2 Şubat 2018 Cuma

Tiyatro Pera'dan 'Vanya, Sonya, Mâşa ve Spike'


'Vanya, Sonya, Maşa ve Spike', 2013 Tony Ödülü almış bir oyun.  Christopher Durang(1949) tarafından yazılmış, Nesrin Kazankaya tarafından tercüme edilmiş. Tiyatro Pera  tarafından sahneleniyor. Yücel Erten yönetmiş oyunu. Oyun, 2016'daki 20.İstanbul Tiyatro Festivali için hazırlanmış ve 2017 tiyatro ödüllerinin gözdesi olmuş. Neredeyse her büyük ödülde oyunun ismi geçmiş. Oyuna oyunculuk dallarında çeşitli ödüller verilmiş. En iyi erkek, yardımcı erkek, kadın, yardımcı kadın oyuncu dallarında alınan ödüllerin genel değerlendirmesi bize ismi üstünde mutabakat sağlanmış gibi görünen  Tilbe Saran'ın  oyunun yıldızı olduğunu gösteriyor.


 Oyunun ismi Çehov'u tanıyanlar için çok anlamlı. Zira Vanya, Sonya, Maşa yan yana gelince onlara hemen Çehov dedirtiyor. Yazarı 'Oyunum Çehov parodisi değildir. Çehov sahnelerini ve karakterlerini aldım ve bir blendıra attım. Üniversite profesörü anne babanın çocuklarına  koyduğu isimler Çehov'un karakterleri değil. Bazı ayrıntılarda benzerlikler olabilir ama onlar tamamiyle hayâli.' demiş.   Üç Kız Kardeş'ten bildiğimiz Mâşa, Martı'daki Arkadina'yı daha çok hatırlatıyor. Nina Martı'daki Nina ile benzerlikler taşıyor. Spike, Treplev değil ama Nina onun 'aura'sına kapılmış. Vanya Dayı'nın Vanya ve Sonya'sı Vişne Bahçesi'ne gelmiş, Mâşa'nın evinin bekçileri gibi.  Oyundaki  Vanya'nın dadısını hatırlatan temizlikçi kadın Kassandra, daha ziyade Yunan trajedilerden transfer edilmiş  gibi. Yazarın zekâsı, vizyonuna yazım becerisi de eklenince  oyun, Çehov'un 'dramdan çıkan  komedi' atmosferi  içinde, okunması zevkli  bir tekst hâline geliyor.  
Mâşa'nın evinde yaşayan kardeşleri Vanya ve Sonya'nın dengesini tekdüzelikte bulmuş  yaşantıları, Mâşa'nın genç sevgilisi Spike ile komşudaki bir kostümlü baloya katılmak  için gelmesiyle 'can'lanır.  Üç kardeşin diyalogları ve olaya katılan komşu kızı Nina yüzünden Vanya'nın yazdığı gizli kalmış oyunun ortaya çıkması,  kardeşlerin 'müştereklik' unsurunu kaybetmeye başlamış hayat hikâyelerini  'bir'leştirirken oyun, Kassandra'nın 'büyüleri' ile renklenir. Kostüm partisi, onların kendi göstermelik kıyafetlerinden, görünüşlerinden sıyrılmalarını ve gerçeğin sadeliğini görmelerini sağlar. Artık ortak anılardan beslenen yeni bir hayat vardır önlerinde.   



Yücel Erten rejisinde oyuna epik ögeler eklenmiş.  Kendi başına epik  'maket göl', sahne gerisinde yakamozlu  duruyor ama  oyuncular, seyirci arasından göle gidiyor,  seyircilerin arasından gölden geri geliyor meselâ. Bu trük, oyuncuların rolleri yorumlayışında da çok belirginmiş gibi geldi bana. Bilmem ben mi yanlış anladım ama özellikle birinci perdede oyuncular, karakterlere 'yabancılaşıyor'du, komedi bile 'rol' olduğu çok açık bir bilinçle yapılıyordu ki ben ilk defa 'epik komedi'  seyrettim galiba. Oyunu seyretmeden önce okuduğum tekstten bana geçen ve beni etkileyen Çehov'un  'dramatikten çıkan komedi'sini  sahnede bulamadım. İkinci perde biraz daha zihnimdeki biçime uydu, oyun bitmeye yakın tekstin istediği kıvama geldi. Oyunun müziğindeki hüzün, oyunculuğun tutturduğu biçim ile uyuşmuyordu.  Müzik ne kadar samimi ise oyunculuk bana o kadar yapay göründü. Oyunda gördüğüm  anlamsızlık dekorla(Başak Özdoğan) ilgili. Sanki sahne, boş kalmasın diye doldurulmuştu. Oyun genellikle seyirciye göre soldaki iki kişilik kanape etrafında dönerken, sağ taraftaki çalışma masası, (muhtemelen) verandadaki(?) çay masası ve sandalyeler olmasa oyun ne kaybederdi diye sordum kendime. Cevabım 'hiç bir şey' oldu.  Hatta belki de daha iyi olurdu. İkili kanape kenara atılacağına ortaya alınsa diğer masalar sandalyeler sahneden atılsa, arkadaki maket göl oyundan kaldırılsa bu 'dolaşan' oyunun yapımcısına da tasarruf sağlardı diye düşündüm.



Oyunculukların bu kadar çok ödüllendirilmiş olmasını 'konjonktürel' bulduğumu belirtmek isterim. Adaylığa en yakın olan, Kassandra'yı canlandıran Başak Meşe idi bence. Tiyatro Pera'nın kendi sahnesinde pek çok oyunda seyrettiğim Başak Meşe'nin oyunculuğunun çok gelişmiş olduğunu gördüm. Oyunun çok ödüllendirilmiş oyuncusu Tilbe Saran'ı bundan daha 'ödüllük' oyunlarda seyrettim ama o rollerle ödül aldığını hatırlamıyorum. Bu rol onun için depodan çıkardığı bir rol idi. Onun gibi tecrübeli ve iyi oyuncunun çok zorlandığını düşünmüyorum. Nesrin Kazankaya'nın 'küçük küçük gülüşlerle' renklendirmeye çalıştığı Mâşa yorumunu zorlama ve yapay buldum.  Şerif Erol'un Vanya'sı bana fazla durgun hatta enerjisiz geldi. Belki de yorgun bir akşamına denk geldim. Doğan Akdoğan'ın çizdiği karakterin abartının sınırlarında gezdiğini hatta karikatür olduğunu düşünüyorum. Gamze İpek'in ise önünde çok uzun bir yol var.

 'Vanya, Sonya, Mâşa ve Spike' oyununu, oyuncuların komediyi zorlamadığı,  metindeki hüzünlü komedinin, karakterlerin kendi hayat hikâyelerinden çıkmasına bırakılmış bir yorumla daha çok sevebileceğimi düşünüyorum. Gene de seyretmiş olmaktan pişman değilim. Oyun iyi vakit geçirmek isteyenleri üzmeyecektir.

Melih Anık     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme