti” dedirten gerekçe de beni doğrular. Geçenlerde bir mağazanın vitrininde gördüm: “Akıl duyguyla yönetilir”. Zengin Mutfağı bu sözü doğrulayan bir rejiyle sahnelenmiş. Aslı Öngören, “Epik yöntemin kılavuz çizgilerinde ilerlerken, ona yaraşır biçimde açık düşünceli, sorgulayıcı, naif ve diyalektikçi olmaya gayret ettik.” derken aslına bakarsanız Vasıf Öngören’in yüreğinin öne çıkarılmış olduğunu anlatır. Zira “Eğlendirerek öğreten, duygulandırarak değiştiren bir tiyatronun peşinde yolculuğumuz.” Aslı Öngören’in rejisi ile Zengin Mutfağı işte bu özellikleri ile de öne çıkan bir oyun.

Aslı Öngören, Aşçı Lütfü Usta’ya nişan kurdelesini satır ile kestirerek, Pehlivan Lütfü Usta’nın “el ense”si ile Selim’i yere yıkarak, ufak dokunuşlarla oyunu “derin”leştirmiş. Aslı Öngören bu kez oyuna müzik katmış. Aslı Öngören’in  şarkı sözleri  o ana kadar yaşananların özeti , seyircinin aklından geçenler sanki. Sanki seyirci sahneye çıkmış gibi . Akışa “es verirken” seyircinin  düşünmesini sağlıyor.  Oyuncunun rolüne “yabancılaşma”sını, durumun seyirciye yaklaşmasını sağlıyor. Böylelikle  oyunun anlatıcısı durumunda olan Lütfü Usta, yalnız kalmıyor. Müzik işlevsel olarak çok iyi kullanılmış, oyuna katkı sağlamış. Belki de icra edilen müziği çok sevdiğimden ilk perdede daha çok olan müziğin  ikinci perdede de aynı çoklukta olmasını istedim.  Müzik Çiğdem Erken’e ait. Erken, oyunun ruhunu yakalamış, seyirciye hem dönemi hem de duyguyu aktarmada çok mahir. Piano-keman ikilisi eşliğinde söylenen besteler, içinde gizli bir “humor”u da saklıyor ki bu rejinin diğer ögeleri, özellikle oyunculukla uyum içinde. Ben onun (keşke olsa) kabare oyunlarında da çok başarılı olacağını düşünüyorum. Zaman zaman radyodan duyulan sesler o dönemi yüreğimize çakıyor. Teknik bir sorun ama müzik bahsinde hatırlatmak isterim  bence hoparlörün yeri yanlış. Sesin gelmesi gereken yer ile geldiği yer birbirine çok uzak.

Murat Garipağaoğlu’nun rolünü sevdiği çok belli, rolü giyinmiş sanki. Onun etrafında dönen hayat onun oyunculuğunun sıcak, sempatik olması ile çok daha inandırıcı oluyor.  Ali Mert Yavuzcan rolün değişimini bilinçle ve incelikle vererek çok iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Selim rolü Yavuzcan’ın seyrettiğim en iyi kompozisyonu. Irmak Örnek “adı olmayan”, silik bir karakterin(kadının) gizli gücünü doğru bir “okuma” ile hissettiriyor. Oyun sonunda Lütfü Usta’nın özetlediği hikâyede, Kız’ın o noktaya  doğru gittiğini görmesek de  Irmak Örnek bize onu, oyunun son sahnesine geldiğimizde vermişti, varoştan gelme saf, samimi kızdan o değişim beklenirdi zaten. Selçuk Yüksel sınıfını “bilen” ama bilinci konusunda çok da emin olamadığımız işçi Ahmet’i pek güzel canlandırmış. Ozan Gözel, rolü öylesine dikkatli oynuyor ki bana tanıdığım makam şoförlerini hatırlattı, öylesine gerçek yâni.  Tüm oyuncular çok güzel şarkı söylüyor.

Sahne Tasarımı(Aysel Doğan) göze batan ters merdiveni ile ilk bakışta yadırgamanıza neden oluyor ama oyun ilerledikçe mekân kullanımının nasıl bir ustalıklı metin “okuma” olduğunu anlıyorsunuz. Ters merdivenin "epik" bir öge olarak algılanması çok güzel. Işık Tasarımı (Kemal Yiğitcan) genel ve nokta  aydınlatmaları ve de aydınlatma şiddetindeki farklılıklar ile oyunun ruhunun oluşmasına katkı veriyor. Kostüm Tasarımı(Nihal Kaplangı)’nın katkısı oyuncuların rolü hissedişlerindeki rahatlık ile yansıyor. “Rol”ün içine girilmesinde içine girilen kostümün de önemli bir rolü var.  Tankut Yıldız, Nurdan Gür ve Zeynep Ceren Gedikali yönetmen yardımcıları olarak görev yapmış.

Aslı Öngören’in oyunda tutturduğu çizgi ve söylem ön ve masa başı çalışmasının titizlikle yapıldığını gösteriyor. Bu oyuncuların üslubu, dekor tasarımı, kostüm, aksesuar,  müzikte aynı dilin kullanılmasından çok belli.  Tam bir ekip oyunu.  Ama benim en çok beğendiğim özellik,  oyunun slogana kurban edilmemiş olması. Oyunun son şarkısı ile söylersem, “Bir oyundu bu evet, kırk yıl önceden/ Eskimemiş ne tuhaf, yeni de değil”

Bugün, oyuna yönelik protestolar, “oynanan OYUN”un değişmediğini gösteriyor. Bugün gösterilen tepki, düne sahip çıkmak anlamına gelebilir. Oysa herkesin DÜN'ü aşağı yukarı birbirine benzer. O “dün”den hepimiz şikâyetçiyiz. Kaybedilenlerle hepimiz bir şeyler kaybettik.  Bugün gene Selim’ler, Lütfü Usta’lar, Kerim Bey’ler var. Dünün rolleri farklı isimlerle geleceği şekillendiriyor. Piyes, tarihte silinemeyecek yerinde duruyor. Kitabı yırtmak, yakmak, piyesi sahneden indirmek onu yok etmeyecek.  ZENGİN MUTFAĞI, hepimiz için bir hoşgörü sınavı. Öte yandan bugün dünya “biz ve onlar” ile anlatılamayacak kadar karmaşık. Ama temelde yok edilmesi gereken “insanın insana kulluğu”dur ki bunun “sağı solu” yok! Uyanın hey uyanın!  

Aslı  Öngören rejisi ile ZENGİN MUTFAĞI, dünü yargılayan değil yarını uyaran bir oyun olmuş. Mutlaka seyredilmeli.

Melih Anık


Notlar
Oyun dergileri oyunun "prömiyer"inde hazır olsun.
Merdiveni yerine iyi çakın ki ilk basamak oynamasın.


15-16 Haziran Olayları
“1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin işbirliğiyle önce Millet Meclisi ardından Senato'dan geçirildi. Yapılan değişiklik, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamakta, sendika değiştirmeyi güçleştirmekteydi. Yasa taslağı 11 Haziran 1970'te cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe girdi.
Kanunlaşan tasarı esas olarak Türk-İş'ten DİSK'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı. DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı.

DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı, İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye girdi. Son 1,5 yıldır bazı büyük fabrikalarda çeşitli işçi hareketleri ve direnişleri sürmekte olduğundan birçok fabrikada ve işçi semtinde gerginlik artmıştı. 15 Haziran 1970'te patlak veren olaylar da bir nevi dışavurum oldu. Kentin Anadolu yakasında başlayan yürüyüş Kartal İlçesi'nden yürüyüşe katılan işçilerle Ankara Asfaltı (E-5 karayolu) boyunca ilerlerken, kendilerine başka fabrikalardan da katılanlar oldu. Göztepe dolaylarında, Otosan Fabrikası işçileri ile DMO işçileri de onlara katıldı ve yürüyüş saat 17:00'ye kadar sürdü.Bir başka yürüyüş kolu da Beykoz ve Paşabahçe'den Üsküdar'a doğru oluştu.16 Haziran'da ise Gebze'den başlayan işçi yürüyüşü, Kartal'dan katılan işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı'na kadar ulaştı.

Avrupa Yakası'nda ise 15 Haziran 1970'te, Bakırköy - Topkapı - Sağmalcılar güzergahında yürüyüş yapıldı.1 6 Haziran'da da, kentin Topkapı dışındaki kesimlerinden gelen kollar birleşip, Aksaray üzerinden önce Sultanahmet'e, oradan Cağaloğlu ve vilayetten (valilik) geçip Eminönü'ne geldiler.Valilik Haliç üzerine yer alan o zamanki iki köprüyü de açtırarak, eylemcilerin Beyoğlu tarafına geçmesini engelledi.Levent ve Beyoğlu'nda da küçük yürüyüş kolları oluşmuştu.

Gösterilere pek çok fabrikadan 75,000 dolaylarında işçi katıldı.Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği halde, yürüyüşlere çok sayıda Türk-İş işçisi de toplu halde katıldı.Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti.DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar.Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf yaşamını yitirdi.16 Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar yaşandı.

Olayların ardından CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte partisi adına, TİP'den ayrı olarak Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.Anayasa Mahkemesi, yasa değişikliği konusunda açılmış olan davaları daha sonra karar bağlayarak, söz konusu yasa değişikliklerini iptal etti.” ( http://tr.wikipedia.org/wiki/15-16_Haziran_Olaylar%C4%B1)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme