4 Aralık 2009 Cuma

“Vakit Tamam Beyler” Üzerine Şule Ateş’e Yanıt

Vakit Tamam Beyler için bir yazı yazdım. Yönetmeni Şule Ateş’den “zehir zemberek” bir mesaj aldım.
Ateş “eleştirinin” uzmanlık gerektiren ciddi bir iş olduğunu ve “ehil olmayan” kişilerce yapılması nedeniyle “zaten kararsız ve karışık durumdaki zihinlerin iyice karışmasından duyduğu üzüntüyü” belirterek “Son on yılın sanat felsefesi ve sanat sosyolojisinden, estetik bilgisinden, son 20 yılın 'güncel sanat' akımlarından haberdar olmayan, bu gelişmeleri takip etmeyen 'tiyatrocuların', kendini bu akımlar üzerinden tanımlayan bir gösteriyi, hangi referanslarla 'okumaya' çalıştıklarını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Bu performansları, gerçekçi tiyatro ya da epik tiyatro ya da daha genel bir tanımlamayla, metin tiyatrosu referansları ile izlerseniz, hiç bir şeyi doğru anlamamanız son derece beklenebilir bir durumdur. Fakat bir de bu referanslarla açıklamaya çalışınca, buna hak görünce korkunç sonuçlar ortaya çıkıyor” diyor. (Bu anlatımdaki , çok da iyi tanımadığınız “öteki”ne gönderme yaparken kendini tanımlama becerisine hayran kaldım!)
Ateş ,yazımda vurguladığım bazı hususlarla ilgili olarak yargılayıcı sorular soruyor ve “Referanslarınız ve kriterleriniz nedir? Milat sizde başlayıp, siz de mi bitiyor? 'Eleştiri' sahiden çok ama çok ciddi bir iştir. Bir oyun sahnelemekten çok daha ciddi bir iştir. Eleştiri yazmaya soyunanların bu gerçeğin idrakında olması gerekir. Size 'Vakit Tamam Beyler! üzerine yazılmış, 'hakiki' bir eleştiri yazısı yollamak isterim, e mailinizi verme inceliğini gösterirseniz” diye mesajını bitiriyor. (Eleştirinin, oyun sahnelenmesinin önüne konulmasına da şaşırdım !)
Rica ettim . “Hakiki bir eleştiri yazısını” , “Gist in son sayısı için yazıldı. Şu anda baskıda” notuyla gönderdi. Eleştiri Türel Ezici’ye aitti ve tuhaf bir rastlantı olarak benim yazımda vurguladığım hususlara “dokunuyordu” :

Ben “Belki de asıl sorun, bu soruları sorarak başlamaktan kaynaklanıyor” demişim ; Ezici “Seyircide kimi zaman performansın savrulduğu, kararsız bir yol izlediği duygusu yaratan strateji, en etkileyici biçimde tam da bu noktada kuruluyor sanki. Bu arayış stratejisi’nde” demiş.

Ben : “Şairin bir çok eserinden alıntı yapıldığında bunların bir bütün içinde harmanlanması, kendi arasındaki farklılıkların ve de sahnede yapılan eklemelerin belirginleştirilerek ayrılması gerekli, hatta zorunlu” demişim; Ezici “Okuyucunun (seyircinin y.n.) mesajı alımlayabilmesi için kendini bilinç akışına bırakması, şiirin gizlediği ironiyi keşfetmesi gerekiyor.Sanırım performansı seyredenlerin kavramsallıktaki yoğunluk, bölümler arasındaki geçişlerin belirsizliği ya da güncel bağlantıların zayıflığı vb. değerlendirmeleri, tam da Langbaum’un tespit ettiği bu bağlamla ilişkilendirmek gerekiyor. Aksi, konvansiyonel tiyatroda hep şikayet ettiğimiz, seyircinin düş gücüne, algısına müdahale olmaz mıydı?” demiş.(“Seyir rehberi” veren yazıların sınırları zorladığını düşünüyorum ! “Sanat” kendini anlatır.)

Ben “Oysa tek tek buluşlar çok yerinde. Örneğin kovalar,leğenler… Ama bu malzeme kullanılamamış. Renk, gölge, ışık, müzik, yansımadan,seslerin oynaşmasından yararlanılamamış. Başlangıçtaki pencereden dışarı bakan iki kadın figürü imgemizi yakalıyor ama o kadar. Bir yere götürmüyor” demişim; Ezici “Performansta bedensel devinimin, sözün, müziğin, dış sesin, ışığın birlikte oluşturduğu görsel evrene gösterge değeri yüksek, minimal düzeyde kullanılan sahne eşyası önemli katkı sağlıyor. Dünyasal ve kutsal olana ilişkin ikonik göstergeler dışında, yün, kova, leğen, gazete gibi çok amaçlı kullanılabilen sahne eşyasının yanısıra, mercimek ve lahana gibi organik malzemenin kullanımı dikkat çekiyor” demiş.

Ben “En önemlisi Eliot şiirinin tınısı duyulmuyor sahnede” demişim; Ezici “Hiç kuşkusuz hareket odaklı olsa da, asal olarak tiyatro disiplini üzerine kurulu, bir şairin dizelerinden hareket etmeyi seçen böyle bir performansta asla yok sayamayacağımız, şairin nefesi” demiş.

Ben “Gösteri , nereye/nasıl “konuşacağına” karar verememiş . Sahne içine mi , oyuncuların içine mi , arasında mı , seyirciye mi yoksa uzaktaki müphem bir hayale mi ? Tiresias’ı yok sahnedeki gösterinin” demişim; Ezici “Şule Ateş, Eliot’un Çorak Ülke, Oyuk Adamlar, Marina şiirleri ve dramatik metni Katedralde Cinayet’in koro bölümlerinden seçtiği pasajları oyun kişilerine dağıtarak ya da koro pasajları halinde seslendirirken, yine şairin şiirde geliştirdiği dramatik monolog yöntemini, birbiri ardına kurguladığı sanat değeri yüksek görsel sahnelerde kullanıyor” demiş.

Benimkiler nasılsa Ezici’ninkiler de öyle tesbitler ama tam benimkilere zıt . Biri “YOK” diğeri “VAR”. Felsefi olarak benzer “duruşlar”. Ezici, oyundaki kurgunun bilinçli bir seçim olduğunu anlatmaya çalışmış ; “son on yılın sanat felsefesi ve sanat sosyolojisi, estetik bilgisi, son 20 yılın 'güncel sanat' akımların”ın bir gereği imiş gibi yapmış.(Herhalde)

Eleştirmenin “basılmamış” yazısına ulaşabilmek her tiyatrocuya nasip olmaz. Şule Ateş bu açıdan şanslı. Yazıdan haberi var ve sanırım yazanı da tanıyor. Bu nedenle oyunu anlama , anlatma imkanları , paylaşımlar oluşmuş .

Hem “CD kaydından sonra 13. Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali’nde canlı seyretme olanağı bulduğum performans, sanatsal tercihler bakımından Ateş’in 2006’da dikkatle izlenen Uzun Yol projesinden hayli farklı” dediğine göre Ezici , Ateş’in kariyerinin çok yakın bir takipçisi.

“Ülkemizde fiziksel tiyatro ile ilgili kurumsal anlamda araştırma açığının söz konusu oluşu”(Ezgi Coşkun - Yüksek Lisans Tezi – “Fiziksel Tiyatro Çalışmalarının Kapsamı ve DV8 Grubunun Fiziksel Tiyatro Yaklaşımı”) gerçeğini hatırda tutarak uzunca bir süredir sahnedeki gösterilerin “araştırma , deneme” adı altında önümüze çıktığını vurgulamamız gerekiyor. Bu yüzden karşısındakinin “ ehil olmasını” bekleyenlerin de aslında “sınama/yanılma” ile “ehil” olmaya çabaladıkları sonucunu çıkarsamamız da olanaklı.

“Düşünceler”i paylaşan yazıların “ehliyeti” yerine, karşısındakinin ehliyetini sorgularken / tanımlarken aslında kendisini yakıştırdığı yeri “ima eden”, “ehil olmaya çalışan” birinin kendini sorgulaması gerekir diye düşünüyorum. “Son on yılın sanat felsefesi ve sanat sosyolojisi, estetik bilgisi, son 20 yılın 'güncel sanat' akımları” “kendini sorgulama” ile yakından ilgili de ondan!

Şu küresel dünyada çeşitli mecralardan “parlatılarak” önümüze konulan “iş”lerin “anlatılmasında” dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Hatta sanatın “kendi kendini” anlatmasından(“self-explanatory”) yanayım. Kaldı ki “kültürler arası mitsel evren”;”eski sözün çağrışımlarıyla güncel çağrışımların kesişim alanı”; “boş bir uzamda, seçilmiş sözün imlediği durumlarla kimi zaman buluşan kimi zaman çelişen ya da uzaklara düşen bir zaman akışının birlikte kurgulanması”; ”bilinçlerin birlikte akışı” ; “ geçmiş’in hal’e içkinliğinde buluşturması” ; ”modern kargaşanın mit kalıpları içinde ifadesi”; “çağrışımsal uzamın seyircinin imgeleminde oluşması” ; “kanırtılmamış imge ve çağrışımlar ” gibi tartışılması yıllar alan hususların bir performansın “süslemesinde” kullanılmasını anlamakta zorlanıyorum .

Sevdiğimiz bir şairin sevdiğimiz dizeleri sahneye , seyirciye taşınırken, en azından Eliot tarafından ifade edilen “Şiir, haz verme amacının dışında, kimi yeni deneyleri yeni bir biçimde ileterek , başımızdan geçip de söylemeyi beceremediğimiz şeyleri anlatarak, bilincimizi genişletir,duygularımızı inceltir” fikriyle özetlediği duyguya ait “Sahne Dili”nin “Seyir Rehberi”ne gereksinim olmadan yaratılmasını bekliyor insan.

Öte yandan “Homeros’tan Dante’ye, Kierkegaard’dan Sanskrit edebiyatına, Batı ve Doğu edebiyatında yansıyan insan düşüncesini, durumlarını, mitleri, liturjik gelenekleri, heroik kişilerin mesellerini, Langbaum’un tespit ettiği bağlamla ilişkilendirerek, Chirico’nun tabloları kadar enigmatik ve melankolik olarak verilmesinde”(Türel Ezici’den derleme) yaşanan “akademik/ entellektüel” tartışmaların yarattığı hazza( tatmine) ne diyebiliriz…De… Seyirci ile var olan bir sanat olan tiyatroyu kendi aramızda salt “felsefi derinliklerimizi” yarıştırdığımız bir alan haline getirme özgürlüğümüzü kullandığımızda seyircinin de “salona gelmeme özgürlüğünü” kullanacağını da unutmamak gerekir.

“Şamanizm’in, Anadolu-Dionysos kültünün, eski Pers-Zerdüşt dininin, Budizm’in ve İslam dininin etkileri bir sentez oluşturur”(Türel Ezici-“Türk ÜniversiteTiyatrosundaGeleneksel Kültür Araştırmalarının İşlevi”) oluşturmasına da tüm bunlar tarihe belli bir uzaklıktan bakınca anlaşılır. Yani insan önce yaşar tarih ismini sonradan koyar. Aynen Vakit Tamam Beyler’i de yerleştireceği gibi.

“Son yıllarda neoliberal politikalar ve kitle iletişim araçları belli değerleri piyasanın ihtiyaçlarına göre değiştirdi. Bu uygulama kültürler arası çeşitlilikleri de tek bir ulusun barındırdığı çeşitlilikleri de erozyona uğratarak hem homojen hem de piyasa açısından optimize edilmiş bir dünya kültürünü üretti. Pek çok sosyal, kültürel ve politik sorunla uğraşan modern çok kültürlü Türkiye’de de durum budur.Böylece eski tiyatronun, en azından birlikte yaşama kültürünü kendiliğinden yansıtarak, icra ettiği toplumsal işlevi dolaylı olarak sona ermiş olur. Batı karşısında eleştiri hakkını saklı tutan, ulusal ve yerel özgünlükleri, kültürel değerleri koruyan, farklı dinsel ve ırksal kimliklere eşit mesafede duran modern sosyal devletin Batılılaşma projesidir bu.”(Türel Ezici-a.g.e )

“Okumalarınızı” bu bilinçle yapmazsanız tarih ,sanatçı kişiliğinizi kaydetmeden geçecektir.

Ne demiştim :
“Eliot şiiri kendi kültürel bağlamı dışına taşınabilir ama taşınamamış. Yabancı bir metin farklı kültürel kodlar ve imgelerle yeniden kurgulanabilir ama kurgulanamamış. Eliot 2009 Türkiye’si için zamandaş ve yerel olabilir ; doğuya özgü bedenlerle yeniden kurgulanan bir şiir batı için de okunur olabilir ; doğuya ait imgeler ve bedensel kodlar İngiliz asıllı bir metinle örtüşebilir ama bu yapı ve kurguda değil”

Aslında “böyle giderse”, “ritüel”in vatanı bu zengin topraklardan, artık masanızın başında bile ulaşabileceğiniz bir Pina Bausch , Jiri Kyhan , Sasha Waltz, Carlos Saura , Maurice Bejart , Silvie Guillem çıkmayacağı umutsuzluğu ve korkusunu yaşıyorum. Ama hiç değilse “sorular sorarken” Maurice Bejart’ın Mevlana’ya nasıl seslendiğini de bilin:
““Rumi, kardeşim, ustam: Her gün senin düşüncelerinde dolaşarak düşüncelerime hoş kokular yayan çiçeği arıyorum…Rumi, kardeşim, ustam: Mevlana, izin ver bana senin için “döneyim”…Bu ritim ve bu dinamik duayla kaynaşan, hareketsizlikle bütünleşmeyi arayan bedeni ve ruhu kendinde toplayan bu iç dengeden nasıl kopabiliriz ki…” (Türel Ezici-a.g.e )

“Çoğalan aidiyetler/kimlikler” başlığı altında standartlaştırma”dan (Fredric Jameson) kurtularak “Yerel/ulusal kültürlerin hegemon küresel kültüre karşı kendini fark etmenin ; farklı olana önem verme bilincini doğurmanın ve çevrenin eylemsel olarak hegemon merkez karşısında kendini yeniden üretmenin”(Roland Robertson) yolu , “sistematik bir biçimde Anadolu uygarlıklarının çok kültürlü yapısının estetik kodlarından türetilmiş kolektif sembol, imge,dilsel ve görsel ifadelerin” (Türel Ezici-a.g.e ) yaratılması ile olanaklı olacağı bilincinde olan sanatçılardan geçer.

Ancak “Bugün kültürel planda küreselleşmenin etkilerini bu yüzden daha çok hissediyoruz. Tiyatro alanında görünen çeşitlilikte, renklilikte, bir bocalamanın , şaşkınlığın da yansıması var gibi” (Türel Ezici-a.g.e )

Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme