10 Nisan 2016 Pazar

Doğru Konu, İlk Oyun, Şaşaalı Gemi, Yanlış Reji: Radyonun İçindekiler (İBBŞT)

Radyonun İçindekiler gündeme uyan bir oyun. Kaçak mültecileri anlatıyor. Bu açıdan konu olarak doğru bir seçim. Oyun, KOÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık ve Dramaturji Ana Sanat Dalı'ndan mezun 1976 doğumlu Cenk Gündoğdu'nun  yâni yazarlığın eğitimini almış bir yazarın ilk oyunu. Oyun 2011 yılında kitap olarak basılmış. Mülteciler konusunda bugün yaşananların yoğunluğunu düşününce iyi bir öngörüyü yansıtıyor. Bir gemi içinde İranlı, Iraklı, Filistinli, Yahudi, 8 kişi ülkelerinden kaçıyor. Oyun ilk oyun olmanın zayıflıklarını taşıyor. Yazar, yönetmen ve dramaturg işbirliğinden doğacak yakın ilgi ile oyun zaaflarından arındırılabilirdi. Ancak oyunun künyesinde dramaturg yok. Genç bir yazara Türkiye Kayası'nı yeniden yazdıracak kadar oyuna müdahale etme hakkını kendilerinde gören kurumun cevval dramaturgları da uzaktan seyretmiş herhalde. Demek ki herkesin gücü bir yere kadar yetiyor. Sahneden benim aldığım izlenim  yönetmen de oyuna yakın ilgi göstermemiş. Bence dekoru görünce o kadar etkilenmiş ki oyuna gereken müdahaleleri yapmayı unutmuş. Yazar da yapılanı kabul etmiş. Ona oyununun İBBŞT'da sahnelenmesi yetmiş.
Oyunun tekstinde şöyle bir isimlendirme var:  1.Perde, 1.Sahne, 2.Sahne, 2.Perde, 3.Sahne. 1.Sahne ile 3.Sahne aynı mekânda bir evde geçiyor. Geri kalan tüm oyun '2.Sahne' altında gemide geçiyor. Ama 2.Sahne altında da pek çok 'sahne' var. Ben böyle bir düzene ilk defa rastlıyorum. Yazarın ilk oyun tecrübesizliği diyelim ama arşive giren bir oyunun düzeltilmesi gerekmez mi?
Tekstten anladığım, 1. ve 3.Sahne'nin aynı mekânda geçmesinin şöyle bir amacı var: Sahne başta ve sonda aynen tekrar eder.  Orta yaşlı bir anne ile çocuk radyodan 120 mültecinin ölüm haberlerini dinlemektedirler.  Haberler 'cilveli bir sesten' duyulan reklamlara bağlanır yâni dışarıda hayat devam etmektedir.  2.Sahne'de ise gemi içindeki kaçakların yaşadıkları eza canlandırılır. Yazar bize 'yaşanan bu elim olaylar bizim için radyo haberidir. Radyoya haber olanların trajedisine çok uzağız' demektedir. Cenk Gündoğdu da şu cümlelerle ifade etmiş oyununu:
"O gemilerde, botlarda, teknelerde farklı coğrafyalarda, dillerde, dinlerde, kimliklerde, gövdelerden gelen mülteciler yok. Görmeyen, duymayan, bilmeyen, unutan insanlığımız var. Ve hepimiz o gemilerde insanlığımızdan en içeriye doğru batıyoruz. Ve çok hızla batıyoruz o balçığa. İşte bu yüzyıldan bu korkunç batışımıza kayıtsız kalmama isteğidir Radyonun İçindekiler."
Ancak sahnedeki oyun öyle mi? Değil.
Yönetmen 1. ve 3. Sahne'yi kaldırmış. Radyoyu geminin ceberrut gardiyanı Cabir'in eline vermiş. Biz haberleri onun elindeki radyodan duyuyoruz. Yani oyun sonunda üstüne şeffaf perde inecek olan gemi yâni haberlere konu olan gemi(lerden biri) kendi felaket haberini dinliyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bunun ne anlama geldiğini çözebilmiş değilim.

Gemide kaçaklar arasında bir kuklacı ve bir şair var. Kuklacı kuklalar yerine elindeki maskelerle oyun yapıyor. Burada da metafor kırılmış. Zira kutudan çıkan kuklalarla sandıklar içindeki insanlar yazarın teksttinde bir amaca hizmet ediyor. Zaten yazar, metinde insanların sandıklar içinden çıkışlarında ipsiz kuklalara benzediğini yazıyor. Kuklacı, oyununu çocuk eğlensin diye oynuyor. Çocuk olmasa bu oyun sahnesine de ihtiyaç yok. Anlatılan hikâye Hz.Musa'nın doğumu ve Kızıldeniz'in yarılıp içinden cemaatiyle geçmesi. Gemideki kaçak Iraklı, Filistinli, İranlılar için Hz. Musa hikâyesinin anlamsızlığı ortada. Gemide gizli Yahudi var onun da aklı midesinde. Bu hikâyeye ihtiyacı yok. (Kuklayla oynanacak büyüklere uygun başka bir hikâye seçilebilirdi.Bu, gemide birliği sağlardı.) Ama tuhaftır, seyrettiğim gece Türk seyirci alkışladı hikâye bitince. Aslında İranlı ve Iraklı çiftlerin hikâyelerinin vurgulanması gerekirdi diye düşünüyorum. Ancak yazıldığı hâlleriyle bu dialoglar tiyatro dilinden çok uzakta. Uzun, fazla süslü ve doğal değil. Ama esas acı onların hikâyelerinde. Her biri neredeyse birer oyun olur. Yönetmen bu sahneleri uzun bulmuş(ki öyle) budamış sadece. Ama öyle anlamsız sahneler var ki. Örneğin  Hoşnav'ın ve Fedale'in sahneden taşınmaları gereksiz. Hoşnav, Teymin, Kerim bence gereksiz. Çocuk da olmasa daha iyi olur, çocuk evinde uyur.  Davut'un, Yahudiliğinin açıklanması ile tehdit edilmesi bana inandırıcı gelmedi. Kendi hayatları ile meşgul olan sırat köprüsündeki bu aç susuz  insanların Davut ile uğraşacak hâlleri yok. Bence olmaması da gerekiyor öte yandan. Zira insanlık zor durumda dayanışmaktır. Yazar piano ve viyola sesleri ve de karartmalı sahne geçişleriyle oldukça duygusal bir atmosfer hayâl etmiş. Sahnede görülen ise 'action'a dayalı bağrış çığrışlı bir düzen. Oyunun esas aktörü sahneyi kaplayan, fırtınalarla devinen gemi. Bu gemi, rol çalıyor. Herkes oyunun kaderini gemiye bağlamış sanki. 'Gemi, seyircinin gözünü boyar biz de sağ salim çıkarız kerevetine' der gibi hâl var ortada. Sahneler o kadar zor yürüyor ki sözü olmayan oyuncular ne yapacaklarını bilemez halde. Öyle olmadıklarında da oradan oraya gidip geliyorlar sahnede. Bu, birbirini beslemeyen dialoglardan ve  tiyatral olmayan sahnelerden kaynaklanıyor. Tiyatral zaman çalışmıyor. Karartmalar yerinde kullanılmıyor. Tekstte olmayan dramatik yapı sahnede de kurulmayınca oyun olaylardan ibaret sığ kalıyor.
Dekor(gemi) şahane ama oyuna zarar vermiş. Işık tasarımının ışığı bence yetersiz. Sözü olanın aydınlatılması ile çevreden soyutlanması tam da başarılamamış ama yapılmış olsa bu anlatım üslubuna ne kadar uyardı kuşkuluyum. Hareket düzenlemesi ne yapmış anlayamadım. Efekt görevini yapıyor.
Genellikle oyuncular hakkında tek tek bir şeyler söylemek isterim. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Ben onların yerinde olmak istemezdim.
Bir  'ilk oyun'un çabuk geçmiş masa başı çalışması üstüne şaşaalı gemi gelince, yanlış reji nedeniyle doğru konunun hakkı verilememiş.

Melih Anık  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme